Navigation

Profesör Olup da Adam Olamayanlar

Yaşadığımız ülkede elitistler çeşitli toplum kesimlerini veya genel olarak halkı aşağılamak için “cahil” sözcüğünü sık sık kullanırlar. Peki, ne demektir cahil? TDK’nın sözlüğünde cahil “öğrenim görmemiş, okumamış, belli bir konuda bilgisi olmayan, deneysiz, genç, toy” olarak tanımlanmış. Seçkinler veya seçkinci Beyaz Türkler ise “cahil” kelimesini çoğunlukla AKP’ye oy veren halk katmanları için kullanıyorlar. Bunlara göre, halkın çoğunluğu cahil, eğitimsiz olduğu için AKP’ye oy veriyor

Yaşadığımız ülkede elitistler çeşitli toplum kesimlerini veya genel olarak halkı aşağılamak için “cahil” sözcüğünü sık sık kullanırlar. Peki, ne demektir cahil? TDK’nın sözlüğünde cahil “öğrenim görmemiş, okumamış, belli bir konuda bilgisi olmayan, deneysiz, genç, toy” olarak tanımlanmış. Seçkinler veya seçkinci Beyaz Türkler ise “cahil” kelimesini çoğunlukla AKP’ye oy veren halk katmanları için kullanıyorlar. Bunlara göre, halkın çoğunluğu cahil, eğitimsiz olduğu için AKP’ye oy veriyor. Bu yaklaşımın yüzeyselliği ortadadır. Bu yüzden de üzerinde durmayı hak etmez, ama güya kendini “okumuş, tahsilli, eğitimli, bilgili, kültürlü” olarak gören bazı sözde bilim insanlarının sarfettikleri sözler ve kustukları düşünceler, bir çift lafı hak etmektedir.

Sakallı Celal’in meşhur bir lafı vardır, “bu kadar cahillik ancak tahsille mümkündür” diye. Ayrıca Fuzulî’nin şu sözünü de unutmamak gerekir: “Okumak cahilliği alır ama eşeklik baki kalır.” İşte geçenlerde Radikal gazetesine röportaj veren profesör Celal Şengör de bu sözleri doğrulayanlardan biridir.

Şengör, bu söyleşide, birçok konu hakkında insanın tahammül sınırlarını zorlayan değerlendirmelerde bulunmuş. Aslında yaptığı bu değerlendirmelerin pek dikkate alınacak bir tarafı yok, ancak Türkiye’de yaygın olan bir bakış açısını, kendini halkın üstünde gören bir kesimin topluma nasıl tepeden bakıp hor gördüğünü ortaya koyması bakımından somut bir örnek oluşturuyor. Ayrıca her okumuşun aydın olmadığını ortaya koyması bakımdan da önemli bir örnek teşkil etmektedir. Aslen bir jeoloji profesörü olan Celal Şengör o kadar çok konuya değiniyor ki, hepsini ele almak mümkün değil. Ancak ele alıp yorumladığı konuların yüzde doksanında, topluma tepeden bakıp cahillik suçlaması yöneltiyor. Yani elit bir tabakadan geldiğini söylüyor ve bu tabakanın dünyaya ve topluma nasıl baktığını özetliyor.  

En dikkat çekici değerlendirmesini de 12 Eylül üzerine yapıyor Şengör. Kenan Evren’in cenazesine katılamadığı için üzüldüğünü söyleyince, röportajı yapan gazeteci soruyor: “Hocam bu şu anlama geliyor mu: Kenan Evren’in 12 Eylül döneminde yaptığı her şeyi onaylıyorum. Her şeyi tasvip ediyorum!” Şengör hemen cevaplıyor: “Evet, istisnasız. Her yaptığını onaylıyorum kardeşim. Ben çünkü 12 Eylül sürecini yaşadım.”

