Navigation

Emperyalist Savaş Makinesi Tüm Dünyada Vites Yükseltiyor

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
ABD, yürümekte olan Üçüncü Dünya Savaşını büyük güçlerin daha açıktan karşı karşıya gelecekleri yeni bir evreye doğru hızla ilerletmeye hazırlanmaktadır. Bunun anlamı, savaş makinesi vites yükseltirken dünyanın başına daha büyük belâlar örülecek oluşudur. Üstelik nükleer cephanenin modernize ve yeniden inşa edileceğinin ifade edilmesi, buna nükleer belâların da dâhil olduğunu gösteriyor.

Kapitalizmin içinde bulunduğu tarihsel kriz koşullarının körüklediği emperyalist paylaşım savaşı dünyayı kana bulamaya devam ederken, kanla beslenen egemenler bu ateş topunu daha da büyütmek için hazırlıklarını yoğunlaştırıyorlar. Son süreçte, Türkiye’nin Afrin’e başlattığı askeri harekâtın yanı sıra Batı kampında yaşanan bazı gelişmeler de, emperyalist paylaşım savaşının çok daha şiddetli evrelerine kapıların aralandığı bir döneme girdiğimize işaret ediyor. ABD Savunma Bakanı Jim Mattis’in 19 Ocakta açıkladığı Ulusal Savunma Stratejisi bu noktada özellikle dikkat çekicidir. Bilindiği gibi ABD, 2001’de Afganistan’a girerek başlattığı ve ardından tüm Ortadoğu’ya yaydığı emperyalist savaşı o zamandan bu yana “terörle mücadele” söylemiyle meşrulaştırma yoluna gidiyordu. Oysa yeni açıklanan strateji belgesi, yürüyen savaşın gerçek hedefini “terörle mücadele” örtüsü altına gizlenme ihtiyacı duymaksızın açıktan dile getiriyor. “Kuduz köpek” lakaplı eski general Mattis’in, bu belgeyi açıklarken “ABD ulusal güvenliğinin öncelikli odağı artık terörizm değil büyük güç rekabetidir” diyerek Rusya ve Çin’i hedef göstermesi de bunun bir ifadesidir.

Rusya’nın “emperyalist”, Çin’inse “soğuk savaş zihniyeti” olarak nitelendirdiği söz konusu belgede, Hint-Pasifik, Avrupa ve Ortadoğu, savaşın yayılacağı üç kilit bölge olarak sıralanmaktadır. Ayrıca tıpkı bir ay önce açıklanan Ulusal Güvenlik Stratejisinde olduğu gibi Rusya, Çin, Kuzey Kore ve İran açıktan hedefe konmaktadır. İlk ikisinden, “uluslararası düzenin altını oyan ve kendi otoriter modelleriyle uyumlu bir dünya şekillendirmek isteyen revizyonist güçler” olarak; diğer ikisinden ise “nükleer silahların peşinde olarak ya da terörizmi destekleyerek bölgelerini istikrarsızlaştıran haydut devletler” olarak söz edilmektedir.

Strateji belgesindeki şu ifadelerse, ABD’nin hegemonyasının sarsılmış olmasından duyduğu rahatsızlığın açık ifadesidir: “Onlarca yıl boyunca ABD, her faaliyet alanında rakipsiz ya da baskın bir üstünlüğe sahip oldu. Genelde güçlerimizi istediğimiz zaman sevk edebildik, istediğimiz yerde toplayabildik ve istediğimiz gibi hareket ettirebildik. Bugünse her alanda –hava, kara, deniz, uzay ve siberuzay– meydan okuyanlar var.”

Mattis’in “bir stratejik körelme döneminden çıkıyoruz ve askeri rekabet avantajımızın erozyona uğradığının farkındayız” sözleriyle de ifade ettiği bu rahatsızlık, savaş aygıtının daha güçlendirilip ateşin yayılmasıyla aşılmak istenmektedir. Nitekim buram buram barut kokan strateji belgesinde, “daha öldürücü bir güç için” askeri harcamalara ayrılan kaynağın arttırılmasının şart olduğu ifade edilmektedir.

