Navigation

Doğu Türkistan’da Ulusal Sorun

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Çin’de, Temmuz ayı içerisinde alevlenen Uygur isyanı, Türkiye’de özellikle burjuva siyasal çevrelerde geniş bir ilgiye mazhar oldu. MHP’li ve BBP’li faşistlerden radikal İslamcılara, Kemalist CHP’den AKP’ye tüm gerici burjuva koro, konu hakkında ikiyüzlü ve demagojik değerlendirmeler yapmaktan ve birbirlerini suçlamaktan geri durmadılar. Diğer taraftan sosyalist solun bir bölümü de, bu sorun karşısında doğru bir tutum sergileyemedi.

Uygurların yaşadığı ulusal sorun, gerek Çin’de gerekse de uluslararası siyasette pek yer tutmasa da, bu konuda doğru bir politik hatta sahip olmak işçi sınıfı açısından önem taşıyor. Çünkü, birincisi, ulusal sorun Türkiye’de son derece yakıcı bir gerçekliktir ve Kürt sorunu ile Uygur sorunu yalnızca özde aynı sorunlar olmakla kalmamakta, kimi biçimsel benzerlikler de taşımaktadır. İkincisi, Türk burjuvazisi Uygur sorunundan hareketle milliyetçi ve dinci düşüncelerin propagandasını yaygınlaştırmanın yanı sıra bu meseleyi anti-komünist propagandanın bir argümanı olarak da suiistimal ediyor.

Yaşananlar ve Türk burjuvazisinin ikiyüzlülüğü

Doğu Türkistan’da (Çin anayasasındaki ifadesiyle “Şincan Uygur Özerk Bölgesi”) yaşananların, 26 Haziranda Guangdong eyaletindeki bir oyuncak fabrikasında Çinli bir kadın işçiye iki Uygur işçinin tacizde bulunduğu iddiasının Çinli işçiler arasında yayılmasının ardından iki Uygur’un öldürülmesiyle başladığı söyleniyor. Olayın Çinli yetkililer tarafından üzerinin örtülmesi çabalarına tepki duyan Uygurlar, 5 Temmuzda Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi’de bir gösteri düzenliyorlar. Güvenlik güçlerinin gösteriyi engelleme girişimleri, aynı günün akşamı, Uygurların öfkelerini bölgede yaşayan Han Çinlilerine yönelttikleri bir etnik çatışmanın da fitilini ateşliyor. 7 Temmuz günü ise bu kez devletin resmi silahlı güçlerinin de desteği ve himayesindeki Han Çinlileri Uygurlara saldırmaya başlıyor. Devlet terörünün de eşlik ettiği bir etnik çatışma görünümü alan bu olaylar esnasında, Çin resmi makamlarının açıklamasına göre, 137’si Han, 46’sı Uygur ve 1’i de Hui (Müslüman Çinli) olan toplam 184 kişi hayatını kaybetmiş ve 1500’e yakın insan yaralanmıştır. Çin’in koyu bir sansür ve abluka politikası izlemesi nedeniyle sayılara ilişkin sağlıklı bilgilere ulaşmak halen mümkün değil. Ancak resmi olmayan kaynaklar ölü sayısının 1000 civarında olduğunu söylüyorlar. Olaylar sırasında ezici bir ağırlığını Uygurların oluşturduğu 1500’e yakın kişi de gözaltına alınmıştır. Olayların ardından kapitalist Çin rejimi bölgeye 20 bine yakın asker yığarak ezilen Uygur halkına gözdağı vermiştir.

