Suriye, Kürt Sorunu ve AKP Çizgisinin İflası


Cenevre-III konferansının toplanması bile başarılamadığı için “ertelenmesi”nin ardından yaşanan gelişmelerle Suriye’de dengeler değişmiş görünüyor. Yaşanan gelişmeler Suriye rejimi-Rusya-İran cephesinin elini güçlendirirken, bu süreçten net bir zararla ve hatta dış politikasında iflasla çıkan TC devleti oldu. Suriye ordusunun Halep’i kuşatma altına alarak, TC’nin desteklediği muhalefete ikmal yolunu tam olarak kapatmasıyla, TC Suriye denkleminin neredeyse tümüyle dışına itilme noktasına geldi. Bu hem TC’nin emperyalist yayılmacı siyasetinin ağır bir darbe alması hem de düşman olarak gördüğü Kürt hareketinin yeni ve önemli mevziler kazanması anlamına geliyor. Bir başka deyişle gelişmeler TC açısından çifte zarar demek oluyor. Durum bu olunca, AKP’li egemenlerin izlediği çizgi şirazesinden çıkarak çılgınlık noktasına gelmiştir.


Cenevre-III konferansının toplanması bile başarılamadığı için “ertelenmesi”nin ardından yaşanan gelişmelerle Suriye’de dengeler değişmiş görünüyor. Yaşanan gelişmeler Suriye rejimi-Rusya-İran cephesinin elini güçlendirirken, bu süreçten net bir zararla ve hatta dış politikasında iflasla çıkan TC devleti oldu. Suriye ordusunun Halep’i kuşatma altına alarak, TC’nin desteklediği muhalefete ikmal yolunu tam olarak kapatmasıyla, TC Suriye denkleminin neredeyse tümüyle dışına itilme noktasına geldi. Bu hem TC’nin emperyalist yayılmacı siyasetinin ağır bir darbe alması hem de düşman olarak gördüğü Kürt hareketinin yeni ve önemli mevziler kazanması anlamına geliyor. Bir başka deyişle gelişmeler TC açısından çifte zarar demek oluyor. Durum bu olunca, AKP’li egemenlerin izlediği çizgi şirazesinden çıkarak çılgınlık noktasına gelmiştir.

Gelişmeleri kısaca arka arkaya koyduğumuzda görünen tablo budur. Şubat ayının ilk günlerinde Türkiye PYD’nin Cenevre’ye davet edilmemesini diplomatik bir zafer olarak kutlarken, Obama’nın özel temsilcisi Kobani’yi bir heyetle ziyaret ediyor ve orada PYD ile görüşüyordu. Aynı saatlerde ABD dışişleri bakan yardımcısı da Cenevre’de PYD lideri ile bir araya geliyordu. TC’nin en yetkili ağızlarından ABD’ye yönlendirilen “biz mi, PYD mi” şantajına ABD tarafından defalarca “PYD’yi desteklemeye devam edeceğiz” açıklamalarıyla cevap verildi. Bu arada Münih’te yapılan toplantıda ABD ve Rusya’nın geçici ateşkeste anlaştığı söyleniyor ancak IŞİD ve El Nusra’nın ateşkes dışında tutulacağı duyuruluyordu. Bu hem TC’nin desteklediği cihatçı gruplara karşı Esad rejiminin saldırılarının süreceği hem de PYD güçlerine karşı askeri girişimde bulunulmaması gerektiği anlamına geliyordu. Aynı günlerde Halep kuşatma altına alınıyor ve Kilis ile Halep arasındaki koridor kesilerek hem PYD’nin hem de Suriye ordusunun bölgede ilerleyişi başlıyordu. Buna paralel olarak, Suriye’ye kuzeyden bir kara harekâtı planının yapılmakta olduğu haberleri gündeme düştü. Suudi Arabistan’ın içinde Türkiye’nin de olduğu müttefikleriyle birlikte bir kara gücü oluşturarak Suriye’ye kuzeyden müdahale etme planlarının tartışıldığı yönündeki haberler Batı medyasında gündeme geldi. TC yetkilileri böyle bir planın varlığını açıkça kabul etmemekle birlikte, “müttefikleri”yle görüştüklerini dillendirerek buna istekli olduklarını beyan etmiş oldular. ABD kara harekâtının şu anda gündemlerinde olmadığını açıkladı; İran, Suriye ve Rusya ise böyle bir müdahalenin savaş sayılacağını açıkça ilan etti. TSK yetkilileri de böyle bir harekâta sıcak bakmadıklarını basına sızdırdılar. TC’nin iyice köşeye sıkışarak PYD’yi terörist ilan edip bombardımana tutması karşısında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi bombardımana derhal son verilmesi çağrısında bulundu. TC’nin tüm çağrılarına rağmen gerek ABD ve Rusya’nın gerekse de AB’nin PYD’ye desteğinin devam etmesinin ve hatta ABD’nin Afrin’deki PYD güçlerine de yardım edileceği açıklamasının ardından ise Ankara’daki bombalı saldırı gerçekleşti ve AKP hükümeti bu saldırıyı PYD’nin üzerine yıkarak Rojava’ya saldırma bahanesi olarak kullanmaya girişti.

