Navigation

Davos Zirvesi ve “İnsancıl Kapitalizm”

Geçtiğimiz ayın sonlarına doğru, emperyalizmin temel kurumlarından biri haline gelmiş olan Dünya Ekonomik Forumu, İsviçre’nin Davos kasabasında toplandı. Dünyanın en büyük sermaye gruplarının ve devletlerinin temsilcileri katıldığından ve dünya ekonomisinin bütünsel olarak değerlendirildiği seminerlere veya konferanslara ev sahipliği yaptığından, bu toplantılar “Davos Zirvesi” olarak anılıyor. Bu yılki zirveye toplam 88 ülkeden 2 bin 500 kişi katıldı. Bunların 27’si devlet ve hükümet başkanı, geri kalanı ise çeşitli emperyalist örgütlerin veya tekellerin yöneticileri, uzmanlarıydı. Dünyanın en büyük 100 sermaye grubundan 74’ünün üst düzey yöneticileri de toplantıdaydı. Bu açıdan Davos Zirvelerini, dünya kapitalizminin gidişatının değerlendirildiği ve yeni döneme ilişkin perspektiflerin tartışıldığı toplantılar olarak tanımlayabiliriz.

Dünya Ekonomik Forumunun faaliyetleri ve Davos toplantılarının işlevi salt ekonomik alanla sınırlı değildir. Kapitalist sistemde tüm ekonomi egemen burjuva sınıfın ihtiyaçlarına göre şekillendirildiğinden, ekonominin politikadan bağımsız olması da düşünülemez. Dünya Ekonomik Forumunun faaliyetleri de bu duruma iyi bir örnektir. Foruma ve Davos toplantılarına, ayrıca diğer bölgesel toplantılara, burjuvaların ve iktisatçıların yanı sıra çok sayıda devlet adamı, politikacı, akademisyen ve gazeteci de katılmaktadır. Bu yolla hem dünya kapitalizminin küresel ihtiyaçları ve durumu adeta bir “beyin fırtınası” eşliğinde değerlendirilmekte, hem de yürütülen tartışmalar sonucu alınan kararlar bizzat bu toplantılar esnasında burjuvazinin hizmetindeki politikacılara ve ideologlara empoze edilmektedir. Bu toplantıların, siyasetçilerin ve bürokratların burjuvazi önünde görücüye çıktığı yerler olduğu da sır değil. Devlet başkanlarından merkez bankaları yöneticilerine kadar pek çok önemli kademede görev alacak bu şahıslar, buralarda kendilerini göstererek adeta dünya burjuvazisinden icazet alıyorlar.

“Çakkıdı çakkıdı” Davos zirvesi

Bu yılki Davos zirvesi Türk medyasında Kenan Doğulu’nun şarkılarıyla yer buldu, çünkü zirvenin açılışındaki galanın organizatörlüğünü Türk şirketler üstlenmişti ve gecede yine Türk şarkıcılar yer almıştı. Burjuva medya bu olayı olabildiğince şişirerek bir magazin haberi tadında verse de, zirvenin gündeminde yer alan konular hiç de öyle magazinel mevzular değildi. Zirveye katılan burjuvaların ve onların çeşitli düzeydeki temsilcilerinin keyfinin pek yerinde olmadığı da, tartışılan konuların içeriğinden belli oluyordu.

Son on yıldır Davos toplantılarının gündemini ağırlıklı olarak, dünya kapitalizmini tehdit eden kriz, küreselleşmenin ve neo-liberal ekonomi politikalarının yol açtığı sosyal yıkımlar, dünya çapında gittikçe artan işsizlik ve yoksulluk, yerküreyi ciddi boyutlarda etkilemeye başlayan çevre sorunları ve hiç kuşkusuz emperyalist savaş oluşturuyor. Bunun anlamı, kapitalizmin dünyayı içine soktuğu durumun, aklıselim burjuvaları yahut temsilcilerini bile tedirgin etmeye başladığıdır. Kendilerini dünyanın efendileri olarak gören bu burjuvalar, geleceklerinden ciddi ölçüde endişeleniyorlar ve bunda haksız oldukları da söylenemez. Forumun her yıl açıkladığı raporlarda yer alan ifadeler, oluşan korkunun açık kanıtlarıdır. 90’lı yıllara, “komünizmi yenmiş olmanın” verdiği özgüvenle, kapitalist sistemin krizler ve savaşlar gibi “arızalı yanları”ndan kurtulduğu propagandasıyla giren burjuvalar, ilerleyen yıllar içinde gerçek durumu artık gizleyemez hale geldiler. 11 Eylül’den bu yana yaşanan gelişmeler, onları havalanmış oldukları göklerden yere indirmeye yetti.

