Navigation

Yapay Zekâ, Robotlar ve İnsanlığın Geleceği

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Teknolojinin gelişimi, neden olumsuz sonuçlara ve insanlarda korkulara yol açıyor? Bu durum teknolojinin doğasından mı kaynaklanıyor, yoksa onun toplumsal kullanım biçiminden mi? Burjuva uzmanların ve ideologların gizlemek istedikleri gerçek şu ki, sorun, teknolojinin gelişmesinden değil, onun toplumun küçücük bir azınlığının çıkarları doğrultusunda kullanılmasından, bu yönde bir gelişimle sınırlanmaya çalışılmasından ve toplumun denetimine kapalı olmasından kaynaklanmaktadır. Üretim araçlarının özel mülkiyetinden başka bir mülkiyet biçimi olabileceğini kavrayamayanlar, teknolojinin mevcut kullanılma biçiminden duydukları haklı rahatsızlığı, teknolojinin doğası gereği emeğin ve insanlığın düşmanı olduğu sonucuna kadar vardırıyorlar.

Son haftalarda ortaya çıkan iki gelişme basında geniş yankı uyandırarak, yapay zekâ ve robotların insanlığın geleceğine bir tehdit oluşturup oluşturmayacağı tartışmasını yeniden alevlendirdi.

Bunlardan ilki, internet ortamında kullanıcılarla sohbet eden, ağ üzerinden çalışıp birbirleriyle iletişim kurabilen yapay zekâlardan ikisinin kapatılması, “fişinin çekilmesi” idi. İddiaya göre, facebook üzerinden çalışan sohbet programları kendi aralarında kurdukları iletişimde İngilizceyi yetersiz bularak kodlamalardan oluşan yeni bir dil icat etmişlerdi. Çin’de ise aynı tür programlar, sohbetlerde iktidardaki “Komünist Parti”yi yozlaşmışlıkla eleştirmeleri, “Çin’de vatansever olmanın yüksek vergiler vermek ve Partinin baskısına ses çıkarmamak anlamına geldiğini” belirtmeleri üzerine devre dışı bırakıldı. Her iki örnekte de programlar, programcılarının istemediği sonuçlar üretmiş ve onları tedirgin etmişlerdi!

Diğer olay, facebook şirketinin eski müdürlerinden Antonio Garcia Martinez’in “dünyayı bekleyen felâkete hazırlanmak üzere” bir ada satın alıp “inzivaya çekilmesi” idi. Martinez, “Dünyanın gelecek 5-10 yıl içinde neye benzeyeceğini gördüm. Şu an size inanılmaz gibi gelen şeyler çok yakında gerçek olacak” diyerek medeniyetin çökeceğini ileri sürüyor: “Gelecek 30 yıl içerisinde dünya nüfusunun yarısı işsiz olacak. İşler çirkinleşebilir. Medeniyet tamamen çökebilir.” Teknolojinin gelişmesinin işsizliği arttıracağı varsayımından hareketle Martinez bir sosyal patlama “tehlikesi”ne işaret ediyor: “Siyaset ve teknoloji arasında ciddi bir yarış söz konusu. Şu anda teknoloji açık ara önde gidiyor. Teknolojik gelişmelerin sonucunda çok sayıda kişi işini kaybedecek. Bu durumun önüne geçip oluşacak sefaleti önleyecek sosyal politikalara dair ise hiçbir çalışma yok. Sadece ABD'de 300 milyon silah var. Bu da neredeyse kişi başına bir silah düşüyor demek. Bu silahların büyük kısmı da ekonomik açıdan avantajlı konumlarını yitiren kişilerin elinde.” Ardından da ekliyor: “Yaşanacak sosyal patlama sonrasında insanlar paraya değil, 5,56 mm’lik mermilere değer verecek.”

Gerçekten de teknolojinin gelişmesiyle daha çok insanın işsiz kalması, sefalete sürüklenmesi, zenginliğin toplumun daha da küçük bir kesiminin elinde daha çok birikmesi ve toplumsal çelişkilerin daha da keskinleşmesi, bir olgu, bir vakıadır. Her ne kadar Martinez adını koymasa da, bunun devrimlere gebe bir ortam yarattığı da öyle. Dolayısıyla Martinez’in tedirginliği somut olgulara dayanıyor ve gidişatın bu şekilde devam etmesi mümkün gözükmüyor. Ortaya çıkan eşitsizlik yalnızca emeğin değil doğanın da dizginsiz bir şekilde sömürülmesi ve talan edilmesi anlamına geliyor.

