Navigation

“Ne Kadrosu Yahu, Çalışıyorsunuz İşte”

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Temelleri daha önce atılmış olsa da AKP hükümetleri döneminde iyice yerleşen ve yaygınlaşan taşeron çalışma, bugün 2 milyondan fazla işçiyi kapsamaktadır. Taşeron firmalarda çalışmak da, malûm, işçilerin en büyük sıkıntılarından biridir. Kötü çalışma koşullarında, düşük ücretlerle, güvencesiz, örgütsüz çalışmak demektir çünkü taşeron işçiliği. Bu yüzden taşeronda çalışan işçilerin çoğunun en önemli arzusu, kadrolu işçi pozisyonuna geçmektir.

Özellikte 2015 yılından bu yana, AKP’nin seçim vaadi nedeniyle, kamudaki taşeron firmalarda çalışan yüz binlerce işçi kadro beklemekteydi. Yılan hikâyesine dönse de, 2017 yılının son günlerinde çıkarılan 696 sayılı KHK’da uzun zamandır dillendirilen taşeron ve 4C’li işçilere yönelik yeni düzenlemeler yer aldı. Ne var ki AKP hükümetinin ilan ettiği bu düzenlemelerde, 2015 yılından beri oyaladığı işçilerin tümünün sorunlarını gidermediği kısa sürede anlaşıldı.

İşçilerin büyük kısmında hayal kırıklığı yaratan bu düzenlemelerde KİT’ler başta olmak üzere çok sayıda kurumda çalışan taşeron işçilerin önemli bir bölümü de kapsam dışı kaldı. Kapsam dışı bırakılan işçiler kadro beklentilerini imkân buldukları her durumda dile getirmeyi sürdürdüler. İşte bu koşullarda yaşanan bir olayda muktedirlerin işçilere tepeden bakışı ve sınıf kibri bir kez daha ifşa oldu.

Yoğun tartışmaları beraberinde getiren KHK’nın çıkmasından birkaç gün sonra Erdoğan katıldığı bir organizasyonda yanına gelen ve ona “KİT’lere kadro, şeker fabrikalarına kadro cumhurbaşkanım” diye seslenen bir işçiye “Ne kadrosu yahu, çalışıyorsunuz işte” yanıtını verdi. Bir işte çalışmayı işçiler için lütuf gibi gören bir muktedirin sarf ettiği bu sözler, aslında egemen sınıfın işçilere, emekçilere ne kadar tepeden baktığının bir göstergesiydi. Egemenler, işçilerin yarattığı zenginlikleri sanki gasp etmiyorlar da, alın teri döktükleri işi onlara ihsan ediyorlarmış gibi “daha ne istiyorsunuz?” diyorlar.

Aynı tepeden yaklaşımı asgari ücret artışı açıklandığında da görmüştük. Gece gündüz demeden, günde ortalama 12 saat çalışan milyonlarca işçi için bu artış miktarı sıkıntıların devam etmesi demekti. Ama o, bu artışı yetersiz görenlere her zamanki küçümseyici yaklaşımıyla “Dün açıklanan asgari ücreti beyefendiler beğenmiyor. Şimdi ben milletime söylüyorum, 2002 yılında hükümete geldiğimizde asgari ücret 184 liraydı. Biz bunu geçen yıl bin 404'e çıkarmıştık. Şimdi ise 14,3 artışla bin 603 liraya çıktı. Eline diline dursun ya, nereden nereye” demişti.