Elif Çağlı 2007’de kaleme aldığı “Çürüyen Kapitalizm” adlı makalesinde, rakip emperyalist güçler arasındaki hegemonya mücadelesine ve bunun insanlığı sürüklediği noktaya şöyle dikkat çekmekteydi:

“Küreselleşen kapitalizm altında rakip emperyalist güçler arasındaki hegemonya savaşları, alan olarak bölgesel görünseler bile içerik olarak bir dünya savaşı niteliği kazanıyor. Günümüz dünyasına damgasını vuran gelişmeler tam da bu yöndedir. Kapitalizmin pek çok yönden artık bir sistem krizi boyutlarına varan dengesiz durumuna, ABD, AB, Rusya, Çin gibi büyük güçler arasında kızışan ve geleceği belirsiz hegemonya mücadelesi eşlik etmektedir. Vaktiyle büyük emperyalist savaş cehenneminin alevleri Avrupa ülkelerini yaladığında bu dönemler Birinci ve İkinci Dünya Savaşı olarak adlandırılmıştı. Günümüzde ise emperyalist güçler kozlarını nüfuz alanları paylaşımına konu olan bölgeleri cayır cayır yakarak paylaşıyorlar. Üçüncü Dünya Savaşı başlamıştır ve şimdilik işte bu biçimde yürümektedir. Yarın bu savaş alanının ne şekilde genişleyeceği konusunda fal açamayız. Ama bilinen bir gerçek var ki, dönemin yükselen emperyalist güçleri Rusya ve Çin de paylaşım bölgelerindeki çatışmalara giderek daha çok müdahil olacaklardır. Hegemonya için yarışan güçler arasındaki çekişmeler, yeni emperyalist blokların oluşumunu ve bu bloklar arasında dozu yükselen çatışmaları gündeme getirecektir. (…) Ne var ki günümüz dünyasının değişen koşulları altında, küresel ölçekteki hegemonya savaşlarının sona ermesi geçmiştekinin basit bir tekrarı biçiminde olmayacaktır. Yenişememek, bitmeyen çekişmeler vb., çok uzun sürecek kaotik bir duruma yol açabilir.”[1]

Bu saptama ve öngörüler nicedir canlı ve fazlasıyla kanlı gerçekler olarak karşımızda duruyor. Bugün gelinen noktada ABD, yürümekte olan Üçüncü Dünya Savaşını büyük güçlerin daha açıktan karşı karşıya gelecekleri yeni bir evreye doğru hızla ilerletmeye hazırlanmaktadır. Bunun anlamı, savaş makinesi vites yükseltirken dünyanın başına daha büyük belâlar örülecek oluşudur. Üstelik nükleer cephanenin modernize ve yeniden inşa edileceğinin ifade edilmesi, buna nükleer belâların da dâhil olduğunu gösteriyor.

ABD’nin ardından İngiliz Genelkurmay Başkanı General Nick Carter’ın da vakit kaybetmeden aynı telden çalan açıklamalar yapması, emperyalist paylaşım savaşında yeni bir döneme girilmekte olduğunun bir diğer göstergesidir. Mattis’in öncelikle odaklanılması gereken şeyin “büyük güç rekabeti” olduğu yönündeki sözlerine katıldığını belirten Carter, İngiltere’nin Rusya ve diğer jeopolitik rakiplerle savaşa hazır olmak zorunda olduğunu söylemektedir. Carter’ın İngiltere’nin deniz aşırı kara savaşına hazırlıklı olması gerektiğini, bunun için ordunun tahkim edilmesinin şart olduğunu söylerken iki dünya savaşına atıflarda bulunması, planlanan kanlı gidişat hakkında yeterince fikir vermektedir. Rusya’yı açıkça “baş düşman” olarak tanımlayan Carter, bu kanının Amerikan, Fransız ve Alman genelkurmay başkanları tarafından da paylaşıldığını dile getirmektedir. “Rusya ağırlık merkezimizin altını oymaya çalışıyor” tezinin kanıtı olarak Rusya’nın Türkiye’yle yakınlaşmasını dile getirmesi ise ayrıca dikkat çekicidir. Aslında bu, Türk ordusunun Afrin’e girmesi karşısında ABD, NATO ve Avrupa’nın düşük düzeyli tepkilerine de ışık tutan bir detaydır. Batılı emperyalist güçler, hazırlanılan genişlemiş savaş döneminde belli ki Türkiye gibi bir müttefiki kolayca Rusya’ya kaptırmak istememektedirler.