Peki teknolojinin gelişimi, neden bu sonuçlara yol açıyor? Bu durum teknolojinin doğasından mı kaynaklanıyor, yoksa onun toplumsal kullanım biçiminden mi? Burjuva uzmanların ve ideologların gizlemek istedikleri gerçek şu ki, sorun, teknolojinin gelişmesinden değil, onun toplumun küçücük bir azınlığının çıkarları doğrultusunda kullanılmasından, bu yönde bir gelişimle sınırlanmaya çalışılmasından ve toplumun denetimine kapalı olmasından kaynaklanmaktadır. Üretim araçlarının özel mülkiyetinden başka bir mülkiyet biçimi olabileceğini kavrayamayanlar, teknolojinin mevcut kullanılma biçiminden duydukları haklı rahatsızlığı, teknolojinin doğası gereği emeğin ve insanlığın düşmanı olduğu sonucuna kadar vardırıyorlar.

Robotlar ve yapay zekâ tehdidi mi?

Hayatın bir parçası haline gelen birçok teknoloji haklı olarak insanlarda hem bir tepkiye hem de korkuya yol açıyor. Nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar bu tedirginliğin baş kaynağı iken, nükleer santraller ve doğurduğu felâketler, kentlerin sokaklarını saran gözetleme sistemleri, doğayı mahveden sanayi kollarının temsil ettiği teknoloji vb. de bu korkuları besliyor. Teknolojik gelişme diye insanlara yutturulan birçok keşfin zararlı olmasını bir tarafa bıraktık, teknolojinin kendisinin ve gelişme doğrultusunun toplumun denetimine kapalı olması olgusu, bu korkuların hiç de yersiz olmadığını gösteriyor. Teknolojinin insanlara zararlı olabileceğine dair gündelik yaşamdan çıkarsanan bu haklı duygu, filmlerle, romanlarla, dizilerle ve uçuk bilimcilerin sözümona bilimsel öngörüleriyle köpürtüldükçe köpürtülüyor ve bir paranoya haline getiriliyor. Burjuvazi bir yandan teknolojiye tapınmacılığı körüklerken, diğer yandan da tapınılan her şeyden olduğu gibi teknolojiden duyulan korkudan da yararlanmaya çalışıyor.

Bu paranoyanın en popüler temalarından biri, gelecekte insandan daha yetkin, kendi bağımsız düşünceleri ve iradesi olan robotların insanlığın karşısına varoluşsal bir tehdit olarak çıkacağıdır. SSCB’nin henüz ayakta olduğu, “Soğuk Savaş”ın hüküm sürdüğü ve nükleer bir savaş tehdidinin zihinleri meşgul ettiği yıllarda çekilen Terminatör adlı film bu korkunun ilk ve kült örneği olmuştu. Bugün bu korku sayısız aklı başında bilimci tarafından bile dillendirilir hale geldi.

Peki neden bu korku bu denli kolaylıkla yaygınlaşabiliyor? Bu sorunun cevabını, robot teknolojisi alanındaki gelişmelerin gerçekten de varoluşsal bir tehdit boyutuna ulaşmasından ziyade insanlığın içine sürüklendiği toplumsal durumda aramak çok daha sağlıklı olacaktır. Kapitalizmin içine sürüklendiği tarihsel kriz, tüm toplumda bir çıkışsızlık, geleceksizlik ve güvencesizlik hissini besliyor. Küçülen ya da büyüyemeyen ekonomiler, kaybedilen işler ve çığ gibi büyüyen işsizlik, ağırlaşan çalışma koşulları, kötüleşen yaşam koşulları, dev sanayi kentlerinin giderek hayalet kentlere dönüşmesi ve sefalet manzaralarının yaygınlaşması gibi olgular bu hissiyatı her gün tazeleyip daha üst boyutta yeniden üretiyor. Dahası kapitalist üretimin anarşik doğasından kaynaklı olarak dünya, başta küresel ısınma gibi bir iklim felâketinin yanı sıra, azalan temiz su kaynakları, kirlenen hava, yok olan yeşil alanlar gibi doğal yaşamı yokoluşla tehdit eden bir noktaya doğru sürükleniyor. Birçok ülkede otoriterleşme eğilimi artarken, alışılagelmişin dışında gözüken “çılgın”, megaloman, ne yapacağı öngörülemez liderler iktidara geliyor ve bu liderlerin icraatları toplumun önemli bir kesiminin psikolojisini bozarak onları daha da büyük bir çaresizlik duygusuna sürüklüyor. Tüm bunların üzerine bir de emperyalist paylaşım kavgasının doğurduğu savaşları ve bununla birlikte tekrar büyüyen bir nükleer savaş tehdidini ekleyin. Hayatın giderek artan ölçüde bir kâbusa dönüştüğü ve işlerin çok daha kötüye doğru gideceği hissiyatı dalga dalga topluma yayılıyor. Bu hissiyat ve çaresizlik duygusu burjuvazinin işine geliyor ve onu körüklüyor. Hollywood filmlerinin teknolojinin barındırdığı pozitif olanakları değil, kızışan paylaşım savaşlarının doğurduğu acıları normal bir şeymiş gibi göstermeye ve kara bir geleceği meşrulaştırmaya odaklanmış olmasının nedeni de bu.