Bu yaşananlara burjuva dünyada en fazla tepki Türkiye’den geldi. Dinci ve faşist çevreler Uygurlara destek mesajları yağdırdılar. Ne var ki, bu destek, bu akımların demokratlığından ya da özgürlüğe düşkünlüğünden kaynaklanmıyor; Uygurları destekliyorlar, çünkü onları “dindaş” ve “soydaş” sayıyorlar. Yani “dindaş” ya da “soydaş” sayılmayana destek yok! Faşist güruh ve İslamcı çevreler “kızıl” ve de “komünist” Çin teması üzerinden, yaşananların sorumluluğunu komünizme bağlamaya çalışıyor. Bu çevrelerle ağız birliği eden burjuva medyanın bir kısmı da “komünist Çin”in “Türk ve Müslüman katliamı” yaptığı temasını en akla ziyan abartılar eşliğinde propaganda etmekten geri durmuyor. Öyle ki, burjuva medyanın önde gelen gazetelerinden Milliyet bile, Çin hükümetinin 196 Uygur’u idam ettiği şeklindeki asılsız haberi hiçbir kaynak göstermeden manşete taşımaktan çekinmedi. Diğer taraftan tepkiler “sivil kuruluş”larla sınırlı kalmadı. G-8 zirvesinin konuğu olarak İtalya’ya gitmeden önce, yaşanan olayları “vahşet” olarak niteleyen başbakan Erdoğan, zirve dönüşünde hızını alamayarak Çin’in “adeta soykırım” yaptığını açıkladı. Burjuva devletin demokratik hak ve özgürlüklere saldırılarını alkışlayan, Kürt halkına karşı binlerce “faili meçhul” cinayetin cellâtlarını içinden çıkaran, kitle katliamları tezgâhlayan faşist MHP ise, Çin’in Uygurlara karşı bir “etnik temizlik” yaptığını iddia ederek, başbakandan daha etkili bir protesto beklediğini duyurdu.

Doğu Türkistan’da ezilen bir halkın olduğu ve son yaşanan vahşetin yegâne hakiki sorumlusunun kapitalist Çin devletinin uyguladığı baskı ve asimilasyon politikası olduğu bir gerçek. Ne var ki, bu yaşananlara TC’nin burjuva siyasilerinin “etnik temizlik” ve hatta “soykırım”dan bahsetmeleri, utanmazlık sınırlarını aşan bir ikiyüzlülüktür. Bu kavramları kullanarak bir başka devleti kınamaya en son hakkı olanlar TC egemen sınıfı ve onun temsilcisi olan burjuva politikacılardır. TC burjuvazisi çıkarına geldiği her durumda dış politikada eli kanlı diktatörleri desteklemekten çekinmemiştir. Bunun son örneği Sudan ile yaşanmıştı. Geçtiğimiz yıl başta başbakan ve cumhurbaşkanı olmak üzere egemen sınıfın temsilcileri, Sudan devlet başkanına kucak açıp onu kardeş olarak nitelerken, Sudan’da şeriat ilan eden rejim 200 bin insanın katledildiği ve 2 milyon insanın da mültecileştirildiği Darfur katliamını daha yeni tamamlamıştı. Ne ilginç tesadüftür ki, TC’nin yanı sıra, Darfur katliamının organizatörüne kucak açıp onu koruyan bir diğer rejim de kapitalist Çin idi!

