Navigation

Cumhurbaşkanı Seçimi ve AKP’nin “Yeni Türkiye”si

Cumhurbaşkanı seçimi ikinci tura kalmadan sonuçlandı. Katılımın son yıllardaki seçimlere nazaran oldukça düşük kaldığı (%74) bu seçimde Erdoğan %51,8 oranında oy alarak cumhurbaşkanı seçilmiş bulunuyor. CHP ve MHP’nin ortak adayı olarak seçime giren Ekmeleddin İhsanoğlu %38,4, HDP adayı Selahattin Demirtaş ise %9,8 oranında oy almışlardır.

Bu cumhurbaşkanlığı seçimi esasen on yılı aşkın bir süredir devam etmekte olan ve siyaset alanını belirleyen burjuva kutuplaşmanın yeni bir aşamaya gelişini ifade ediyordu. Tüm kapışma süreci boyunca eski statükonun egemenleri, en çok, AKP’li birinin, özelikle de Erdoğan’ın, cumhurbaşkanlığına çıkmasını engellemeyi kendilerine temel uğraş edinmişlerdi. Şimdi bir anlamda bu yolun sonuna doğru gelinmiş bulunuyor. Erdoğan nihayet yıllardır arzuladığı ve bir spekülasyon konusu olan cumhurbaşkanlığına kavuşmuş durumda.

“Yeni Türkiye”

Erdoğan açısından bu seçim, kendisinin “Yeni Türkiye” olarak kodladığı hedeflere ulaşma yolunda temel aşamanın geçilmesi olarak görülmekteydi. Hatta geçtiğimiz Mart ayında yapılan yerel seçimler bile Erdoğan tarafından bu havaya sokulmuş ve adeta cumhurbaşkanı seçiminin bir ön provası niteliğine büründürülmüştü. Tüm bu süreç boyunca Erdoğan kendisinin sıradan bir cumhurbaşkanı olmayacağını, adeta bir yarı-başkanlık sistemi varmışçasına anayasal çerçeveyi sonuna kadar zorlayacağını alenen ilan etti ve bunun için oy talep etti. Erdoğan’ın gönlünde yatanın Putinvari bir başkanlık olduğuna şüphe yok.

Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”si, bir yandan fiiliyatta başkan babanın, kuvvetler ayrılığı prensibini de hiçe sayarak, tüm devlet gücünü tekelinde yoğunlaştırdığı bir otoriterleşmeyi ifade ediyor. Erdoğan hiçbir yasal ya da anayasal, idari ya da kurumsal engelin herhangi bir konuda elini kısıtlamasını istemiyor. Her popülist otoriter liderin arzuladığı gibi, plebisiter yöntemlerle, kendisinin uygun gördüğü her şeyi engelsiz hayata geçirmek istiyor. Bu otoriterlik, burjuva demokrasilerinin normu olan kuvvetler ayrılığının hiçe sayılması ile sınırlı olmayıp, bunun doğal bir uzantısı olarak, siyasal ve toplumsal yaşamın gitgide tüm alanlarına nüfuz eden bir yapılanmayı işaret etmektedir.

Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”sinde işçi sınıfı sıradan demokratik haklarını bile fiiliyatta kullanamaz hale getirilmek ve kitlesel sokak muhalefeti sistematik polis terörüyle ezilmek istenmektedir. Keza bu Türkiye’de taşeronluk sistemi genel ve standart çalışma düzeni haline getirilmek istenmekte, işçiler mezarda emekli olabilmekte, hayırsever zenginlerin ve başkan baba inayetinin sadakasına muhtaç hale getirilmekte, sendikal haklarından fiilen mahrum bırakılmak istenmekte, sendikalar tek tek ele geçirilerek devlet uzantısı korporasyonlara dönüştürülmek istenmektedir.