Robotların insanlığı yok edeceği kaygısının en derininde yatan şey, insanlığın kontrol edemediği güçlerden duyduğu korkudur. İnsanlığın ilk dönemlerinde bu korkular, kontrol edemediği ve anlayıp kavrayamadığı doğa güçlerinden kaynaklanıyordu. Tanrıların gazabından kurtulmak ve öfkelerini yatıştırmak için onlara insanlar kurban edilir, adaklar adanırdı. Bugünse yine kontrol edemediği, anlayıp kavrayamadığı bir başka olgu insanı derin endişelere sevk ediyor: piyasa ekonomisi canavarı. Ne zaman, nerede ve hangi nedenle kriz belâsını insanlığın üzerine salacağı bilinmeyen kaprisli piyasa tanrısı, insanlıktan, kitleler halinde kurbanlar talep ediyor. Bu belâyı savuşturmak adına milyonlar kapı önüne konuluyor, işsizliğe ve sefalete mahkûm ediliyor. Karşı konulamaz ve alternatifsiz olduğu söylenen ekonominin yasalarına ve teknolojik gelişmeye atıfla meşrulaştırılan bu işçi kıyımları büyüyerek sürdükçe, işsizliğe mahkûm edilen yığınlarda bunun sorumlusu olarak teknolojiyi görme eğilimi de, onun başlarına kim bilir daha ne belâlar açacağı korkusu da güçleniyor.

Teknolojik gelişmelerin sıradan insanların denetiminin tümüyle dışında oluşu, giderek daha da “akıllanan” makinelerle bunların hepten kontrolden çıkacağı ve dönüp insana düşman kesileceği duygusunu körüklüyor. İnsan yaşamına her yönüyle hükmeden bu denetimsiz güçlerin yarattığı kaygı ve korku, bu toplumun bir parçası olan en parlak bilimcileri de egemenliği altına alabiliyor. Bunlar kendi ürünlerinden ve buluşlarından korkuyorlar, çünkü aslında bu ürün ve buluşlar kendilerine değil, hizmet ettikleri kapitalistlere aittir. Her sıradan emekçi gibi, bilimcilerin çoğu da kendi emeklerine yabancılaşmışlardır. Buluşlarının kapitalistlerin ellerinde neye hizmet edeceğini onlar da bilmiyorlar ve bu konuda hiçbir denetim hakları da bulunmuyor. Atomun barındırdığı enerjiyi kavramak için nice çabalar sarf eden ve bu yolda hayatını bile ortaya koyan bilimcilerin aklına bu enerjiyi bir bomba haline getirmek gelmemişti. İçlerinde baskı ve şantajla bu işi kabul edenlerin de bulunduğu birçok parlak mühendis ve fizikçiden oluşan ekip atom bombasını ürettiğinde, yol açacağı katliamın ne kadar farkındaydı bilmiyoruz. Ama bunların birkaçının, Hiroşima ve Nagasaki’den sonra vicdan azabı içerisinde intihar ettiklerini biliyoruz.

Dolayısıyla, bazı bilimcilerin, teknolojinin gelişiminden duydukları kaygının haklı bir toplumsal dayanağı olduğunu da teslim etmeliyiz. Ama buradan yola çıkarak bu gelişimin engellenmesi gerektiği sonucuna varmalarının kabul edilir bir tarafı yoktur. Sorun teknoloji meselesi değil, onun kullanımının denetlenmesi ve yönetilmesinin hangi ellerde olduğu meselesidir. Engellenmesi gereken teknolojik gelişimin kendisi değil, onun kapitalistlerin mülkiyetinde olması ve sermayenin çıkarları doğrultusunda hayata geçirilmesidir.

