Navigation

Kapitalizm, Savaş ve Devrim

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
İçinden geçtiğimiz Üçüncü Dünya Savaşı döneminde, bu savaşın emperyalist mahiyetini, kapitalizmin neden barışçıl bir dünya kuramayacağını, haksız savaşların kapitalizmin kaçınılmaz ürünleri olduğunu ve savaşların aynı zamanda devrimler için bir katalizör görevi gördüğünü kavramak büyük önem taşıyor. Savaş ve devrim arasındaki ilişkiye Marksistler her zaman dikkat çekmişlerdir.

“Eğer sosyalizm kazanamazsa, kapitalist devletler arasındaki barış yalnızca bir ateşkes, bir fasıla, halkları yeniden boğazlamak için bir hazırlık olacaktır.” (Lenin, 14 Aralık 1917)

İçinden geçtiğimiz Üçüncü Dünya Savaşı döneminde, bu savaşın emperyalist mahiyetini, kapitalizmin neden barışçıl bir dünya kuramayacağını, haksız savaşların kapitalizmin kaçınılmaz ürünleri olduğunu ve savaşların aynı zamanda devrimler için bir katalizör görevi gördüğünü kavramak büyük önem taşıyor. Savaş ve devrim arasındaki ilişkiye Marksistler her zaman dikkat çekmişlerdir: Lenin, “savaşlar devrimlerin dölyatağıdır” derken, Troçki de “devrimler çoğu kez savaşları izler” tespitinde bulunuyordu. Bu tespit, o gün olduğu gibi bugün de emperyalist savaşlara karşı izlenecek mücadele hattının temel belirleyenlerinden biridir. Pasifistlerden (devrimci olanı da dahil her türlü savaşa karşı çıkanlar) farklı olarak Marksistler, savaşların kapitalizmden kaçınılmaz olarak türediğini ve savaşlara nihai olarak son vermenin yegâne yolunun proleter devrimden geçtiğini vurgulayarak, savaşların yarattığı toplumsal hoşnutsuzluk dalgasını devrimci bir ayaklanmaya doğru büyütmenin taktikleri üzerine odaklaşırlar.

Kuşkusuz ki savaş, kapitalizmle birlikte başlayan bir olgu değildir. Ne var ki, kapitalizm, yarattığı militarizmle birlikte, insanlık tarihinin aslında en kanlı dönemini temsil eder. 20. yüzyılın ikinci yarısında ileri kapitalist ülkelerin topraklarında savaşların yaşanmaması, aksi yönde bir kanıyı besleyip güçlendirmiş olsa da gerçeklik budur. Kapitalizm, örgütlü, kurumsal, sistematik şiddetin ve bunun en vahşi biçimi olan savaşın zirvesini temsil eder. Rosa Luxemburg’un da dediği gibi, tepeden tırnağa her gözeneğinden kan ve pislik akışı, sermayenin sadece doğuşunu değil aynı zamanda dünyada adım adım ilerleyişini de temsil etmektedir.

Kapitalizmin tarihi gösteriyor ki, ulus-devletin ortaya çıkışı, askeri-bürokratik devlet aygıtının geçmişe kıyasla devasa ölçülerde büyümesi, denetimini toplumun en kılcal damarlarına kadar uzatması, tepeden tırnağa silahlanması ve toplum üzerindeki tahakkümü yeni ve çok daha sinsi araçlarla sürdürmesi demektir. Ordunun, silahlı kuvvetlerin ve savaşın yüceltilmesi; ülke yönetiminde, siyasi ve toplumsal alanda silahlı kuvvetlerin aşırı ağırlık kazanması; sorunları esas olarak askeri yöntemlerle çözme yaklaşımı; savaş hazırlıklarının normal ve arzu edilir bir faaliyet olarak algılanması ve algılatılması, işte kapitalizmin analık ettiği militarizm budur. Modern dünyada hükümdarlığını ilan eden burjuvazi, emperyalizm çağıyla birlikte vaat ettiği dünyanın gerçekte ne melun bir şey olduğunu emperyalist dünya savaşları dehşetiyle yeterince ortaya koydu. Bu savaşlar ne bir “kaza eseriydi”, ne de “çılgın adamların işiydi”. Emperyalist paylaşım savaşları, kapitalist sistemin işleyişinin kaçınılmaz sonuçlarıdırlar, tıpkı iktisadi krizler gibi.

