Navigation

İş Saatleri Kısaltılsın, Ücretler Yükseltilsin!

İnsanı bedenen ve ruhen tüketen, sosyal hayatı yok eden uzun çalışma saatleri bugün dünya işçi sınıfının yaşadığı en büyük problemlerden biri olarak karşımızda duruyor. 8 saatlik işgünün kâğıt üzerinde durmaya devam ettiği ülkeler de dahil olmak üzere, işçilerin günlük çalışma saati fiiliyatta 12-14 saate çıkıyor.

2011 verilerine göre, ortalama haftalık çalışma saatlerinin uzunluğu bakımından Türkiye 35 OECD ülkesi arasında birinci sırada yer alıyor. İşyerlerinin büyük bir bölümünde çalışma saatlerinin fiilen günde 12-14 saate uzaması ve enselerinde sıcaklığını sürekli olarak hissettikleri işsizlik tehdidi, örgütsüz işçileri çaresizlik duygusuyla bu duruma boyun eğmek zorunda bırakıyor. Açgözlü kapitalistler, part-time olarak işe aldıkları işçileri bile günde 6-8 saat çalıştırıyorlar. Hafta tatili, bayram tatili gibi olgularsa çoktan tarihe karıştı. Kuşkusuz bu sadece Türkiye işçi sınıfının yaşadığı bir sorun değil. Neoliberal politikaların amansızca hayata geçirildiği son otuz yıldır, sendikal örgütlülüğü tarumar olan işçi sınıfı tüm dünyada burjuvazinin ağır saldırıları altında inliyor ve iş saatlerinin uzatılması bu saldırıların ilk sıralarında yer alıyor.

İşgününün kısaltılması, burjuvazi ile işçi sınıfı arasında yüzyıllardır süren mücadelenin başlıca taleplerinden biri olagelmiştir. Kapitalizmden önce emekçilerin günlük çalışma süresi günün aydınlık saatleri, mevsim ve iklim koşulları gibi doğal sınırlarca belirlenip 8 saati geçmezken, yıllık ortalama bunun çok daha altında olup çalışma temposu bugünle kıyas kabul etmez ölçüde daha düşüktü. Fakat kullanım değeri değil mübadele değeri üretimine dayanan ve burjuvazinin azgın kâr hırsıyla karakterize olan kapitalizm bu doğal durumu korkunç bir işgücü yıkımı eşliğinde acımasızca değiştirmiştir. 18. yüzyılın son çeyreğinde makineleşme ve modern sanayinin doğmasıyla birlikte, burjuvazi çalışma temposunu alabildiğine arttırırken işgününü de sınır tanımadan uzatmıştır. Bu durum, Marx’ın deyimiyle, ahlâkın ve doğanın, yaşın ve cinsiyetin, gecenin ve gündüzün bütün sınırlarını yıkmıştır.

Makineleşme işgününün kısalması olanağını da beraberinde getirmesine rağmen, pratikte bunun tam tersi olmuştur. Zira patronlar, yeni makinelerin maliyetini mümkün olduğunca kısa sürede çıkarmak ve uyguladıkları yeniliğin avantajlarını en kısa sürede devşirmek, bunun için de makineleri mümkün olduğunca uzun süre çalışır durumda tutmak istiyorlardı. Bu ise işgününün kısalmasına tam ters yönde bir eğilim anlamına geliyordu ve işçilerin günlük çalışma süresi birden 16 saate fırlamıştı. 16 saate çıkan işgünüyle işçi sınıfını fiziksel imhaya sürükleyen burjuvazinin bu azgınlığı, ilerleyen yıllarda gelişen sınıf mücadelesiyle belli ölçülerde sınırlanabilmiş ve işgünü 12 saate kadar indirilmiştir. Burjuvazi uzun yıllar boyunca insani olmaktan çok uzak olan bu sürede ayak diremiş, fakat işçi sınıfının kararlı mücadeleleri sonucunda çalışma süresini daha da indirmek zorunda kalmıştır.

