Doğrular ve Yanlışlar


Kimse geçmişin hatalarını silip geçmişi doğru temellerde geri getiremiyor. Fakat hiç değilse, geçmişte yaşananlardan günümüzde mücadeleyi ilerletici dersler çıkartmak mümkün. Proleter mücadele, sözünün eri olan bir devrimci Marksistten bu doğrultuda tutum almasını, hatalarıyla yüzleşmesini, devrimci bir muhasebe yürüterek kendini yenilemesini ve tarihsel deneyimlerin devrimci dersleriyle donanarak yeniyi yaratmak üzere ileriye atılmasını bekliyor. Unutulmasın ki, dünya işçi sınıfının kapitalizmi yıkması için nesnel koşulların ziyadesiyle olgunlaştığı günümüz dünyasında, proletaryanın devrimci önderliğinin yaratılması görevi bir o kadar daha yakıcı önem arzediyor.


Uzun süredir neredeyse tüm yazılarımızda kapitalizmin içinden çıkamadığı sistem krizine, büyüyen işsizlik, derinleşen yoksulluk ve siyasal istikrarsızlık koşullarına dikkat çekiyoruz. Bu koşullar dünya genelinde burjuvaziyi, işçi-emekçi kitleler üzerindeki baskıları arttırmaya ve nüfuz bölgelerinin yeniden paylaşımı için kanlı emperyalist savaşları yaygınlaştırmaya sevk ediyor. İçinden geçtiğimiz tarihsel dönemin bu özellikleri, dünya işçi sınıfının önüne, burjuvazinin saldırganlığına karşı mücadeleyi alabildiğine yükseltme ve kapitalist düzene bir an önce son verme görevini koymuş bulunuyor. Ekonomik ve siyasal krizler içinde kıvranan, köhnediği ölçüde toplumsal yaşamı çürüten ve çürümüşlüğü içinde varlığını sürdürdükçe insanlığı bir yokoluş felâketine sürükleyen kapitalist sistem, devrimci proletaryanın güçlü yumruğu altında yıkılmayı bekliyor. Ama her zaman deriz ya, proletarya örgütlüyse her şeydir örgütsüzse hiçbir şey! Bu gerçeklik, komünistlerin temel görevini ulusal ve enternasyonal düzeyde acil biçimde öne çıkarmaktadır.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra eski dünya dengeleri son buldu ve kapitalizmin insanlığa tüm çirkin yüzüyle çırılçıplak görünmeye başladığı yeni bir dönem açıldı. Tarihsel ve nesnel açıdan bu dönemi, burjuva egemenliğine son verecek ve yeryüzüne işçi demokrasisini getirecek işçi devrimleri dönemi olarak tanımlamak hiç de yanlış olmaz. Ne var ki, tarihin ilerleyişine öznel faktörün müdahalesi olmadan nesnellik kendiliğinden gerçekliğe dönüşemiyor. Kapitalizm, örgütlü işçi sınıfının devrimci yumruğu tepesine inmedikçe kendiliğinden yıkılmıyor. O nedenle sözün özü, işçi sınıfının ulusal ve enternasyonal düzeyde örgütlülüğünü sağlayıp pekiştirme görevi, daha önceki dönemlere kıyasla çok daha yakıcı bir önem kazanmış durumda.

Bu görevin üstesinden gelebilmek için, bugün belki mütevazi görünecek fakat aslında yakın geleceği hazırlayacak azimli ve planlı adımların atılması gerek. Bu görevi üstlenmeye niyetli olan komünistler, eğer bunda gerçekten samimiyseler, dünya işçi sınıfının tarihsel deneyiminin ortaya koyduğu devrimci derslerle donanarak yola koyulmalılar. Proletaryanın devrimci önderlik krizinin aşılabilmesi için, yeni tarihsel dönemin zorunlu kıldığı bir devrimci yenilenme ve bu amaçla doğrularla yanlışların ayırt edilmesi şart. Unutulmamalı ki esenlikli bir gelecek, geçmişin yanlışlarının esiri olmayı sürdürerek yaratılamaz. Dünya genelinde insanlık açısından hayat-memat sorunu haline gelen devrimci proleter atılım, örgütlü bir çabayla öznel faktörü güçlendirmeye koyulmadan, yani işçi sınıfının devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyini yükseltmeden gerçekleştirilemez.