Savaş kapitalizmin zorunlu bir sonucudur

Tarih gösteriyor ki, sermayenin gelişip büyümesi, savaşların da aynı şekilde büyümesini, sayısının, sıklığının, yıkıcılığının ve kurbanlarının artmasını beraberinde getirmektedir. Dünya pazarının daha büyük bir kısmını ele geçirmek, daha geniş hammadde ve enerji kaynaklarına el koymak üzere tüm büyük güçler sonu gelmez bir rekabet içindedirler. Bu rekabet askeri yöntemlere başvurulmasını belli bir aşamada zorunlu kılar. Bu zorunluluk, kapitalist güçleri giderek daha güçlü ordular kurmaya iter.

Sanayi devrimiyle birlikte gerek ülkelerin daha büyük bir zenginlik biriktirmesi gerekse de seri üretimin sağladığı avantajlar, daha çok sayıda askeri donatmayı ve dolayısıyla daha büyük ordular kurmayı mümkün kılmıştı. Kapitalist seri kitlesel üretim, ordunun da savaşların da kitleselleşmesine zemin hazırlamıştır. Avrupa’nın büyük güçleri 16. yüzyılda 20 bin civarında, 17. yüzyılda ise 20 ilâ 80 bin arasında asker beslerken (İspanya 200 bin askerle istisna idi), bu sayılar sanayi devriminin ardından İngiltere’de 300 bine, Fransa’da 400 bine çıkıyor, diğer ülkeler de 100 bini hayli aşan ordular beslemeye başlıyorlardı. Ordularla birlikte ordunun toplam nüfusa oranı da katlanarak artıyordu. Ordulardaki bu büyüme, hammaddeler, pazar alanları ve sömürgeler için girişilen savaşların bir gereği idi.

Tarihe baktığımızda kapitalizmin gelişimiyle savaşların sayısının artması ve verilen kurbanların sayısının devasa boyutlara ulaşması arasında doğrudan bağ olduğunu görüyoruz. Sanayi devriminin gerçekleştiği 18. yüzyılda 68 savaş yaşanmış ve 4 milyon kişi ölmüştü. 19. yüzyılda bu sayı 205 savaş ve 8 milyon ölüye çıktı. İnsanlık tarihinin en kanlı dönemi olan 20. yüzyıl ise 300 civarında savaşa ve 110 milyondan fazla insanın bu savaşlarda can verişine tanıklık etti. Savaşlar giderek toplumun tamamını doğrudan kapsar hale geldikçe ve yıkımın boyutları arttıkça, savaşlarda ölen insan sayısının nüfusa oranı da giderek arttı: Bu oran 18. yüzyılda binde 5 ve 19. yüzyılda binde 6 iken, 20. yüzyılda binde 46’ya fırlamıştır.[1]

Batılı kapitalist güçlerin hem birbirleriyle hem de yerli güçlerle giriştikleri sömürge savaşlarının ardından 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde dünyanın toprak bakımından paylaşımının tamamlanması hiç de büyük güçler arasındaki savaşların ortadan kalkması anlamına gelmedi. Tersine emperyalizm dönemiyle birlikte, dünyanın nüfuz alanları temelinde yeniden paylaşım kavgası alevlendi. Avrupa iki kez tümüyle yakılıp yıkıldı, tüm dünya gerçek anlamda savaş meydanına döndü. I. Dünya Savaşında yaşanan can kayıpları, kendisinden önceki iki yüz yıl boyunca yaşanan tüm savaşlardaki toplam kayıptan fazlayken, II. Dünya Savaşındaki kayıpların sayısı, belki de insanlık tarihindeki tüm savaşların toplamından fazladır. II. Dünya Savaşından sonra, Yugoslavya’nın parçalanmasıyla başlayan Balkan savaşlarına dek Avrupa topraklarında savaş yaşanmaması, Avrupalılarda barışçıl bir döneme girildiği yanılsamasını üretse bile 20. yüzyılın ikinci yarısında da savaşlar aslında hiç eksik olmamıştır. Dünyanın diğer bölgelerinde yaşanan bu savaşlarda büyük emperyalist güçler işin içinde şu ya da bu ölçüde muhakkak olmuşlardır. Savaşı Avrupa’nın uzağında tutmaya çalışan büyük güçler, ellerindeki muazzam yıkım araçlarıyla doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçınmış, dünyanın yeniden paylaşımı için kendi anayurtlarına uzak topraklarda giriştikleri ya da kışkırttıkları savaşlarla doğrudan ya da dolaylı olarak boy ölçüşmeye devam etmişlerdir.