Savaşın büyük güçlerin daha açıktan karşı karşıya geleceği evrelerinin de yaşanma ihtimalinin giderek güçlenmesinin bir diğer ipucunu, Merkel’in Davos zirvesinde yaptığı konuşmada da görmek mümkündür. Merkel, “Çin, Hindistan, ABD ya da Rusya gibi ülkelere ortak bir mesaj veremediği takdirde Avrupa’nın küresel bir oyuncu olma girişiminin başarısız olacağını”, en temel görevin dış politika alanında işbirliği olduğunu söylemiştir. “Şimdiye dek genelde ABD’ye bel bağladık, artık kendi kaderimizi kendi ellerimize almalıyız” diyen Merkel, ABD’den bağımsız ortak bir Avrupa dış politikası oluşturmanın zorunluluğundan söz ederken, bunu ortak savunma politikasıyla birleştirmek gerektiğini de eklemiştir. Almanya’nın ortak Avrupa ordusu oluşturma konusundaki aceleciliği de savaşın gidişatındaki hızlı değişiklikler karşısında hazırlıklı olma gayesinden kaynaklanmaktadır. Bunun pratikteki ifadesi ise, daha fazla silahlanmadır.

Bu doğrultuda hazırlıklarını yoğunlaştıran emperyalist güçler elbette Batılı devletlerden ibaret değildir. Bunların hedef tahtasına oturttukları Rusya ve Çin de savaşın daha çetin evreleri için hazırlıklarını hızlandırma konusunda onların gerisinde kalmamaktadır. Putin iki ay önce bir askeri konferansta, “Ekonomimizin, askeri üretimi ve hizmetleri gerektiği anda arttırma becerisi, askeri güvenliğin en önemli unsurlarından birisidir. Bu amaçla, sahibi kim olursa olsun bütün stratejik ve büyük şirketler hazır olmalı” diyerek tüm sanayiyi savaşa hazır olmaya çağırmıştı.

Çin ise sessiz ve derinden giden büyük emperyalist güçlerdendir. 2006’dan itibaren sıçramalı bir şekilde artan silah harcamalarıyla, ABD’den sonra dünyanın en yüksek silah harcaması yapan ikinci ülkesi haline gelen Çin, bu açıdan artık resmen “soğuk savaş” döneminin SSCB’sinin yerini almıştır. Milenyumun başında askeri harcamaları ABD’nin 15’te biri kadarken ve altıncı sıradayken, 2016 verilerine göre ABD’ninkinin (611 milyar dolar) üçte birini aşan (215 milyar dolar) askeri harcamalarıyla ikinci sıradadır. Üstelik bu sıralamada kendisine en yakın devlet olan Rusya onu 69 milyar dolarla son derece geriden takip etmektedir. Afrika’daki nüfuzunu son yıllarda belirgin biçimde arttıran Çin, Asya-Pasifik bölgesini hedef alarak yaptığı savaş yığınağıyla özellikle öne çıkmaktadır. Emperyalist savaşın bu bölgesinde artan gerilim dikkate alındığında bu emperyalist gücün önümüzdeki dönemde askeri alanda daha fazla gündeme geleceği açıktır.