Gazetecinin Diyarbakır ve Mamak cezaevlerinde yapılanları hatırlatması üzerine de şunları kusuyor: “Her şeyi onaylıyorum! Bak kardeşim! İhtilal ne demektir biliyor musun sen? Devrim ne demektir? Darbe? Zorla bir işi yapmak demektir! Kusura bakmasın kimse. Eğer ondan önce günde 20 kişi öldürülüyorsa İstanbul’da, ülkenin başbakanıyla ana muhalefet başkanı bir cenazede bir araya gelip birbirleriyle konuşmamak için sırt sırta dönüyorlarsa, bunu gazeteciler tespit edip gazetelere yazıyor ve bu heriflerin de kılı kıpırdamıyorsa, okula giden çocuklar her okula gittiklerinde kapıda okullarını bekleyen jandarma görüyorlarsa, aman bir şey olmasın diye... Okuldan çocukları gelen anneler, ‘aman bugün de canlı geldi, çok şükür yarabbi’ diyorlarsa, her yapılan haktır kardeşim. Hiç! Yani ben bu memlekette, Deniz Gezmiş gibi bir eşkıyaya kahraman denildiğini gördüm! Yuh be!”

Okuyana hakikaten “yuh” dedirten bu sözlerin ardından, gazeteci hayretler içerisinde o dönem binlerce insana yapılan işkencelerden, zorla dışkı yedirilmesinden, tırnaklarının çekilmesinden bahsedince Şengör hemen atılıyor ve şunları yumurtluyor: “Hayır, hayır bir dakika. Bir kere dışkısını yedirmek işkence değil. Nasıl değil? Ben bal gibi yerim. Niye biliyor musun? Ben bunların yendiğini gördüm. Bir gün San Diego Hayvanat Bahçesi’nde goriller birbirlerine dışkılarını ikram ediyorlardı. Onlar da bizim gibi primatlar. Gayet güzel, hiçbir şey de olmaz.”

Verdiği mülakatta bilimsel düşünmekten dem vurup halkın bilimsel düşünmediğini ve cahil olduğunu söyleyen Şengör, faşist rejimin insanlıkdışı uygulamalarını işte böyle değerlendirmektedir. Bir düşünün, 12 Eylül zindanlarında insanlara dışkı yediriliyor ve bilim adamı olduğunu iddia eden birisi çıkıp bunun normal olduğunu söyleyebiliyor. Ve bunu da hayvanat bahçesindeki primatlara dayandırıyor. İnsan faşist bir kafa yapısına sahip olunca, kurduğu bağlantılar da böylesine “primativ” oluyor işte! Bu zihniyette, bıraktık bilimi, insanlığın zerresine bile rastlamak mümkün değildir.

Peki, neden? Çünkü Şengör 12 Eylül’ün taraflarından biri, yani burjuva sınıfın içinden birisi. Devletin kapıkulluğunu yapan bürokrat bir aileden geliyor. Yani sırtını devlete dayamış, halktan kopuk, statüko sürdüğü sürece bir eli yağda bir eli balda olan ayrıcalıklı bir yaşam tarzı var. Bu nedenle ’80 öncesi işçi sınıfının devrimci hareketi burjuva düzeni tehdit edince, bu gibi elitler fazlasıyla rahatsız oldular. Dolayısıyla bugün 12 Eylül faşist darbesine verdiği tepkinin altında bu sınıfsal bakış yatmaktadır.

Bu elitist profesör halka demokrasiyi de çok görüyor. Ona göre Türkiye’de halk demokrasiyi anlayacak kapasitede değil. Öyle ya Kemalist diktatörlüğün ülkeyi 27 yıl boyunca koyu bir baskıyla tek parti diktatörlüğü ile yönetmesini nasıl açıklıyorlardı? O dönemde cumhuriyet yeni kurulmuştu, halk henüz çok partili bir sisteme hazır değildi, demokrasi gömleği halka geniş geliyordu ve haliyle halkın demokrasiyi kavraması için 27 sene beklemesi lazımdı. Celal Şengör de bir Beyaz Türk olarak seçkincilerin o bildik halka üstten bakan edasıyla bakıyor. Halkın neden demokrasiyle yönetilemeyeceğini ise bakın nasıl açıklıyor: “Cahillerin demokrasisine, yani oklokrasiye karşıyım. Bir oligarşi yönetmeli bu toplumu. Eğer toplum İsviçre değilse... İsviçre’de demokrasiye karşı değilim. Ama Türkiye gibi toplumlar oligarşi ile yönetilmeli. (…) Yani eğitimsiz bir grup hiç oy kullanmayacak! Az sayılsın, çok sayılsın falan değil. Okuma yazma bilmiyorsanız oy yok? Hayır, oy vermeyeceksiniz. İlkokul mezunu, bir oy... Bakın iş, bütün bir iş şuraya geliyor. Cahil ve akılsız bir iş yaparsa, bu iş adam gibi olabilir mi? Bu soruya siz ne cevap vereceksiniz?”