Görülüyor ki AKP-Erdoğan yönetimi ülkeyi adım adım bir felâkete doğru sürüklüyor. Bir yandan faşist tırmanış olarak adlandırdığımız süreç ilerlerken diğer yandan bununla bağlantılı olarak Suriye üzerinden ülke Ortadoğu savaşına doğrudan dahil olma noktasına doğru adım adım itiliyor. Suriye’de yaşanan gelişmeler bir yandan TC’nin dış politikasının iflası anlamına gelirken diğer yandan bu gelişmeler özellikle Kürt sorunu bağlamında ülkenin içine sirayet ederek, AKP’nin iç siyasetteki faşizan gidişatını beslemektedir. AKP-Erdoğan yönetimi iflas eden dış politikalarını can havliyle savunmaya devam etmesine rağmen, yalnızca uluslararası kamuoyu nezdinde değil, kendi müttefikleri nezdinde de giderek yalnızlaşmaktadır.

İflas eden politikaları gerek diplomatik gerek siyasi gerekse de askeri planda aldıkları yenilgilerle birleşince, AKP’li egemenler giderek daha saldırgan ve bariz yalanlar üzerine inşa edilmiş bir çizgiye kayıyorlar. Söyledikleri yalanlar ve dezenformasyon operasyonları çevrelerindeki yardakçılar takımı tarafından gerekçelendirilip renklendirildikçe, kendi ağızlarından çıkanı etraflarından daha güçlü bir şekilde duymaya başladıkça, kendi yalanlarına kendileri de inanmaya başlıyorlar. Bu akıl yitiminin hangi çılgınlıklarla sonuçlanacağını hep birlikte göreceğiz.

Ortadoğu’da boyundan büyük işlere girişip iyice köşeye sıkışan Erdoğan önderliğinin Suriye’ye girmeyi göze alacak denli çılgın bir davranış sergileyip sergileyemeyeceği bugün önemli bir soru işaretidir. ABD egemenleri, kendi onay ve destekleri olmadan Türkiye’nin Suriye’ye doğrudan müdahale edemeyeceğini düşünüyorlar. Benzer bir düşünce diğer Batılı güçlerde de hâkim. Bu yaklaşım gerçeğin önemli bir bölümünü yansıtıyor, ama tamamını değil. Batılı ideologların unuttukları bir şey var: Bu akıl yürütme tarzı olağan dönemlerde geçerli olabilir, ancak hiç de olağan dönemlerden geçmiyoruz. İzlediği politikanın iflas etmesiyle her geçen gün daha da çılgın adımlar atan Erdoğanist rejim, gerek orduyu (TSK yetkililerinin de BM kararı ve ABD-NATO desteği olmaksızın Suriye’ye karadan girilecek bir harekâttan yana olmadıkları söyleniyor) gerek Batılıları ikna etmek için her türlü manevrayı yapacaktır ve orduyu buna ikna ettiği anda gözü hiçbir şeyi görmeyebilir.

