Türkiye Rus Uçağını Düşürdü: Savaş Derinleşiyor


Meselenin, tılsımlı bir söz gibi kullanılan “angajman kuralları” filan olmadığı açıktır. Bu son derece vahim sonuçları olabilecek bir güç gösterisidir ve temelde, bizim Marksist Tutum olarak nicedir vurgulayageldiğimiz üçüncü dünya savaşı sürecini somutlayan önemli bir gelişmedir. Muhtemelen bu hadise, ileride savaşın tarihini yazacak insanlar tarafından, üçüncü dünya savaşı sürecinin ana kutup başlarından olan Rusya gibi bir ülkenin, yine açıkça taraf olan ve küçük olmayan bir diğer devlet tarafından ilk kez doğrudan saldırıya uğraması olarak, önemli bir kilometre taşı diye anılacaktır.


Türk ordusuna ait savaş uçakları, 24 Kasım günü sabah saatlerinde, Suriye sınırında Rusya’ya ait bir savaş uçağını düşürdü. Saldırı için resmi gerekçe olarak sınır ihlali ve “angajman kuralları” ileri sürülüyor. Ancak birçok resmi yetkili, Rusya’nın Suriye’de Türkiye’nin politikasına karşı izlediği çizgiyi işaret ederek “bizim gücümüzü test etme, gününü gösteririz” yollu kabadayı açıklamalar yapıyor. Hükümet borazanı medya ile hükümete yaranmaya çalışan diğer medya organlarının ilk sayfalarındaki dev manşetlere bakıldığında da hükümetin gerçek yaklaşımını yansıtan savaşçı ve tehditkâr üslup kendisini apaçık belli ediyor: “Rus çizgiyi aştı, vurduk”, “Çok şımarmışlardı, gereği yapıldı”, “İndirdik”, “Sabrımızı test ettiler!”, “Uyardık, vurduk”, “Gereği yapıldı”, “Tam 10 kez uyardık, günah bizden gitti”, “Putin geriyor!”, “Sınırı aştı, vurduk” vb.

Sınır ihlali ve angajman kuralları tezi halkın zihnini bulandırmak ve diplomatik alanda zemin tutmak için kullanılan tümüyle sahte ve ikiyüzlüce bir tezdir. Daha üç yıl önce Türkiye’nin uçağı aynı gerekçeyle Suriye tarafından düşürüldüğünde o zaman başbakan olan Erdoğan “birkaç saniyelik sınır ihlaliyle uçak düşürülemez” demişti. Dahası bundan bir ay kadar önce yine bir Rus uçağının benzer bir sınır ihlali hadisesi gerçekleştiğinde, Başbakan Davutoğlu bunun hata sonucu gerçekleştiğini ve Rusya’nın sınırlara saygı göstermemek gibi bir tutumunun olmadığını açıklamıştı. O günden bu yana yaşanan birçok hava sahası ihlali de karşılıklı iletişimle bir krize dönüşmeden “tatlıya” bağlanmaktaydı.

Meselenin, tılsımlı bir söz gibi kullanılan “angajman kuralları” filan olmadığı açıktır. Bu son derece vahim sonuçları olabilecek bir güç gösterisidir ve temelde, bizim Marksist Tutum olarak nicedir vurgulayageldiğimiz üçüncü dünya savaşı sürecini somutlayan önemli bir gelişmedir. Muhtemelen bu hadise, ileride savaşın tarihini yazacak insanlar tarafından, üçüncü dünya savaşı sürecinin ana kutup başlarından olan Rusya gibi bir ülkenin, yine açıkça taraf olan ve küçük olmayan bir diğer devlet tarafından ilk kez doğrudan saldırıya uğraması olarak, önemli bir kilometre taşı diye anılacaktır. Zira 60 yıldan bu yana ilk kez bir NATO ülkesi Rusya uçağını düşürmüş bulunuyor.

