Navigation

Güney Afrika: Marikana Katliamının Gösterdiği Gerçekler

Ağustos ayında, Güney Afrika Cumhuriyeti’nde yaşanan ve Lonmin tekeline ait Marikana platin madenlerinde çalışan 34 madencinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan polis katliamı, işçi sınıfıyla ANC (Afrika Ulusal Kongresi) iktidarı arasındaki sınıf çatışmasını açık biçimde gözler önüne serdi. Bu katliamın ve ANC’nin sonrasındaki tutumlarının, siyah işçilerin ANC’nin aslında kendi sınıflarının temsilcisi olmadığını bilince çıkarmaları bakımından önemli bir dönüm noktası olduğunu söylemek mümkündür. Kuşkusuz bu tablo gerçekte yeni bir şey değildi, çünkü siyah işçilerin ekonomik ve sosyal durumları ANC iktidarı altında zaten sürekli kötüye gidiyordu.

Marikana katliamına kadar uzanan 18 yıllık ANC iktidarı ve onu önceleyen mücadele dönemi, ulusal sorun çözüm yoluna girmeye başladığı andan itibaren, ezilen ulus içinde o zamana kadar geri planda kalmış olan sınıfsal farklılıkların ve çatışmaların nasıl da hızla gün yüzüne çıkmaya başladığının hikâyesidir aynı zamanda. Bu bağlamda Güney Afrika ve ANC örneği, politik özü itibariyle bir ulusal sorunun varolduğu ve bir kurtuluş mücadelesinin verildiği her yerde, işçi sınıfının kendi bağımsız siyasetini ve örgütlülüğünü yaratmasının ve savaşımı toplumsal kurtuluş düzeyine yükseltebilmek için mücadele etmesinin ne kadar hayati önemde olduğunu da bir kez daha ortaya koymaktadır.

1912 yılında, ırkçı ve sömürgeci beyaz azınlık iktidarına karşı, ırk ve renk ayrımı gözetmeksizin tüm Güney Afrika halklarının özgürlük, bağımsızlık ve demokrasi mücadelesini yürütmek üzere kurulan, başarılı ama bir o kadar da kahırlı bir mücadele yürüten ANC, tüm dünyada ezilen uluslar için önemli bir örnek teşkil ediyordu. Irkçı beyaz azınlık rejiminin yıkılmasının ardından 1994 yılında, SACP’nin (Güney Afrika Komünist Partisi) ve işçi sendikalarının desteklediği bir ittifakla iktidara geldiğinde, başta yüzyıllardır ezilen ve sömürülen siyah halklar olmak üzere dünyanın pek çok kesiminde bir model olarak görülmüştü. Bu mücadelenin simgesi olan Nelson Mandela 1994’te cumhurbaşkanı olarak seçildiğinde Güney Afrika’nın siyah halkı günlerce kutlamalar yaparak coşku gösterilerinde bulunmuşlardı.

Ama Nelson Mandela ve halk tarafından kahraman olarak görülen diğer ANC liderleri, ırkçı rejim ortadan kalkmış olsa da beyaz burjuvazinin ekonomik egemenliğinin devam etmesini, neo-liberal ekonomi politikalarının insafsızca uygulanmasını, açlığın, yoksulluğun ve işsizliğin artmasını engelleyemediler. Tersine ANC iktidarı altında Güney Afrika, toplumsal eşitsizliğin en fazla arttığı ülkelerden biri haline geldi. Beyaz sermayenin ve maden tekellerinin gücü ve kârları daha da arttı. Bu arada geçmişin “gerilla liderleri” ve ANC’nin tepe kadroları da burjuvalaştılar. Devlet aygıtıyla kaynaşan ANC kadroları, bürokrasinin ve orta sınıfın çekirdeğini oluşturdular. ANC ile koalisyon halindeki SACP ve işçi sendikalarının yöneticileri de kuşkusuz nasiplerini aldılar. Sendika yöneticileri maden tekellerinin yönetim kurullarında yerlerini alırken, Stalinist gelenekten gelen ve bir burjuva işçi partisine dönüşmüş olan SACP yöneticilerinin aile efradı Güney Afrika’nın zenginleri arasına girdiler. Kısacası ulusal sorunun çözülme yoluna girmesiyle birlikte bir siyah burjuvazi de oluşmaya başladı ve bunlar, ırkçı rejimin egemenleri olan beyazlarla uzlaşarak Güney Afrika’yı sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürmeye giriştiler. Öyle ki, ırkçı rejimin cesaret edemediği ekonomi politikalarını bile arkalarındaki muazzam kitle desteğinden aldıkları güvenle birer birer hayata geçirdiler.