Bu yaklaşımların altında yoksul emekçilerin patronlar sınıfına koşulsuz biat etmesi gerektiği düşüncesi vardır. Bu düşünceye göre, veren el onlarındır. Alan elin ise aldığına duacı olması dışında her söyleyeceği, yapacağı nankörlüktür. Hak istemek, hak aramak en büyük hadsizliktir. Bugün hükümet edenlerin emekçilere bakışının özü budur. İktidara geldikleri günden beri, işçilerin, emekçilerin haklarını tanımak yerine, giderek artan yoksulluğun yaratacağı tepkileri önlemek ve kitleleri kendilerine bağımlı kılmak için sosyal yardım adı altında sadakayı yaygınlaştırıyorlar. Sosyal politikaları hak olarak değil de lütuf olarak ele alan AKP, en ufak bir hak savunusunda da tepki gösteriyor. Her ne kadar lafta yoksulların, emekçilerin, işçilerin yanında olduklarını söyleseler de, işçilerin hakları söz konusu olduğunda sınıfsal ve ideolojik pozisyonlarının gereklerini yerine getirmekten kaçınmıyorlar. Bu yaklaşım kaçınılmaz olarak dillerine de yansıyor. İşçilere sefalet ücretini reva görüp, itiraz edenlere “eline diline dursun” diyerek tepeden seslenirken, patronlara ise daha çok kâr edip sermayelerini büyütsünler diye “grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale edebiliyoruz” diyorlar.

Bugün eylemiyle de söylemiyle de safını çok net ortaya koyan Erdoğan, yıllar boyunca yerine göre işçi dostu pozlarına bürünerek emekçilerin gözünü boyamaya çalışmıştı. Örneğin bundan 20 yıl önce Refah Partisi İstanbul İl Başkanı görevindeyken, Basın-İş’e bağlı Darphane ve Damga Matbaası işyerinde grev yapan işçileri ziyaret etmesi, grev gözcüsü önlüğünü giymesi ve “Ülkemizde özellikle 1980 sonrası hükümetler işçi haklarına, insan onuruna yakışmayacak şekilde ilgisiz kalmaktadır. Alın teri kutsallığını yitirmiştir. Ülkemizde işçiler kira ücretlerini dahi ödeyemeyecek zorluklar içerisinde kıvranmaktadır. Bu zulme son verene kadar haklı ve kararlı mücadelelerin yanında olmayı inancımızın bir gereği olarak bir görev telakki ederiz sözlerini etmesi arşivlerde durmaktadır. Yıllar önce daha iktidarda olmadığı dönemde işçilerin haklı mücadelelerinin yanında olmaktan bahsedenler, bugün bunun sözünü etmekten bile uzaktırlar. İşçilerin kiralarını bile ödeyemeyecek zorluklar içinde olduğunu “anlayan” zihniyet, yıllar sonra sefalet koşullarında yaşayan işçilere “elinize dilinize dursun” diyebilmektedir.

Bu zihniyet hükümetin bütününün diline vurmaktadır. 2013’te dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik asgari ücretle ilgili açıklamalarında “Asgari ücretle geçinilmez diye bir şey yok. Geçinirsiniz. Ona mahkûmsanız 800 TL de büyük bir paradır. Netice itibariyle peynirin kilosunun fiyatı bellidir, ekmeğin fiyatı bellidir. Bir geçimdir sürdürebilirsiniz” demiştir. Bugün belirlenen 1603 TL asgari ücret açlık sınırının altında kalmış, hayat pahalılığı karşısında eriyip gidecek olan bu ücretle peynir ekmek dahi lüks hale gelmiştir. Halbuki işçi sınıfını asgari ücrete mahkûm edenlerin, sermaye sınıfının, iktidardakilerin yaşamları öyle mi? Bugün sarayın yıllık bütçesi yaklaşık 845 milyon lira iken, bunu da “itibarda tasarruf olmaz” diye savunuyorlarken, yoksul emekçilere reva görülen bu ücretlerin düzeyi nedir? İşçilerin itibarı tasarruf edilmesi gereken türden bir itibar mıdır?

Erdoğan ve AKP’nin iktidarda olduğu yıllar neoliberal saldırıların hızlandığı, işçi haklarının tırpanlandığı, yoksulluğun arttığı, işsizliğin çoğaldığı, ücretlerin azaldığı yıllar olmuştur. Yani Erdoğan’ın sözlerinin aksine bu zulüm son bulmamış, bilakis katlanarak artmıştır. Vaatleri ne olursa olsun burjuvazinin bütün politikacılarının yapacağı da bundan başka bir şey değildir. Onların dillerine, tutumlarına yansıyan kibirleri karşısında mücadeleci işçilerin yapacağı tek şey de “itibarlarından tasarruf etmeden” mücadelelerini kararlılıkla sürdürmek olacaktır.