Ama bırakalım dış politikayı, bu topraklarda bizzat egemen sınıfın kendi tarihi, işgallerle, katliamlarla, etnik temizliklerle, tehcirlerle, soykırımla vb. lekelenmiş değil midir? Doğu Türkistan’da yaşanan vahşete Türklük ve İslam adına karşı çıkanlar, bu topraklarda yine İslam adına gerçekleştirilen katliamların (Sivas, Maraş, Çorum vb.) faili ya da en azından mazur göstericisi değil midirler? Müslümanların “soykırım”a tâbi tutulduğundan bahsedenlerin, her şeyden önce uluslararası “Soykırım Sözleşmesi”ni imzalaması ya da en azından Çin ile ilişkileri bu sözleşmeye uygun hale getirmesi gerekmiyor mu? Uygurların maruz kaldığı vahşeti soykırım olarak nitelerken, 1915’de bir milyondan fazla Ermeni’nin öldürüldüğü olaylara bıraktık “soykırım” demeyi, “katliam” bile diyemeyenler, Anadolu’nun Ermenilerden ve Rumlardan tümüyle arındırılmasının “etnik temizlik”le ilgisi olmadığını söyleyenler, ikiyüzlü ve çifte standartlı değilse nedirler? Peki ya Kürtlerin bu ülkede 150 yıldır yaşadığı zulme ne demeli? Her birinde on binlerce Kürdün katledildiği, daha da fazlasının yerinden yurdundan edildiği, sürgüne gönderildiği Şeyh Sait, Dersim, Ağrı isyanları hangi kategoriye konabilir? Ya da 1984’ten itibaren Kürtlere karşı yürütülen haksız savaşta çoğunluğu Kürt olmak üzere 40 bine yakın insanın yaşamını yitirmesi nasıl adlandırılabilir? Başbakan, 1992’de Şırnak’ta Newroz kutlamaları sırasında açılan yaylım ateşi nedeniyle aralarında çocukların ve kadınların da olduğu 120’den fazla insanın katledilmesini de “adeta soykırım” olarak adlandırabilir mi? Ya AKP hükümeti döneminde 2006 Newrozundan sonra Diyarbakır’da aralarında üç, altı ve sekiz yaşlarında 3 çocuğun da bulunduğu 15 kişinin kurşunla katledilmesini, 500’den fazla insanın da yaralanmasını hangi kavramla anlatmalı? Polise taş attı diye on yaşından küçük çocuklara 12 yıl hapis cezası vermenin adı nedir? Filistin’de, Çeçenistan’da ya da Doğu Türkistan’da Müslümanlar katledilirken sahte gözyaşları döken başbakan, sıra Kürtlere geldiğinde, onların da Müslüman olduğu gerçeğini unutacak kadar Türklük damarı kabarıyor olmalı ki, “çocuk da olsa kadın da olsa gerekeni yaparız” diyebiliyor. Uzak ve yakın tarihte olduğu gibi bugün de TC sınırları dâhilinde Müslüman Sünni Türkler dışında kalan tüm etnik ya da dini gruplara her türlü devlet baskısını, zulmü, imhayı, inkârı ve asimilasyonu reva gören ikiyüzlü burjuva siyasilerin, ezilen Uygur halkının acılarını anlaması da mümkün değildir.

Uygur ulusal sorunu

Uygurlarla Han Çinlileri arasındaki gerginliğin, devlet terörünün de eşlik ettiği bir etnik çatışma boyutuna ulaşması, emperyalist-kapitalist Çin rejiminin son yıllarda daha da artan ulusal, ekonomik, siyasal ve toplumsal baskılarından kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin ya da emperyalist güçlerin Uygur meselesine parmaklarını sokmuş olması, meselenin özünde bir değişiklik yaratmıyor. Çünkü son tahlilde hiçbir gerici mihrak, sorun olmayan bir yerde böylesi bir etnik çatışmayı kışkırtma gücünde değildir; onların yapabileceği şey var olan bir ateşi körüklemektir. Bu ateşi var edense Çin’in işgalci, asimilasyoncu ve sömürgeci uygulamalarıdır.