İşte Marikana madencilerinin grevi ve kararlı duruşları, bu koşullar altında gerçekleşti. Ve yine tam da bu koşulların kaçınılmaz bir sonucu olarak geçmişin şanlı ANC’si ve her biri şimdi devletin üst düzey yönetiminde söz sahibi olan liderleri, işçilerin üzerine siyah polisleri göndermekte ve o polislerin kurşunlarıyla siyah işçileri katletmekte tereddüt etmediler. Artık devlet aygıtının bir parçası haline gelmiş olan sendika konfederasyonu COSATU (Güney Afrika Sendikaları Konfederasyonu) ve reformist SACP da, katliamı kınamakla yetinerek öfkeli işçileri sakinleştirmeye, madencilere yönelik karalama kampanyaları örgütlemeye, hızla yayılmaya başlayan grev dalgasının önünü kesmeye çalıştılar.

Ancak onyıllardır uygulanan politikalardan ve çektiği eziyetlerden sonra, bıçak kemiğe dayandı diyen siyah işçileri durdurmak mümkün olmadı. Marikana madencilerinin başlattığı grev dalgalar halinde önce diğer madenlere sonra da başka sektörlere yayıldı. Bir yandan işbirlikçi sendika yönetimlerine ve diğer yandan da devletin azgın polislerine karşı kavga veren Marikana madencileri, maden şirketinin taleplerini kabul etmesi sonucunda dahi mücadelelerini sonlandırmadılar ve diğer madenlerdeki sınıf kardeşlerine desteği sürdürdüler. Kurşunların üzerine yürüyen Afrikalı maden işçilerinin bu kararlı mücadelesi ve ülkenin diğer sektörlerindeki işçilerin giderek artan tepkisi, işçi ve emekçi sınıfların içinde bulunduğu dayanılmaz sosyal ve ekonomik koşullarla birlikte ele alındığında ortaya tek bir sonuç çıkmaktadır, o da ırkçı rejimden sonra yıkılma sırasının kapitalist düzene gelmiş olduğudur.

ANC iktidarı ve yıkılan hayaller

Marikana madencilerinin mücadelesi ve sonrasında yayılan grev dalgası, Güney Afrikalı siyah işçilerin ve emekçilerin içinde bulunduğu koşulların doğal bir sonucudur. Bu koşulları yaratan politikalar ise, daha iktidara bile gelmeden önce ANC’nin dönüşmeye başlamış oluşuyla, yani ırkçı rejime karşı özgürlük mücadelesi veren bir önderliğin bir burjuva iktidar partisine evrilmesiyle yakından alâkalıdır.

ANC, 1912 yılında çeşitli yerli topluluklarının şeflerinin, toplumsal örgütlerin ve kilise temsilcilerinin biraraya gelmesiyle kurulur. 1923’e kadar Afrika Yerlileri Ulusal Kongresi adıyla devam eder ve programının ana maddesi de Güney Afrika’daki tüm halkların biraraya gelerek hak ve özgürlüklerini savunmasıdır. Farklı bazı oluşumların aksine, ırk, din, dil ayrımı gözetmeyeceğini söylemesi önemlidir. Bu ilk dönemde ANC, yerli halkın topraklarından kopartılarak madenlerde çalıştırılması için çıkartılan arazi kanununa karşı ve siyahların dolaşım hakkını kısıtlayan pasaport kanununa karşı mücadele yürütür, madencilerin grevlerine destek verir. Ancak genelde pasif bir mücadele çizgisi izlediğinden, özellikle 1921 yılında kurulan SACP’den ciddi eleştiriler alır.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında, beyazların egemenliğindeki rejimin ırkçı politikalara hız vermesi sonucu, ANC’nin siyasi çizgisi de sertleşmeye başlar. Bu dönemin gençlik önderlerinden olan Nelson Mandela, Walter Sisulu ve Oliver Tambo gibi isimler, bu mücadelenin önde gelen isimleri olarak sivrilirler. Mücadele, grevler, boykotlar, meydan okuma çağrıları temelinde gelişir ve 50’lerde sivil itaatsizlik kampanyaları şeklinde daha da kitleselleşmeye başlar. İkinci Dünya Savaşının bitiminden sonra ırkçı politikalar ve baskılar iyice artar ve “apartheid” rejimi tam anlamıyla kurulur. Bu durum, azımsanmayacak sayıdaki Hintli, Asyalı ve melez işçilerin örgütlerini de ANC’ye yaklaştırır. Ortak eylemler düzenlenmeye başlanır.