Geçmişi aşmak

Ancak geçmişten gerekli dersleri çıkartarak ilerlemeyi başarabilenler, geçmişteki hataların esiri olmaksızın yeniyi yaratabilirler. Günümüz dünyasında işçi sınıfının devrimci örgütlülüğünün ilerletilebilmesi bakımından bu tarihsel ders büyük bir önem taşıyor. Doğru temellerde yeni bir atılımı gerçekleştirebilmek için, sosyalist çevrelerin genel yapısal özellikleri, yerleşik kalıpların esiri olmaksızın irdelenmeli. Somutlayacak olursak, dünya sosyalist hareketinde geçmişten günümüze uzanan ve çeşitli ülkelerdeki örgüt ve çevrelerin niteliğini belirleyen iki ana akım mevcuttu. Stalinizm ve Troçkizm olarak adlandırılan bu iki ana akım, iki farklı ideolojik-siyasal çizgi, iki farklı gelenek ve iki ayrı enternasyonal örgüt yaratmıştı. Ancak, Lenin döneminde kurulan Komintern çoktandır Stalinist egemenlik eliyle tasfiye edilmişti. Troçkizmin temsilcisi olan IV. Enternasyonal ise, zaman içinde art arda yaşanan bölünmelerle parçalanmış, tükenmiş durumdaydı. Buna rağmen, bu iki ana akımdan türeyen çeşitli sol örgütlenmeler, bugün genelde tüm ülkelerde, geçmişteki hatalarıyla yüzleşmeden ve geçmişteki yanlışları yeniden üreterek şu ya da bu düzeyde varolmayı sürdürüyorlar.

Stalinizmin dünya ölçeğindeki çöküş süreci, başlangıçta Troçkistler tarafından Troçkizmin yükseleceği tarihsel bir dönemeç olarak değerlendirilmişti; fakat aradan geçen yıllar, bu içi boş iyimser beklentileri ezip geçti. Evet, nesnel durum buyken, subjektif değerlendirme ve algılar bugün hâlâ farklı olabiliyor. Günümüzün sosyalist örgüt ve çevrelerini dünya genelinde incelediğimizde, ana akımları izleyenlerin ezici çoğunluğunun hâlâ geçmişle devrimci bir hesaplaşmaya girişmeksizin, geçmişin gölgesi altında yaşadığını görüyoruz. Hatta buna yaşamak değil de, yaşarmış gibi yapmaya çalışmak demek daha doğru olur. Çünkü bürokratik rejimlerin çöküşüyle birlikte, tarih, sosyalist mücadeleyi sürdürmeye niyetli tüm komünistlerin önüne kendi geçmişleriyle hesaplaşma ve yeniyi yaratma azmiyle ilerleme görevini koydu. Bunu başaramadan varlık sürdürmeye çalışan çevre ve örgütlerin, kendi subjektif iddiaları ve bu temelde sağladıkları örgütlülük her ne olursa olsun, devrimci Marksizm açısından yetersiz nitelikte oldukları ve geleceği yaratma gücünden yoksun bulundukları tartışma götürmez bir hakikat.

Kendileri kabul etseler de etmeseler de, bu hakikat günümüzde sosyalist örgüt ve çevrelerin kaderini belirliyor ve de belirlemeyi sürdürecek. Geçmişteki yanlışları yineleyerek var olmaya çalışanların, gün geçtikçe eriyip tasfiye olmak ya da sınıf dışı sol akımların peşinden sürüklenerek tasfiyeci eğilimleri güçlendirmek dışında bir geleceklerinin olamayacağı çok açık. Günümüz dünyasında Venezuela’da yaratılan Chavezci solculuğu hararetle destekleyenlerden tutun da Yunanistan Syriza’sının yükselişini sosyalizm adına kutsayanlara, Türkiye’de Gezi Direnişinin küçük-burjuva ruhundan yeni bir devrimci atılım yaratmayı umanlara dek, sınıf çizgisinden bu denli uzaklaşanlardan dünya işçi sınıfının devrimci örgütlenme sorununu çözmelerini beklemek tam anlamıyla abesle iştigal olur. Netice olarak, işçi sınıfının devrimci örgütlenme sorununun çözümüne katkıda bulunabilecek güçlerin taşıması gerekli temel nitelik bellidir. Geçmişte savunulan ana akım (Stalinizm veya Troçkizm) her ne olursa olsun, bugünün dünyasında ancak devrimci Marksist temellerde yeniyi yaratma azmiyle örgütlenen enternasyonalist komünistler işçi sınıfının devrimci bilinç ve örgütlenme düzeyini ilerletebilirler.