“Robotlaşma” hakkında duyulan kaygının bir başka sebebi de, insanın ve içinde bulunduğu toplumun değişmez bir şey olarak düşünülmesidir. İçinde yaşadığımız toplumsal ilişkilerin insanı soktuğu kalıplar, insanın değişmez doğasının bir parçası olarak düşünülür. Ne denli parlak beyinlere sahip olurlarsa olsunlar, bilimcilerin çoğu da, bu önyargılarla ve kendi uzmanlık alanlarına hapsolmuş bilgi birikimleriyle toplumu bir bütün olarak kavramaktan acizdirler. Pozitivist bakış açıları ve sosyal bilimlere karşı duydukları küçümseme onları meseleleri dar ve mekanik bir tarzda ele almaya teşvik ediyor. İnsandan daha akıllı makinelerin yapılabileceği düşüncesini gerekçelendirirken ileri sürdükleri argümanlar bu mekanik bakışın en uç ifadeleridirler. İnsana dair bu yanlış algılayışları insan düşmanlığına kadar vardıranların olduğunu, dünyadaki doğal yaşamın devamı için insanın soyunun kuruması gerektiğini savunanların olduğunu biliyoruz. Hayli yüksek sayıda satan kitaplarıyla iyi de para kazanıyorlar. Oysa insan sosyal bir varlıktır ve toplum tarafından şekillendirilir. Kapitalist toplumda insan bencil bir varlık olarak eğitilip biçimlendirilir. “İnsan insanın kurdudur” anlayışı zihinlere nakşedilmeye çabalanır. Kendi çıkarlarını geliştirmek için başkalarınkine zarar vermek bir beceri olarak sunulur. Rekabet göklere çıkarılır. Hayata hükmedenin orman kanunları olduğu söylenir; yaşamak için öldür! İnsanı böyle kavrayanların, insanın eseri olacak akıllı makinelere de aynı vasıfları atfetmesine şaşmamak gerekiyor. İnsan kötüdür, o zaman onun ürünü de kötü olacaktır! Aynı zihniyeti, dünya dışı bir uygarlık varsa ve bu uygarlık dünyaya ulaşırsa bunun insanlık için bir felâket olacağını kesin bir veri olarak ileri sürenlerde de görüyoruz. Neden böyle olmak zorunda olsun? Neden daha üstün bir teknolojiye sahip olanlar daha geri düzeydekileri yok etmek ya da kendi köleleri haline getirmek istesinler? Bu sorulara verdikleri tek cevap, çünkü bizim dünyamızda işlerin böyle yürüdüğü ve başka türlüsünün de mümkün olmadığı şeklindedir. Ama ne insan dediğimiz canlı budur, ne de tüm bu yoğun ideolojik propagandaya ve bunu temellendiren kapitalist üretim ilişkilerine rağmen insan, dayanışmacı, fedakâr, kolektivist davranışlardan tümüyle arındırılabilmiştir!

Gerçek tehdit kapitalizmdir

Robotların gelecekte nasıl bir rol oynayacağı üzerine kapitalist önyargılarla dolu bu spekülasyonları bir tarafa bırakıp günümüze bakalım. Günümüzde yapay zekâ ve robotlar giderek daha çok alanda kullanılıyor. Robot denildiğinde, bilim-kurgu filmleri nedeniyle akla ilk gelenler, insan benzeri robotlar olsa da gerçek bu değil. Bugün tıp alanındaki cerrahi operasyonlardan madenlere, fabrikalardan hizmet sektörüne birçok alanda robotlar belli ölçülerde kullanılıyor. 1980’lerde üretim alanında kullanılan robotların sayısı 100 binler civarındayken, bugün bu sayı 1,5 milyonu aşmıştır. Ama birazdan ele alacağımız üzere, bu artış, çelişkili kapitalist gerçekliğin yalnızca bir yönüne işaret ediyor.

Robotların maliyetleri giderek düştüğü gibi daha karmaşık üretim süreçlerini yürütebilir hale geliyorlar. Yapay zekâlara sahip robotlar insanların yapabildiği pek çok işi beceriyorlar artık. Trump’ın kabinesinde çalışma bakanı olarak görev yapan Andrew Puzder, işçinin yerini makinelerin almasından memnun gözüküyor: “Makineler her zaman kibarlar, her zaman çapraz satış fırsatlarını değerlendiriyorlar. Hiç bir zaman tatile çıkmıyorlar. İşe geç kalmadıkları gibi onlardan kaynaklanan bir iş kazası ya da yaş, cinsiyet, ırk ayrımcılığı davası da yok.”