Doğu Türkistan’da bu “ateş” zaten baştan beri mevcuttur. Bir halklar hapishanesi durumundaki Çin’de, Uygurlar, 1759 yılından itibaren Çin Mançu İmparatorluğunun egemenliği altına girmiş bir ezilen halk durumundaydılar ve bu ezilme durumu geçmişte olduğu gibi bugün de devam etmektedir. Nihai egemenlikleri altına aldıkları 1884’den beri Çinliler bölgeyi “Şinciang” olarak adlandırıyor; bu kavram “yeni topraklar”, “yeni sınır” anlamına geliyor. O tarihten itibaren, tarihsel açıdan pek bir önemi olmayan Urumçi bölgenin başkenti ilan ediliyor ve tüm bölge, “yeni topraklar” adının çağrıştırdığı üzere Han Çinlilerinin yerleşimine açılıyor. Yaklaşık 130 yıldır sürdürülen bu politikayla, Uygur topraklarındaki nüfus yapısı değiştirilmeye, Uygurlar bölgeden uzaklaştırılmaya ve yerlerine Han Çinlileri iskân edilmeye uğraşılıyor. Bu politika son dönemde daha da yoğun bir şekilde hayata geçirilmiş ve gelinen noktada, Urumçi’nin nüfusunun yüzde 80’inin Han Çinlilerinden oluştuğu bir durum ortaya çıkmıştır. Tüm Uygur bölgesinde 1953’te 300 bin kadar olan Çinli nüfusun bugün 8 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor ki, bu tüm Uygur bölgesindeki nüfusun yüzde 41’i demek oluyor. 2003 yılında yapılan Çin Komünist Partisi (ÇKP) kongresinde, bölgedeki “fazla işgücünü diğer bölgelere kaydırma” politikası benimsenerek Uygur nüfusun dağıtılıp asimile edilmesi resmi bir politika haline getirildi. O tarihten bu yana 500 bin civarında genç kadın ve erkek Uygur işçinin başka bölgelerde çalışmak üzere zorla götürüldüğü belirtiliyor. Bu genç Uygur işçilerin, zaten bir kapitalist sömürü cehennemi durumundaki Çin’de, Çinli işçilere kıyasla bile daha kötü koşullarda çalıştırıldıkları ve gittikleri bölgelerde aşağılanmaya maruz kaldıkları biliniyor. Bu zora dayalı asimilasyon, Doğu Türkistan’da olduğu gibi Çin’in başka bölgelerinde de etnik çatışma dinamiklerinin devlet eliyle güçlendirilmesi, ulusal önyargı ve ihtilafların artması anlamına geliyor. Bu nüfus politikalarının benzerlerinin Türkiye’de de uygulandığını belirtmekte yarar var. TC de, Hatay ve Kuzey Kıbrıs’ı elinde tutmak için bölgeye Türkleri devlet eliyle iskân etmiş, aynı şekilde Balkanlar’dan gelen göçmenleri Ermenilerden boşalan köylere yerleştirmişti. Ama daha da fazlasının, köy boşaltmalarla, zorunlu göç ve iskân kanunlarıyla Kürt illerinde yapıldığını biliyoruz.

Uygurlar Kürt halkıyla kıyaslandığında kendi kültürel kimliklerini çok daha özgürce yaşayabiliyorlar. Ne var ki, bu durum giderek kötüleşiyor, Uygurların dilleri ve dini inanışları üzerindeki resmi ve gayrı-resmi baskılar artarak devam ediyor. Bunun da temelinde 1949 Çin Devriminin, Uygurlara bağımsızlık hakkını tanımaması yatmaktadır kuşkusuz. Çin Halk Kurtuluş Ordusunun işgal ettiği Doğu Türkistan 1965’e kadar Çin’in bir eyaleti olarak kalmış, bu tarihte “Şincan Uygur Özerk Bölgesi” olarak kimi kültürel haklar anayasal güvence altına alınmıştır. Bir başka deyişle, Uygurların gerçekte “Han kökenli”, “Han Çinlilerinin bir alt etnik kolu”, “bozkır Çinlisi” olduğu şeklindeki resmi inkârcı görüş ancak o tarihlerde terk edilmiştir. Bugün, Uygur dilinde günlük gazeteler yayınlanmakta, radyo ve televizyon yayınları yapılmakta, edebiyatçılar ve sanatçılar kendi dillerinde üretim yapmaktadırlar. Diğer taraftan, inkâr politikası sonlandırılmış olsa bile, bağımsızlık hakkı tanınmamış, kültürel özerklikle sınırlı özgürlüklerin sağlanmasıyla yetinilmiştir. Bu da söz konusu özgürlüklerin sürekli bir tehdit altında olması, fiilen sınırlandırılması ve Çinli egemenlerin insafına kalması anlamına gelmiştir. Keza son yıllarda başta dil olmak üzere gerek kültürel haklara gerekse de dini inanışlara baskının arttığı görülüyor. 2007 yılında Uygur dilinin resmi eğitim dili olmaktan çıkarılmasına dönük adımlar bunun tipik bir örneğini oluşturuyor. Ayrıca 1960’lardaki sözde “Kültür Devrimi” ile genel olarak dini inanışlar ve özel olarak da İslam üzerinde artan baskılar, ibadetlerin yasaklanması, ibadethanelerin kapatılması gibi uygulamalar Uygurlar arasında halen unutulmayan bir tepkiye yol açmıştır. ABD’nin SSCB’ye dönük “Yeşil Kuşak” projesinin bir parçası olarak Orta Asya’da da İslamı güçlendirme politikası, Çin’i, şovenizmi daha da körüklemeye ve Uygurlar üzerindeki baskıyı arttırmaya itmiş; bu da Uygurların dini akımlara daha da bel bağlamalarıyla sonuçlanmıştır. Uygurların ulusal-demokratik taleplerini dini motiflere bezemelerinin temelinde yatan faktör budur.