Bir noktaya daha açıklık getirmek yararlı olacak. Hiçbir yeni, tarihsel bir geçmiş olmaksızın yaratılamıyor. Diyalektik tarzda düşünecek olursak, geçmişin gölgesinden kurtulmak ve geçmişi aşmak, ancak geçmişi oluşturan tarihsel deneyimi özümsemekle, onun olumlu ve olumsuz yönlerini ayrıştırmakla mümkündür. Böylece, süreklilik içinde kopuşlarla, yani geçmişin olumsuz yönlerinin esiri olmadan fakat geçmişin olumlu mirasıyla yenilenerek devrimci proleter mücadele ilerletilebilir. İşte bu bağlamda Stalinizmden de Troçkizmden de kopuş gereklidir, ama ikisi arasındaki niteliksel farklılığı ayırt etmeden de ilerlenemez.

Stalinizm Stalin’in şahsıyla ilgili bir tarihsel problematik değildir, işin bu kısmını bir yana bırakalım. Stalinizm, işçi iktidarı ve sosyalizm anlayışı gibi en temel noktalar başta olmak üzere, Marksizmi fiiliyatta inkâr etmiş bir ana akımdır. Stalinizm, Rusya’da Ekim Devrimiyle kurulan işçi iktidarını içten yürüyen bürokratik karşı-devrimle yıkmış ve devlet mülkiyeti temelleri üzerinde sömürücü-baskıcı egemen sınıf yaratmış bürokratik-despotik rejimin ve onun kopyalarının külliyatından oluşan bir tarihsel fenomendir. Troçkizm ise bu gerçekliğin bir parçası değildir. Ama asıl önemlisi, Troçkizm de ona isim babalığı yapan Troçki’nin devrimci mücadelesinin ve enternasyonal düzeydeki örgütlenme çabalarının birebir devamı değildir. Örgütlenme alanında Troçki’nin Lenin’e oranla taşıdığı zaaflarını, bu alanda bizzat Lenin tarafından eleştirilmiş merkezci pozisyonlarını değerlendirmek elbette gereklidir. Ancak bütünün diğer parçasını görmezden gelmek, yani Troçki’nin Ekim Devriminin önderlerinden biri olduğunu ve Ekim Devriminin kazanımlarını ortadan kaldıran Stalinizme karşı mücadele yürüttüğünü kabul etmemek ise tam anlamıyla darkafalı küçük-burjuva bir tutum olur.

Troçkizm, kuşkusuz bazı noktalarda Troçki’nin hatalı yaklaşımlarından beslenmiştir. Fakat Troçkizmin günahları bütünüyle Troçki’nin üzerine yıkılamaz. Nasıl ki Stalinizmin günahları, Stalin Bolşevik Partinin içinden çıkmadır diye Lenin’in hanesine yazılamazsa, Troçki’nin takipçisi olduğunu iddia edenlerin yarattığı Troçkizm de asla doğrudan Troçki’nin eseri değildir. Troçkizm, Troçki’nin henüz yeterli bir birikim ve mayalanma olmadan, biraz da Stalin’in öldürücü hamleleri nedeniyle acele biçimde kurduğu IV. Enternasyonal’i küçük-burjuvaca çekişmeler içinde paramparça eden küçük-burjuva sosyalistlerinin eseridir. Bu gerçeklik, Troçki’nin ölümünden sonra yaşanan olaylar bir yana, IV. Enternasyonal’in içinden başını uzatan küçük-burjuva eğilimlere karşı bizzat Troçki’nin yükselttiği mücadelede somutlanıyor. O nedenle, vaktiyle Troçki’nin IV. Enternasyonal örgütlenmesi temelinde çeşitli Avrupa ülkelerinde ve ABD’de gözlemlediği küçük-burjuva realitesini eleştiren değerlendirmeleri dünden bugüne uzanan bir önem taşıyor.