Türkiye’nin böylesine riskli bir saldırıya kalkışmasının sebebi, özellikle son dönemde Rusya’nın Suriye’de ağırlığını koymasıyla başlayan süreçte iyice köşeye sıkışmasıdır. Nitekim Erdoğan iktidarı altındaki Türkiye bir süredir Rusya’yı hedef alan açıklamalar yapmaktaydı ve pek muhtemelen çeşitli diplomatik görüşmelerde de bu tutumunu ortaya koyuyordu. Bu gidişat her an bir kıvılcımın çakmasına uygun bir zemin doğurmaktaydı. Bu yoldaki en son ve Türkiye açısından hayati halka ise Rusya’nın Suriye’de Türkiye sınırına çok yakın olan ve Bayırbucak Türkmenlerinin de bulunduğu bölgeleri bombalamaya başlamasıydı. Türkiye’deki hükümet medyası ve genelde milliyetçi medya meseleyi Türkmenlere yönelik bir katliam girişimiymiş gibi kışkırtıcı bir tarzda sunsa da, gerçekte Rusya ve Esad güçlerinin hedefinde, özellikle Türkiye’nin örgütleyip desteklediği cihatçı gruplar vardı. Bu gruplar arasında Bayırbucak Türkmenlerinden olanlar da olduğu anlaşılmakta.

Bu alanlara yönelik saldırının Türkiye’nin Suriye’deki emperyalist politikasının bazı hayati mevzilerini vurmak anlamına geldiği ortadadır. Tam da bu nedenle medya birdenbire büyük bir yaygara koparmıştır. Oysa Rusya son birkaç aydır Suriye’deki stratejisi çerçevesinde doğrudan IŞİD mevzileri olmayan alanları zaten vurmaktaydı. Medyada bu konuya da elbette dikkat çekiliyordu, ama hiçbir hadisede bu son bombalamalardaki gibi bir vaveyla kopartılmamıştı. Böylesi bir vaveyla hassas sinirlerin hedef alınmış olduğunu açıkça gösteriyordu. Sonuç olarak Rus uçağının düşürülmesi bilinçli ve planlı olarak gerçekleştirilmiş bir eylemdir, doğrudan amacı da kaybedilmekte olan hassas mevziler ve aleyhteki bu genel gidişat karşısında Rusya’ya diş göstermektir.

AKP Suriye konusundaki siyasetinde bazı değişiklikler yaptıysa da ana yönelimini değiştirmedi ve bu son olayın da gösterdiği üzere değiştirmeye niyetli değildir. Bunda ısrarının bir dayanak noktası ise ABD’nin başını çektiği Batılı emperyalist cephe ile Rusya arasındaki çelişkilerdir. Türkiye Batı ile Rusya arasındaki çelişkileri manevra alanı olarak kullanmakta, hatta zorlamaktadır. Açık bir savaş durumu yaratabilecek böylesi provokatif bir saldırıyla Türkiye aynı zamanda ABD ve Rusya arasında Suriye konusunda son dönemde yaşanan (ve kendisinin pek haz etmediği) kısmi uzlaşmayı da berhava etmek istemektedir. Uçağın düşürülmesiyle birlikte sanki kendisi saldırıya uğramış gibi derhal NATO’yu toplantıya çağırması bu politikanın bir ifadesiydi. NATO’yu bir müttefikinin ardında birlik halinde saf tutmaya zorluyordu bununla.

Ancak henüz bu hedefine ulaştığı söylenemez. ABD cephesinden ve NATO’dan gelen mesajlar genel olarak Türkiye’nin yanında olunduğundan dem vursa da, bunun güçlü bir vurgu taşımadığı açıkça hissedilmektedir. Asıl vurgu gerilimin düşürülmesi gerekliliğine yapılmakta, dahası birçok yetkilinin açıklamalarında ve Batılı büyük burjuva medyada Türkiye’nin pek masum olmadığı ve kasıtlı davrandığına dair imalar yapılmaktadır.