1955 yılında, siyahlara ek olarak ırkçı rejime karşı çıkan beyazlara ait örgütlerin de katılımıyla toplanan Halk Kongresi’nde kabul edilen Özgürlük Sözleşmesi, ANC’nin ve siyah hareketin temel programatik metnini oluşturur. Bu sözleşmede yer alan “toprakların topraksız insanlara verilmesi”, “siyah halkın ikamet ve serbestçe dolaşım hakkı”, “iş ve can güvenliği”, “ırk ve milliyet ayrımı olmaksızın parasız ve zorunlu eğitim”, “asgari ücret belirlenmesi ve çalışma saatlerinin kısaltılması” gibi talepler yoksul halk arasında ciddi bir destek bulur. Kongre, adeta ırkçı beyaz rejime meydan okuyan şu sözlerle biter: “Halk yönetecek ve tüm zenginlikler halkın olacak!” Sözleşme emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı bağımsızlık ve özgürlüğü, ırkçı rejime karşı demokrasi mücadelesini savunur ve bu değerler temelinde bir ulus yaratmayı önüne koyar. Bu dönemde ANC’nin komünist partiyle daha da yakınlaşmasından ve siyah hareketin giderek devrimci ve sol bir çizgiye kaymasından ürken ırkçı rejim, Özgürlük Sözleşmesi’ni komünist bir metin olarak ilan eder. Komünizm 1950 yılında yasaklanmış olduğundan, 156 ANC lideri komünistlik ve devlete isyanla suçlanarak tutuklanır.

1960 yılında pasaport yasasını protesto etmek için düzenlenen bir eylemde polisin kalabalığa ateş açarak 69 kişiyi katletmesi (Sharpeville Katliamı) ve akabinde de binlerce insanın tutuklanarak ANC’nin yasaklanması önemli bir dönüm noktası olur. ANC liderliği, ırkçı rejimin artık barışçıl yollardan değiştirilemeyeceği düşüncesinden hareketle ANC’yi ve bağlı örgütleri illegaliteye geçirme ve silahlı mücadeleyi başlatma kararı alır. Bu karar çerçevesinde yurtdışına çıkan ve özellikle SSCB blokundaki ülkelerden silah ve para yardımı toplayan Mandela, hareketin silahlı kanadını SACP ile işbirliği içinde kurar. Ardından tutuklanır ve ömürboyu hapis cezasına çarptırılır, 1990 yılına kadar hapiste kalır.

Artan baskılara rağmen, 70’li yıllara gelindiğinde ekonomik krizin de etkisiyle ardarda grevler ve öğrenci isyanları boy vermeye başlar. Polisin göstericilere ateş açması sonucu ülkenin hemen her yerinde ayaklanmalar patlak verir ve binden fazla insan polis tarafından katledilir. Özellikle 1973 Durban Grevi, ülkede sendikal hareketin gelişmesi, sendikal birliklerin kurulması ve işçi hareketinin yükselişe geçmesi bakımından önemlidir. 80’lerden itibarense gösteriler kitle ayaklanmaları halini almaya başlar. Ardı arkası kesilmeyen sokak gösterileri, rejimin tüm baskı önlemlerine, saldırılarına ve katliamlarına rağmen durmaz. Uluslararası arenada da oluşan ciddi tepkiler sonucu ırkçı rejim her açıdan sıkışmaya başlar. Artık gösterilerde, boykotlarda ve grevlerde kısmi taleplerin yerini siyasi iktidarı hedefleyen talepler almaya başlamıştır. Siyahların yaşadığı gecekondu bölgelerinde belediye ve devlet binaları basılır ve sokak komiteleri, halk mahkemeleri kurulmaya başlanır. Rejimin sıkıyönetim ilanları ve iyice zıvanadan çıkan devlet terörüne rağmen, birçok bölgede halk kontrolü ele geçirir. Silahlı mücadele ve kitle mücadelesi birbirleriyle uyumlu olarak yükselmektedir. Nihayetinde 1987 yılında 300 bin maden işçisinin greve çıkması ve buna diğer sektörlerdeki kitle grevlerinin eşlik etmesi sonucu, rejim, sürecin geri dönülemez bir noktaya geldiğini anlar.