Dünya Ekonomik Forumunun yayınladığı Küresel Riskler 2008 raporu, hem yukarıda bahsettiğimiz duruma ilişkin manzarayı ortaya koyuyor hem de bu sorunlara geçmiştekinden farklı bir tarzda yaklaşılması gerektiğini söylüyor. Diğer bir deyişle burjuvazinin en seçkin yöneticilerden, siyasetçilerden ve bilim insanlarından oluşan yaklaşık 100 kişilik bir gruba hazırlattığı rapor, dünya burjuvazisinin yakın ve uzak döneme ilişkin beklenti ve kaygılarını içeriyor. Davos zirvesinin öncesinde yayınlanan rapor, böylece zirvenin gündemini de belirlemiştir.

Dünya kapitalizmini bekleyen tehditlerin değerlendirildiği raporda, 4 ana risk grubu belirtilmiş: sistematik finansal kriz, gıda güvenliği, tedarik zincirindeki kırılganlıklar ve enerji sorunu. Rapor birinci başlık altında, mali krizin ölçeğinin arttığını ve yapısal hale geldiğini, ABD ekonomisinde bir durgunluğun olası olduğunu ve Çin’deki büyümenin bunun küresel etkilerini azaltmaya yetmeyeceğini, mali piyasaların daha kırılgan hale geldiğini, mali sermaye gruplarının denetlenemediğini ve devletin denetiminin zorunlu hale geldiğini ifade ediyor. Bunun anlamı, emperyalist dünyanın egemenleri olan mali sermaye gruplarının hiçbir denetime tâbi olmadan fütursuzca sürdürdükleri yağma ve talan yüzünden, kapitalizmin ekonomik dengelerinin sarsılmaya başlaması ve ciddi bir mali kriz riskiyle yüz yüze gelinmiş olmasıdır. Bu yüzden de dünün liberalizm şampiyonu burjuva iktisatçıları, şimdi burjuva devleti tekrar göreve çağırarak duruma el atmasını istiyorlar. Aksi takdirde mali krizin, tüm dünya ekonomisini çöküşe sürükleyeceğinden korkuyorlar, ki geçtiğimiz yıl özellikle ABD ve İngiltere’de yaşanan “mortgage krizi” onların bu korkularını doğrulamaktadır.

İkinci başlık altında dile getirilen korku ise, birçok temel yiyecek maddesinin fiyatlarında rekor düzeyde artışların yaşanması ve buna bağlı olarak küresel gıda rezervlerinin son 25 yıldaki en düşük seviyeye ulaşmış oluşundan kaynaklıdır. Artan nüfusa bağlı olarak ve bazı başka yan faktörler yüzünden gıda talebinin giderek artması karşısında, gıda üretiminin artmamasından kaynaklı olarak sosyal ve siyasal krizlerin yaşanabileceği, raporda belirtiliyor. Burjuvaların bu korkuları da yerindedir, çünkü milyarlarca insanı etkileyen işsizlik ve yoksulluk düşünüldüğünde, temel gıda maddelerine ulaşamayan insanların sayısı her geçen gün artmaktadır. Bu durumda da, burjuvaların “gıda ayaklanması” dedikleri isyanların ve toplumsal patlamaların artması kaçınılmazdır. Kapitalizm dünyayı o hale getirmiştir ki, üretici güçlerdeki muazzam gelişmelere ve üretim kapasitesine rağmen 1 milyardan fazla insan açlık çekmektedir. Gıda, tarım ve su kaynaklarına sahip olabilmek amacıyla devletler savaşa tutuşmaktadır. Ama burjuvaların derdi, aç insanların karınlarının doyması değil, ayaklanan kitlelerin kapitalist düzeni sarsacak devrimci kanallara akması riskidir. Burjuva düzen kendi kölelerini aç bırakırken, artan açlığın ve yoksulluğun sebebini “nüfus artışı”na bağlayacak denli de sahtekârdır.