8 saatlik işgünü, bilindiği gibi, işçi sınıfının 1 Mayıs’ı ve 8 Mart’ı da doğuran en önemli mücadele taleplerinden biri olmuştur. 1800’lerin son çeyreğinden itibaren giderek güç kazanan bu talep sosyalist hareketin de en temel taleplerinden biriydi. Ve nihayetinde, gerek güçlenen sosyalist hareketin gerekse Ekim Devriminin (devrimin 1 nolu kararnamesi 8 saatlik işgününü de kapsıyordu) yarattığı basınçla, 20. yüzyılın ilk çeyreğinin ardından pek çok kapitalist ülkede işgünü 8 saatle sınırlanmak zorunda kalınmıştı. Ne var ki Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecine girmesi sosyalist harekette büyük bir kan kaybına ve sendikal hareketin hızla gerilemesine yol açtı. Bunun sonucunda ise iyice dizginsiz bir hal alan neoliberal saldırılarla 8 saatlik işgünü işçi sınıfının geniş kesimleri açısından fiilen ortadan kalktı.

19. ve 20. yüzyıla damgasını vuran işgünün kısaltılması talebi, son otuz yıldır dünya genelinde ve Türkiye’de sendikal hareketin alabildiğine gerilemesi nedeniyle neredeyse işçilerin mücadele konusu olmaktan çıkmıştır. “Mücadele”yi ufak ücret artışlarına indirgeyen sendika bürokrasileri, işçi sınıfının bugün içinde bulunduğu durumun doğrudan sorumluları arasında yer almaktadır. Bugün gelinen noktada, yüz milyonlarca işçi işsizken, yüz milyonlarcası 8 saati fersah fersah aşan sürelerde çalışmaya mahkûm edilmiş durumda. Bir tarafta günde 12 saat, haftada 6, bazen 7 gün çalışan, diğer tarafta işsizlik girdabında yaşam savaşı veren milyonlarca işçi. Akılalmaz bir hızla gelişen teknolojik ilerleme sayesinde emeğin verimliliği yüz yıl öncesiyle kıyaslanmayacak ölçüde artmışken, işçi sınıfının ağır bedeller ödeyerek elde ettiği 8 saatlik işgünü, yüz milyonlarca işçi için hayal olmuş, vahşi kapitalizm döneminin korkunç uzunluktaki çalışma saatlerine geri dönülmüş durumda.

Kapitalizmin alabildiğine keskinleşen çelişkilerini çıplak bir şekilde dışa vuran bu tablo, sınıf mücadelesinin daha da yükselerek sistemi tehdit eder boyutlara ulaşmasından endişe eden kapitalistleri de zaman zaman bazı gerçekleri itiraf etmeye itiyor. Gelir dağılımdaki eşitsizliği sosyal-demokratik önlemlerle aşmayı vaaz eden burjuva ideologların sayısı az olmadığı gibi, iş saatlerinin kısaltılması gerektiğine vurgu yapan burjuvalar da son dönemlerde çeşitli beyanlarla öne çıkmaya başlamışlardır. Google CEO’su Larry Page’in ve dünyanın ikinci en zengin kapitalisti olan Carlos Slim’in geçtiğimiz haftalarda yaptıkları açıklamaları da bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor.

Meksikalı milyarder Carlos Slim, insanların çalışma ve ev yaşamları arasında bir dengeye kavuşmasının çözümünün haftada üç gün çalışmaktan geçtiğini söylüyor. İşçilerin günde 11 saatten 3 gün çalışmasının (dolayısıyla haftalık çalışma süresinin 33 saate indirilmesinin), geri kalan dört günde ise eğlenceli aktivitelerle kendilerini yenilemelerinin çok önemli olduğunu söylüyor.

Benzer şekilde Larry Page de, mevcut kaynakların, insanların gerçekten mutlu olmak için ihtiyaç duyduğu şeyleri –ev, güvence, çocuklarınız için daha iyi olanaklar vb.– karşılamak için yeterli olduğunu ve bunun için gereken çalışma süresinin de şu andakinden çok daha kısa olduğunu itiraf ediyor. “İnsanların çoğu çalışmayı sever, ama aileleriyle daha fazla zaman geçirmeyi veya yapmaktan hoşlandığı şeyleri yapmayı da sever” diyen Page, bu sorunun tek çözümünün iş haftasının kısaltılması olduğunu söylüyor.