Irkçı rejim, 1990 yılında ANC ve diğer siyasi örgütler üzerindeki yasağı kaldırmak zorunda kalır ve müzakerelere başlamaya hazır olduğunu ilan eder. Nelson Mandela ve diğer liderler serbest bırakılırlar. ANC ve ırkçı hükümet arasında müzakereler başlar. Müzakerelerin özellikle ekonomi başlıklı görüşmelerinde ANC, arkasında IMF ve Dünya Bankası’nın bulunduğu tüm programları kabul eder. Bu durum, aslında, siyasi açıdan istediğini elde eden ANC liderliğinin bunun karşılığında beyaz burjuvaziye ve emperyalistlere, ekonominin eskisi gibi devam edeceğinin güvencesini vermesidir. Örneğin merkez bankasının ırkçı rejimden kalma başkanı görevini sürdürür ve bankaya özerk statü tanınır. ANC adına ekonomi başlığı altında müzakereleri daha sonra cumhurbaşkanı olacak olan Mbeki yürütür. Bu tavizlerden ANC militanlarının ve halkın çok sonradan haberi olacaktır. Ülkenin anayasası haline gelecek olan Özgürlük Sözleşmesi’nde yer alan ve kapitalist sömürüyü hedef alan hiçbir maddenin kabul edilmediğini çok sonradan fark edeceklerdir. Çünkü ırkçı rejimin tüm bu “geçiş süreci” boyunca ortamı terörize etmeyi sürdürmesi, kitlelerde bir an önce ve her ne pahasına olursa olsun müzakerelerin tamamlanması yönünde bir psikoloji oluşturur. Sonrasında ise “ulusal demokratik devrim”in zaferinin ilanıyla gelen sarhoşluk belirli bir dönem gerçekliğin görülmesini engeller.

“Geçiş süreci” olarak adlandırılan ve nihayetinde ANC’nin, COSATU ve SACP’nin de ittifakıyla, büyük bir oy çokluğuyla iktidara gelmesiyle sonuçlanan bu müzakere dönemine ilişkin olarak bir ANC militanının şu sözleri, neye geçildiğini açıkça ortaya koymaktadır: “Geçiş denilen şey şu sözlerden ibaretti: Biz her şeyi muhafaza edeceğiz ve siz ANC adına yöneticilik yapacaksınız. Siyasal bir güce sahip olacaksınız, yönetici görüneceksiniz, fakat asıl dümen başka bir yerde olacak.” Bir başka militan da şunları söylüyordu: “Onlar bizi asla özgür bırakmadılar. Boynumuzdaki zinciri alıp ayak bileklerimize taktılar sadece.

ANC’nin iktidarı aldığı 1994 yılından itibaren uygulamaya koyduğu politikalar ve sonuçları da, bu sözleri doğrulayacaktır. Mandela da dâhil olmak üzere, ANC liderliğinin tamamı, “sosyalizmin çöktüğü” ve “serbest piyasa ekonomisi”nin tarihsel zaferini ilan ettiği bir dönemde, Özgürlük Sözleşmesi’ndeki tüm ekonomik hedefleri terk eder ve neo-liberal politikaların sürdürülmesinden başka çare olmadığına hükmederler. Uluslararası mali kuruluşlarla birlikte yeni bir ekonomik program hazırlanır, hazırlanan bu program maden tekellerine onaylatılır ve hatta onların istekleri doğrultusunda bazı değişiklikler yapılır. Daha ikinci yılında ANC hükümeti özelleştirmelere, kamu harcamalarını kısmaya, devalüasyona girişir. Gümrük vergileri düşürülür, maden tekellerinin ödediği vergiler yarıya yakın azaltılır, serbest bölgeler oluşturulur ve esnek çalışma kuralları hayata geçirilmeye başlanır.