Tüm bunlar kapitalizm ile savaş arasında kopmaz bir bağ olduğunu verilerle de kanıtlıyor. Kapitalizm varolmaya devam ettiği sürece iktisadi rekabetin, sıcak çatışmalarla, yani emperyalist paylaşım savaşlarıyla sonuçlanması kaçınılmazdır. Bir başka deyişle, iktisadi krizler nasıl kapitalizmin içsel işleyişinden kaynaklanıyorsa ve kapitalizmi krizlerin patlak vermesinden kurtarmak mümkün değilse, emperyalist savaşlar da doğrudan kapitalizmin iktisadi krizlerinden ve yeniden-paylaşım kavgasından türerler. İşte bu yüzden savaşsız bir kapitalizm düşünülemez. Lenin Ağustos 1915’te, kapitalist gelişim dinamiklerinin kriz ve savaşları doğuruşunu yalın bir şekilde şöyle vurguluyordu:

Sermaye uluslararası ve tekelci hale gelmiştir. (…) Kapitalizm altında güç kullanmaktan başka bir paylaşım zemini ve paylaşım ilkesi mümkün değildir. (…) Kapitalizm üretim araçlarının özel mülkiyeti ve üretimde anarşidir. (…) Kapitalist bir devletin gerçek gücünü sınamanın savaştan başka bir yolu yoktur ve olamaz. Savaş özel mülkiyetin temelleriyle çelişmez bilakis bu temellerin doğrudan ve kaçınılmaz bir ürünüdür. Kapitalizm altında tek tek işletmelerin ve tek tek devletlerin düzgün ekonomik büyümesi imkânsızdır. Kapitalizmde periyodik biçimde sarsılan dengeyi yeniden sağlamanın sanayide krizler ve siyasette savaşlardan başka bir yolu yoktur.[2]

Bu gerçeklere rağmen, kapitalizmin ilk dönemlerinden beri, burjuva ideologlar, barış hayalleri yaymaktan geri durmadılar. Burjuvazinin yükseliş döneminde Aydınlanmacı büyük Alman filozoflarından Kant, iyi niyetle ve iyimser bir havada, anayasal bir hükümetin ve güçler ayrılığına dayalı parlamenter bir cumhuriyetin savaşları zorlaştıracağını, çünkü halkların barıştan yana olduklarını ve bunu demokratik mekanizmalar aracılığıyla yönetime yansıtacaklarını ileri sürüyor, daha doğrusu hayal ediyordu. Kapitalizmin gelişimi bunun büyük bir yanılgı olduğunu ortaya koydu. SSCB’nin çöküşünden sonra da globalizm ideologları, büyük bir ikiyüzlülükle, “evrensel barış”ın geleceği iddiasını yineleyip durdular. Onlara göre, dünya ekonomisinin varlığı, ekonomilerin giderek çok daha fazla iç içe geçmesi, farklı uluslardan büyük sermaye gruplarının çokuluslu ya da ulus-ötesi adı verilen dev dünya tekelleri haline gelerek işbirliği yapması vb. olgular, küreselleşmenin yeni büyük savaşları engelleyeceği anlamına geliyordu. Kimi sermaye grupları arasındaki işbirliği olgusunu mutlaklaştırıp, esas olanı, yani büyük sermaye grupları ve kapitalist devletler arasındaki kıran kırana rekabet olgusunu göz ardı eden bu globalist argümanların ne denli çürük ve sahtekârca olduklarının ortaya çıkması için çok beklemek gerekmedi. Globalist ideologların yazdıklarının daha mürekkebi kurumadan, dünya üçüncü büyük paylaşım savaşına adımını atmıştı bile!

