Navigation

Osmanlı Milletler Topluluğu Hayali

Osmanlı Milletler Topluluğu gibi bir hayalin hayata geçirilmesinin ne kadar olanaksız olduğu ortadadır. AKP ideologları da bunun belli oranda farkındadırlar. Ama Türkiye’nin emperyalist niyetlerini örtmek için bu ve benzeri ideolojik kılıflara, dayanaklara ihtiyaç duymaktadırlar. Dolayısıyla meselenin asıl vahim tarafı AKP-Erdoğan çizgisinin izlediği emperyalist politikalar ve bu uğurda Türkiye’yi her türlü maceraya sokmaktaki heveskârlığıdır. Erdoğan’ın Türkiye’yi götüreceği yer hiç de hayırlı bir yer değildir. Türkiye’nin ava giderken avlanması, emperyalist paylaşıma konu olması hiç de imkânsız değildir. Emperyalist maceralar ne Türkiye’de ne de Ortadoğu’da işçi-emekçi sınıflara fayda sağlayacaktır.

En son Abdurrahnman Dilipak “Erdoğan nereye koşuyor?” başlıklı yazısında bahsediyor Osmanlı Milletler Topluluğu’ndan. Erdoğan’ın başkanlık sistemini neden istediğini ve ne istediğini anlatırken Osmanlı Milletler Topluluğu’nun gerekliliğini de vurguluyor.

Tabii Osmanlı Milletler Topluluğu’ndan ilk bahseden Dilipak değil. Meseleyi 2006 yılında, o zamanki cumhurbaşkanı Gül’ün Cezayir gezisine kadar uzatmak mümkün. Daha evveli de var ama o kadar gerilere gitmeye gerek yok. O tarihte gazeteler Cezayir cumhurbaşkanının Gül’e, “Osmanlı Milletler Topluluğu kuralım. İngiltere Commonwealth denen Britanya Milletler Topluluğu’nu eski sömürgeleriyle kurdu. Biz Osmanlı’yı hiçbir zaman sömürgeci görmedik. Güçlü olduğu kadar hoşgörülü Osmanlı düzeni günümüzde de uygulanamaz mı? Biz Osmanlı’nın parçasıyız. Osmanlı’yı biz Cezayirliler Cezayir’e davet ettik ama gitmesini istemedik” dediğini yazıyorlar. Güya Cezayir cumhurbaşkanı Buteflika önce Gül’e, birkaç yıl sonra da o zamanki dışişleri bakanı Davutoğlu’na aynı şeyleri tekrarlamış. Buteflika’nın bu sözleri, o günden bugüne, Osmanlı Milletler Topluluğu savunucularının en temel dayanak noktası.

Sonra 2008’de de Hasan Celal Güzel el atmış meseleye ve şunları söylemiş: “Milletler Topluluğu’nun İngiltere’ye ne derece önemli bir statü kazandırdığını izah etmeye lüzum yoktur. İngiltere Kraliçesi’nin ziyaretini takip ederken, aklımıza milletimizin kurduğu muhteşem cihan devleti, Osmanlı İmparatorluğu geldi. Osmanlı İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altındaki topraklarda bugün 45 ülke bulunmaktadır. İşte böyle bir imparatorluğun en tabii ve meşrû vârisi Türkiye Cumhuriyeti’dir. Cumhuriyetimizin yönetim şekli elbette Osmanlı’dan farklıdır. Ancak Osmanlı’nın sosyal, ekonomik ve kültürel mirasını devraldığımızı, ideolojik peşin hükümlerden sıyrılarak kabul etmemiz gerekir.”

2010’da da Washington Post gazetesi yazarı Jackson Diehl, Davutoğlu’nun kendisine Türkiye’nin eski Osmanlı ülkeleri üzerinde liderliğini yeniden kurma hayalinden bahsettiğini yazıyor. Nitekim Davutoğlu da “Osmanlı Milletler Topluluğu” ya da “Yeni Osmanlıcılık” gibi kavramları kullanmamakla beraber, bunları kastettiğini kabul ediyor.