Troçkizmin Troçki’den öğrenecekleri

Devrimci önderlerin, kendilerini izleme iddiasıyla onlar adına “izm”ler yaratan küçük-burjuva sosyalistlerinin elinden çekmelerinin ilk örneğini Troçki ve Troçkizm ikilemesi oluşturmuyor. Vaktiyle Marx da aynı problemle yüz yüze gelmiş ve “Tanrı beni Marksistlerden korusun” yollu yakınmalarda bulunmuştu. Keza Lenin gibi Büyük Ekim Devriminin önderi olmuş bir lideri takiben, Stalin ve benzeri epigonlar Marksizmden ve Lenin’in çizgisinden tamamen uzaklaşan bir Leninizm icat etmişlerdi. O nedenle, kendilerini Troçkist olarak adlandıran siyasal örgüt ve çevrelerin, dünden bugüne Troçki’nin devrimci ruhundan uzaklaşan bir Troçkizm icat etmiş olmalarında da şaşılacak bir taraf yok.

Bunun belirtilerini, bazı genel Marksist açılımlara sahip çıkılıp çıkılmadığı noktasında aramamak gerek. Zira, Stalinizmin aşamalı devrim stratejisine karşı sürekli devrim anlayışını savunmaları nedeniyle, Troçkistler devrimci Marksizme sahip çıkar görünen bir pozisyondadırlar. Fakat bununla iş bitmiyor. Yaşamın ve mücadelenin içinde bu savunuyu kanıtlayacak faktör, işçi sınıfının genel ekonomik-demokratik mücadelesiyle devrimci işçi iktidarının kuruluşu mücadelesi arasındaki diyalektik bağı sağlayan örgütlü duruştur. Lenin’in Komintern kongrelerinde asgari ve azami hedefler arasındaki “Geçiş Sorunu” diye dikkat çektiği diyalektik bağı, Troçki “Geçiş Programı” anlayışında daha da açık ve programatik hale getirmiştir. Genelde tüm Troçkistler bu Geçiş Programına bağlı olduklarını söyleseler de, pratikte ortaya koydukları siyasi çizgi ve tutumlar başka noktalara çekmektedir. Yıllar boyunca ve de günümüzde, Geçiş Programı savunusunun ardına sığınıp dümeni reformist bir sosyalizm anlayışına kıran pek çok Troçkist çevre mevcuttur. En önemlisi de, proletaryanın devrimci Geçiş Programına gerçekten sahip çıkmak, ancak ve ancak, kısmi taleplerle nihai talepler arasında gerçek bir köprü oluşturacak devrimci sınıf örgütünün yaratılması için fiilen ter akıtmakla mümkün olabilir.

Bu gerçeklik de bizi, işçi sınıfının devrimci örgütünün yaratılması bağlamında pratikte nasıl bir yol tutulduğunun irdelenmesi noktasına götürüyor. İşçi sınıfının devrimci mücadele tarihi içinde doğruluğu kanıtlanmış olan örgütsel anlayış, Lenin’in (Stalin gibi Bolşevizme ihanet eden bürokratların değil!) devrimci parti anlayışıdır, partiyi inşa mücadelesidir ve sınıfın devrimci partisi öncülüğünde devrimi ilerletme pratiğidir. İşin bu yönü o denli ayırt edici bir gerçekliktir ki, nitekim Troçki de örgütsel alanda sergilediği hatalı tutumlarına dair önemli bir özeleştiri yaptığında, o noktadan itibaren artık Lenin’in örgütsel çizgisini benimsediğini ifade etmiştir. Troçki’nin fiiliyatta ne ölçüde bu özeleştirisi doğrultusunda yol alabildiği bir yana, o hiç değilse mücadelenin verdiği derslerin ışığında Leninist-Bolşevizmin savunusunu üstlenmiştir. Buna karşın, günümüzde pek çok örneği bulunacağı üzere, Leninci parti anlayışına karşı zamanla büyüyen tepkiler geliştiren Troçkistler mevcuttur. O nedenle, geçmişte ya da günümüzde, devrimci Marksizm yolundan ayrılmadığını ve Stalinizme karşı proletaryanın devrimci çizgisini temsil ettiğini iddia eden şu ya da bu Troçkist yapının gerçekliği, tam da bu noktada, yani Leninci parti anlayışına sahip çıkıp çıkmadığı noktasında irdelenmelidir.