“Topyekûn savaş”

Kapitalist gelişim, kabaca 19. yüzyılın ortalarından itibaren savaşların yürütülme tarzını kökten değiştirmiştir. Savaş dönemlerinde milyonlarca insanın silahaltına alınmasının yanısıra tüm toplumun seferber edilmesi, ekonominin savaşa endekslenmesi, sanayi merkezlerinin, enerji santrallerinin, ulaşım ve iletişim hatlarının, kentlerin, kısacası üzerinde yaşayan insanlarla birlikte tüm bir ülkenin savaş alanı ve askeri hedef haline gelmesi demek olan topyekûn savaş, kapitalist barbarlığın insanlığa armağanı olmuştur! Bu aynı zamanda muazzam bir toplumsal altüst oluş, iktisadi-siyasi-toplumsal dengelerin köklü bir şekilde sarsılması, günlük rutin ve alışkanlıkların kırılması, toplumun uyutulmuş geniş kesimlerinin gözünü açmaya başlaması ve kaçınılmaz olarak, hele de savaştan yenik çıkan ülkelerde büyük toplumsal huzursuzluklar ve devrimci kabarışlar anlamına geliyordu. Topyekûn savaşın yarattığı seferberlik, dehşet ve yıkım, birçok durumda, toplumsal devrimlerin dölyatağı haline gelmiştir. Bu nedenle bu olgu üzerinde biraz durmakta fayda var. Bu aynı zamanda bugün yürüyen dünya savaşının, neden (şimdilik!) geçmiştekilerden farklı bir tarzda yürütüldüğünün ipuçlarını da vermektedir.

Kapitalist sanayinin savaş alanlarına damgasını basmasından önce iki ordunun karşı karşıya geldiği meydan savaşları, en fazla birkaç gün içinde sonuca bağlanıyor, çok daha az sayıda insanın katılımıyla gerçekleşiyor ve siviller genellikle (savaş harcamalarını karşılamak için salınan ek vergiler ya da yaşadıkları bölgeden geçen orduların iaşesini sağlamak dışında) savaşın yıkıcı etkilerini çok fazla hissetmiyorlardı. Sanayileşmeyle birlikte tepeden tırnağa silahlanan kapitalist devletler üç aşağı beş yukarı eşit güçlerle ve benzer teknolojilerle cephelerde karşı karşıya geldikçe savaşlar uzayıp yıllarca sürmeye başladı. Cepheler o denli yayıldı ki, savaşan ülkelerin tamamı savaş alanı haline geldi. Artık ulusun ve devletin tüm kaynakları savaş için seferber edilecek, yalnızca orduların karşı karşıya geldiği alanlar değil, cephenin gerisindeki kentler, ulaşım yolları, üretim birimleri ve siviller de savaş alanının bir parçası sayılmaya ve doğrudan hedef olarak görülmeye başlanıyordu. Yalnızca düşman ordusunun değil düşman ülkenin halkının da savaşma iradesi ve direnci kırılmak zorundaydı. Topyekûn savaş buydu. Savaş alanlarına makinelerin girişi, askerlerin dev kitleler halinde katledilmesini müjdeliyordu! Kapitalizmin insanlığı sürüklediği kanlı kitlesel katliamların ve modern savaş biçimlerinin ilk örneği Amerikan İç Savaşı (1861-65) idi.[3]

Kentlerin de birer askeri hedef haline gelmesi, kentleşme olgusuyla birleştiğinde muazzam sivil kayıplar anlamına gelmektedir. Nüfusun önemli bir bölümünün kentlerde yaşaması, bir savaş durumunda iletişimin, ulaşımın ve altyapının çökmesinden ve altüst olan ekonomiden nüfusun çok büyük kesimlerinin doğrudan etkilenmesi sonucunu doğurur. Milyonlar, yalnız bombardımanların değil, açlık ve salgın hastalıkların tehdidi altındadırlar. Bugün altyapının çökmesiyle gelişmiş ülkelerde halkın dörtte üçünden fazlasının iki hafta içinde açlıkla ve salgın hastalıklarla karşı karşıya kalacağı hesaplanmaktadır.[4] Sonuçta, savaşlarda doğrudan ya da savaşın dolaylı etkileri nedeniyle yaşanan sivil ölümleri katlanarak artmış ve asker kayıplarının misliyle fazlasına ulaşmıştır.