Bugün ise Osmanlı Milletler Topluluğu kavramı Erdoğan’ın dilinden düşürmediği başkanlık sistemiyle özdeşleşmiş durumda. Bu yüzden Dilipak yazısında Erdoğan’ın kafasındaki başkanlık sistemini anlatırken onun Türkiye’yi ulus-devlet kalıplarının dışına taşımak istediğinden, daha büyük bir Türkiye hayali kurduğundan, 100 yıl önce çizilen sınırları kaldırmak istediğinden, uluslararası düzene itiraz ettiğinden, Batılı ülkelerin tabularına dokunduğundan bahsediyor. Erdoğan’ın İslam dünyasına örnek olduğunun altını çiziyor. Nasıl ki İngilizlerin, Fransızların Milletler Topluluğu varsa bizim de Osmanlı Milletler Topluluğumuz olabilir, bir “Milletler Topluluğu Meclisi” kurulabilir diyor. Osmanlı Milletler Topluluğu’nu başkanlık sisteminin doğal bir parçası olarak tahayyül ediyor.

Kuşkusuz Osmanlı Milletler Topluluğu savunucuları Erdoğan, Davutoğlu veya Dilipak’tan ibaret değiller. Çok geniş bir koro, toplu halde bu şarkıyı yıllardır terennüm etmektedir. Onlara soracak olursanız, geçmişte Osmanlı’nın hakimiyeti altında bulunan topraklarda (özellikle de Ortadoğu’da) huzur ve barış ortamı hüküm sürüyordu. Bugünse aynı topraklarda savaşlar kol geziyor, halklar acı içinde kıvranıyor ve bunun düzelmesinin tek yolu da Osmanlı barışının yani “Pax Ottomana”nın tekrar vücut bulması! Neo-Osmanlıcılar diyorlar ki Ortadoğu’da akan kanı ancak biz durdurabiliriz. Osmanlı’dan sonra bir türlü iflah olmayan Arap alemini ancak biz diriltiriz. Hem Arapları biz kendilerinden bile daha iyi yönetiriz! Ulus-devletlerin artık miadını doldurduğundan bahisle, Osmanlı Milletler Topluluğu altında bir araya gelecek Ortadoğulu ulusların daha müreffeh yarınlara yelken açacağından dem vuruyorlar. Gittikçe azdırılan mezhep çatışmalarının da Osmanlı Milletler Topluluğu altında son bulacağını iddia ediyorlar.

Bu iddialarına kanıt olarak da bu coğrafyadaki halkların yüzyıllar boyu Osmanlı hakimiyeti altında barış içinde huzurla birarada yaşadığı palavrasını gösteriyorlar. Güya Osmanlı sultası altında yaşayan halklar bu durumdan pek memnunmuş! Bugün 110 ülkeye dağılmış olan Müslümanların koruyucusu Osmanlı hilafeti imiş. Bu halklar zekatlarını hilafete gönderiyor ve Osmanlı da başlarına bir iş geldiğinde onların yardımına koşuyormuş. Osmanlı sadece Müslümanları değil, Katolik Hıristiyanları, Ortodoksları, Yahudileri ve daha pek çok farklı dine mensup toplulukları şefkatle kucaklıyormuş. Ayrıca Osmanlı çok kültürlü ve milletli olduğundan, sadece Türkler değil, Ermeniler, Yahudiler, Rumlar ve Araplar da barış ve huzur içinde bir arada yaşıyorlarmış. Üstelik biz İngilizler ya da Fransızlar gibi sömürgeci de olmadığımızdan, hâkimiyetimiz altındaki topraklarda yaşayan halkları sömürmek ya da acımasızca ezmek gibi bir durum da söz konusu değilmiş.