Emperyalist güçlerin yanı sıra başta bölge güçleri olmak üzere, özellikle ateş hatlarındaki tüm kapitalist devletler savaş bütçelerini ve harcamalarını hızla arttırmaktadırlar. 2016 rakamlarına göre 15 milyar dolar civarındaki yıllık askeri harcama meblağıyla dünyada 16. sırada olan ve dünyanın en büyük 6. silah ithalatçısı[2] durumunda bulunan Türkiye de bunlardan biridir. Üstelik bu meblağ bir yıl içinde yapılan yüklü anlaşmalarla bariz biçimde artmıştır. Sadece Rusya’dan alınacak S-400 füzelerinin maliyeti 2,5 milyar dolar olarak açıklanmıştır. Türkiye özellikle 2017’den bu yana militarizasyona ciddi bir ağırlık vermektedir. Sadece Rusya’yla değil, Fransız, İngiliz, İtalyan, Alman ve Amerikan silah tekelleriyle de uçaktan füzeye, tanktan helikoptere milyarlarca dolarlık alım ve ortak üretim anlaşmaları imzalanmıştır.

Bu alanda hızlı ve doğrudan karar verici olmak üzere Savunma Sanayii Müsteşarlığını kendine bağlayan Erdoğan, geçtiğimiz günlerde Savunma Sanayii İcra Komitesi toplantısına ilk kez başkanlık da etmiştir. Bu toplantının ardından yapılan açıklamada şöyle denmektedir: “Toplantıda, «Zeytin Dalı Operasyonu»nda ordumuzun ve güvenlik güçlerimizin gücüne güç katan yerli ve milli sistemlerimize yenilerini eklemeye yönelik projeler gözden geçirilerek yeni kararlar alınmıştır. Toplam 9,4 milyar dolar (36 milyar TL) bedeli olan 55 projenin değerlendirildiği toplantıda, savunma sanayini geliştirme, güçlendirme ve destekleme amaçlı muhtelif yatırım ve iyileştirme faaliyetleri de gözden geçirilmiştir.”

Maliye Bakanı Naci Ağbal da, otomobilden gazoza pek çok kalemde fahiş vergi artışlarına ve zamlara dayanan 2018 bütçesini savunurken, bu ek gelirlerin nereye aktarılacağını açık bir şekilde dile getirmişti. Ağbal, vergi artışından elde edilecek gelirlerin 8 milyar lirasının doğrudan Savunma Sanayii Destekleme Fonuna ek gelir olarak aktarılacağını, buna ilave olarak 18 milyar liralık harcama artışı beklediklerini açıklamıştı. Yani askeri harcamalara toplam 26 milyar lira ek kaynak sağlanacağını belirtmişti. Nitekim 2018 bütçesinde en büyük artış, Milli Savunma Bakanlığı (%41), İçişleri Bakanlığı (%25) ve Jandarma Genel Komutanlığı (%42) bütçesinde yapılmıştı. Emniyet Genel Müdürlüğü bütçesi ise %18 arttırılmıştı. Sonuçta MİT de dâhil edildiğinde, 672 milyar liralık ödeneğin 90 milyarı “savunma”ya ayrıldı. Kuşkusuz bu, rejimin iç ve dış politikasının ürünüdür.

Uzak ve yakın tarihe baktığımızda şu acı gerçekle karşılaşıyoruz: Tüm dünyada silahlanma artarken, bunun yükü sürekli arttırılan vergilerle yine emekçilerin sırtına bindirilmektedir. Ölüm makinelerine milyarlarca dolar yatırılırken, kendilerinden fedakârlık istenen emekçiler, ordunun onları düşmana karşı korumak üzere bu silahlarla donandığı yalanıyla kandırılmaktadır. Hatta bilinçleri milliyetçilik zehriyle bulanmış olanlar, bu silah gücüyle gurur duyacak kadar körleşebilmektedir. Oysa bu silahlar eninde sonunda, ülke içindeki ya da başka memleketlerdeki emekçilerin tepesinde patlamaktadır. Burjuva devletler halkı düşmana karşı savunmak için değil, sermayenin çıkarlarını korumak ve kârını arttırmak için militarizmi tırmandırmaktadır.