İşçi sınıfının öncü devrimci partisini inşa etme konusunda, Troçki’nin Lenin gibi başarılı bir pratik sergilediğini söyleyemeyiz. Ama işin bu yönü farklı bir boyuttur. Troçki’nin ölümünden sonra Troçkistlerin sergilediği gerçeklik ise tamamen ayrı bir boyuttur. Troçkizm, işçi sınıfının örgüt sorununda giderek büyüyen bir şekilde, sadece Lenin’in değil fakat Troçki’nin çizgisinden de küçük-burjuvaca uzaklaşma eğilimi sergilemiştir. Bu bakımdan, Troçkizmi, diyelim ki yaşasaydı en başta Troçki’nin suçlayacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Yanlış olmayacaktır, zira Troçki’nin IV. Enternasyonal bileşenlerine örgütsel alanda yönelttiği ağır eleştiriler bu dediklerimizin kanıtıdır. Örneklemek gerekirse, Troçki’nin 1939 ve 1940 yıllarında IV. Enternasyonal’in ABD seksiyonu SWP içindeki tartışmalara müdahale amacıyla kaleme aldığı eleştirel mektup ve makalelerinden önemli satırları hatırlamak yeterli olacaktır.

İlk olarak, örgüt içi demokrasi gerekçesinin ardına sığınarak SWP içinde başını uzatan küçük-burjuva muhalefete Troçki’nin yönelttiği eleştirileri hatırlayalım. Troçki’nin bu bağlamda değindiği hususlar, spesifik birkaç örnekle ve yazıldığı dönemle sınırlı değil kuşkusuz. Bunlar, Troçkist çevrelerde yıllar boyunca varlığını sürdüren ve ardı arkası gelmeyen bölünmeler yaratan küçük-burjuva sosyalizminin meşrebini teşhir ediyor. O nedenle Troçki’nin satırlarını, sosyalist harekete uzanan günümüz küçük-burjuva gruplarının eleştirisi olarak da okumak yerinde olur: “Sosyalist hareket içindeki her küçük-burjuva grup gibi şimdiki muhalefeti de karakterize eden özellikler şunlardır: teoriyi küçümseme ve eklektisizm eğilimi; kendi örgütünün geleneğine saygısızlık; nesnel gerçeklik için duyulan kaygı yerine kişisel ‘bağımsızlık’ için duyulan kaygı; tutarlılık yerine asabiyet; bir konudan diğerine sıçramaya hazır oluş; devrimci merkeziyetçilik hakkında anlayış yoksunluğu ve düşmanlık; ve nihayet, klik bağlarını ve kişisel ilişkileri parti disiplininin yerine geçirme eğilimi.” (Troçki, Marksizmi Savunurken, Kardelen Yay., s.77)

Okumuşlar diye nitelediğimiz unsurların nesnel olarak işçi sınıfının mensubu olduklarında bile, şayet sınıf devrimcisi olabilmek için gerekli iç dönüşümü geçirmemişlerse, sınıf mantığı olarak küçük-burjuva niteliğe sahip olduklarına çeşitli yazılarımızda değinmişizdir. Böylelerinin en büyük iddialarından biri de, biraz mürekkep yaladıklarından, kendilerinin işçilere oranla teoriyi daha iyi anladıkları ve teoriyle daha yoğun meşgul oldukları yolundadır. O nedenle de, uzandıkları sosyalist örgütlerde henüz örgütlü mücadelenin asgari gereklerini bile içselleştirmeden, teorik sorunlara sözümona ilgi duyan bilgiçler olmaya pek meraklıdırlar. Bu gerçeklik dün de böyledir bugün de. Üstelik Troçkizmin teorik açıdan fukara bulup tefe koyduğu Stalinist örgütleri bir yana bıraksak bile, bu değindiğimiz sorun ortadan kalkmaz. Zira Troçki’nin Marksist teori alanındaki devrimci duruşunu, yalnızca kendi küçük-burjuvalıklarının üzerini örtmek için sahiplenir görünen Troçkistler ziyadesiyle mevcuttur.