“Osmanlı Milletler Topluluğu” emperyalist niyetlerin kılıfıdır

Tarihi gerçekleri bilmeyen, tarih bilgisi “milli tarih” derslerinde anlatılanlardan ibaret olanlar bu yalanlara kanabilir elbet. Ama gerçekler bu anlatılanlardan epeyce farklıdır. Öncelikle şunu vurgulamak gerekir ki, Osmanlı Milletler Topluluğu’nu savunanların derdi Arapların veya diğer Ortadoğulu halkların barışı veya huzuru değil, Türkiye egemen sınıfının emperyal çıkarları ve niyetleridir. Osmanlı Milletler Topluluğu da bunun kılıfı olmaktadır. Tıpkı Tevhid-i İslam yani İslam Birliği gibi. Benzer şekilde Osmanlı Milletler Topluluğu savunuculuğunu neo-Osmanlıcılıktan ayrı ele almak da mümkün değildir. Çünkü neo-Osmanlıcılık da özünde Türkiye’nin eski Osmanlı topraklarını oluşturan coğrafya üzerinde daha etkili yani emperyalist bir dış politika izlemesini ifade etmektedir.

Türkiye’nin yıllardır izlediği dış politika, bu açıdan bariz kanıtlarla doludur. “Komşularla sıfır sorun”, “barışçıl dış politika” laflarının havada uçuştuğu ve neredeyse kimi Ortadoğu ülkeleriyle ortak pazarlar kurulduğu (!) zamanlarda bile Türkiye sağa sola asker göndermeye, üsler kurmaya, sınır ötesi askeri operasyonlar yapmaya, Kürt halkına yönelik haksız savaşı sürdürmeye, emperyalist güçlerle her türlü kirli pazarlığı ve işbirliğini yapmaya, Filistin halkının mağduriyetini kendi çıkarları için kullanmaya, kısacası halkların başına çorap örmeye devam etmiştir. Bu cicim yılları geçip Arap halkları birbiri ardına isyana durunca ve Ortadoğu’da dengeler değişmeye başlayınca, Türkiye’nin izlediği politikaların emperyalist özü de daha bir açığa çıkmıştır.

Güya Arap ve Müslüman halkların hamisi olan Türkiye, Suriye’deki iç savaşta bizzat taraf olmuş ve çatışmaları körüklemiştir. Diğer Arap ülkelerinde de Müslüman Kardeşler ve benzeri İslamcı hareketleri destekleyerek, onlarla ortak iş tutarak buralardaki burjuva kapışmalarda taraf olmuştur. Bölgede hegemonya kurabilmek için hemen her ülkenin iç işlerine el atmış, çatışmaları kışkırtmaktan çekinmemiştir. Yetmemiş, Ortadoğu’yu kan denizine döndürebilecek kadar tehlikeli olan bir oyunu, yani mezhep çatışmalarını körüklemiştir. Sünni cephenin başına geçmek için yeri gelmiş Mısır’la, yeri gelmiş Suudi Arabistan’la kapışmıştır. Katar’da askeri üs kurma hazırlıkları içindedir. Yemen’e saldıran güçleri desteklemektedir ve İran’la da karşı karşıya gelmiştir.

“Osmanlı hoşgörülüydü” yalanı

Bu gerçekliğin yanı sıra, Osmanlı Milletler Topluluğu’nu savunanların Osmanlı dönemini anlatırken çizdikleri pembe tablo da yalanlardan ibarettir. Bir kere Osmanlı fetihlere, yani savaşlar yoluyla yeni toprakların ele geçirilmesine dayanıyordu. Ele geçirdiği bu topraklardaki halkları “reaya” yani padişahın kulu, kölesi olarak gören despotik anlayışın tek bildiği de topladığı ağır vergilerle bu halkların belini kırmak, onları sürekli yoksullaştırmaktı. Osmanlı sarayında padişah ve devletlûlar zevk-ü sefa içinde hayat sürerken, Anadolu’da bıraktık gayri Müslimleri, Müslüman Türkler bile inim inim inliyordu. Gayri Müslimlerden ise ek vergiler yani haraçlar alınıyor, erkek çocuklarına devşirme yoluyla zorla el koyuluyordu. Savaşlarda ele geçirilen gayri Müslim kadınlar ise köle pazarlarında satılıyor ya da padişahın hareminde cariye adı altında köleleştiriliyordu. Reaya denen ve padişahın kulu olarak görülen Osmanlı tebasının zaten doğru dürüst bir hakkı yokken, gayri Müslimlerin durumu daha da fenaydı. Adalet sistemi berbat durumdaydı ve çoğu yerde halk yerel yöneticilerin zulmü altında inliyordu. Sırf bu yüzden çıkan isyanların haddi hesabı yoktu. Osmanlı, 600 yıl boyunca bu topraklarda hüküm sürmüş asyatik-despotik, yayılmacılığa dayalı zorba bir hükümdarlıktı.