Silah tekelleri el ovuşturuyor

Savaşın ve militarizmin tırmanması karşısında el ovuşturanların başında elbette silah tekelleri geliyor. Bugün dünyanın 40’ı aşkın bölgesinde savaş ve çatışma durumu yaşanıyor ve bu durum silah şirketleri için daha fazla silah satışı, daha fazla kâr anlamına geliyor. Üçüncü Dünya Savaşının parçaları olarak Ortadoğu’da savaş şiddetlenirken ve Pasifik’te sular ısınırken silah tekelleri yüz binlerce insanın cesedi üzerinden ne kadar kâr elde edeceklerinin hesabını yapıyorlar.

Asya-Pasifik bölgesinde Kuzey Kore-ABD geriliminin tırmandırılması nükleer cephaneliğin yenilenmesinin de bahanesi oluyor. Çin’den Japonya’ya, Güney Kore’den Hindistan’a tüm bölge ülkeleri silahlanma harcamalarını arttırırken, silah tekellerine gün doğuyor.

Emperyalist paylaşım savaşının en kanlı cephesini oluşturan Ortadoğu ise kuşkusuz en yağlı müşterilere sahiplik yapması bakımından savaş şirketlerinin gözdesi durumunda. Bu noktada Suudi Arabistan özellikle dikkat çekiyor. ABD’nin Ortadoğu’daki koçbaşlarından biri olan bu devlet aynı zamanda onun en büyük silah alıcısı konumundadır. ABD’nin “Arap baharı”nı kışa çevirdiği 2012’den bu yana Ortadoğu savaşı tüm bölgeyi kaplarken, Suudi Arabistan da o zamandan bu yana dünyanın en büyük silah harcaması yapan dördüncü ülkesi olma konumunu koruyor. Milli gelirinin yüzde 10’unu savaş harcamalarına ayıran bu ülkeyle Trump geçtiğimiz yıl yaptığı ziyaret esnasında 100 milyar dolarlık silah satış anlaşması imzalamıştı. Bu meblağın örneğin dünyanın en büyük silah şirketi olan Lockheed Martin’in yıllık cirosunun 2,5 katına denk olduğunu düşünürsek, savaş tekellerine nasıl gün doğduğunu daha iyi tahayyül edebiliriz.

Ortadoğu’da yoğunlaşan savaşın yağlı müşteri haline getirdiği tek ülke elbette Suudi Arabistan değildir. Bölge ne kadar ısınırsa, çatışmalar ne kadar yayılır ve şiddetlenirse silah tekellerinin pazarı o kadar büyümektedir. İsrail’i, Katar’ı, Bahreyn’i, Kuveyt’iyle tüm bölge ülkeleri başta ABD olmak üzere savaş tekellerine on milyarlarca dolar kazandırmaktadırlar.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü verilerine göre, dünyanın en büyük 100 silah şirketi 2016 yılında 375 milyar dolarlık silah, askeri ekipman ve hizmet satışı yapmıştır. Bu pastadan en büyük payı ise 217 milyar dolarla Amerikan silah tekelleri almıştır. Onu 36 milyar dolarla İngiltere takip ederken, Rusya da bu listede 26,6 milyar dolarlık silah satışıyla ve on şirketle temsil edilmektedir.