Bu otoriter Türkiye’de basın da her türlü devlet baskısıyla zapturapt altına alınıp başkan babanın gösterdiği hizaya sokulmakta, başkan babanın canını sıkan burjuvalar bile (hatta en büyükleri bile olsa) aynen Putin’de olduğu gibi, devlet tacizleriyle esas duruşa sokulmaktadır. İktidara aç nevzuhur bir burjuvazinin tüm ölçüsüzlükleri hayat bulmakta ve bunlar daha sistematik, genel bir hal almaktadır.

Bu perspektif çerçevesinde “Yeni Türkiye”nin bir diğer önemli boyutunu da, özellikle eğitim ve din alanında devlet eliyle yürütülen baskıcı politikalarla, işçi sınıfını biat ve itaate daha derinden alıştırmak üzere, yeni dindar-muhafazakâr nesillerin yetiştirilmesi oluşturmaktadır. Son günlerde ortaya çıkan Bilal Erdoğan’a ait yeni gizli ses kayıtları, resmi hiçbir yetkisi olmayan AKP kadrolarının perde arkasındaki gerçek Milli Eğitim Bakanlığı gibi bu doğrultuda çalışıp bu yeni hedefleri planladığını ve hayata geçirmekte olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.

Öte yandan bu “Yeni Türkiye” özellikle Ortadoğu’yu ve İslam dünyasını hedefine alan türde emperyalist politikalar anlamına da geliyor. Bu politikaların başlıca mimarı konumundaki Davutoğlu’nun şimdi Erdoğan tarafından başbakan olarak atanması bunu teyit ettiği gibi, bu kirli politikaların sahadaki asıl yürütücüsü konumunda olan MİT’in, Erdoğan’ın elinde tümüyle yeniden organize edilmesi, büyük yetki ve güçlerle donatılması, tam bir dokunulmazlık zırhına kavuşturulması da bir başka yönden bunu pekiştirmektedir. Aslında MİT’e ilişkin düzenlemeler tam da emperyalist yönelişle uyumlu biçimde, arzu edilen “Yeni Türkiye”de devletin bir polis-istihbarat devleti niteliğinin nasıl da doruğa çıkarılacağını gözler önüne sermektedir.

Ayrıca bu politikanın organik bir parçası olarak yürütülen mezhepçi çizginin içte ve dışta şimdiden kendini gösteren lanetli sonuçları düşünüldüğünde, önümüzdeki dönemde bu sorunun çok daha ciddi acılar doğuracağını görmek için kâhin olmak gerekmiyor.

Erdoğan başardı mı?

AKP bu seçimle bir zafer kazanmıştır kazanmasına, ama bu zaferin Erdoğan’ın “Yeni Türkiye” olarak kodladığı hedeflere doğru büyük bir adım atılması anlamına mı geldiği, yoksa bir Pirus zaferi mi olduğu henüz belli değildir. Bu, önümüzdeki dönemde yaşanacak gelişmelere bağlı olarak ortaya çıkacaktır. Bir başka ifadeyle, bu seçimin sonucunu asıl olarak önümüzdeki dönemin gelişmeleri geriye doğru anlamlandıracaktır.

Neden böyle diyoruz? Her şeyden önce, tasarlanan bu “Yeni Türkiye”nin kilit taşını, başında Erdoğan’ın olduğu bir başkanlık sistemi oluşturmaktadır. Henüz böyle bir sistem getirilmiş değildir. AKP’nin şimdiye kadarki tüm zorlamaları ve yoklamaları bu noktada boşa çıkmıştır. Tam da o nedenle AKP, başkanlık sistemine geçişin sağlanacağı bir anayasa değişikliğini hedeflediğini ilan etmiş bulunuyor. Daha doğrusu “Yeni Türkiye”nin çerçevesini çizecek olan yeni bir anayasa! Bunun için de AKP önümüzdeki genel seçimlerde mecliste anayasa değiştirecek kadar büyük bir sandalye çoğunluğunu hedefliyor. Bu bakımdan önümüzdeki genel seçimler, içinden geçtiğimiz siyasal sürecin asıl büyük raundunu temsil etmektedir diyebiliriz. Ve eğer AKP bu genel seçimlerde istediği sonuca ulaşırsa, sonrasında yeni anayasa için bir referandum süreci yaşanacak. Dolayısıyla bu süreçteki son halka bu referandum olmuş olacak.