İşin daha da çarpıcı yanı, egemenlerin söyledikleri tüm yalanlara rağmen, bu sivil kayıpların kaza sonucu gerçekleşmemesi, bizzat hedeflenmesidir. 1930’larda tüm emperyalist güçlerin komutanları, zaferin ancak cephe gerisindeki kentlerin hava güçleriyle stratejik bombardımana tutulması ve sivil halka saldırılmasıyla kazanılabileceğini savunuyordu. İspanya İç Savaşında Guernica’nın faşist Alman hava kuvvetlerince bombalanması sivillere dönük katliamların ilk dehşet verici örneklerindendi. Çok daha ağır ve kapsamlı bombardıman ise aynı dönemde Çin-Japon savaşı sırasında Nanking’in Japonlarca yerle bir edilmesiyle yaşanmıştı. Altı hafta süren bombardıman ve takip eden işgal sırasında, 300 bin kadar sivil ve teslim olmuş asker katledildi, 20 ilâ 80 bin arasındaki kadın tecavüze uğradı. Ama bu kitlesel katliamların failleri faşist devletlerle sınırlı değildi. II. Dünya Savaşında İngiliz Hava Kuvvetlerinin resmi doktrini şu şekildeydi: “Herhangi bir gücün kendisini bombalanmaktan koruyamayacağını bilmesi sokaktaki adam için en iyisidir. Kim ne derse desin, bombardıman uçağı her zaman savunmayı aşacaktır. Tek savunma hücumdur, yani kendinizi korumak istiyorsanız kadın ve çocukları düşmandan daha hızlı öldürmek zorundasınız.[5] Düşündüklerini yaptılar. II. Dünya Savaşında kentler muazzam bir katliam alanı haline dönüştüğü gibi en büyük sivil katliamlarını sözümona demokrasi mücadelesi veren ABD ve müttefikleri gerçekleştirdi. Almanya’nın Dresden ve Hamburg gibi kentlerine konvansiyonel silahlarla yapılan bombardımanlarda üç gün içinde 200 bin insan katledilmiş, sözkonusu kentlerin %85’i tamamen yıkılmıştı! Bunlar yetmezmiş gibi, kitle imha silahları geliştirildi, yetkinleştirildi ve insanlık üzerinde acımasızca kullanıldı. Çağdaş bilimin dâhi çocuklarının ürünü olan atom bombalarının Hiroşima ve Nagasaki’de patlatılması, birkaç saniye içinde yüz binlerce insanın ölmesi ve milyonlarcasının da geleceğinin çalınması anlamına gelecekti. Böylelikle, I. Dünya Savaşında 11 milyon askerin yanı sıra 7 milyon sivil canından olurken, II. Dünya Savaşında kapitalizm topyekûn savaşın daha da acımasız boyutlarıyla tanıştırdı insanlığı: 21-25 milyon askerin yanı sıra 50-55 milyon sivil katledildi.[6]

Özetle, topyekûn savaşlar milyonlarca askerin yanı sıra daha da fazlasıyla sivilin ölmesi anlamına geliyor, savaşı sürdürmek için harcanan kaynakların daha zayıf ülkelerin ekonomisini sarsması yetmezmiş gibi, bir de yenilgi durumunda ödenecek savaş tazminatlarıyla ülkeler tam bir felâkete sürükleniyordu. Kapitalizmin ürünü olan savaşlar, böylelikle yine kapitalizmin sonunu getiren toplumsal devrimlerin de fitilini ateşliyorlardı.