Çeşitli kaynakların belirttiğine göre, Türkiye de, bir yandan milyarlarca dolarlık silah alımlarıyla askeri harcamalarını tırmandırırken diğer yandan silah sanayiine büyük yatırımlar yapıyor. Türk silah şirketlerinin %25’e varan yıllık ciro artışlarına ulaşması, nasıl hummalı bir faaliyet içinde olunduğunu gösteriyor.[3] Gerek Savunma ve Havacılık Sanayii İmalatçılar Derneğinin (SASAD) verileri gerekse hükümetin açıklamaları, bugün gelinen aşamada, dünyanın çeşitli ülkelerine silah ihraç eden ve TSK’nın silah alımlarını %65’lere yakın oranlarda karşılayan bir askeri-sınai kompleks yaratıldığını gösteriyor.[4] SASAD verilerine göre “savunma sanayii” şirketlerinin cirosu altı yılda %200 artış göstererek 2016 yılında 6 milyar dolara çıkmıştır. Yaklaşık 36 bin kişinin istihdam edildiği bu sektörde, ismini doğrudan askeri faaliyetlerinden dolayı bildiğimiz Aselsan, Havelsan, MKE, Roketsan gibi şirketlerin yanı sıra, Otokar, Mercedes-Benz, BMC, Nurol Makine, Vestel, Coşkunöz, İşbir, Öztiryakiler, Aksa, Temsa gibi 180’den fazla şirket faaliyet gösteriyor. Geçtiğimiz aylarda SASAD’ın KOSGEB’le yaptığı protokolse, irili ufaklı çok daha fazla sayıda şirketin bu sektöre dâhil olacağını ve sanayinin çok daha artan oranda askerileşeceğini gösteriyor.

Savaşların en harlı dönemlerinde ekonominin bütünüyle askerileştirildiğini geçmişteki iki büyük emperyalist savaş döneminden biliyoruz. Bunlardan ikincisinde özellikle Nazi Almanya’sında bunun doruğa vardırıldığını da. İktidara gelir gelmez bu savaşa hazırlık yapmaya başlayan Naziler, bir yandan askerileştirdikleri ekonomiyi bu sayede canlandırır ve işsizliği sıfırlarken, bir yandan da dünyayı kana bulayacak savaş araçlarını üretiyorlardı. Nazilerin Propaganda Bakanı Goebbels, 1936’da yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “Tereyağsız yapabiliriz, ama bütün barış sevgimize rağmen silahsız yapamayız. Tereyağıyla ateş edemezsiniz, ama silahlarla edebilirsiniz.” Göring de “silahlar bizi güçlü yapar; tereyağıysa sadece şişmanlatır” diyordu. Yani faşist rejim halka, “ekmek yok, tereyağı yok diye yakınmayın, daha çok silah için fedakârlık yapmalısınız” demekteydi. O günden bugüne egemenlerin politikalarında değişen bir şey yoktur.

Emperyalizm çağında, savaş, bir yandan yeni pazarlar elde edilmesini ya da mevcut pazarların derinleştirilmesini sağlarken, bir yandan da körüklenen askeri üretim sayesinde ekonomik canlanmaya hizmet eden bir araçtır. Kapitalizmin içinde bulunduğu derin tarihsel krize paralel olarak, milenyumun başından bu yana cephe cephe genişleyerek yayılan emperyalist savaş, tıkanan dünya pazarını açmak için bir pompa olarak kullanılırken, ekonomi de askerileştirilmek yoluyla canlandırılmaya çalışılıyor.

Elif Çağlı’nın dile getirdiği gibi, askeri harcamalar, ekonomik işleyişi hızlandırıcı ve durgunluktan çıkarıcı bir çarpan hizmeti görürler. “Bu nedenle, günümüz benzeri kritik dönemlerde (…) finans kapital zirvelerinde kapalı kapılar ardında savaşların nasıl sona erdirileceği ya da askeri harcamaların nasıl kısılacağı gibi konular değil, tam tersi konular tartışılıp karara bağlanır. Kimi entelektüeller ABD emperyalizminin artan savaş harcamaları nedeniyle artık Ortadoğu’da veya Kafkasya’da, Afganistan’da vb. savaşları sürdüremeyeceği ve dolayısıyla barışçı bir politikaya geçiş yapacağı türünden görüşlerle oyalanadursunlar, ABD emperyalizminin ekonomik durgunluk tehlikesine karşı savaş makinesini nasıl körüklediği ortadadır.”[5] Bu satırlar bu süreç boyunca yaşanan gelişmeler tarafından fazlasıyla doğrulanmıştır. Nitekim ABD barışçı politikalara geçmek ne kelime savaş makinesini körükledikçe körüklemiş ve bu bölgelerdeki ateşi daha da büyütmüştür. Üstelik ekonominin en kötü durumda olduğu dönemde görevi devralan Trump, en azgın savaş politikalarının makinisti olarak o koltuğa oturtulmuştur. Elbette sadece o değil. Başta büyük emperyalist güçler olmak üzere kapitalist devletlerin önemli bir bölümü savaş trenine katılmıştır.