Ancak her iki kapitalist de, ücretler konusuna bilinçli olarak girmiyor ve kısalması önerilen iş haftasının ücretlere nasıl etki edeceği sorununu açıkta bırakıyor. İşçi sınıfı iş saatlerinin kısaltılması için mücadele eder, fakat bu mücadelenin olmazsa olmaz bir talebi daha vardır: Ücretlerin işçilerin insanca yaşayacağı düzeye yükseltilmesi! Çünkü bu olmadığı takdirde işçilerin geçinebilmek için ek iş yapmak zorunda kalacakları aşikârdır. Kapitalistler, “az çalışıyorsan az kazanmayı göze alacaksın” diyerek çalışma saatlerine paralel olarak ücretlerin de düşürülmesinin zorunlu olduğunu kanıtlamaya çalışırlar. Oysa kapitalist sistemin sınırları içinde, işçinin istediği şey, yine kendisinin ürettiği fakat patronun gasp ettiği değerin daha büyük bir kesimidir o kadar. Fakat sermaye bu payı asgari düzeyle sınırlamak için elinden geleni yapmakta ve tam da bu nedenle toplumsal gelir dağılımında işçi sınıfının aldığı pay hızla düşerken, burjuvazinin, özellikle en zengin kesiminin payı sıçramalı bir şekilde artmaktadır.

Bugün başta Fransa olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinde yasal haftalık çalışma süresi 35-40 saat arasındadır. Ne var ki bu durum işçi sınıfının yaralarına merhem olmamaktadır. Her şeyden önce söz konusu yasal süreye ancak sendikalı ve vardiyalı büyük işyerlerinde riayet edilmektedir ve patronlar hükümetlere bu sürenin uzatılması yönünde sürekli basınç bindirmektedirler. İşçilerin çalışma saatleri ve iş yoğunlukları artmakta; bir işçi iki ya da üç işçinin yaptığı işi ücreti artmaksızın yapmak zorunda bırakılmaktadır. İşçi sınıfına yönelik saldırının bir ayağını da, ekonomik kriz bahanesiyle işten atmaların artması, esnek çalışma ya da part-time (yarı-zamanlı) çalışmanın yaygınlaşması oluşturmaktadır. İş saatlerine paralel olarak ücretleri de düşürülen işçiler geçinebilmek için birden fazla iş yapmak ya da fazla mesailere katlanmak zorunda kalmaktadırlar.

Patronlar, “fazla mesaiye kalmam, saatinde gelip saatinde çıkarım” diyen işçiyi işe almıyor ya da işten atıyorlar. İşçilerin sırtından semiren asalaklara göre bu, keyfine düşkünlük, tembellik, çalışmayı sevmemek oluyor. Teknolojideki sıçramalı ilerlemeye ve üretici güçlerdeki muazzam gelişmeye rağmen büyükbabasının ya da babasının çalıştığı saat kadar çalışmayı talep eden işçiye, akılalmaz bir şekilde uzatılan iş saatlerinin “işin kuralı” olduğunu söylüyorlar. Onlara göre siparişler arttığında işçi saat sınırlaması olmaksızın köle gibi çalışmalı, kriz kapıya dayanıp siparişler kesildiğinde ise süresiz ücretsiz izne razı olmalıdır. Burjuva hükümetler de iş saatlerinin kısaltılmasını ekonomik büyümenin önünde bir engel olarak görmekte ve bu yüzden söz konusu işleyişin devam etmesi ve hatta önünde engel varsa bunların kaldırılması için yasa üstüne yasa çıkarmaktadırlar. AKP hükümetinin övündüğü ekonomik büyüme de işte işçi sınıfının bu şekilde kölece çalıştırılarak azgınca sömürülmesi sonucu gerçekleşmektedir.