Bu manevraların bir örneğine Ankara’daki bombalı saldırının arkasından günlerdir şahit oluyoruz. Devlet ricalinin bu saldırının sorumlusunun YPG olduğunu açıklamasının ardından egemenlerin akıl hocaları “ikna turları” yapılması gerektiğinden bahsettiler. Vakit geçirilmeden BM GK üyesi ülkelerin yanı sıra tüm önde gelen Batılı devletlerin diplomatları Dışişleri’ne çağrılarak “bilgilendirildiler”. Peki egemenler neden “ikna turları”na ihtiyaç duyuyorlar? Çünkü kendileri dışında dünyada kimse bugün PYD ve YPG’nin bir terör örgütü olduğunu kabul etmiyor. Tüm dünyanın gözünde PYD Suriye topraklarındaki bir örgüt ve Ankara’da böyle bir eylem gerçekleştirme gücünden yoksun olarak görülüyor. PYD bu tarz bir intihar eylemini bırakın Türkiye topraklarını kendi mücadele alanında bile daha önce yapmış değil. Ayrıca PYD tam da Ankara hükümeti onun mevzilerini günlerdir bombalarken ve tüm dünya Ankara’ya bombalamayı durdur çağrısı yaparken tutup Ankara’nın göbeğinde böyle bir saldırıyı yapacak kadar aptal olmasa gerek diye düşünülüyor. Ve tüm bunları bir tarafa bırakalım, PYD bu eylemle kesinlikle bir ilgisi olmadığını açıklayarak iddiaları kesin bir şekilde reddetmekle kalmadı, AKP hükümetini Suriye’ye müdahale etmek için gerekçe üretmekle itham etti.

AKP’nin elindeki muazzam propaganda makinesiyle içerde halkı aldatmayı başarması kimseyi yanıltmamalı. Erdoğan rejiminin dış dünyada algılanışı içeride algılanışından tümüyle farklıdır. İçerde esip gürleyen AKP egemenlerinin sözlerini dışarıda kaale alan neredeyse kimse kalmamış durumda. Erdoğan rejimi dış dünyada itibarını tümüyle yitirme noktasının eşiğindedir. Yolsuzluklara boğazına kadar batmış, faşizan baskıyı giderek tırmandıran, savaşa doğrudan dalmak isteyen ve NATO’yu da buna çekebilmek için tuzaklar kuran bir ülke görüntüsü hâkim. Yaptığı açıklamaları ciddiye alan olmadığı gibi, esip gürleyerek savurduğu tehditler de artık pek dikkate alınmıyor. İlan ettikleri kırmızı çizgiler, daha açıklamaları bitmeden aşılıp geçiliyor. Saldırgan girişimleri için ileri sürdüğü gerekçeler geçerli görülüp ciddiye alınmıyor. ABD ve AB’ye “biz ya da Kürtler” şeklinde dile getirilen şantajlar görmezden geliniyor. Laf edip arkasında duramayan, tehdit edip adım atamayan bir hükümetin inandırıcılığı da, etkisi de, belirleyiciliği de giderek ortadan kalkıyor. Gerek kendi ülkesindeki Kürtlere karşı yeniden başlattığı savaşa uydurduğu gerekçeleri gerekse de Suriye’deki Kürtlerin temsilcisi olan PYD’yi dış dünyaya takdimini dikkate alan yok. Hiçbir büyük emperyalist gücü bu konularda ikna edebilmiş değil. Hükümetin bu son “ikna” girişimi, aklını yitirmemiş “yerli” burjuva ideologlar tarafından bile en hafif tabirlerle, “acemice”, “beceriksizce”, “acul” bir girişim olarak değerlendirilip alay konusu yapıldı. Hükümet ve yalakaları dışında bu saldırıyı YPG’nin yaptığını kabul eden yok, değerlendirmelerin ortak noktasını AKP’nin Suriye’ye müdahale için bahane yaratmak istediği oluşturuyor.