Savaşlar devrimlerin dölyatağıdır

Troçki, savaşın yalnızca yıkım ve ölüm yüzünden değil, kitleleri harekete geçirici boyutlarından ötürü de devrimci bir katalizör görevi gördüğüne işaret eder: “İşçi kitleleri olağan dönemlerde bir köle gibi uysalca çalışarak, alışkanlıkların büyük baskısına boyun eğerek her Allahın günü didinip dururlar. Kapitalizme sadakatle hizmet eden bu alışkanlık olmasa, ne bekçiler ne polis, ne gardiyanlar ne de cellâtlar kitleleri boyunduruk altında tutabilirler. Kitlelere eziyet eden ve onları yıkıma uğratan savaş, egemenler için de tehlikelidir; çünkü savaş, halkı bir çırpıda alışılmış durumundan çekip çıkarır, gümbürtüsüyle en geri ve cahil unsurları uyandırır ve onları enine boyuna düşünmeye ve etraflarına bakınmaya zorlar. (…) Egemenler milyonlarca emekçiyi alevlerin içine iterek, alışkanlıklar yerine yalanlara ve vaatlere başvurmak zorunda kalırlar. Burjuvazi kendi savaşını kitlelerin âlicenap ruhunda değerli addedilen özelliklere boyayarak sunar: Savaş «Özgürlük» içindir, «Adalet» içindir, «Daha İyi Bir Yaşam» içindir! Kitleleri en derin noktalarına dek harekete geçiren savaş, değişmez bir biçimde onları aldatarak sonlanır: onlara yeni yaralar ve zincirler dışında hiçbir şey getirmez. Bu nedenle aldatılan kitlelerin savaştan doğan gergin durumu, çoğu kez egemenlere karşı bir patlamaya yol açar; savaş devrimi doğurur.[7]

Savaşların başlangıcında, mülk sahibi sınıfların yalan bombardımanının etkisine maruz kalan geniş kitleler, hele de işler ters gitmeye başladığında, çok geçmeden gerçekliği görmeye başlarlar. Kan, çamur ve cesetlerle dolan çukurlarda, açlıktan, soğuktan ve hastalıktan kıvranan kentlerde milyonlarca yürek, öfke ve hiddetle çarpmaya başlar. Ölüm yaşama galip geldikçe, kitlelerdeki tereddüt giderek kaybolur, korku duvarları yıkılmaya başlar. Hayatta kalmak tesadüflere bağlıyken, “böylesi yaşamak değil” bilinci dalga dalga topluma yayılır, ölüm de dâhil her şeyi göze alarak egemenlerin üzerine yürümek kolaylaşır. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmayanlar nihayet harekete geçerler. Tarih bunun örnekleriyle doludur.

1870 Fransız-Alman savaşının sonucunda, aldatılmışlığa, savaşın yıkımına ve burjuvazinin ülkeyi açıkça yabancı işgaline terk etmesine isyan eden emekçiler, Paris’te Komün’ü ilan ederek şanlı bir devrim süreci başlatmışlar ve tarihteki ilk proleter iktidarı kurmuşlardı.

Çeyrek milyon insanın makineli tüfekler ve toplarla parçalara ayrılarak can verdiği 1903 Rus-Japon savaşı 1905 Rus devriminin yolunu döşemekte büyük rol oynamıştı.

Topyekûn savaşın sınır tanımaz yıkıcılığının sergilendiği I. Dünya Savaşı, özellikle savaştan yenik çıkan ülkelerde büyük altüst oluşlara yol açmış, tüm Avrupa’da devrimci duyguları fırtınaya dönüştürmüştü. Bu öyle bir fırtınaydı ki, hiçbir burjuva rejim bundan kendisini tümüyle kurtaramadı. I. Dünya Savaşı, Avrupa’da en başta Hohenzollern, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı hanedanlıkları olmak üzere birçok monarşinin yıkılmasına yol açtı. Avrupa’nın en gerici rejimi durumundaki Çarlık Rusyası ise bununla da kurtulamadı. 1917 Şubatında patlak veren Rus devrimi, 1917 Ekim ayında proletaryanın zaferiyle taçlandı. Değişen yalnızca Rusya’daki siyasal rejim değildi, Rusya işçi sınıfının mülksüzleştirenleri mülksüzleştirerek yaktığı devrim ateşinin kıvılcımları tüm dünyaya sıçradı. Almanya devrimlerle sarsıldı, monarşi yerle bir oldu, ne var ki beş yıl içerisinde üç büyük devrimci dalgaya rağmen işçiler iktidarı ele geçirmeyi ve burjuvaziyi mülksüzleştirmeyi başaramadılar. İtalya’da ortaya çıkan devrimci durum kimi sanayi merkezlerinde işçi sınıfının fiilen kontrolü ele geçirmesini sağlamıştı, ancak orada da devrimci dalga daha ileriye gidemedi. Macaristan’da kurulan Sovyet hükümeti de yalıtılmışlık koşullarında çok fazla dayanamadı.