“Milli tarih” kitapları tarihi çok farklı anlatsalar da, Osmanlı zulmü altında yaşamış Araplar, Rumlar, Ermeniler ve diğer halklardan kalan tarihi belgeler gerçekliği olanca çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Zaten “millet-i sadıka” denilen Ermenilerin dahi en sonunda soykırıma uğratılarak yok edilmeleri, Osmanlı’nın ne denli “hoşgörülü” ve “çok kültürlülüğe açık” bir imparatorluk olduğunu bariz biçimde göz önüne sermektedir!

Osmanlı tarihi farklı milliyetlere, dinlere ve mezheplere mensup halklara karşı yapılan zulümlerle, katliam ve kıyımlarla, zorbalıklarla, asimilasyon politikalarıyla doludur. Osmanlı’nın çoğu bölgesinde (meselâ meşhur Trabzon’da) gayri Müslim halklar baskıdan kurtulabilmek için toplu halde din değiştirmek zorunda kalmışlardır. Kılıç artığı diye aşağılanan etnik ve dini topluluklar asimile edilerek siyaseten köleleştirilmişlerdir. Hem Türk, hem Müslüman ve hem de Osmanlı’nın kuruluşunda önemli rol oynayan Alevi Türkmenler yüzyıllar boyu kırıma uğramışlardır. Osmanlı’nın iliklerine işleyen bu Alevi düşmanlığı, bugün de onun takipçisi olduğunu söyleyen egemen zihniyete içkin durumdadır.

Osmanlı’nın hiçbir döneminde gayri Müslim halklar huzur ve barış içinde, rahatça yaşamamışlardır. Çeşitli toplulukların din değiştirmek zorunda kalmaları buna örnektir. Ayrıca gayri Müslimlere yönelik uygulamalar da eşitlikçi olmaktan son derece uzaktır. Birkaç örnek verelim. Meselâ kilise, manastır, şapel, havra veya sinagogların yükseklikleri camileri geçemezdi. Hıristiyanların evi Müslümanlarınkinden yüksek olamazdı. Gayri Müslimler kendilerine dayatılan renk ve esvapta kıyafetler giymek zorundaydılar. Cizye denilen haracı ödemek zorundaydılar. Bir Müslüman bir gayri Müslimin evinde yemek yiyemezdi. Çan seslerine kısıtlamalar getirilmişti.

“Osmanlı Milletler Topluluğu” boş bir hayaldir

Listeyi uzatmak mümkün ama gereksizdir. Aslında AKP ideologları da gerçekliğin anlattıkları gibi olmadığını ve geçmişte Osmanlı sultası altında yaşamış halkların bu yalanları yutmayacaklarını pekâlâ bilmektedirler. O yüzden de niyetlerinin hepsini dışa vurmaktan kaçınarak, örneğin “Osmanlı’yı yeniden kurmak mümkün değil ama Osmanlı Milletler Topluluğu’nu pekâlâ kurabiliriz” diyerek temkinli konuşmaktadırlar.

Osmanlı’nın özellikle çöküş dönemi, imparatorluk altındaki tüm halklar için büyük felâketlere sahne olmuştur. Türkler ve Müslümanlar savaşlarda helâk edilmiş, bağımsızlık isteyen halklara, örneğin Balkan halklarına yönelik büyük ve kanlı kırımlar yapılmıştır. Bu yüzden Osmanlı Milletler Topluluğu savunucularının, içi boş ve yalanlarla dolu sözlerini bir Sırpa, Bulgara, Ruma veya Makedona yutturmaları mümkün değildir.

