Navigation

Çin: Dünyanın Atölyesinde Neler Oluyor?

Ağır baskı koşulları altındaki Çin işçi sınıfı dev gövdesiyle sömürü çarkları arasında ezilirken, iktidarda olmanın tüm nimetlerinden yararlanan Çin Komünist Partisi’nin yetkilileri, “sosyalizmden vazgeçilmeyeceğini” ilan ediyorlar. Çin işçi sınıfı, işsizlik, yoksulluk ve açlıkla boğuşurken, 1949 yılından beri Çin’i yöneten ÇKP’nin bürokratları, “sosyalizm” adına hem ekonomik hem de siyasal baskıyı arttırıyorlar. Ekim ayında gerçekleşecek 18. Parti Kongresinde, Çin egemenleri önümüzdeki beş yıl için yol haritası belirleyecekler, “yakın gelecekte dünyanın en büyük gücü” olmak için yeni planlar yapacaklar. Komünist Parti’nin yayın organında yayınlanan bir makalesinde başbakan Wen Jiabao şöyle diyor: “Çin ulusu dünya halklarının ormanlarında at koşturmak istiyorsa, güçlü bir teknolojiye sahip olmalı.”

Çinli egemenler, 2029 yılına kadar ABD’yi geride bırakarak dünyanın “süper gücü” olmak için içeride saldırıları yoğunlaştırıyor, daha rahat bir şekilde “dünya halklarının ormanlarında at koşturabilmek” için hazırlıklarını kesintisiz sürdürüyorlar. Son 25 yılda Çin ekonomisi ortalama 9,4’lük yıllık büyüme oranı ile dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi oldu ve dünya sıralamasında ikinci sıraya yerleşti. Türkiye örneğinden de bildiğimiz gibi, ekonominin büyümesi hiç de işçilere düşen payın da büyümesi anlamına gelmiyor. “Dünyanın atölyesi” olarak adlandırılan ülkede en iyimser rakamlara göre 150 milyon işsiz var. Dünya nüfusunun altıda birini barındıran bu ülkede, 250 milyon insan günde 1 doların, 700 milyon insan ise günde 2 doların altında bir gelirle yaşamını sürdürmeye çalışıyor. İşçiler arasında kalp krizinden ölümlerin oranı katlanarak artıyor, çünkü 18 saate varan çalışma süreleri nedeniyle işçiler ancak 10’ar dakikalık molalarda uyuyup dinlenebiliyorlar.

Son derece düşük olan ücretler bölgesel olarak belirleniyor. Bütün eyaletlerde uygulanan bölgesel asgari ücretlerin ortalaması sadece 250 dolara denk düşüyor. Bu ücretlerle işçilerin karnını doyurması bile mümkün olamıyor. Bilişim ve otomotiv sektörü başta olmak üzere bazı uluslararası tekellerin Guangdong ve Siçuan gibi eyaletlerdeki fabrikalarında çalışan işçilerin sayısı milyonlarla ifade ediliyor. Buna rağmen Çin’de işçiler son derece örgütsüzler. Ülkede tek bir yasal devlet sendikası var. Bu sendika işçilerin gözünde herhangi bir devlet kurumundan farklı değil. Patronlarla işçiler arasında arabuluculuk yapan bu sendikanın, patronların şartlarını işçilere dayatmak dışında bir işlevi yok.

İnsanlık dışı yaşam ve çalışma koşulları, günlük çalışma sürelerinin uzunluğu ve çalışma temposu Çinli işçileri intihara sürüklüyor. Geçtiğimiz yıllarda, en büyük bilişim şirketleri için üretim yapan Foxconn fabrikasında birkaç ay içinde yüzlerce işçi intiharı denemiş ve ne yazık ki bunlardan 17’si hayatını kaybetmişti. Şartlarında hiçbir düzelme olmayan işçiler, geçtiğimiz aylarda bu yönteme yine başvurdular ve şartları düzeltilmez ve talepleri kabul edilmezse toplu olarak intihar edeceklerini açıkladılar. Çin işçi sınıfının içinde bulunduğu kötü koşullar, tüm engellemelere ve ağır sansüre rağmen dünya gündeminden düşmüyor. 300 işçinin toplu intihar uyarısı da dünya basınına yansıdı ve büyük tepki uyandırdı. Müşterilerini kaybetmenin tedirginliğini yaşayan dünya devi bilişim şirketleri, sözde işçilerin durumunu araştırmak üzere ILO’dan Foxconn’a gözlemci gönderilmesini talep etti. Oysa onlarca işçinin intiharı karşısında, ikiyüzlü Microsoft, Apple gibi şirketler yıllardır umursamaz tavırlar içindeydi.