Bu verilerin tek yönlü ve abartılı bir yorumuna dayanarak, gerek kimi mühendis ve “pozitif bilimciler” gerekse de kimi burjuva iktisatçılar, robotların ve yapay zekânın çok yakın bir zamanda, işçileri üretim sürecinin dışına iteceğinden bahsetmeyi çok seviyorlar. Örneğin, Dünya Bankası başkanına göre, “şu anda gelişmekte olan ülkelerdeki tüm işlerin üçte ikisi, otomasyon yüzünden ortadan kalkacak”. Bir başka tahmin, Fransa’da gelecek on yıl içinde 3,4 milyon kişinin bu nedenle işsiz kalacağı yönünde. ABD’de de gelecek 10-20 yıl içersinde istihdamın %47’sinin robot teknolojisinin tehdidi altında olduğunu ileri sürenler var.[1]

Bu oranların abartılı olduğunu ve yapay zekâ ve robot alanında faaliyet gösteren şirketlerin bir nevi kendi ürünlerini pazarlama stratejisi olduğunu söylemek mümkün. Örneğin OECD’nin geçen yıl hazırladığı raporda, ABD için bu oranın %47 değil, %9 olacağı söyleniyor.

Varoluşsal tehdit spekülasyonları bir yana, robotlar ve yapay zekâ bugün (yani kapitalist çerçevede) işçiler için gerçekten de işsizlik tehdidi anlamına geliyor. İnsanların yapay zekâdan korkmasının arkasında işsizlik ile ilgili kaygılarının olması hiç de şaşırtıcı değil. Öte yandan bu korkuların somut bir zemini olsa da, burjuva uzman ve ideologlarca abartıldığı kadar hızlı bir robotlaşmayla karşı karşıya olmadığımız da bir gerçek. Burjuva uzmanların kendi dar uzmanlık alanlarında yaşadıkları körleşme ve dar kafalılık bu tür abartılarda büyük bir rol oynuyorsa da, bunun arkasında ideolojik hegemonyalarını pekiştirme ve işçileri korku, kaygı ve şantajla hizaya sokma gayesinin olmadığı söylenebilir mi?

Abartılı tahminlerdeki kadar hızlı ve büyük oranda bir istihdam kaybının yaşanmasının önünde yine kapitalizmin işleyiş yasalarının diktiği devasa engeller vardır. Yapay zekâlar ve robotlar da birer makinedirler ve hayli de pahalıdırlar. Hele de dünya böylesine büyük bir kapitalist krizden geçerken, bu denli pahalı araçlara yatırım yapmak kapitalistlerin genelde işine gelmiyor. Böylesi bir teknolojik yenilenmeyi ancak en büyük tekeller göze alabiliyorlar.[2] Canlı emeğin yerine makinenin geçirilebilmesi için sadece bu işi yapabilecek yetkinlikte makinelerin geliştirilebilmiş olmasının yetmediğini, bu yer değiştirmenin kapitalist için kârlı da olması gerektiğini hatırlatalım. Dahası yeni teknolojiler yaygınlaştıkça, onu ilk kullanan kapitalistlere sunduğu avantajlar ve elde edilen “aşırı kârlar” ortadan kalkmaktadır. Kapitalistlerin döne dolaşa gelip tıkandıkları yerlerden birisi de budur. Ama hepsi bu değil, kapitalist toplumda robotlaşmanın önünde çok daha yapısal ve aşılamaz sorunlar mevcuttur.

Tam otomasyon kapitalizmde mümkün mü?

1990’larda bilişim sektörü tabanlı teknolojik atılım ve bu temelde yaşanan kapitalist canlanma, burjuva ideologlara “çalışmanın sonu”nu ilan edebilecek kadar özgüven kazandırmıştı. Güya bilgisayar ve internet temelli “yeni ekonomi” sayesinde üretim devrimcileşecek, yeni ve sonsuz bir kapitalist gelişmenin önü açılacaktı. Ama bunların hemen ardından 2001 ile birlikte büyük bir kriz patlak verdi. Buna rağmen, burjuva ideologlar, bu kez de robotlar, yapay zekâlar, 3-D yazıcılar, nanoteknoloji, sürücüsüz araçlar, sanal gerçeklik vb. üzerinden aynı teraneleri okumaya devam ediyorlar.