Yıllar geçtikçe iktidarın nimetlerinden faydalanmaya başlayan ANC, COSATU ve SACP’nin tepe yöneticilerinin de dâhil olduğu siyah bir azınlık, yeni siyah burjuvazinin ilk çekirdeğini oluştururlar. Hükümetin bu eğilimi teşvik eden politikaları sayesinde siyah burjuvazinin oluşması ve gelişmesi süreci hızlı bir şekilde ilerler. ANC kadroları devlet bürokrasisinde ve özel şirketlerde yönetici olarak işe alınırlar. Sendika liderleri maden tekellerinin yönetim kurullarına girerler.

Bu politikalar sonucu gelir dağılımı daha da bozularak toplumun en yoksul %40’ı milli gelirin %4’ünden azını alır hale gelmiştir. İşsizlik 1991’de %23’ken, 2002 yılında %48’e kadar çıkar, bugün ise %25 civarındadır. Hükümet bir yandan konut inşa ederken, diğer yandan ev kredilerini ödeyemeyen 2 milyon insan evini kaybeder. Gecekondularda yaşayanların sayısı %50 artarken, elektriği ve suyu olmayan konutlarda yaşayanların sayısı nüfusun %25’ine ulaşır. Beyaz toprak sahipleri, ekilebilir toprakların %80’ine sahip olmaya devam eder. Beyazların gelirleri siyahlara göre 2 kat daha fazla artar. Sağlık sisteminin yetersizliği yüzünden Güney Afrika 5 milyon gibi korkunç bir sayıyla dünyanın en çok AIDS hastasını barındıran ülke haline gelir.

Bu neo-liberal politikaların halkta yarattığı tepkinin de etkisiyle, 2007’deki seçim sürecinde, güya ANC içindeki sol kanat yönetimi ele geçirir ve “solcu” Zuma cumhurbaşkanı seçilir. Ama yoksul siyah halk açısından değişen bir şey olmaz. Hükümette yirmiyi aşkın büyük sermaye temsilcisi bulunmasına rağmen, ANC’ye taban desteği sağlayan sendikalardan ve komünist partiden gelen temsilcilerin sayısı 5’i geçmez. Madenlerdeki ağır ve kölece çalışma koşulları devam eder, su ve elektriği dahi olmayan gecekondu bölgelerinde yaşayan insanların sayısı artmaya devam eder, başta maden işçilerininki olmak üzere her türlü kitlesel grev acımasızca bastırılmaya çalışılır. “Kentsel Dönüşüm” adı altında emekçi kitleler zorla şehir merkezlerinin dışına sürülmeye başlanırlar. Irkçı rejim döneminde verdikleri mücadeleyle bu bölgelerin kontrolünü ellerine almış olan emekçilerin direnişleri son derece sert önlemlerle ve açık bir polis terörüyle kırılmaya çalışılır. Bu yetmezmiş gibi, lümpen kesimlerden bizzat devlet eliyle oluşturulan çeteler aracılığıyla bu bölgelerde “yabancıları” hedef alan bir terör estirilir. Afrika’nın başka bölgelerinden gelmiş göçmen ve siyah işçilere yönelik bu saldırılarla adeta siyahlar siyahlara kırdırılır.