ABD’den Rusya’ya, AB’den BM’ye, dünya çapındaki akademisyenlerden yerli akademisyen ve aydınlara kadar önüne gelen herkese “Eyyy” çeken Erdoğan yönetiminin bu çıkışlarının hedefinin de benzer şekilde iç kamuoyu olduğu gayet iyi biliniyor. AKP’nin resmi yayın organı niteliğindeki Yeni Şafak gazetesinin manşetindeki “ABD, Rusya, İran, Suriye: Hepiniz Ortaksınız!” ibaresi emekçi yığınları AKP’nin milliyetçi-emperyalist çılgınlığının arkasına takma gayretlerinin bir yansımasıdır. Erdoğan aydınları tehdit ettikçe AKP’nin havuz medyasında açıkça yargısız infaz çağrıları yapılmaya başlandı. Yeni Şafak yazarlarından Ömer Lekesiz, Kürt siyasetçilere ve aydınlara dönük infaz çağrısı yapmakta bir beis görmüyor: “Bir partinin çaycısı, çorbacısı bile potansiyel terörist olabileceğine göre, bunlarla mücadele için yeni bir saldırının beklenmemesi, teröristlerin bizzat o partiye mahsus mekanlarda etkisizleştirilmesi gerekir. Angajman kurallarını işlettiğiniz terör örgütlerinin, terör destekçisi devletlerin içerideki sivil partili görünümlü elemanlarını etkisiz hale getirmeden bunun sağlanması imkansızdır. Terör örgütünün siyasi kanadı olarak faaliyet gösteren malum partinin elemanları Amerika’da olsalardı, şimdiye kadar yüz defa ortadan kaldırılırlar, akıbetlerinin ne olduğunu soracak kimse de çıkmazdı.” Yine Star gazetesi de, savaşa karşı çıkanları düşman ilan ederek, “Düşman İçimizde” manşetleri atmaktan geri durmadı. Bu çağrıların, yeni yargısız infazları, yeni suikastları, yeni katliam girişimlerini, yeni bombalamaları beraberinde getireceği ve ucunun gerici bir iç savaşa açılma riski taşıdığı apaçıktır.

* * *

Suriye’de yaşanan gelişmeler ABD’nin de TC’nin de başlangıçtaki siyasetini farklı düzey ve içeriklerde de olsa değiştirmiştir. TC egemenleri Suriye’ye başlangıçta hem Ortadoğu’ya dönük emperyalist emellerinin bir test ve uygulama alanı olarak bakıyorlardı hem de Suriye’de Irak’taki gibi bir Kürt yapılanmasının ortaya çıkmamasını istiyorlardı. Hâlâ da öyle bakıyorlar. Ancak özellikle 2014 Ekiminde Kobane merkezli olarak yaşanan gelişmelerle ortaya çıkan Rojava gerçekliği, TC egemenlerinin Suriye politikasını altüst ettiği gibi, TC sınırları içerisinde de Kürt sorununun “çözüm” dinamiklerini kökten değiştirmiştir. Bu gerçeklikle birlikte AKP’nin Suriye politikasının ağırlık ekseni, Rojava Kürtlerinin kazanımlarının geriletilmesi ve mümkünse yok edilmesine kaymıştır. Bu politikanın, bugün TC sınırları içinde yaşananlarla da doğrudan bağı vardır. Bugün Kürt illerinde yaşanan savaş, Rojava’daki kazanımların cesaretlendirdiği Kürt hareketinin TC sınırları içerisinde daha da güçlenmesinden, yeni kazanımlar elde etmesinden ve fiili durumlar (özyönetim uygulamaları) yaratmasından duydukları korkudan kaynaklanıyor.

ABD’nin taktiklerinde de Rusya’nın doğrudan Suriye’ye dahil oluşuyla birlikte önemli bir değişim yaşandı. Bugün ABD, başta IŞİD olmak üzere cihatçı grupların tasfiyesini kendi gündeminin başına oturtan bir söylem tutturmuş durumda. Ancak Suriye’ye burnunu sokan güçler içerisinde kâğıt üzerinde IŞİD ile savaşmayan yok gibi görünse de ve herkes oradaki varlığını IŞİD ile savaşmak olarak gerekçelendiriyor olsa da gerçekte (Kürtler hariç) IŞİD’e karşı savaşan kimse yoktur!