Bilindiği gibi, gerçek bir proleter devrimci önderlik altında toplumsal kurtuluş hareketine dönüşmedikçe, ulusal hareketler, özünde burjuva demokratik hareketlerdir. Bu bir taraftan, onların programlarının ve önlerine koydukları hedeflerin sınıfsal tabiatından, diğer taraftan da milliyetçiliğin bir burjuva ideolojisi olması ve burjuvazinin tarihsel yükselişinin manivelası rolünü üstlenmesinden kaynaklanır. Diğer bir deyişle ulusal hareketlerin her yükselişi, giderek güçlenen, palazlanıp zenginleşen ve sömürdüğü pazar üzerinde biricik iktisadi ve siyasi hâkim güç olmak isteyen yerli bir burjuvazinin de yükselmekte olduğu anlamına geliyor. Doğu Türkistan’da yaşanan ulusal sorun da bu gerçeklikten muaf değildir. Çin’in dünya kapitalizmine eklemlenerek emperyalist hiyerarşi içinde hızla yükselmesine rağmen, Uygur bölgesinin Çin’in en geri ve en yoksul bölgesi olarak kalması da Uygurlar arasında tepki topluyor. Özellikle mülk sahibi Uygur burjuvazisi bu kapitalist gelişmeden daha fazla pay istiyor. Bölgede son derece zengin kömür, altın, volfram, uranyum, petrol ve doğalgaz yatakları bulunuyor. Çin’deki maden ocaklarının çoğunluğunun bulunduğu bu bölgede 8 milyar tonluk bir petrol rezervinin yanı sıra zengin doğalgaz yataklarının da olduğu biliniyor. Yükselen bir emperyalist güç olarak Çin, bölgenin sahip olduğu bu kaynakları elinden kaçırmak istemediği gibi, Doğu Türkistan’ın coğrafi konumu da Çin açısından büyük önem taşıyor. Bu topraklar, Orta Asya enerji havzasının kıyısındadır ve her açıdan bir köprü özelliği taşımaktadır.

Bölgenin sahip olduğu zenginlikler yalnızca mülk sahibi Uygurları ve Çin egemen sınıfını değil, kuşkusuz emperyalist güçleri de giderek artan ölçüde harekete geçiriyor. Dünya ekonomik krizi ve emperyalist paylaşım kavgası derinleşip yaygınlaştıkça, bölgedeki gerilimin de artacağına kesin gözüyle bakılabilir. Bugün burjuva siyasal arenada Uygurların temsilcisi olarak caka satan siyasi örgütlerin bir ayağının Münih’de (“Dünya Uygur Kongresi”) diğer ayağının da Washington’da (“Uygur Amerikan Derneği”) olması, emperyalist güçlerin bölgeyle yakından ilgilendiklerinin göstergesidir. Eğer bu sorunun çözümü Çin’in de dahil olduğu emperyalist kurtlar sofrasına kalacaksa, yoksul Uygur halkını daha çok acılar ve katliamlar bekliyor olacaktır.