I. Dünya Savaşında on milyondan fazla insanın cephelerde kırımdan geçirilmesi muazzam bir tepki yaratmış, tüm büyük emperyalist güçler hem cephelerde asker isyanlarıyla hem de savaştan dönen askerlerin ülkelerinde gelişen toplumsal huzursuzluk ve isyan dalgasına katılımıyla karşı karşıya kalmışlardı. Egemenleri saran devrim korkusu atmosferinde, emperyalist güçler 1920’li yıllarda, milyonlarca emekçinin silahlanması sonucunu doğuran büyük kitlesel ordulardan vazgeçerek, daha küçük ve profesyonel askerlerden oluşan ordular kurmayı bile hayal etmeye başlamışlardı. Ne var ki günün askeri teknolojisi bunu hayata geçirmek için yeterli düzeyde değildi ve emperyalistler II. Dünya Savaşını da büyük kitlesel ordularla yürüttüler.

İkinci Dünya Savaşının son döneminden itibaren birçok devrimci dönüşüm ve yükseliş gerçekleşmiştir. Japon İmparatorluğu ABD’nin desteğiyle zar zor ayakta kalırken, burjuva demokrasisine geçmek zorunda kalmıştır. Dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin’de, Sovyet bürokrasisinin aksi yöndeki tüm baskı ve yönlendirmelerine rağmen, Japonlara karşı yürütülen savaş kısa süre içerisinde toplumsal bir mahiyet kazanmış, Mao’nun ÇKP’si önderliğinde devrimci bir savaşa dönüşmüş ve Çin’de büyük bir halk devrimi yaşanmıştı. Hindistan ise Britanya’nın “akılcı” politikası sayesinde son anda devrim yolundan geri çevrildi ama yine de bağımsızlığını kazandı. Yugoslavya’da faşist işgale karşı yürütülen partizan savaşı aynı zamanda işbirlikçi yerel burjuva iktidara karşı da bir iç savaş biçimine bürünmüş ve önemli bir devrim boyutuna ulaşmıştı. Benzer bir anti-faşist mücadele Yunanistan’da komünistlerin öncülüğünde verilmiş, anti-faşist mücadele kapitalistlere karşı bir iç savaşa dönüşmüş, toplumsal bir devrim ancak Stalin’in Churcill’le anlaşarak Yunan komünistlerine ihanet etmesi sayesinde engellenebilmişti. Fransa ve İtalya gibi ülkelerde de komünistler faşizme ve emperyalist savaşa karşı yürüttükleri mücadele sayesinde muazzam bir siyasi güce ulaşmışlardı ancak hareketin başındaki Stalinist partiler iktidarı ele geçirmeye girişmek yerine “büyük tarihsel uzlaşma” adı altında devrimci yükselişlerin önünü kesmişler ve ellerine düşen iktidarı altın tepside burjuvaziye sunmuşlardı. Eğer Stalinist bürokrasinin ihanetleri olmasaydı, bugün bambaşka bir dünyada çok daha farklı bir tarih yaşıyor olabilirdi insanoğlu!

Bir başka çarpıcı örnek de Vietnam’da Amerikan emperyalizminin yürüttüğü savaşın 1968’de ileri kapitalist ülkeleri sarsan devrimci dalgayı harlamasından verilebilir. Binlerce askerin ceset torbalarında ABD’ye dönüşü, “savaş gazilerinin” ülkeye döndüklerinde savaş karşıtı harekete destek vermeleri gibi etkenler, savaşın yarattığı dolaylı sarsıcı etkilerle birleştiğinde ABD’de ciddi bir hoşnutsuzluk dalgasını körüklemişti. Avrupa’da, en başta da İtalya ve Fransa’da, işçi sınıfı ve gençlik ekonomik gidişattan duydukları rahatsızlığı Amerikan emperyalizminin Vietnam’da giriştiği katliamlara karşı duydukları öfkeyle birleştirerek büyük bir yükselişe imza atmışlardı.