Tabii Şengör diğer seçkincilerden çok daha fazla abartmış halkı hor görme işini, adeta kendinden geçmiş, coşmuş. Oysa insanları okuma-yazma bilmedikleri için hakir gören zihniyete sormak lazım, yıllarca toplumun yoksul, sömürülen, ezilen kesimleri okul yüzü mü gördü? Şengör örneğinin açıkça gözler önüne serdiği gibi, okumak, makam mevki sahibi olmak başka şeydir, adam olmak başka!

Marksistler için cahil olup olmamak meselesi salt okuyup okumamakla açıklanacak bir mesele değildir. Kapitalist sistemde her şey sınıf mücadelesinin seyrine bağlıdır. Kültürden sanata her şey bu seyre göre değişir, ilerler veya geriler. Eğer işçi-emekçi kitleler örgütlüyse aynı zamanda bilinçlidir. Yani diyalektik bir bütünlük içinde bilinçli olduğu için örgütlü, örgütlü olduğu için de bilinçlidir. Ve halk bilinçlendikçe, kendisini cahil bırakan burjuvaziye ve onun kokuşmuş düzenine isyan eder. Kendi iktidarını kurduğunda da eğitimin âlâsını yapar! Devrimci bir iktidar döneminde işçi ve emekçilerin arasından nice yazar, sanatçı çıkması bunun kanıtıdır. Üstelik genelde, onca yokluğa ve eşitsizliğe, imkânsızlığa rağmen halk bağrından nice yazarlar, sanatçılar, aydınlar çıkarmıştır. Örneğin Yaşar Kemal ortaokul mezunu bile değildir ama bütün dünyada tanınan büyük bir yazardır ve nice okumuşun tahayyül bile edemeyeceği eserler ortaya koymuştur.

İyi biliyoruz ki sınıf mücadelesiyle emekçi kitlelerin gözleri açılır, dünyaları değişir, kapitalizmin kör ettiği yaratıcılıkları sıçramalı bir şekilde gelişir. Sınıf mücadeleleri tarihi bunun örnekleriyle doludur. En büyük örneği de Ekim Devrimidir. O cahil dedikleri işçiler insanlığı kurtuluşa götürecek devrimi yaptılar. Devrim sonrası Çarlık generallerinden Zaleski’nin şaşkınlığı bu durumu çok iyi anlatır: “Kim inanır bir hademe ya da bekçinin, birdenbire bir başyargıç; bir hastane bakıcısının, bir hastane müdürü; bir berberin, bir devlet memuru; bir onbaşının, bir başkumandan; bir gündelik işçinin, bir belediye başkanı; bir çilingirin, bir fabrika müdürü olacağına?”

Çarlık bürokratı neden şaşıyor, çünkü o güne kadar o emekçi yığınlar açlık, yoksulluk ve sefalet içinde yaşamışlardı ve ne eğitim görmüşlerdi ne de buna olanakları vardı. Ancak bir kez örgütlenen ve ayağa kalkan kitleler on yıllara varan gelişmeleri devrimle çok kısa bir sürede katettiler. Artık her şey işçilerin elindeydi. Kapitalizmin esaretinden kurtulan kitleler kendilerinde var olan yeteneklerini özgürce sergileyebilmişlerdi.  

Bugün cehaletin asıl kaynağı üretici güçlerin önünde engel teşkil eden kapitalist sömürü düzeninin ta kendisidir. Asıl cehaletten kurtuluşun yolu kapitalist sistemin yıkılıp yerine eğitime, bilime, sanata özgürce ulaşılabildiği sınıfsız sömürüsüz bir dünya kurmaktan geçmektedir. Faşizan elitlerin anlamadıkları yahut anlamak istemedikleri gerçek de budur.