Vaktiyle Troçki de, çok bilmiş geçinen bu tür mürekkep yalamışların, iddialarının tam tersine parti üyesi bir işçi kadar bile diyalektik düşünceden nasibini alamadığına değinmiştir. Bu bağlamda, her parti üyesinin bizzat diyalektik felsefe ile uğraşmasını istemenin doğal olarak bilgiçlik taslamak olacağını, ne var ki sınıf mücadelesi okulundan geçen bir işçinin kendi deneyiminden hareketle diyalektik düşünme isteği kazandığını vurgular. Böyle bir işçinin, Marksist teorinin ve diyalektiğin farkında bile olmasa, devrimci yöntemi ve sonuçlarını seve seve benimseyeceğini belirtir. Akademik eğitim görmüş küçük-burjuva zihniyetli unsurlar açısından ise durum kötüdür. Çünkü, “Onların teorik önyargılarına daha okul sıralarında nihai biçimi verilmiştir. Diyalektiğin yardımı olmaksızın yararlı yararsız pek çok bilgi edinmeyi başardıkları için, hayata onsuz da pekâlâ devam edeceklerine inanırlar. Aslında, düşünce aletlerini teorik olarak gözden geçirmeyi, parlatmayı ve keskinleştirmeyi ve günlük ilişkilerinin dar çevresinden pratikte kopmayı başaramadıkları ölçüde, diyalektikten vazgeçerler. Büyük olaylarla karşılaştıklarında kolayca kaybolur ve yeniden küçük-burjuva düşünce tarzına saparlar.” (age, s.79)

Bu tür unsurlar, sınıf mücadelesi içinde eğitilip sınanmadan örgüt içinde sorumluluk gerektiren görevlere getirilmemelidirler. Dahası, küçük-burjuva çevreden gelen ya da o zihniyete sahip olup proleter çevreye uyum sağlayamayan unsurlar, şayet daha önce hak etmedikleri biçimde parti üyesi olmuşlarsa, Troçki’nin yerinde olarak belirttiği gibi, parti üyeliğinden sempatizan statüsüne transfer edilmelidirler. Keza, küçük-burjuva entelektüel unsurlar partiye işçi üye kazanma çalışması içinde eğitilmezlerse, partinin sözde parlak görünen bir tartışma kulübüne çevrilmesi tehlikesi mevcuttur. “Küçük-burjuva çevreden gelen biri, ne kadar yetenekli ve kendisini sosyalizme adamış olduğuna bakılmaksızın, öğretmen olmadan önce, işçi sınıfı okuluna devam etmelidir. Genç entellektüeller, entellektüel gençliğin başına geçirilmemeli, ağır pratik çalışma için birkaç yıllığına eyaletlere, bütünüyle proleter merkezlere gönderilmelidir.” Troçki bu kuralın gençlik örgütü için de geçerli olması gerektiğini vurgular ve “aksi halde, çok değerli genç unsurları devrimci savaşçılar olarak değil devrimci aylaklar olarak eğitme tehlikesi ile karşı karşıya kalırız” der. (age, s.140)

Lenin’in gerçek bir Bolşevik örgütlülüğü yaratırken canla başla savunduğu ve Troçki’nin de yıllar sonra doğruluğunu kabul ederek yinelediği bu örgütsel kurallar, bugün de savunulması gereken niteliktedir. Ama önemli olan, bu doğruların savunusunun kâğıt üzerinde kalmaması ve bunların hayata geçirilebilmesini mümkün kılacak bir örgütsel çizginin sabırla, azimle izlenmesidir. Bu açıdan, Lenin’in ölümünden sonra Bolşevizmin içini boşaltarak ona ihanet eden ve egemen bürokratlara özgü bir örgütsel-siyasal gerçeklik yaratan Stalinizmin meşrebi ortadadır. Peki ama, Stalinizme karşı haklı mücadelesinde oluşturduğu örgütlülüğü Leninist-Bolşevikler diye niteleyen Troçki’nin takipçileri ne durumdadır? Şayet bazı istisnalar varsa onları tenzih etmek koşuluyla, Troçki’nin takipçisi olma iddiasındaki Troçkizm, daha yolunun başındaki IV. Enternasyonal’in küçük-burjuvaca çekişmelerle paramparça edilmesini yansıtan bir tarih yazmıştır. Ve bu gerçeklik günümüzde de devam ediyor.