Çin, dünyada en çok iş kazasının yaşandığı ülkeler sıralamasında da en önlerde bulunuyor. Yalnızca madenlerde her gün ortalama 13 işçi iş cinayetlerine kurban gidiyor. Buna rağmen patronlar ve “sosyalizmden vazgeçilmeyeceğini” açıklayan devlet bürokratları, hiçbir iş güvenliği önlemini almaya yanaşmıyorlar. Çinli patronlar, sadece kendi ülkelerinde değil, yatırım yaptıkları, fabrika açtıkları, maden işlettikleri diğer ülkelerde de çok sayıda işçinin ölümüne neden oluyorlar. Afrika’da Çinli patronlara karşı büyük bir öfke var. Özellikle Çinli patronların işlettikleri madenlerde işçiler, çok kötü koşullarda, çok ucuza ve işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri alınmadan çalışıyorlar, iş cinayetlerinde kurban ediliyorlar.

Çin 28 eyaletten oluşuyor ve bir eyaletten diğerine çalışmaya gidebilmek için resmi izinler gerekiyor. Bu sistem işçilerin hayatını daha da zorlaştırıyor. Bu tip resmi izinlerle başka eyaletlere çalışmaya giden işçiler, göçmen işçi statüsü alıyor. Bu nedenle Çin’de yüz milyonlarca göçmen işçi var ve bu işçiler çalıştıkları fabrikalara yakın oda, pansiyon gibi yerlerde ya da fabrikanın işçiler için yaptırdığı barakalarda toplu halde yaşıyorlar. Biraz daha şanslı olanlar “hutong” adı verilen 10 metrekarelik evlerde yaşıyorlar, ancak bu “ev”lerin tuvaletleri bile yok. Sokaklarda yüz binlerce evsiz var. Evsizleri şehir merkezlerinden uzak tutmak için özel güvenlik ekipleri sürekli devriye halindeler.

Çin işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşulları bu haldeyken, Çin egemenleri, kapitalist hiyerarşide en üst basamaklara tırmanma yarışını sürdürüyorlar. Ülke, dünyanın en büyük ihracatçısı konumunda. Forbes dergisinin açıkladığı rakamlara göre Çin’de 2010 yılında 69 dolar milyarderi varken, 2011 yılında bu rakam 115’e çıktı. Üstelik 115 kişinin elinde toplanan servet rekor bir hızla artıyor. Belli ki bu rakam 2012’de daha da artacaktır. 2020’li yıllara gelindiğinde Çin’in dünyanın en büyük ekonomisi olması beklenmektedir.

Çin, silahlanma yarışında da ileri sıralarda yer almakta ve savaş teknolojilerine on milyarlarca dolar harcamaktadır. Ortadoğu’dan Afrika’ya kadar geniş bir yelpazede yatırım ve pazar alanları için dünyanın diğer emperyalist güçleriyle rekabet eden Çin, asker sayısı bakımından dünyanın en büyük ordusuna sahiptir ve bu ordu şimdilerde dünyayı kan gölüne çevirecek bir savaşta aktif rol almaya hazırlanmaktadır.

“Sosyalizm” lafını dillerinden düşürmeyen ikiyüzlü ÇKP bürokratlarının yeniyetme burjuvalar olarak saltanat sürdükleri Çin, gelir dağılımındaki uçurumun yanı sıra insan hakları ihlallerinde de dünyada ilk sıralarda yer alıyor. Cezaevlerinde insan sayısında sürekli bir artışın yaşandığı bu ülkede, her yıl en az 8 bin kişi idam ediliyor. Çin yönetiminin, eli kanlı Mugabe ve El Beşir gibi diktatörlerle sıcak dostluğu ve derin işbirliği ise hafızalardaki yerini koruyor.