Solun yanlış tutumları

Sosyalist solun bir bölümünün Doğu Türkistan’da yaşananlara ilişkin doğru bir tutum sergileyemediğini söyledik. Konuya Uygurların ezilen bir halk olduğu gerçeğini öne çıkarıp onların bağımsızlık hakkının tanınması gerektiği noktasından yaklaşarak doğru bir politik tutum sergileyen sosyalist çevreler var kuşkusuz. Paylaştığımız bu tutum, olaylara ulusal sorun konusundaki genel Marksist çerçeveyi temel alan sağlıklı bir yaklaşımı yansıtıyor. Ne var ki, küçük-burjuva sosyalist çevrelerin çoğu, yanlış bir anti-emperyalizm anlayışının çarpıcı sonuçlarını da gözler önüne sererek, ya yaşananları suskunlukla geçiştirmeye çalışıyorlar ya da daha kötüsü Uygurların mücadelesini haklı bulmadıklarını dile getirerek şu veya bu biçimde Çin egemenlerinin çizgisini onaylamış oluyorlar. Küçük-burjuva solu bu yanlışa güdüleyen argümanları şöyle sıralamak mümkündür: 1) Uygurların temsilcisi sıfatıyla arzı endam eden Rabia Kadir ve ekibi başta ABD olmak üzere emperyalist güç odaklarından destek almaktadır; emperyalistlerin desteğini alan bir ulusal hareket meşru görülemez! 2) Türkiye’de Uygurları destekleyenler dinci, gerici ve faşist odaklardır! 3) Bugün geldiği nokta her ne olursa olsun, “sosyalist geçmişi” nedeniyle Çin’e sempati besleyen bir tutum takınmak ve onu emperyalistlere karşı savunmak ilericiliğin bir gereğidir! 4) Uygurlar o kadar da ezilen bir halk değildirler!

Sonuncusundan başlayalım. Bir halkın ezilen bir ulus kategorisinde yer alıp almadığını belirleyen şey, o halkın şu ya da bu kültürel hakka ne denli sahip olduğu değildir. Ulusal sorun, kültürel özerklik sorununa, kendi etnik-dini vb. kimliğini yaşama sorununa indirgenemez. Ulusal sorun siyasal bir sorundur ve bir halkın ezilen bir ulus kategorisinde olup olmadığını belirleyen temel ölçüt, o halkın kendi kaderini tayin hakkına yani bağımsızlık hakkına sahip olup olmadığı ve bu hakkı dilediği zaman ve dilediği şekilde özgürce kullanıp kullanamadığıdır: “ezilen ulusun ayrılma hakkı tanınmadıkça, «ulusal sorun» genelde varlığını sürdürecek, ezen ve ezilen ulus işçi sınıfının birliğinin önünde engel oluşturmaya, böyle bir birlik gereksinimini gölgelemeye devam edecektir.” (Platformumuz, md.57, MT, no:14) Hemen ekleyelim ki, sözkonusu bağımsızlık hakkı bir kereye mahsus olarak kullanılabilecek bir hak değildir; bugün birliği, özerkliği, federasyonu vb. seçen bir halk yarın ayrılmayı ya da daha farklı türden bir birliği tercih edebilir. Bu açıdan bakıldığında, Uygur halkı kâğıt üzerinde sahip olduğu özerkliğe rağmen, hiçbir zaman bağımsızlık hakkına sahip olmamış, bu hakkı doğrudan ve özgürce kullanma fırsatı kendisine tanınmamıştır. Bu gerçeklik değişmediği sürece, Uygurların sahip oldukları kültürel vb. haklardan bahsetmek, boş konuşmaktan ve konuyu çarpıtmaktan başka bir anlama gelmemektedir. 1949 Çin Devrimi de bu açıdan üzerine düşeni yapmamış, ezilen halklara bağımsızlık hakkı tanımamış, yalnızca onlar üzerindeki ulusal boyunduruğu geçici bir süreliğine de olsa hafifletmiştir. Bu nedenle, “1949 Devriminin bu sorunların aşılmasında önemli katkıları olduğunu” söyleyerek sorunu “devrimin yozlaşmasına” bağlamak doğru bir tutum değildir. Bu son yaklaşım, tüm günahlarına rağmen yine de Çin’e duyulan küçük-burjuva bir sempatinin ifadesidir aslında.