İkinci olarak, Erdoğan resmen bir başkanlık sistemine geçişin manevi ortamını sağlamak için çok daha yüksek bir oy istiyor ve başka şeylerin yanı sıra anketlere de güvenerek bunu bekliyordu. Ama, devlet olanaklarının her yönüyle seferber edildiği, anayasa ve yasaların fütursuzca çiğnendiği ve büyük bir eşitsizliğin yaratıldığı gayretkeş zorlamaya rağmen sonuç böyle olmadı. Tabiri caizse Erdoğan ancak kıl payı seçimi kazanabildi. Üstelik seçime katılım Türkiye ölçülerine göre oldukça düşük kaldı. Bu hem meşruiyet hem de coşku açısından bir sınırlama yarattığı gibi, yaklaşan genel seçimlerde arzulanan oy düzeyi konusunda da sağlam bir ışık vermemektedir.

Üçüncü olarak ise, Erdoğan’ın resmen partiden çekilmesinin AKP içinde ne gibi eğilimler ve sonuçlar doğuracağı belirsizdir. Erdoğan’ın en büyük çabası, elinde resmi yetki ve güç olmadan partiyi kendi liderliği etrafında birlik halinde tutmaya çalışmak olacaktır. Yani Erdoğan hem cumhurbaşkanlığı hem de bilfiil başbakanlık ve parti başkanlığı yapmak istemektedir. Erdoğan türü bir liderin otoritesi olmaksızın partinin birlik ve bütünlüğünün korunmasının zor olacağı açıktır. Bir kurtlar sofrası olan burjuva siyasetinin doğal kanunları vardır. Bunu gayet iyi bilen Erdoğan tüm enerjisini bu alana yoğunlaştırmış durumdadır. Anayasayı alenen ve fütursuzca çiğneme pahasına bugünlerde yürüttüğü faaliyet budur. Şimdilik ipler onun elinde görünmekle beraber, bir yandan kurtlar sofrasından çıkabilecek sürprizler, bir yandan da Ortadoğu’nun kaynayan kazanının doğurabileceği zorlu durumlar bunun devam etmesine izin verecek mi, bunu göreceğiz.

Bununla birlikte Erdoğan’ın şimdiye kadarki çabasının bu doğrultuda onun elini güçlendirmiş olduğunu kaydetmek gerekiyor. AKP süreç içinde bir dönüşüm geçirmiştir. Davanın taşıyıcısı olan eski kuşakların ağırlıkları gitgide azalmış, buna mukabil Erdoğan’a adeta koşulsuz biat ederek onun etrafında kenetlenmiş nispeten genç kadroların oluşturduğu bir katman büyük bir güç kazanmıştır. Belirli dengelerin gözetilmek zorunda olduğu bir koalisyon durumunda olan AKP, süreç içinde tasfiye anlamına gelen hamlelerle iplerin çok daha güçlü biçimde Erdoğan’ın eline geçtiği bir AKP haline gelmiştir. Böylece “davanın” iki numaralı adamı konumundaki Abdullah Gül’ün bile çekinmeksizin taciz edilebildiği bir denge değişimi gerçekleşmiştir. Bu süreçte Gülenciler tasfiye edildiği gibi, Bülent Arınç gibi daha bağımsız çıkışlar yapabiliyor görüntüsü veren ve “partinin abisi” olarak anılan kişiler bile önemli ölçüde vitrin süsü haline gelmiştir. Görünen o ki, şimdi bu etkisizleşme sürecinden Abdullah Gül de nasibini almaktadır. Ancak yine de tüm kartlar açılmamış, tüm kozlar sahaya sürülmemiştir.