Üçüncü başlık altında ise, “ulaşım ve iletişim alanındaki gelişmelere bağlı olarak dünya ticaretinde yaşanan artışın, dünya ekonomisini mal ve hammadde dolaşımında meydana gelebilecek bir sarsıntıdan aşırı ölçüde etkilenebilir hale getirdiği, bunu engellemek ve olası risklere karşı önlem alabilmek için özel ve kamu sektörlerinin işbirliğine dayalı yeni bir düzenlemenin şart olduğu” söyleniyor. Uluslararası işbölümü temelinde tüm dünyayı “küresel bir köy” haline getirmiş ve tüm ulusal ekonomileri organik biçimde birbirine bağlamış olan emperyalist-kapitalist sistemin oluşturduğu zincirin herhangi bir halkasında yaşanacak kopma, doğal olarak yapının tamamını etkileyecektir. Bu, kapitalizmin kaçınamayacağı kaderidir. Yaşanan tüm büyük ölçekli ekonomik krizler bunu doğrulamıştır. Devletlerin bu alana el atıp, mal ve hammadde (yani meta) dolaşımını garanti altına almalarının istenmesi de, konu işçilerin hakları olduğunda “devletçiliği” yerden yere vurarak “serbest” piyasa ekonomisini göklere çıkaran burjuvaların sahtekârlıklarını ortaya koymaktadır.

Son başlık olan enerji sorunu konusunda söylenenler, raporun önemli bölümlerinden birini oluşturuyor. Bu bölümde, enerji kaynaklarının kullanılabilirliğinin küresel ekonomi için anahtar konumda olduğu, ancak küresel ısınmanın da dikkate alınması gerektiği ifade edilerek, gelecek on yılda küresel enerji talebinin %37 artacağı ve bunun da ciddi ekonomik ve siyasal sıkıntılara yol açacağı belirtiliyor. Raporda açıkça ifade edilmese de, enerji kaynaklarına ve nakil hatlarının geçiş yollarına sahip olmak için verilen kavga, hegemonya yarışının önemli ayaklarından birisidir ve yürümekte olan emperyalist savaşın da temel sebeplerindendir. Halen en yaygın enerji kaynağı olan petrol fiyatlarındaki artış, petrol tekellerini sevindirse de, dünya kapitalizminin genelini olumsuz yönde etkiliyor. Dünyayı adım adım yok oluşa sürükleyen ve doğayı tahrip eden küresel ısınma üzerine söylenenler ise lafta kalmaya devam ediyor. Sözde çözüm olarak ortaya konulmuş olan Kyoto Protokolünü ise kimsenin taktığı yok, tüm kapitalist ülkeler ve uluslararası tekeller bildiğini okumaya devam ediyor.

Raporun sonuç bölümünde ise, 2008 yılına siyasi ve ekonomik belirsizliklerin hâkim olacağı söylenerek, büyük ülkelerdeki hükümet değişikliklerinin ve Ortadoğu’daki belirsizliğin siyasi açıdan etkili olacağı, dünyanın sorunları çözme erkine sahip küresel bir “liderliğe” ihtiyaç duyduğu belirtiliyor. Bu sonuncu ifadeyi, gittikçe kızışan hegemonya kavgasının son bulmasına yönelik beyhude bir temenni olarak okumak gerekir. Fakat burjuvalar ne kadar isterse istesin, kapitalizm çelişkilerinden kurtulamaz. Sonuç bölümünde söylenenler raporun geri kalanıyla birlikte ele alındığında, bizzat burjuvaların kendilerinin, dünyanın gidişatı hakkında artan bir kaygı içinde olduklarını göstermektedir. Dünyanın genel manzarası da onların bu kaygılarını fazlasıyla doğrular niteliktedir. Kapitalist sistemin akıl dışı ve kontrol edilemez doğası, dünyayı ve insanlığı bir kaosa doğru sürüklüyor.