Küçük-burjuva soldaki bu sempati psikolojik bir sınıfsal ruh halinin olduğu kadar ideolojik bir zafiyetin de dışavurumudur. Lafı uzatmadan söyleyelim: 1949 Çin Devrimi bir proleter sosyalist devrim değildi. 1949 devrim süreciyle birlikte kurulan Çin Halk Cumhuriyeti de ne sosyalist bir rejimi temsil ediyordu ne de şu ya da bu türden bir işçi devleti anlamına geliyordu. Çin ulusal kurtuluş hareketinin başını çeken küçük-burjuva Maoist önderlik, verili uluslararası konjonktürde uluslararası güçlerden biri olan Sovyet bürokrasisinin açtığı yoldan ilerlemiş ve iktidarı ele geçirdiğinde kendisini bürokratik bir sınıfa, bürokratik-despotik diktatörlüğün egemen sınıfına dönüştürmüştür[1]. Sosyalizmle ya da işçi devletiyle hiçbir ilişkisi olmayan bu diktatörlük, despotik yanından zerrece taviz vermeden bugün emperyalist-kapitalist bir güce dönüşmüştür ve Çin işçi sınıfına kan kusturmaktadır. En vahşi ve en acımasız yöntemlerle sömürülen, temel demokratik siyasal ve sendikal haklarından mahrum Çin işçi sınıfı, Çin devletini diğer emperyalistlere karşı savunmaya değil, kendisini bu emperyalist-kapitalist devlete karşı savunmaya ihtiyaç duyuyor! Çin’deki despotik rejimde, işçi sınıfının tarihsel bir kazanım olarak sahip çıkması gereken en küçük bir devrimci kalıntı, bir devrim kırıntısı bile yoktur! Onun günahlarını sosyalizm adına şu ya da bu şekilde hafifletmeye kalkmak, sosyalist düşünceyi ayağa düşürmek ve anti-komünist propagandanın ekmeğine yağ sürmek anlamına gelir.

Geçmişte Stalinist bürokrasinin Sovyet halkları üzerindeki etnik ve dini baskıları anti-komünist propagandanın temel konularından biri olmuştu. Bugün de aynı olguyla Çin bürokratik kapitalizmi dolayımıyla karşı karşıya kalıyoruz. Türkiye’de dinci ve faşist güruh, Uygurların sorunlarının kaynağının komünizm olduğunu iddia ediyor. Bu çevrelerin Uygur halkının mücadelesine verdikleri demagojik ve anti-komünist destek ya da Uygur isyanının İslami motifler barındırması, o halkın ulusal-demokratik taleplerinin ve bağımsızlık hakkının meşruluğuna halel getirmez. Unutmayalım ki, ezilen bir halkın bağımsızlık hakkını savunmak ve ezen devletin asimilasyoncu, baskıcı, imha politikalarını mahkûm etmek, komünistlerin ulusal soruna yaklaşımının olmazsa olmaz bir köşe taşını oluşturmaktadır. Bizler Uygur halkının bağımsızlık hakkını savunmamızı, bu gerici çevreler gibi onlarla etnik, dini vb. ortaklıklar taşımamızla değil, tutarlı demokratlar ve şovenizmin en amansız düşmanları olmamızla açıklarız. Türkiye’deki milliyetçi ve İslamcı akımlar zaten Kürt sorunu karşısında takındıkları tavırla da, demokratlıktan ne denli uzak, ne denli çifte standartlı ve ne denli ikiyüzlü bir tutum içerisinde olduklarını defalarca göstermişlerdir. Dolayısıyla bu akımların, Uygurlara sundukları desteğin samimiyetsizliğini ve ikiyüzlülüğünü teşhir etmek hiç de zor değildir. Onların yalanları karşısında sinip suskun kalmak değil, tersine Uygurların bağımsızlık hakkına sahip çıkarak bu anti-komünist yalanları bir darbede yere sermek gereklidir ve mümkündür.