Tam da bu sebeple neo-Osmanlıcılar Osmanlı Milletler Topluluğu hayalini Osmanlı’nın hüküm sürdüğü coğrafyanın tamamı için değil, sadece Müslüman halkların yaşadığı topraklar için gündeme getirmektedirler. Ama bu haliyle de Osmanlı Milletler Topluluğu içi boş bir hayaldir. Zamanında “bir koyup üç alma” politikasıyla Irak’a gözünü diken, lakin havasını alan Özal’ı, “Adriyatik’ten Çin’e” diyerek hedef gösterdiği Türki cumhuriyetlerden eli boş dönen Demirel takip etmişti. Bu kez de sıra AKP ve Erdoğan’dadır.

Önceleri sözde barışçıl politikalarla bu hayali hayata geçirmeye yeltenen Erdoğan’ın AKP’si, gelinen noktada bu uğurda savaş dahil her türlü yolu deneyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Fakat AKP’nin takip ettiği dış politika büyük ölçüde iflas etmiş durumdadır. Erdoğan uluslararası alanda yalnız kalmıştır. İçerde ve dışarda herkese kafa tutan bu yaklaşımını “onurlu yalnızlık” kılıfıyla örtmeye çalışsa da gerçekler inatçıdır.

Osmanlı Milletler Topluluğu’na konu olan Arap ülkelerinin çoğunun Türkiye’yle arası kötüdür. Dahası İngiliz Milletler Topluluğu’na (Commonwealth) özenen AKP ideologları önemli bazı hususları atlamaktadırlar. Commonwealth’in tarihsel ve maddi dayanakları mevcuttur ve bu sayede hayata geçmesi söz konusu olabilmiştir. Oysa Osmanlı Milletler Topluluğu hayalinin, bazı Arap ülkelerinde Erdoğan’a duyulan sempatinin ötesinde bir dayanağı yoktur. Ortadoğu’da yaşanmakta olan sorunlardan ve çatışmalardan kaynaklı olarak, bu ülkeleri böyle ortak bir çatı altında biraraya getirmek de zaten mümkün değildir. ABD gibi büyük emperyalist güçler dahi Ortadoğu’da zorluk çekerken, Erdoğan gibi “kifayetsiz muhteris” denebilecek birinin, üstelik de Türkiye’nin mevcut açmazlarıyla birlikte, bu hayali hayata geçirmesi söz konusu bile değildir.

Birinci Dünya Savaşının sonrasında Osmanlı’nın parçalanması ve Ortadoğu’da oluşan ortam bu hayalin tarihsel zeminini yok etmiştir. Benzer şekilde cumhuriyet kurulurken hilafetin ve saltanatın kaldırılması da manevi temeli ortadan kaldırmıştır. Bırakalım bugünü, geçmişte bizzat Kemalistler Bağdat ve Balkan Antantlarıyla birtakım girişimlerde bulunmuş ve ikisi de kâğıt üstünde kalmıştır. Arap halklarının Osmanlı’ya duydukları haklı nefretten ise bahsetmeye bile gerek yoktur. Bugün Ortadoğu’daki İslamcı akımların temel kalkış noktasını oluşturan Vahabilik bile Osmanlı’ya karşı başlatılan isyanın ideolojik zeminini oluşturmaktadır.

Sonuç olarak, bu koşullarda Osmanlı Milletler Topluluğu gibi bir hayalin hayata geçirilmesinin ne kadar olanaksız olduğu ortadadır. AKP ideologları da bunun belli oranda farkındadırlar. Ama Türkiye’nin emperyalist niyetlerini örtmek için bu ve benzeri ideolojik kılıflara, dayanaklara ihtiyaç duymaktadırlar. Dolayısıyla meselenin asıl vahim tarafı AKP-Erdoğan çizgisinin izlediği emperyalist politikalar ve bu uğurda Türkiye’yi her türlü maceraya sokmaktaki heveskârlığıdır. Erdoğan’ın Türkiye’yi götüreceği yer hiç de hayırlı bir yer değildir. Türkiye’nin ava giderken avlanması, emperyalist paylaşıma konu olması hiç de imkânsız değildir. Emperyalist maceralar ne Türkiye’de ne de Ortadoğu’da işçi-emekçi sınıflara fayda sağlayacaktır.