Son olarak, savaşlarla faşist rejimlerin akıbeti arasındaki ilişkiyi de vurgulamak gerekir. Faşist rejimlerin önemli bir bölümü, giriştikleri haksız savaşlar sonucunda yaşadıkları askeri bozgunun sonucunda ya da bunun yarattığı toplumsal hoşnutsuzluk dalgasının etkisiyle yıkılmışlardır. Alman ve İtalyan örnekleri en çarpıcılarıdır. Arjantin’deki faşist cunta İngiltere ile giriştiği Falkland savaşında aldığı yenilgiden sonra, Yunanistan’daki faşist cunta da Kıbrıs’ta aldığı askeri yenilgiden sonra çöktü.

II. Dünya Savaşının ardından yaklaşık çeyrek yüzyıl süren ekonomik yükseliş dalgasında pasta büyürken ve kapitalist güçlerin SSCB’ye karşı ABD şemsiyesi altına sığınma zarureti varken, emperyalist güçlerin birbirleriyle askeri kapışmaya ihtiyaçları da imkânları da pek yoktu. SSCB’nin çöküşünün ardından her iki koşulun da artık ortadan kalkması ve diplomatik araçların tıkanmasıyla birlikte, büyük güçler bir kez daha kozlarını askeri alanda paylaşma zorunluluğuyla karşı karşıya gelmişlerdir. Kapitalizmin tarihsel sistem krizi ve ABD hegemonyasının zayıflaması, insanlığı yeni bir dünya savaşının içine sürüklemiştir.

Alevlenen hegemonya kavgasının bir parçası olarak Balkanlar’da patlak veren savaşlar, bu dünya savaşının ilk işaret fişekleriydi. Milenyum dönemeciyle birlikte daha da belirgin olarak Üçüncü Dünya Savaşı şeklinde somutlanan bu savaş, geçmiştekilerden şimdilik farklı şekillerde yürütülüyor. Emperyalistler bugün kozlarını, yeniden paylaşıma konu olan alanlarda dolaylı olarak paylaşıyorlar. Savaş birbirine eklemlenen halkalar biçiminde yayılarak daha da şiddetleniyor. Bu süreç aynı zamanda otoriter, totaliter rejimlerin yayılmasıyla bütünleşiyor. Savaşın yarattığı yıkım daha geniş kesimleri etkisi altına aldıkça ve söz konusu baskıcı rejimlerin emekçi kitleleri içine soktukları cendere sıkıştıkça hoşnutsuzluk dalgası, tıpkı geçmiş örneklerde olduğu gibi, eninde sonunda katlanarak büyüyecektir. Tarih gösteriyor ki eğer işçi sınıfı örgütlü bir siyasal güç olarak sahneye çıkabilirse savaşı devrimci bir yoldan sonlandırmak gayet de mümkündür. Proleter devrimcilere düşen görev o günlere hazırlanmaktır.



[1]      İstatistikler için bak: Charles Tilly, Zor, Sermaye ve Avrupa Devletlerinin Oluşumu, İmge Yay., 1.bsk, s.123-4

[2]      Lenin, Avrupa Birleşik Devletleri Sloganı Üzerine, Collected Works, Progress Publishers, Moscow 1964, c.21, s.340, 341

[3]      Amerikan İç Savaşında 3 milyon insan silahaltına alınmış ve bunların beşte biri (620 bin asker) can vermişti. Nüfusun yüzde 2’si demek olan bu sayı ABD’nin 20. yüzyıldaki dünya savaşları ile Kore ve Vietnam savaşlarında kaybettiği toplam insan sayısından fazla idi.

[4]      Son dönemki savaşlarda da bu olgu çırılçıplak ortadadır. 90’lardaki Balkan savaşlarında Yugoslav halkları kısa sürede açlığın pençesine düşmüş ve ancak dış yardımlarla ölümden kurtulmuşlardı. Son dönemde Suriye’nin birçok kentindeki savaşta da, Yemen’de yaşanan iç savaşta da benzer manzaralar görülmüştür.

[5]      Akt: Mehmet Tanju Akad, Çağdaş Toplumda Savaş, Kastaş Yay., s.16 (vurgu bizim, düzeltilmiş çeviri)

[6]      Bugün yaşanan savaşlarda ise sivil ölümleri toplam kayıpların yüzde 90’ını bulmaktadır. Ordular savaşıyor ama ölenler neredeyse tümüyle siviller!

[7]      Troçki, Paris Komünü, Mart 1917, marksist.net/node/1390