“Yaratıcı kapitalizm” dedikleri…

Raporun işaret ettiği hususlar Davos zirvesine de hâkimdi. Toplantı boyunca ekonomik durgunluğun ne kadar süreceği, petrol fiyatlarının daha ne kadar yükseleceği, ABD’nin yeni başkanının kim olacağı, 2008 yılında Ortadoğu’nun istikrara kavuşup kavuşmayacağı gibi konular tartışıldı. Ama zirveye damgasını vuran, 62 milyar dolarlık kişisel servetiyle dünyanın sayılı burjuvalarından olan Bill Gates’in “yaratıcı kapitalizm” üzerine yaptığı konuşmasıydı. Yazılım devi Microsoft’un patronu Bill Gates, bir yandan emekli olup kendini hayır işlerine adayacağını açıklarken diğer yandan da “yaratıcı kapitalizm” modeli sayesinde sistemin sorunlarından kurtulabileceğini, “insancıl bir kapitalizm”in yaratılabileceğini ve sistemin sadece zenginlerin değil, yoksulların yararına da işleyebileceğini iddia etti.

Kapıda bekleyen sorunlar yüzünden soğuk terler döken burjuvaları oldukça ferahlatan bu konuşma, medya tarafından da bolca cilâlanıp parlatıldı ve kapitalizmin tedavi edilerek hastalıklarından kurtulabileceği düşüncesine örnek olarak sunuldu. Oysa konuşmasına “dünya daha iyiye doğru gidiyor” sözleriyle başlayan Gates’in yeni bir şey söylediği yoktu. Şirketi ve yatırımları kendisine saniyede 250 ve yılda 7,8 milyar dolar kazandırırken, Gates, insanların karşısına çıkıp, dünyanın iyiye gittiğini fakat bu iyileşmenin “yeterince hızlı ve herkes için” olmadığını söylüyordu. Televizyon kameralarının karşısında “şirketler, özellikle büyükler, ayrıcalıklarını daha iyi toplumlar yaratmak için kullanmalıdır” diye konuşuyor, sonra da internet devi Yahoo’yu yutmak için kıran kırana pazarlıklara girişiyor, bu hedef doğrultusunda 45 milyar doları gözden çıkardığını söylüyordu. Önerdiği “yaratıcı kapitalizm”in insanlığa yararı ise AIDS ve malarya gibi hastalıkların tedavisi için ayrılan 50 milyon dolarlık bir yardımla sınırlı kalıyordu, yani şirketinin 2,5 günlük kârıyla…

Bill Gates, tekelleri, düşük gelirli kesimlere de (!) hizmet etmeye çağırıyor ve bunun zannedildiği kadar kârsız olmadığını, bu tür hizmetlerin sağlayacağı tanınmanın şirketin itibarını arttıracağını, bu yaklaşımın da müşterilerde ve çalışanlarda moral motivasyon yaratacağını, böylece dolaylı olarak şirkete kazanç sağlayacağını söylüyordu. Bu arada globalizme olan inancını da vurguluyordu. Ancak globalizmin, yani sermayenin artan uluslararasılaşmasının, “bazı” olumsuz etkileri de yok değildi. Bunu önlemenin yolu ise, iş dünyası, devletler ve kâr amacı gütmeyen kurumlar arasındaki artan işbirliğiydi. Kapitalizmi yoksulların yararına da işletmenin yöntemi ise, şirketlerin ileri teknoloji kullanarak daha ucuza üretim yapmaları ve yoksul insanlara ucuz mallar satmalarından ibaretti. “Yaratıcı kapitalizm” projesine örnek olarak da, kendi firması Microsoft’un ürettiği ucuz bilgisayarları Afrika’nın ve Hindistan’ın yoksul insanlarına satmasını, insanların bilgisayar ve internet kullanmayı öğrenmeleri için vakfı kanalıyla yürüttüğü yardım kampanyalarını gösteriyordu. Bu uygulamanın, aslında amme hizmeti olmayıp, geri bölgelerdeki milyonlarca insanın internete ve daha gelişmiş bilgisayarlara ihtiyaç hissetmesini sağlamaya ve bu doğrultuda büyük bir talep yaratmaya dönük olduğu elbette hiç dillendirilmiyordu. Oysa Gates’in gerçek niyeti kendi sözlerinde gizlidir: “Bugünün yoksulları yarının müşterileridir!”