Madenci grevleri yeni bir dalganın habercisidir

ANC iktidarı altında burjuvazi semirirken, emekçi sınıflar için çalışma ve yaşam koşulları her gün daha kötüye gitmektedir. Bu yüzden de Güney Afrikalı siyah işçiler ve emekçiler, özellikle son 5 yıldır gittikçe artan bir biçimde tepkilerini ve öfkelerini ortaya koymaktadırlar. Daha 2010 yılında madencilerin kitlesel grevleri ülkeyi sarsmış, 2011 yılında ise petrol, enerji, ulaşım ve metal sektörleri başta olmak üzere pek çok sektörde ülke tarihinin gördüğü en büyük grev dalgası yaşanmış ve polisin ciddi saldırıları gündeme gelmiştir. Maden işçilerinin köklü mücadele geleneği, işçi sınıfının yükselen hareketinde onların başı çekeceğini açıkça göstermiştir. Ama grevler madencilik sektörüyle sınırlı olmadığı gibi, kitlelerin öfkesini dışavurduğu tek eylem biçimi de grevler değildir. Gecekondu bölgelerinde yaşayan halk, ırkçı rejimin gettolaştırma politikalarına benzeyen “kentsel dönüşüm” saldırılarına karşı çoktandır kendi öz-örgütlenmelerini oluşturmak için harekete geçmiş durumdadır. Burjuva hükümetin uyguladığı siyasi ve iktisadi politikalara karşı tepkinin dozu ve yaygınlığı da giderek artmaktadır. Kapitalizmin küresel ekonomik krizi de bu tabloya eklendiğinde, burjuva ANC hükümetinin içinde bulunduğu sıkışıklığı görmek zor olmayacaktır.

Ve işte bu sebeple ANC hükümeti, maden tekellerinin de basıncıyla, Marikana madencilerinin grevini ve ücret artışı talebini son derece tahammülsüz biçimde karşılamıştır. Daha grevin ilk günlerinde, ANC’yle ittifak içinde olan COSATU’ya bağlı NUM (Ulusal Madenciler Sendikası) sendikasının provokasyonu sonucu Marikana işçilerinin üyesi olduğu militan AMCU’ya (Maden İşçileri Birliği ve İnşaatçılar Sendikası) bağlı işçilere polis saldırmış, 8 işçi çatışmalarda hayatını kaybetmişti. Ardından bu bölgedeki platin madenlerini işleten Lonmin tekelinin işten atma tehdidine kulak asmayan madencilerin üzerine bu kez de polis saldırmış ve bizzat siyah polislerin de aralarında yer aldığı kolluk güçleri 34 işçiyi makineli tüfeklerle tarayarak katletmişti. Ama bu katliam da işçileri durdurmaya yetmedi. Hükümet hemen grevleri yasadışı ilan etti. Ancak katliamcı polislere dava açılmazken savcılığın 270 madenciyi “ölüme sebebiyet vermek”le suçlaması ve ardından tepkiler nedeniyle suçlamayı geri çekmesi, polisin Anglo American Platinum şirketinin madenlerindeki işçilere de ateş açması ve bir işçiyi öldürmesi, Marikana madenleri yakınındaki evinde eski bir sendikacının ölü bulunması gibi gelişmeler sonucu protestolar o kadar büyüdü ki, Lonmin tekeli madencilerin taleplerini kabul etmek zorunda kaldı. Bu kez de diğer madenlerdeki işçiler benzer taleplerle greve çıkmaya başladılar ve madenlerin %39’unda üretim durdu. Maden tekellerinin bazıları üretime ara verdiklerini duyurmak zorunda kaldılar. Marikana madencilerinin kararlı duruşu ve hükümetin alçaklığı diğer sektörlerdeki işçilerin de tepki göstermesi ve 100 bin işçinin greve çıkmasıyla sonuçlandı.

Bu arada maden işçilerinin taleplerinin ücret artışıyla sınırlı olduğunu da belirtmek gerekiyor. ANC’nin kalantorlarından ve NUM sendikasının bürokratlarından bıkmış durumdaki madenciler, çok daha militan ve kendi kurdukları bir sendika olan AMCU’da örgütlenerek, maden tekelleriyle işbirliği içindeki sarı sendikaları istemediklerini açıkça ortaya koymuş oldular. Çünkü öteden beri burjuvaziyle işbirliği içindeki COSATU ve bağlı sendikalar, son süreçte de Marikana madencilerinin grevini ve AMCU sendikasını karalamak için ellerinden geleni yapmışlardır. COSATU ve SACP, bariz biçimde polisin yaptığı katliamı bile NUM ile AMCU sendikaları arasındaki çatışmanın sonucu gibi göstermeye çalışmıştır. Hatta bu çarpıtma, burjuva medyanın da katkılarıyla uluslararası kamuoyunu bir süre yanıltabilmiştir. Farklı ülkelerdeki Stalinizm artığı komünist partiler de (Britanya ve Fransa KP’leri ve hatta TKP) bu tür haberleri kendi yayın organlarında yayınlayarak, Güney Afrika KP’sine destek vermeyi ihmal etmemişlerdir.