Rusya’nın stratejisi kısa vadede Suriye’den kimilerinin “ılımlı İslamcı muhalefet” olarak adlandırdığı güçleri temizlemek ve alanda rejim güçleri, PYD ve IŞİD’in kalacağı bir sadeleşmeye gitmektir. Ilımlı denilen muhalefeti temizleyerek, Türkiye-Suudi Arabistan-Katar ittifakını Suriye masasının tümüyle dışında bırakmak ve sahadaki etkinliklerini yok etmek hedefleniyor. Bu üçlü ittifakın bu noktadan sonra IŞİD ile bağlarını tekrar güçlendirip güçlendirmeyeceği bir sonraki adımın sorunu olacak, ki IŞİD’in tasfiyesi asıl olarak ancak o sonraki adımlarda gündeme gelecektir.

Rusya’nın bu stratejisinin arkasına askeri varlığını güçlü biçimde koymasıyla birlikte ABD’nin geri adım attığını görüyoruz. Henüz ve şu aşamada Rusya’yla doğrudan bir askeri çatışma içerisine girmek istemeyen ABD, öyle görünüyor ki, belli İslamcı muhalefet gruplarının tasfiyesi hususunda Rusya ile şimdilik geçici bir taktiksel uzlaşmaya varmış gözüküyor. Yine hem ABD’nin hem de Rusya’nın hemfikir oldukları bir diğer nokta da Suriyeli Kürtleri destekleme ve yine onların desteğini yanına çekme gereğidir.

Bu aşamanın arkasından IŞİD’in tasfiyesi de tamamlandığında, gerçek sorun tüm çıplaklığıyla bir kez daha ortaya konacaktır. Suriye’de hangi bölgeler rejimin denetimde kalacaktır, Kürtlerin statüsü ve Sünni Arapların durumu ne olacaktır? Benzer soruların üstelik de benzer biçimde Irak için de geçerli olduğunu hatırlatalım: Bağdat merkezli Şii yönetimin sınırları nerede bitecek, Irak Kürdistanı’nın durumu ve bu arada Barzani’nin geleceği ne olacak ve Iraklı Sünnilere hangi bölgeler kalacak? Ve kuşkusuz bu sorulara arka plandaki asıl şu soru temelinde cevap bulunmak zorunda kalınacak: tüm bu bölgelerin her biri hangi büyük emperyalist güç ya da ittifakın nüfuz alanı olacaktır? Ana soru budur. Ve bu ana soruya yanıt verilebilmesi için büyük emperyalist ittifaklardan birinin diğerine kendi hegemonyasını açıkça kabul ettirmesi gerekiyor. İçinden geçtiğimiz dönemde bu kabul ettirişin yol ve yönteminin savaştan başka bir şey olmadığı açık olduğuna göre, daha paylaşım savaşının çok başlarındayız demektir. Bu temel gerçekten çıkan önemli sonuç şu ki, uzlaşma ve ateşkes sağlanır mı, barış gelir mi sorusu bugün tümüyle anlamsızdır. Savaşan taraflardan biri diğeri üzerinde açık hegemonyasını silah zoruyla kabul ettirme noktasına ulaşmadığı sürece “barış” çok uzak bir hayal olarak duruyor.

Emperyalistlerin bölgeye ve dünyaya barış getirebileceği hayalini liberallere bırakıp, bu dünya savaşından ve kapitalizmin tarihsel krizinden emekçiler lehine çıkışın tek yolunun bir proleter devrim olduğunu vurgulayarak bitirelim. Ortadoğu halklarına barışı, bölgenin ezilen halklarına özgürlüğü, emekçilere demokrasiyi ve sefaletten kurtuluşu gerçekten ve kalıcı olarak getirebilecek tek seçenek böylesi bir devrimdir.