Diğer taraftan Erdoğan’ın, hedeflediği anayasa değişikliği gerçekleşene kadar, anayasal temeli olmaksızın fiilen bir başkanlık sistemini yürütmeye çalışmasının birtakım devlet krizlerine yol açıp açmayacağı da belirsizdir. Doğrusu tümüyle yeni bir deney yapılacaktır ve bundan nelerin doğacağı bilinmemektedir. Seçildiğinin kesinleştiği andan itibaren Erdoğan göstere göstere anayasayı çiğnemiştir. İleride de buna benzer durumların doğması, buna mukabil Anayasa Mahkemesinin sık sık devreye girmesi, dolayısıyla yeni krizlerin patlak vermesi pek muhtemeldir.

AB cenahındaki Almanya gibi bazı Batılı büyük emperyalist güçlerin de Erdoğan’dan yüz çevirmiş oldukları ve TÜSİAD içindeki bazı sermaye gruplarının da esasen bu gidişten memnun olmadıkları hesaba katıldığında, Erdoğan için işlerin iyi gideceğinin bir garantisi bulunmamaktadır. Hem Batılı emperyalist mahfillerde hem de büyük sermayenin hoşnutsuz kesimleri içinde çeşitli planların, hesapların, tezgâhların çalışması şaşırtıcı olmayacaktır.

CHP-MHP cephesi

CHP ve MHP, Erdoğan’a gidebilecek bazı oyları kazanabilmek umuduyla İslami bir kimliği olan Ekmeleddin İhsanoğlu’nu ortak aday gösterip desteklediler. Ancak bu, her iki partinin de seçmen tabanında rahatsızlıklar yarattı. İhsanoğlu’nun CHP ve MHP’nin 30 Mart yerel seçimlerinde aldığı toplam oydan (%43) fazlasını alması umut edilirken, bu toplam oy düzeyinin bile gerisine düşüldü (%38,4). Anadolu’da birçok MHP seçmeni ya oy vermemiş ya da Erdoğan’a oy vermiştir, ki geniş bir coğrafyada MHP seçmeni ile AKP seçmeni arasında köklü farklar olmadığı, kolay geçişler olabildiği zaten bilinmektedir.

CHP cephesindeki firelerin ise önemli ölçüde Alevilerden ve kendini sol bir kimlikle tanımlayan kesimlerden kaynaklandığı açıktır. Esasen bu kesimlerin uzunca bir süredir CHP’den memnun olmadıkları, ama çeşitli sebeplerle kendilerini mecbur hissettikleri ve alternatif göremedikleri için CHP’ye oy verdikleri bilinen bir olgudur. Devrimci seçenekleri bir yana bırakacak olursak, diyelim Avrupa tipi bir sosyal-demokrat parti olsa rahatlıkla buraya yönelebilecek bu kesimler, İhsanoğlu’nun adaylığıyla birlikte çelişkilerini daha belirgin duyumsamaya başladılar ve bir sorgulama eğilimi gösterdiler. Ve sonuçta bu kesimler içinde hem boykota yönelenler hem de Demirtaş’a oy verenler oldu. Demirtaş’ın bir Kürt olması, bunu saklamaması ve dahası Kürt hareketinin liderlerinden biri olması olgusu düşünüldüğünde bunun olumlu bir gelişme olduğu açıktır. Bu eğilimin ne ölçüde kalıcı olacağı ve CHP’den kalıcı bir kopuşla sonuçlanıp sonuçlanmayacağı ayrı bir sorudur. Ancak bu kadarının bile hayırlı bir gelişme olduğunu tespit etmek gereklidir. 

Öte yandan CHP-MHP çizgisinin Erdoğan karşısında yaşadığı hezimet, özellikle Kemalist duyarlıkları olan laik seçmen kitlesindeki umutsuzluk ve çaresizlik hissini arttırmıştır. Bu kitle önceleri orduya ve darbe ihtimallerine bel bağlamış idi. Birbiri peşi sıra her seçimde denenen onca formül ve ittifaka rağmen tek bir “başarı” bile elde edilememesi bu kitledeki çaresizlik hissini kuvvetlendirmiş ve gitgide bir yılgınlık hali baş göstermiştir. CHP içindeki kaynaşmalar da son tahlilde bu rahatsızlıkların yansımasıdır. Ancak CHP içindeki kaynaşmaların işçi-emekçiler açısından hiçbir anlamlı ve ilerici boyutu yoktur. CHP kurultayından emekçilerin bekleyebileceği bir şey olamaz.