Kuruluşunda Lenin dönemi Komintern kararlarını benimseyen IV. Enternasyonal’in parçalarından türeyen çeşitli Troçkist çevre ve örgütleri gözden geçirelim. Troçki’nin çizgisini en başarılı şekilde temsil ettiğini söyleyip, işin gerçeğinde siyasal ve örgütsel rotasını II. Enternasyonal’in reformist-Menşevik çizgisi temelinde belirleyenlerin sayısı çok kabarık. Keza Marksist teoriye pek bir önem verdikleriyle övünüp, fiiliyatta kendi örgütsel çevrelerini küçük-burjuvaca bir tartışma kulübüne çeviren Troçkistler de ziyadesiyle mevcut. Böyleleri için Troçki’nin yukarıda değindiğimiz uyarıları o kadar yerinde ve çarpıcı eleştiriler ki, uzun sözü gerektirmeden, aslında Troçkizmin Troçki’den öğreneceği çok şey olduğunu belirtmemiz yeterli olacak.

Önemli bir hususun daha altını çizelim. “Örgüt içi demokrasi” konusu, Leninci parti anlayışını karalamak ve bu anlayışın ete kemiğe büründüğü bir örgütsel pratikten uzak durmak isteyen Troçkist kişi ve çevrelerce en çok istismar edilen konuların başında geliyor. Sıkıya gelemeyen tatlı su sosyalistleri, işçi sınıfının Bolşevik özelliklere haiz devrimci örgütlenmelerini fazlaca sert ve anti-demokratik buluyorlar. Çok açık ki, örgüt içi demokrasi olmaksızın işçi sınıfının arzulanan devrimci partisini yaratmak ve yaşatmak asla mümkün olamaz. Diğer yandan, devrimci disiplin olmadan devrimci mücadeleyi yürütmek ve ilerletmek de mümkün değildir. Aslında doğru temellerde kavrandığında, Leninci parti anlayışının bu iki hususun diyalektik birliği üzerinde yükseldiği rahatça anlaşılır. Leninci parti anlayışına açıkça cephe almak gibi bir niyeti olmayan her Troçkistin, küçük-burjuva sosyalistlerini rahatlatacak gevşeklikteki bir parti rejimiyle, sınıfın devrimci partisindeki işleyiş arasında en ufak bir benzerlik olamayacağını kavraması ve bunu açıkça itiraf etmesi gerekir. Üstelik bu konuda Lenin’in öğretisine kulak tıkanmak istense bile, ondan feyz alan şekliyle Troçki’nin satırları ortadadır: “Bolşevizmin temel özelliği esneklik değil, onun granit sertliği olmuştur. Düşmanları ve muhalifleri, Bolşevizmin haklı olarak daima gurur duyduğu bu özelliğinden yakınmışlardır. Gönlü hoş tutan bir ‘iyimserlik’ değil, tersine uzlaşmazlık, uyanıklık, devrimci güvensizlik ve bağımsızlığın her karışı için mücadele; işte Bolşevizmin esas özellikleri.” (Troçki, Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal, Tarih Bilinci Yay., s.124)

Ya içindesin mücadelenin ya da büsbütün dışında

İşçi sınıfının devrimci öncü örgütünün, devrimci bir çekirdek düzeyinden başlayarak ilkeli, planlı, azimli ve sabırlı şekilde inşa edilip geliştirilmesi Leninci parti anlayışının özünü oluşturur. Ve bu anlayış devrimci bilincin sınıfa taşınması görevini de içerir. Ne var ki, bu devrimci parti anlayışını sınıfa dışarıdan bir dayatma olarak yorumlayan ve karşısına işçi sınıfının kendiliğinden eylemlerinin gücünü abartan ilkesiz ve gevşek bir örgütlenme anlayışını diken çeşitli Troçkist çevreler mevcuttur. Bu çevreler yıllardır, “devrimci bilincin sınıfa taşınması” konusunda birbirine benzer eleştirileri tekrarlayıp dururlar. Bu eleştirilerde kanıt diye, Lenin’in 1902 tarihli Ne Yapmalı kitabındaki değerlendirmelerini daha sonra 12 Yıl Derlemesi adlı çalışmasında gözden geçirip düzelttiği savı ileri sürülür. Bu sava göre, Lenin ilerleyen yıllarla birlikte sınıfın kendiliğinden eylemlerinin gücünü keşfetmiş ve geriye yönelik bir değerlendirme yaparak, vaktiyle devrimci bilincin sınıfa taşınması konusunda yanlış düşündüğünü itiraf etmiştir. Bu tür iddialar gerçekliği yansıtmaz ve doğru değildir. Bunlar, son tahlilde sınıfın devrimci partisinin yaratılması görevinden yan çizen ve sorumluluğu işçi sınıfının kendiliğinden hareketinin üzerine yükleyen bir anlayışın ürünüdür. Oysa Lenin daha 1901 ve 1902 yıllarında kaleme aldığı Bir Yoldaşa Mektup, Nereden Başlamalı ve Ne Yapmalı çalışmalarından itibaren, sınıfın devrimci partisinin inşasına ve bu temelde devrimci bilincin sınıfa taşınmasına ilişkin son derece önemli görüşler ortaya koymuştur. Zaman içinde bunları geliştirmiş ve önderlik ettiği Bolşevik Parti gerçeğiyle de bu örgütsel çizgisinin doğruluğunu kanıtlamıştır.