Burjuvazi, “sanayi 4.0”, “dördüncü sanayi devrimi” vb. kavramlarla, çok yakında tam otomasyona geçileceğini ileri sürse de, kelimenin gerçek anlamında tam otomasyon, kapitalizm çerçevesinde mümkün değildir. Bazı tekil fabrikalarda tümüyle robotlarla üretim yapılması tam otomasyon anlamına gelmiyor, böylesi bir durum belli ölçülerde kapitalizm çerçevesinde bile mümkündür. Tam otomasyonun genel bir hal alması ya da belirleyici bir ağırlık kazanmasının kapitalizmde neden mümkün olmadığını, Elif Çağlı Büyüyen İşçi Sınıfı adlı kitabının üçüncü bölümünün yanı sıra Kapitalizmin Krizleri ve Devrimci Durum adlı broşüründe de ayrıntılarıyla ele almaktadır. Özetle, bunun en temel nedeni, kapitalist üretimin temel hedefinin artı-değer üretimi olması ve artı-değerin yegâne kaynağının da canlı emek olmasıdır. Makineler (robotlar da birer makinedir) yeni bir değer üretmezler, yalnızca kendi değerlerini parça parça ürüne aktarırlar. Canlı emek ise, yalnızca üretim araçlarının (makineler, hammaddeler vb.) değerinin parça parça ürüne aktarılmasını sağlamakla kalmaz, yeni bir değer, kendi değerinden daha fazla bir değer, yani bir artı-değer de üretir. Canlı emeğin yerini tümüyle makinelerin alması demek artı-değer üretiminin ortadan kalkması demektir: “Kapitalizmin olmazsa olmaz koşulu artı-değer üretimi olduğuna ve bunun kaynağı da canlı emek sömürüsüne dayandığına göre, salt robot kullanımı, artık değişim değeri değil kullanım değeri üretilen yeni bir sistem anlamına gelir. Bu da zaten kapitalizmin inkârı demektir. Fakat çok ama çok önemli olan husus şudur ki, bugünkü teknolojik gelişme düzeyiyle birlikte, aslında insan emeğinin giderek üretim sürecinden uzaklaşması olanağı yaratılmış olmaktadır. Bu durum, kapitalist zenginliğin temelinde yatan canlı emek sömürüsü sisteminin sonunu hazırlamakta, onu tehdit etmektedir. Harcanan daha az canlı emek süresiyle çok daha fazla ürün elde edilmesi biçiminde dışa vuran orantısızlık, giderek kapitalist sistemin işleyişini açık bir mantıksızlık noktasına sürüklemektedir.”[3]

Dahası, tam otomasyon yalnızca artı-değer üretiminin sona ermesi anlamına gelmekle kalmayıp, aynı zamanda ürünlerin satışı konusunda da kapitalizmi tam bir çıkmazla karşı karşıya bırakırdı: Robotlar, artı-değer üretemedikleri gibi, ürünleri satın alıp onları tüketemezler de. Üretim sürecinden işçilerin dışlanması, onların muazzam yığınlar halinde işsizliğe sürüklenmesi ve bu nedenle de bir gelirden tümüyle yoksun kalması anlamına gelir. Toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan ve aynı zamanda üretilen ürünlerin tüketiminin de büyük çoğunluğunu gerçekleştiren işçilerin bir gelirden yoksun kalmasının doğuracağı sonuçlar açıktır: bir yanda dağ gibi biriken satılamamış ürünler, diğer tarafta sefaletle boğuşan işçi yığınları ve bunun doğuracağı “sosyal patlamalar”. Böylesi bir durumda, kapitalistler için tek çare, tüm işsizlere ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli geliri düzenli bir şekilde ve karşılıksız olarak vermek olurdu ki, bu da, üretim araçlarının özel mülkiyetinin tümüyle anlamsız hale geldiğinin, kapitalizmin bir saçmalığa dönüştüğünün açıkça itiraf edilmesi olurdu.

Çelişkiler içinde hareket eden kapitalizm üretici güçleri (sınırlayarak da olsa) geliştirmekten geri duramayacağı için, o kendi sonuna her geçen gün bir adım daha yaklaşmaktadır. Üretici güçlerin gelişmesi, kapitalist toplumun aşılarak komünist bir toplum kurulabilmesinin olanaklarını her geçen gün arttırmaktadır: “Modern sanayinin gelişimi, makinenin başında birkaç saat dikilen ve emeği önemsizleşen işçiyi yaratmaktadır. Kapitalist gelişme süreci içinde birikmiş muazzam miktardaki ölü emek, giderek canlı emeğe duyulan ihtiyacı azaltmaktadır. Modern yaşamın tüm bu gerçekleri aslında «işçisiz kapitalizme» değil, komünizmin maddi temelini hazırlayan bir gelişmeye işaret etmektedir. Teknolojik gelişme sayesinde, işçinin üretim sürecinde örneğin birkaç saat denetçi olarak yer alması yetecektir. Fakat kapitalizm altında bu yalnızca bir eğilimdir ve bu tür bir olanak ancak kapitalist sömürü sistemine son verilmesiyle gerçekliğe dönüşebilir.”[4]