Çin işçi sınıfı mücadeleyi yükseltiyor

Bütün bu çelişkiler karşısında Çin işçi sınıfı giderek bilinçleniyor ve eyleme geçiyor. Çinli işçiler artık birçok eyalette greve çıkmaktan, polisle ve devlet sendikasıyla karşı karşıya gelmekten çekinmiyorlar. 2010 yılında işçilerin bazı hakları uğruna giriştiği mücadeleler, elde ettiği kısmi kazanımlar, egemenleri korkuyla kıvrandırmış ve asgari ücreti yükseltmelerine neden olmuştu. Rekabet gücünün zayıflayacağı endişesi taşıyan uluslararası tekeller bu durumdan rahatsız olmuş ve Çin yönetimini, fabrikalarını Tayvan gibi işçiliğin daha ucuz olduğu ülkelere taşımakla tehdit etmişlerdi. Nitekim bu tehditler kısmen hayata da geçirilmiş ve birçok şirket, fabrikalarını bölgesel asgari ücretin daha düşük olduğu diğer eyaletlere veya Tayvan gibi ülkelere taşımıştı. Bunun üzerine Çin yönetimi işçi eylemlerinden duyduğu korkuya rağmen işçilerin taleplerini karşılama konusunda ayak diremeye devam etmişti.

Ancak tehditler ve baskılar sınıf mücadelesinin önüne geçemedi. 2010 yılında önce küçük işletmelerde başlayan, ardından 1900 işçinin çalıştığı Honda’nın şanzıman fabrikasına sıçrayan grevler, ücretlerde %12 ilâ %21 arasında bir artış sağlamış ve bu başarı Çin işçi sınıfına büyük bir esin kaynağı olmuştu. Bu başarının etkileri devam etmektedir. O tarihten bu yana işçi eylemleri yükselen bir grafik izlemekte ve militanlaşmaktadır.

Siçuan’dan Guangdong’a, Hunan’dan Şenzen’e tüm eyaletlerde işçiler, devlet sendikasının engelleme çabalarına rağmen iş durduruyor, greve çıkıyor, fabrikalardan şehir merkezlerine doğru yürüyüşler organize ediyor, polisle çatışıyorlar. Bu eylemlerde işçiler, “haklarımızı istiyoruz, doymak istiyoruz” diye haykırıyorlar. Greve çıkan fabrikalara, ertesi gün yeni fabrikalar ekleniyor, işçiler arasındaki dayanışma büyüyor. Şubat ayında, 5 bin Hanzong Çelik işçisinin greve çıkmasının ardından bölgedeki diğer çelik işçilerinin greve destek vermek için iş bırakması ve yürüyüşlere katılması dayanışmanın somut bir örneğidir.

Devletin uyguladığı sansür ve büyük şirketlerin örtbas etme çabaları nedeniyle Çinli işçilerin yürüttüğü mücadelelerin büyük bir kısmı dünya basınına yansımıyor. Çin’de işçi eylemlerinin basına yansıyandan çok daha yaygın olduğu biliniyor. Tekstil ve otomotiv başta olmak üzere tüm sektörlerde irili ufaklı işçi eylemleri yaşanmaya devam ediyor. Yüz milyonlarla ifade edilen gövdesiyle Çin işçi sınıfının nabzı mücadele için hızlanıyor.

Kapitalizmin derin krizi tüm dünyayı etkisi altına almışken ve işçi sınıfı milyonlar halinde sokaklara dökülürken, Çin’in bu sarsıntıdan muaf kalması düşünülemez. Bu sarsıntılar, bürokrattan bozma yeniyetme kapitalistleri derin bir korkuya sürüklüyor. Sarsıntıların sistemi yok edecek bir tsunamiye dönüşme ihtimali Çinli egemenlerin korkulu rüyası iken, işçilerin örgütlü bir biçimde dünyayı sarsacak bir eylemliliğe atılması, gerçek sosyalizmi var etmek isteyenlerin umududur. Güneş her yeni günde yeniden doğudan yükselirken, insanlığın kurtuluşunun fitilini ateşleyecek mücadeleler de doğudan yükselecek mi? Bunu tarih gösterecek. Ancak belli olan bir şey var ki Çin işçi sınıfının dev gövdesiyle ayağa dikilmesi tarihin akışını değiştirebilir. Tarihin akışını değiştirebilmek için Çin’in gerçek komünistlerinin üzerine büyük bir sorumluluk düşüyor.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 86, Mayıs 2012