Konuşmasını “yaratıcı kapitalizm” için yeni projeler üretilmesi çağrısıyla bitiren Gates’in, burjuva medyada yarattığı heyecana şaşırmamak gerekir. Çünkü Gates, tüm olumsuzluklarına rağmen kapitalizmin halen en iyi sistem olduğunu ve her şeye rağmen dünyanın daha iyiye gittiğini söylüyor. Oysa “yaratıcı kapitalizm” çağrısı tüm göz alıcı ambalajına rağmen, özünde yoksulların isyanının önlenmesi, sisteme entegre edilmesi, bunun için kırıntılarla yemlenmesinden ibaret. Böylece sözümona “hem kâr yaratacak hem de dünyadaki eşitsizliklere çözüm olacak bir sistem” yaratılabilecek. Bunun için de yoksulların kapitalizme düşman olmamasının, onu sevmesini sağlamanın yolları bulunmalı. “Yoksa refah seviyesindeki uçurumdan dolayı giderek sıkışan kapitalizm” birgün kendilerine de dar gelecek.

Bill Gates hiç utanmadan ve yüzü kızarmadan insancıllıktan, yoksulların yararından ve eşitlikten bahsetse de şirketi Microsoft 200 milyar dolarlık yazılım pazarının %90’ını elinde tutuyor. ABD’de anti-tekel yasalarından dolayı tazminat ödemeye mahkûm edildi ama Bush’un seçim kampanyasına yaptığı yüklü bağış sayesinde bundan kurtuldu. Avrupa’da aleyhinde kazanılmış iki dava var. 40 bine yakın çalışanı ve yüzden fazla ülkedeki şubeleriyle dev bir tekel olan şirket, Amerikan emperyalizminin McDonald’s ve Coca Cola benzeri sembollerinden biri haline gelmiş durumda.

Tüm bu sahtekârlığa rağmen gerçekler ortadadır. Bu, bizlere, dünyanın mevcut durumunun sorumlusunun kapitalizm ve burjuva sınıfın bu sonu gelmez “yaratıcılığı” olduğunu gösteriyor. Kapitalizm sermaye sınıfı için yeni kâr alanları yaratırken, işçi ve emekçi sınıflar için daha fazla yoksulluk ve sefalet yaratıyor. Dünyanın içinde bulunduğu durumun, Dünya Ekonomik Forumu ve benzeri emperyalist örgütlerin çizdiği tablodan çok daha beter durumda olduğu kesin. Ancak onların kaygıları kendi çıkarlarının geleceğinin korunmasıyla ilgilidir, bizlerle değil. Bu yüzden de çözüm diye önerdikleri “yaratıcı kapitalizm” teranesiyle, değil “insancıl bir kapitalizm” yaratmak, işçi-emekçi sınıfların derdini zerre kadar hafifletmek bile mümkün olamaz.

Her şeyden önce doğası gereği kapitalizmin “insancıl” olması yani ifade edildiği haliyle söylersek, yoksullar yararına işlemesi mümkün değildir. Çünkü kapitalist sistemde her şey sermaye sahibi sınıf olan burjuvazinin daha fazla kâr elde etmesi üzerine kuruludur. Sistemin hassasiyeti, milyarlarca insanın ihtiyaçları yerine bu kâr mekanizmasının işlemesine odaklıdır. Daha fazla kâr uğruna, tekeller çok ucuza ürettikleri malları fahiş fiyatlarla satmaktan geri durmaz, hatta fiyatı düşmesin diye insanlar açlıktan ölürken yiyecek maddeleri yakılarak yok edilir. Parası olmayan yığınlar, örneğin günde 1 doların altında bir gelirle yaşamak zorunda olan 1,2 milyar insan, en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz. Ancak sefalet içinde yüzen bu insan yığınlarının kapitalizm için bir değeri yoktur. Kapitalizm için insanın değeri, sermayeye katacağı değer, yani kapitaliste kazandıracağı kâr kadardır. Bunun için de sahip olduğu emek-gücünü kapitaliste satabilmesi yani onun hesabına ücretli köle olarak çalışabilmesi gerekir. Oysa özellikle kriz dönemlerinde ciddi boyutlara ulaşan yığınsal işsizlik yüzünden, işçi ve emekçi sınıflara mensup insanların önemli bir bölümü iş bulamaz. Böylece kıt kanaat geçinecek bir sefalet ücretinden bile mahrum kalırlar.