Öte yandan, bu konu bağlamındaki tartışmalarda konunun salt teknik bir mesele olarak ele alınması tümüyle yanlıştır. Unutmayalım ki, kapitalizm çelişkiler içinde yol alan bir sistemdir. Teknik açıdan insanlığın hayrına olabilecek gelişmeler bile kapitalizm altında insanları daha fazla sefalete, daha fazla acılara sürükleyebilir: “(…) örneğin potansiyel olarak iş saatlerini kısaltma olanağı sağlayan makineleşme, sermayenin hizmetindeyken, bunun uzamasına bile neden olabilmektedir. Keza çalışmayı hafifletebilecekken, sermayenin emrine koşulduğunda, kapitaliste işin yoğunluğunu alabildiğine arttırma fırsatı sunmaktadır. (…) Kısacası, kapitalizm ekonomik ve teknik açıdan ileriye doğru yürüyüşünü sürdürüyor olsa da, bu durum üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki müthiş gerilim pahasına gerçekleşmektedir. Ve kapitalist üretim ilişkileri, üretici güçleri, özel mülkiyet engelinden kurtuldukları takdirde ulaşabilecekleri düzeyin gerisinde tutmaktadır. Onlara ket vurmaktadır. Kapitalizmin günümüzdeki gerçek yüzü budur.”[5]

Üretici güçlerin önüne dikilen özel mülkiyet ve ulus-devlet engeli ortadan kaldırıldığında, yani kapitalist üretim ilişkileri tasfiye edildiğinde insanlık parlak bir geleceğe ulaşabilecektir. Kapitalizmin aşıldığı, insanlığın gerçekten de akla, evrenselleşmiş insani değerlere, ortak çıkarlara uygun ve doğayla uyumlu bir şekilde örgütlendiği bir toplumda, robot bilimi de dâhil tüm teknolojik gelişmeler varoluşsal bir tehdide değil, insanlığın önündeki muazzam olanaklara işaret ederler. İnsanın bedensel ve ruhsal sağlığına zararlı ama yine de yerine getirilmesi gereken işlerin robotlarla yapıldığını, rutinleştirilebilecek tüm işlerin makinelere devredildiğini ve insanın tüm bu üretim faaliyetinin yabancılaşmış ve pasifleştirilmiş bir unsuru olmaktan çıkarak onun gözetleyicisi ve denetleyicisi haline geldiği bir durumu düşünelim. Böylesi bir durum, tüm insanlığa maddi ihtiyaçlarını dilediğince karşılayabildiği gibi sosyal ve manevi ihtiyaçlarını da özgürce giderebileceği muazzam bir boş zaman sağlardı. Bu zamanı kendi arzuları ve eğilimleri temelinde değerlendirecek insanların oluşturduğu bir özgürlük toplumu, aynı zamanda o güne dek görülmedik boyutlarda bir kültürel, bilimsel, sosyal gelişim anlamına gelirdi. Böyle bir toplumda, üretim araçları üzerinde tam denetim sağlayacak insanlık, doğayla uyumlu bir biçimde kendi yaşamı üzerinde de efendi haline gelebilecektir. Bu koşullar oluştuğunda, ne kadar “akıllanırsa” akıllansın, yapay zekâlardan da, robotlardan da korkmanın anlamsız olacağı açık değil mi?



[1]      Bu rakamlarla tedirgin olup, robotlaşmaya ve yapay zekâya karşı “sınırlayıcı” düzenlemeler yapılması gerektiğini savunan anlayışların kabul edilebilir bir tarafı bulunmuyor. Bu yaklaşım sanayi devriminin ilk döneminde ortaya çıkan makine kırıcılığı hatırlatıyor. Oysa insanlığın kurtuluşu üretici güçlerin gelişiminin sınırlanmasında değil, tersine, onu sınırlayan engellerin kaldırılmasında yatıyor. Bu engel kapitalist üretim ilişkileridir. Peki kapitalizm yıkılana kadar durup bekleyecek miyiz? Kuşkusuz hayır. Robotlaşmanın işsizliğe sebep olmasına karşı verilecek mücadelenin kilit noktası, bu gelişmenin sınırlandırılmasını talep etmek değil, ücretlerin arttırılmasını ve iş saatlerinin azaltılmasını öne çıkaran bir mücadeleyi örgütlemektir.