Eğer cumhurbaşkanı seçiminin sonuçlarından birisi, özellikle yoksul Alevi emekçilerin CHP’den kopması yolunda bir eğilimin başlaması olursa, bu hiç şüphesiz işçi sınıfının mücadelesi açısından hayırlı bir gelişme olacaktır. İşçi sınıfı devrimcileri, hele de Demirtaş’ın aldığı sonuçlar hesaba katıldığında, Alevi emekçilerdeki CHP yanılsamasının kırılması yolundaki çabalarını bu noktadan sonra daha da yoğunlaştırmalıdırlar.

Demirtaş’ın oyları

Marksist Tutum’un seçim öncesinde açıkladığı tutumu ortaya koyan yazıda da vurgulandığı gibi, bu seçimin işçi sınıfı açısından politik bir anlamı vardı.  Bu da, hiç kuşkusuz Türkiye topraklarındaki hâlihazırda en büyük demokratik dinamik olan ve esasen Kürt emekçi kitlelere dayanan Kürt hareketinin ve onunla ittifak eden devrimci ve sol güçlerin Selahattin Demirtaş şahsında bir aday çıkarmış olmasıydı. Demirtaş’a verilecek oylar, özellikle Türkiye’de işçi sınıfı mücadelesinin önündeki en büyük engellerden biri olan şovenizm belâsıyla mücadele bakımından önem taşıyordu. Bu oylar aynı zamanda emekçi kitleleri işçi sınıfına açıkça düşman siyasetler arasında kutuplaştırma cenderesinden kurtarma, bu tuzağı bozma çabasının karşılığını da ifade ediyordu.

Demirtaş’ın %10 düzeyinde aldığı oylar, bu çabanın, mütevazı da olsa bir başarı elde ettiğini göstermiştir. Uzun yılların şovenist eğitimi ve kışkırtmaları sonucu Kürt düşmanlığının çok yaygın olduğu koşullarda, Demirtaş’ın genel olarak HDP’nin oy tabanını oluşturan 2,2 milyonluk kitleyi 4 milyon düzeyine çıkarması önemli bir olgudur. Üstelik bu yükseliş, seçime katılımın düşüklüğüne rağmen gerçekleşmiştir. Bu önem, doğrusu dost düşman herkes tarafından teslim edilmektedir. Demirtaş Kürt illerinde yüksek oylar alarak birinci gelmiştir, ama bundan daha önemlisi Türkiye’nin diğer tüm bölgelerinde oylarını arttırmış, en tutucu eğilimler taşıyan illerde bile oylarını katlamıştır. İstanbul ve İzmir gibi büyük kentlerde yine %10’u zorlayan bir oran yakalanması ise ayrıca önem taşımaktadır.

Dahası, herkesin farkında olduğu üzere, bu oran, gönlü Demirtaş’a oy vermekten yana olan kitlenin gerçek büyüklüğünden daha azını yansıtmaktadır. Tüm gözlemler, birçok insanın geleneksel düzen politikacılarından farklı bir tarzı ve söylemi olan Demirtaş’a sempati duyduğunu ve ama son anda istemeye istemeye geleneksel partilerinin adaylarına oy verdiğini göstermektedir. Aslında bu sonuç, düzen siyasetlerinin emekçi kitlelere kurdukları cenderenin kırılması bakımından durumun hiç de ümitsiz olmadığına ve mevcut olumsuz şartlarda bile kayda değer bir potansiyelin varlığına işaret etmektedir. Şovenizmin, Kürt düşmanlığının kol gezdiği bir ülkede, bir Kürdün kimliğini açıkça ortaya koyarak cumhurbaşkanlığına aday olması ve yüksek bir sempati toplaması, ardından önemli oranda oy alması, işçi sınıfı açısından bir kazanımdır.