Ancak COSATU’nun ve SACP’nin tüm desteğine rağmen ANC hükümetinin oyunu tutmamıştır. Grevin ilk günlerinde, zırhlı bir polis aracı içinde kendilerine konuşma yapmaya gelen NUM sendikası başkanını kovmuş olan Marikana madencileri, 27 Ekimde COSATU’nun mücadeleci işçilere karşı güç gösterisi yapmak ve iyice zedelenen imajlarını toparlamak için bir stadyumda yaptıkları toplantıyı da bastılar. ANC milletvekillerinin ve sendika bürokratlarının hazır bulunduğu toplantıya, “katliam yapılan Marikana’yı hatırla!”, “katil polislerin kaçmasına izin verme!” gibi dövizlerle ve bir başka maden tekeli olan Amplats’ın grevdeki işçileriyle birlikte katılan işçiler polisle çatıştılar. Çünkü işbirlikçi NUM, işçilerin hiçbir bilgisi olmadan Amplats tekeliyle anlaşmış ve grevci işçilerin atılmaması karşılığında ücret zammı talebinden vazgeçildiğini açıklamıştı.

Tüm bunlar göstermektedir ki, Güney Afrikalı işçiler nezdinde ANC’nin ve onu destekleyen COSATU’nun kredisi büyük ölçüde tükenmiştir. Reformist SACP de, her ne kadar izlediği sinik politikalarla kendini bu tepkilerin dışında tutmaya çalışsa da, işçi sınıfının gözünde itibar kaybetmektedir. Yıllardır mayalanmakta olan yeni bir mücadele dalgasının, Ortadoğu’daki Arap halklarının uyanışı ve Avrupa’da yükselen sınıf hareketinin de etkisiyle, ANC iktidarını ciddi biçimde zorlayacağı açıktır. İşçi sınıfı ve emekçiler, kendilerine hâlâ “ulusal demokratik devrim” masalları anlatmaya çalışan ANC-COSATU-SACP ittifakından bıkmış durumdadırlar. Siyah işçiler ve emekçiler, geçmişte ırkçı rejime karşı verilen zorlu mücadelenin, ödenen bedellerin ve elde edilen hakların öneminin elbette bilincindedirler. Ama bir yandan kendilerine sürekli geçmiş günlerin hikâyelerini anlatırken diğer yandan sınıf atlayan yeni siyah türedilere inanmayacak kadar da deneyim elde etmiş durumdadırlar.

İşçi ve emekçilerin içinde bulunduğu bu ruh halinin farkında olan kimi ANC yöneticilerinin ayrılarak yeni siyasi oluşumlar yaratma çabasına girişmesi, SACP’nin gemisini kurtarmak için giderek ANC’ye karşı daha nötr açıklamalar yapması vb. tüm girişimler, henüz bağımsız bir sınıf siyasetine ve örgütlülüğüne sahip olmayan işçi sınıfı için ciddi tehlikelerdir. Devrimci bir alternatifin yokluğunda işçi sınıfının bu tür burjuva tuzaklara düşmesi kaçınılmazdır. ANC iktidarı karşısında yükselen sınıf hareketi, eğer kendi siyasetini yaratamaz ve bu burjuva muhalefetinin peşine takılırsa, ikinci bir hüsran kaçınılmaz olacaktır. Tek çıkış yolu, Güney Afrikalı işçi ve emekçilerin kaldıkları yerden devam ederek, ırkçı rejimi yıktıkları gibi mevcut iktidarı da devirmeleri ve kapitalist düzene son vermeleridir. O zaman Güney Afrika, dünya işçileri için olumlu bir örnek ve umut ışığı olmaya devam edecektir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 92, Kasım 2012