[2]      Bir örnek verelim: Çin sanayi devi Foxconn dört yıl kadar önce, üç yıl içinde bir milyon robot satın alacağını ve işçilerin yerine robotları kullanacağını ilan etmişti; ama üretim bantlarına bu hedeflenen sayının ancak onda biri kadar robot eklediği gibi, geçen yıl çok daha fazla sayıda işçi aldılar.

[3]       Elif Çağlı, Büyüyen İşçi Sınıfı

[4]      Elif Çağlı, age

[5]      Elif Çağlı, age




Yapay zekâ sistemlerine örnekler

Yapay zekâ denilen şey, bir bilgisayar programı, bir algoritmadır. Bir sorun ve onun çözümüne dair olası tüm sonuçların önceden kodlandığı ve programın girilen verilere göre önceden belirlenmiş bu sonuçlardan birini seçtiği standart programların aksine, bu algoritmalar, öğrenebilen, ulaştığı sonuçları bir sonraki süreçte bir veri olarak kullanıp yeni sonuçlara ulaşabilen algoritmalardır.
Yapay zekâ sistemlerini uzmanlar tek bir kategoride ele almıyorlar. Bunu, dar yapay zekâ, genel yapay zekâ ve süper yapay zekâ olarak üç farklı düzeyde düşünüyorlar. Dar yapay zekâ sistemleri, tek bir alanda “beceri sahibi” olan sistemlerken, genel yapay zekâ sistemleri, “bir insan kadar akıllı” ya da “bir insanın yapabileceği herhangi bir düşünsel aktiviteyi gerçekleştirebilecek” sistemler olarak tanımlanmaktadır. Süper yapay zekâ ise “bilimsel yaratıcılık, genel bilgelik ve sosyal yetenekler dâhil olmak üzere neredeyse her alandaki en iyi insan beyinlerinden çok daha akıllı olan bir zekâ” olarak hayal ediliyor.
Genel ya da süper yapay zekâ sistemlerinin mümkün olup olmadığı konunun uzmanları arasında bile hayli tartışmalıdır. Bunun mümkün olduğunu söyleyenlerin, insanı, onun aklını, zekâsını, düşünsel faaliyetini, duygularını vb. mekanik ve birbirinden kopuk bir şekilde ele aldıklarını, tüm bunların karmaşık da olsa matematik modellere indirgenebileceğini düşündüklerini belirtelim. Sözkonusu kavramların (örneğin zekânın) kendisinin bile tam olarak nasıl tarif edilmesi gerektiği üzerine süregiden bir tartışma sözkonusuyken, daha tam anlaşılamamış son derece karmaşık bir sistem olan insan beyninin işleyişinin, hem de bugünkü kusurlu (diyalektik olmayan) matematiksel mantık ilkeleriyle modelleneceğini düşünmek doğru değildir. İnsan ve onun maddi ve düşünsel faaliyeti onun toplumsal varlığından ve milyonlarca yıllık evrimsel gelişiminden kopuk olarak ele alınamaz. İnsanı bugün bildiğimiz tüm vasıflarıyla insan yapan, onun sergilediği çok yönlü emek faaliyeti ve toplumsal varoluşudur. Doğanın da insan zihninin işleyişinin de diyalektik kurallara tâbi oluşu, tüm bunları katı matematiksel modellere indirgemek isteyen “teknisyenler”in önüne aşılmaz bir engel olarak dikilmektedir.
Öte yandan dar yapay zekâ olarak tanımlanan sistemler, daha bugünden gündelik hayatımıza girmiş durumdadırlar. Örneğin otomobiller yapay zekâ sistemleriyle doludur: fren sistemleri, savrulmayı önleyici sistemler, enjeksiyon sistemleri vb. küçük bir bilgisayar ve onun üzerinde çalışan yapay zekâ algoritmalarıdır. Akıllı telefonlardaki birçok uygulama, örneğin navigasyon programları, ağ üzerinde çalışan yapay zekâ programlarıdır. İnternet bankacılığında, alışveriş sitelerinde, e-posta filtrelerinde, bilgisayarlı çeviri sistemlerinde, satranç tavla vb. gibi bilgisayar oyunlarında karşımıza hep yapay zekâlar çıkıyor. Dahası yapay zekâlar, bireysel tüketicilerin ötesinde, askeri alanda, tıp alanında hastalık teşhislerinde, imalat sektöründe ve finans alanında da kullanılmaktadır. İlginç bir veri: ABD borsalarındaki hisse senetlerinin yarısından fazlasının alım-satım kararlarını yapay zekâ programları veriyor (ama bu durum borsayı çöküşlerden kurtarmıyor)!