Dört saatlik işgünü bugünden mümkündür

Bundan 70-80 yıl önce, aralarında Keynes’in de bulunduğu kimi burjuva ekonomistler, yaşanan teknolojik gelişmeler sayesinde 2000’li yıllarda haftalık çalışma süresinin 15 saate, çalışma gününün 2 güne düşeceği, tatillerin en az 7 hafta olacağı türünden kehanetlerde bulunuyorlardı. Onlara göre, insanların serbest zamanı o kadar artacaktı ki ne yapacaklarını bilemeyecekler ve can sıkıntısı en önemli problemlerden biri olacaktı. Fakat gelinen noktada bıraktık haftalık 15 saati, 45 saat bile işçi için lüks sayılıyor.

Üretici güçlerin gelişmişlik düzeyinin ulaştığı nokta, bugün çok daha az emekle çok daha fazla mal ve hizmet üretmeyi mümkün kılıyor. Bunun mantıki sonucu olarak refahın ve bolluğun artması, çalışma saatlerinin azaltılması ve işsizliğin ortadan kalkması beklenirdi. Ancak akıldışı bir sistem olan kapitalizm, bu beklentinin hayata kavuşmasını engellediği gibi, burjuvazi, karşısında örgütlü bir sınıf gücü görmediği müddetçe saldırılarını tırmandırarak tam tersi yönde bir gidişi ivmelendiriyor. Gelir dağılımı düzelmek yerine bozuluyor, yoksulluk artıyor, iş saatleri kısalmak yerine uzuyor, işsizlik korkutucu boyutlara tırmanıyor vb.

Yapılan hesaplamalar, tüm işlerin tüm işgücüne eşit olarak dağıtılması durumunda 4 saatlik işgününün bugünden mümkün olduğunu gösteriyor. Üstelik kapitalist özel mülkiyet engelinin kalkması, dolayısıyla üretici güçlerin devasa bir atılımla gelişebilmesinin önünün açılması halinde bu sürenin 2 saate kadar düşeceği hesaplanıyor. Fakat kapitalizm insanın insan gibi yaşaması için gereken her şeyin olduğu gibi, iş saatlerinin üretici güçlerin olanaklı kıldığı asgari düzeye indirilmesinin önüne de devasa bir engel olarak dikiliyor. Dolayısıyla çalışma saatlerinin azaltılması talebi sıradan bir ekonomik talep değildir. Burjuvazinin saldırıları altında posası çıkan proletaryanın içinde bulunduğu insanlıkdışı durum dikkate alındığında bu talebin her zamankinden daha büyük bir aciliyet taşıdığı da açıktır. Sendikaların bu talebi başlıca mücadele konularından biri haline getirmeleri elzemdir. Ancak sendika bürokrasisinin felç ettiği sendikal hareketin içinde bulunduğu hazin durum ortadadır ve güçlü bir taban basıncı yaratarak sendikaları buna zorlayacak olan da işçi sınıfı örgütleridir.

Bu doğrultuda, Uluslararası İşçi Dayanışması Derne­ği’­nin (UİD-DER) “Ücretler Yükseltilsin, İşgünü Kısal­tıl­sın” talebiyle sanayi havzalarında ve işçi mahallelerinde yürüttüğü mücadele son derece anlamlı ve önemlidir. İş­çi­ler kendilerine, ailelerine, dostlarına zaman ayıramamaktan, robota dönmekten, yaşam arzularının kalmamasından ve çaresizlik duygusundan şikayetçiler. Aslında hangi işçi ücretinin yükseltilmesini, iş saatlerinin kısaltılmasını, haftalık işgünü sayısının azaltılmasını ve yıllık izninin artmasını istemez ki? Oysa sendika bürokratları iki yılda bir yapılan toplu sözleşmelerde birkaç kuruşluk ücret artışı talebiyle yetinip bunun ötesinde bir mücadele örgütlemiyorlar. Sınıfı yakıcı sorunlarıyla başbaşa bırakan ve sendikaları çiftlikleri haline getiren bu bürokratlar, ancak sınıfın tabanından yükselecek basınç sayesinde koltuklarından def edilebilir ve sendikalar yeniden mücadeleci örgütler haline gelebilir. Burada ise en büyük görev sınıf devrimcilerine düşüyor.

Kaynak: 
Marksist Tutum, Ağustos 2014, no:113