İşsizlik ise tıpkı yoksulluk gibi kronik bir sorundur. Üretici güçlerdeki muazzam gelişmeler insanlığın yararına olabilecek pek çok olanak sunduğu halde, daha fazla kâr güdüsüyle işleyen kapitalizm altında bu gelişme işsizliğin ve yoksulluğun artmasına sebep olur. Gelişen teknoloji ve artan makineleşme sayesinde daha az işçiyle daha çok üretim yapabilir hale gelen kapitalistin ilk işi, emrindeki işçilerin bir kısmını işten çıkartmaktır. Maliyeti düşürüp kârı arttırmak uğruna insanlar işten çıkartılıp işsizliğin ve sefaletin kucağına itilir, iş sahibi işçiler ise daha düşük ücretle daha fazla çalışmak zorunda kalırlar, böylece onlar da yoksulluktan kurtulamazlar. İşçi daha çok ürettikçe daha yoksul hale gelir. Kapitalist ise artan sömürü sayesinde kârını arttırır ve sermayesini büyütür. Bu durum, bir yanda zenginliğin ve refahın diğer yanda da yoksulluğun ve sefaletin birikmesine yol açar.

Zenginliği üretmesine rağmen açlık sınırında yaşamaya mahkûm edilen işçi sınıfı toplumun çoğunluğunu oluştururken, hiçbir iş yapmadan oturan ve işçi sınıfını sömüren asalak burjuva sınıfı bir avuç insandan oluşuyor. Eşitsizlik ve sefalet arttıkça, burjuvazi, emrindeki devlet aygıtını kullanarak ezilen sınıfların üzerindeki baskıyı da arttırıyor. Sistem gittikçe daha anti-demokratik ve gerici bir nitelik kazanıyor. Yine de sadece baskı ve sindirme yoluyla milyarlarca insanın kontrol altında uzun süre tutulamayacağını burjuvazi de çok iyi bildiğinden, işçi ve emekçi sınıflar nezdinde oluşan öfkeyi ve tepkiyi biraz olsun azaltabilmek için çeşitli yollar ve yöntemler deniyor. Onları, daha iyisinin mümkün olmadığına, kapitalizme ait bu hastalıkların tedavi edilebilir olduğuna inandırmaya çalışıyor. İşte Bill Gates’in konuşmasının özü budur. Bir yandan sefalet içinde yüzen kitlelere bir parça kırıntı vermeleri için burjuvaları imana davet ediyor, diğer yandan da kitlelere kapitalizmden umudu kesmemelerini öğütlüyor.

Uyanık bir burjuva olan Bill Gates’in önerileri, geçmişte zorlu mücadelelerle elde edilmiş olan sosyal hakların devlet tarafından sağlanması zorunluluğundan vazgeçilmesi ve burjuvazinin inayetine bırakılması üzerinedir. Böylece işçi sınıfının ücretinden yapılan kesintilerle ve yine işçi sınıfının cebinden zorla alınan vergilerle oluşan muazzam büyüklükteki fonlar, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda harcanacak, banka kurtarma operasyonlarında kullanılacak yahut kapitalistlere düşük faizli ve uzun vadeli krediler olarak verilecektir. Bunun karşılığında kapitalistler, işçilere gönüllerinden koptuğu kadar bir sadaka verirlerse ne mutlu insanlığa!

Kapitalistlerin inayetine kaldığında işçi sınıfının halinin nice olduğunu dünyanın mevcut manzarası yeterince açık göstermektedir. Proletaryanın istediği sadaka değil yarattığı tüm zenginlik, insancıl bir kapitalizm değil sosyalist bir dünyadır!

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:36, Mart 2008