Rabia Kadir ve ekibinin ABD’den destek alması, solun kafasını karıştıran temel konulardan biri. Bu kafa karışıklığı, ulusal kurtuluş hareketlerinin tarihsel anlamını kavrayamamaktan ve tümüyle yanlış bir anti-emperyalizm anlayışından kaynaklanıyor. Oysa ulusal sorun üzerine yazdığı sayısız makaleyle Lenin konuya çok büyük bir açıklık getirmişti. Ulusal kurtuluş hareketlerine boyundan büyük anlamlar yükleyen, onları toplumsal kurtuluş hareketiyle karıştıran, ulusal hareketlerin taleplerini sosyalist devrimin görevleri mertebesine yükseltenlere karşı Lenin, döne döne, ulusal hareketlerin özünde burjuva demokratik hareketler olduğunu vurgulamıştı. Bu berrak kavrayıştan hareketle, ulusal bir hareketin başında burjuva bir önderliğin bulunmasının ya da bu hareketin “büyük devletlerden” destek almasının, konunun özünü değiştirmeyeceğini, ulusal sorunun varlığını ortadan kaldırmayacağını ve ulusal taleplerin meşruluğuna halel getirmeyeceğini belirtmişti: “… bir emperyalist güce karşı ulusal kurtuluş mücadelesinden, bazı durumlarda bir başka «büyük» gücün aynı ölçüde emperyalist amaçları için yararlanması hali de, sosyal-demokratların ulusların kendi kaderini tayin hakkını reddetmelerine neden olmaz.[2] Bu bakış açısı kaybedildiğinde, diyelim ki Avrupa ya da ABD’den destek alan ya da almaya çalışan ulusal kurtuluş hareketleri bir çırpıda “işbirlikçi”, “gerici”, “emperyalizmin uşağı” vb. ilan edilebilirken, konjonktürel olarak ABD dış politikasıyla ters düşen burjuva hükümetler ve hatta eli kanlı burjuva diktatörlükler bile anti-emperyalist ilan edilip bu gerekçeyle desteklenebiliyor. Bu durumda, diyelim ki, Çeçenler, Kosovalılar, Uygurlar, Iraklı Kürtler vb. “satılmış işbirlikçi halklar” olurken, Hizbullah, Hamas, Saddam Hüseyin, mollaların İran’ı, emperyalist Çin vb. de bir çırpıda anti-emperyalist oluveriyor!

Sonuç olarak, tekrar vurgulayalım ki, ezilen bir ulusun ayrılma ve bağımsız bir ulus-devlet kurma hakkını tanımak şu ya da bu koşula bağlı değildir. Bu hakkın ne yönde kullanılacağı bütünüyle ezilen ulusun bileceği bir iştir. Diğer taraftan bu hakkın koşulsuz bir şekilde tanınması başka bir şeydir, sözkonusu hak için mücadele eder gözüken her ulusal hareketi desteklemek ya da her durumda ayrılık ve bağımsızlık propagandası yapmak bambaşka bir şeydir. Lenin bu tutumu, genelde ayrılık hakkının koşulsuz tanınması, bir ulusal hareketin ise somut duruma göre koşullu desteklenmesi şeklinde formüle etmişti. Komünistlerin Uygur sorununa yaklaşımına da bu formülasyon ışık tutmalıdır!

 



[1] Bu konuda ayrıntılı bir değerlendirme için Ömer Gemici’nin Çin Üzerine’ye Önsöz adlı makalesine bakılabilir (Troçki, Çin Üzerine içinde, Tarih Bilinci Yay.)

[2] Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yay., 1992, s.128-9

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:53, Ağustos 2009