Burada bir önemli nokta, Demirtaş’ın şahsında HDP oylarında ortaya çıkan önemli artışın sebepleri arasında Demirtaş’ın belirgin biçimde kullandığı işçi-emekçi söyleminin de rolünün olmasıdır. Bu durum kendini sol/sosyalist sayıp da sınıf söyleminden türlü bahanelerle kaçanların ya da kaçmayı salık verenlerin telkinlerine inat, bu söylemin kendine bal gibi de kitlesel bir karşılık bulabileceğine dair anlamlı bir işaret ortaya koymaktadır.

Demirtaş’ın şahsında ortaya çıkan sonuç, sosyalist çevrelerin tutumları açısından başka birkaç noktaya daha değinmeyi gerektirmektedir. Sosyalist çevrelerin önemlice bir bölümü bu seçimde bir biçimde Demirtaş’a oy vermeme tutumunu savunmuştur. Sol sekterliğin ifadesi olan birkaç istisna dışında bu tutumlar esasen şoven ve Kemalist önyargılardan hiçbir zaman tam olarak sıyrılamamışlığın bir ifadesiydi. Kimi bunu fiyakalı bir boykot tutumu olarak ilan ederken kimi de açık bir adres göstermeden ama Demirtaş’ın da uygun olmadığını belirterek ortaya koymuştur. Boykot diyenlerin de bir kısmı, Kürt hareketinin bir temsilcisi olması dolayısıyla Demirtaş’ın ülkenin batısındaki işçi-emekçilere hitap etmeyeceğini gerekçe göstermişlerdir.

Sonuçlar bu gerekçenin pek sağlam olmadığını ortaya koymuştur. Fakat bırakalım devrimci bir sosyalist perspektifi, sadece tutarlı demokrat olma kaygısı açısından bile, mevcut şartlarda Demirtaş’a oy vermenin en anlamlı demokratik ve mevcut rejim karşıtı tepki olacağını görmemek mümkün değildir. Aynı minvalde, Demirtaş’ın sosyalist olmaması gibi gerekçeleri ileri sürenlerin de büyük bölümü samimi görünmemektedir. Bunlar esasen CHP’nin kendilerine doğru kaykılıp sol Kemalist bir aday göstermeyerek, MHP ile anlaşıp Ekmeleddin İhsanoğlu gibi bir aday çıkarmasına içerlemişlerdir. Başka bir ifadeyle, bir CHP küskünlüğüdür söz konusu olan. Bu durum özellikle, ÖDP, Halkevleri, TKP ve Halk Cephesi gibi, daima CHP’nin eteklerinde dolaşan, özellikle yerellerde CHP ile içli dışlı ve dirsek temasında olan çevreler için geçerlidir. Bu CHP sevdası kimi durumlarda öyle noktalara varmıştır ki, bunlar içinde, sözümona devrimci olup, HDP’nin Demirtaş için stand açmasına bile tahammül edemeyen ve bunu engellemek için açıkça şiddete başvuranlar dahi olmuştur.

Öte yandan, terazinin diğer tarafında ise HDP’nin Demirtaş şahsında aldığı oylardaki yükselişe boyundan büyük anlamlar yükleyenler bulunmaktadır. İşçi sınıfı devrimcileri gibi bakmayanlar ya da bakamayanlar, bu oy oranından hareketle HDP’ye dönük ölçüsüz beklentiler içine girebilmektedirler. Başta AKP’den soğumuş sol liberaller olmak üzere, genişçe bir sol kamuoyu büyük bir heyecanla HDP’nin gelecekteki olası seçim başarılarına odaklanmış durumdadır. Ancak meseleye işçilerin bilinç ve örgütlülüğünü ilerletmek açısından doğan fırsatlar penceresinden değil de, tümüyle HDP bağlamında bakmak işçi sınıfı devrimcilerinin işi ve önceliği olamaz.