Egemenler için daha fazla kâr, yeni pazarlar, nüfuz alanları ve güç gösterisi anlamına gelen savaş, emekçiler için korkunç yıkımlar demektir. Bunu her gün yaşayarak görüyoruz. Milyonlarca insanın ölümüne, sakat kalmasına, salgın hastalıklardan, ilaçsızlıktan, açlıktan kırılmasına tanık oluyoruz. Milyonlarcasının canlarını kurtarmak için sefalet içinde yaşamaya mahkûm kılındıkları ülkelere göç etmek zorunda kalmaları, bombalarla taş üstünde taş bırakılmayan kentler, binlerce yıllık tarihi eserlerin tarumar edilmesi ve daha nice felâket gözlerimizin önünde yaşanıyor. Buna mukabil burjuvazi, gencecik emekçileri savaş cephelerine sürüp katlettiği yetmiyormuş gibi, bir de 24 saat canlı yayınlarda, emekçilere savaş araçlarının reklâmını yapıyor utanmadan. Savaşların aynı zamanda silah tekellerinin reklâm arenası olduğunu ilk defa 1991’deki birinci Körfez savaşı esnasında görmüştük. Medyadan canlı yayın halinde verilen bombardıman görüntülerinin yanında, bu bombalamayı yapan uçakların, bombaların, helikopterlerin vb. teknik özellikleri akıtılıyordu. Çoluk çocuk on binlerce insanı katleden bombalar, uçaklar, tanklar, 24 saat canlı yayınlarda adeta pahalı oyuncaklar olarak sergileniyordu. Elbette bu pazarlamanın muhatabı doğrudan halk değildi. Ama onlara milyarlarca dolar akıtmak için ümüğüne yapışılan halkın, bu “güzel oyuncakların” zaruri olduğuna ikna edilmesi gerekiyordu. Dolayısıyla hem propaganda, hem reklâm hem de halkı ikna işlevi görüyordu bu 24 saat canlı yayınlar.

Kapitalizm çoktandır çürümüş durumdadır. Onun her soluğu artık zehir saçmaktadır. Savaşı yaşamının temel gereği haline getirmiş bu sistem insanlığa korkunç bir yıkımdan başka hiçbir şey vaat etmemektedir. Ama tam da bu nedenle kendi yıkımını da hazırlamaktadır. Unutmayalım, savaşlar aynı zamanda devrimlerin de anasıdır!



[1]      Elif Çağlı, Çürüyen Kapitalizm (Kasım 2007), marksist.com

[2]      İlk beşi Hindistan, Suudi Arabistan, Çin, Birleşik Arap Emirlikleri ve Avustralya oluşturuyor. Türkiye ABD’nin Suudi Arabistan ve BAE’den sonraki en büyük müşterisi konumunda bulunuyor.

[4]      Bu noktada, şu sıralar özellikle “yerli ve milli” denilen silah sanayiinin, gerçekte dev emperyalist silah tekellerinin çeşitli biçim ve düzeylerdeki ortaklıkları, işbirlikleriyle iç içe geçtiğini belirtmek gerekir. Örneğin “yerli uçak” projesi dünyanın en büyük silah tekellerinden biri olan İngiliz BAE Systems ile, “yerli füze ve hava savunma sistemi” projesi Fransız Eurosam’la geliştiriliyor. Bu arada “yerli ve milli” üretim sayesinde halkın göğsü gururla, yerli ve yabancı tekellerin kasası ise milyarlarla doluyor!

[5]      Elif Çağlı, Uzak ve Yakın Tarihin Prizmasından Yansıyan Gerçekler (Ekim 2008), marksist.com