Türkiye izlediği emperyalist politikaların kaçınılmaz sonucu olarak riskli bir hamle yapmıştır. Ciddi sonuçlar doğuracak nitelikteki bu önemli gelişme, bir bütün olarak emperyalist savaş sürecinin kaçınılmaz gidişatının önümüze getirdiği bir sonuçtur. Bu gidişat dün kanlı Paris saldırıları idi, şimdi Rusya uçağının düşürülmesidir. Bu gibi tüm hamle ve gelişmeler genel olarak gerilimi arttırmakta, bir sonraki aşamada daha riskli, daha patlayıcı gelişmelere zemin döşemektedir. Uçağının düşürülmesi hiç kuşkusuz Rusya tarafından unutulacak, sineye çekilecek bir hadise olmayacaktır. Putin’in de Erdoğan tarzı bir burjuva lider olduğu düşünüldüğünde bunu daha kuvvetle muhtemel görmek gerekmektedir. Öncelikle bir uçağı düşürüldü diye Rusya izlemekte olduğu siyaseti değiştirecek değildir. Nitekim Suriye’deki askeri operasyonların hız kesmeden devam edeceği açıkça ilan edilmiştir. Bunun yanı sıra bölgedeki askeri yığınağın ciddi bir artışı anlamına gelecek şekilde Rusya bölgeye bir füze savunma sistemi göndermektedir.

Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin IŞİD ve diğer radikal İslamcı gruplarla işbirliğinin ve bağlarının uluslararası alanda daha fazla teşhir edileceği, ve/veya buna dair somut gelişmelerin (MİT tırlarının ifşa olması türünde) ortaya çıkacağı hadiseler yaşanabilir. Dahası Rusya Türkiye’nin zayıf karnı olarak gördüğü Kürt sorunu üzerinden de yüklenecektir. Dolayısıyla Türkiye’nin savaş sürecinde zora düşen konumunu kurtarmak üzere yaptığı hamlenin, beraberinde çok daha büyük riskler ve kayıplar getirmesi kuvvetle muhtemeldir.

Bu da bizi önemli bir noktaya getirmektedir. AKP 1 Kasım seçimlerinde geniş emekçi kitleleri istikrarsızlıkla korkutarak tek başına iktidar olabilecek bir oy çokluğuna ulaşmıştı. Genel örgütsüzlük koşullarında korkuyla bilinçleri esir alınan kitleler, ülkede ve yaşam koşullarında hiçbir olumlu değişim olmamasına, hatta aksine kötüleşme olmasına rağmen, 4,5 ay içinde AKP’ye kanalize edilebilmişlerdi. Bu süreçte işçi sınıfı devrimcileri ısrarla, rejimin genel sıkışmışlığını ve tazelenmiş bir AKP iktidarının istikrar getirmeyeceğini vurguladılar. Bugün yaşananlar bunu açıkça ortaya koymaktadır. AKP’nin istikrar diye vaat ettiği şeyin ne menem bir şey olduğu şimdi daha iyi anlaşılabilir. Sınıf devrimcileri yılmadan usanmadan bu gerçekliği işçilere anlatmakla yükümlüdürler.

Bu görev zorludur, zira savaşın daha da yakıcı biçimde Türkiye’yi kavurması olasılığı gitgide daha açık hale geldiği halde, geniş kitlelerde yanılsamalar devam etmektedir. Ne yazık ki düzen güçlerinin yarattığı sahte kutuplaşma olgusu Rus savaş uçağı konusunda da kendisini göstermektedir. İlk planda oluşan genel kanaatlere bakıldığında, ülkenin çoğunluğu oluşturan bir bölümü adeta “Türkün gücünü gösterdik” havasındadır. Oysa tüm dünyayı berhava edebilecek ve kendi tarzında ilerlemekte olan bir üçüncü dünya savaşı söz konusudur. Sınıf devrimcileri bu tehlikeli yanılsamaya karşı var güçleriyle mücadele etme sorumluluğu taşımaktadırlar. Savaşın alevleri daha büyük yıkımları getirmeden işçi sınıfının bir bütün olarak düzen güçlerine karşı örgütlü mücadele yoluna girmesi gerekiyor.