Biz daha yıllar öncesinde, bürokratik rejimleri yıkan fırtınaların estiği 1990 dönemecinde, geçmişin devrimci dersleri ışığında ve yenilenme görevi bağlamında ortaya koyduğumuz yazılarımızda örgütsel sorunlara ilişkin önemli bir hususa dikkat çekmiştik. Lenin Ne Yapmalı kitabında, aslında son derece ufuk açıcı biçimde, devrimci bilinç sorununun iki farklı boyutuna açıklık getiriyordu. Bu doğrultuda, devrimci bilincin üretilmesi ile devrimci bilincin sınıfa taşınması sorunu birbirinden ayırt edilmelidir. Devrimci bilincin üretimi, devrimci Marksist teorinin yaratılması ve ilerletilmesi kapsamında bir görevdir ve bu noktada yılların bilgi birikimine dayanan devrimci bir faaliyet söz konusudur. Fakat parti inşası bağlamında esas sorun, en başta Marksizmin kurucularının eşsiz devrimci birikim ve emekleri üzerinde yükselen bu devrimci teorinin sınıfın öncü unsurlarına nasıl taşınacağı sorunudur. Kim ne derse desin, Lenin’in ömrü boyunca savunduğu üzere, devrimci bilinç işçi sınıfının saflarında kendiliğinden doğmaz. İşçi sınıfının kendiliğinden mücadelesi en iyi ihtimalle sendikal ve genel demokratik mücadelede militan öncü işçiler yaratabilir. Sınıf mücadelesinin, işçi kitlelerinin sendikal ve genel demokratik nitelikli kendiliğinden mücadelesinin ötesinde kapitalizmi yıkmak ve devrimci işçi iktidarını kurmak kapsamında ilerletilebilmesi, devrimci öncü partinin yaratılmasını ve bu ileri düzeye taşınmış bir siyasal faaliyeti şart koşar. Bu düzeydeki örgütlü görev, sınıfın kitlesel ekonomik-demokratik mücadelesinin öne çıkarttığı doğal işçi önderlerinin, militan öncü işçilerin devrimci bilinçle donatılmasını gerektirir.

Lenin sınıfın kitlesel kendiliğinden mücadelesine ve bu temelde yaşanan isyan dalgalarına her zaman önem vermiş, ancak bununla birlikte her fırsatta bu mücadelenin sınırlılığına işaret etmiştir. Bunun aşılabilmesi için işçi sınıfının mücadelesi içinde Bolşevizmi egemen kılmaya çalışmıştır. Ekonomizm, kendiliğindenciliğe tapınma ve kitle kuyrukçuluğu gibi eğilimlere karşı kararlı bir mücadele yürütmüştür. Gerek Ne Yapmalı’da gerekse ilerleyen yıllar içinde, işçi sınıfını sendikal mücadelenin dar sınırları ve kendiliğinden kabarmaların gelgitleri içinde çıkışsızlığa sürükleyen eğilimleri bıkmaksızın eleştirmiştir. Bu çıkışsızlığın üstesinden, ancak sınıfın öncü devrimci partisini yaratarak gelinebileceğini savunmuştur. Bu savunusunu, Bolşevik Partiyi inşa planı ve çabasıyla yaşama geçirmiştir. Bu tarihsel örnekten hareketle açıkça belirtmek gerekir ki, sınıf mücadelesine devrimci bilinci kuşkusuz sınıfın öncü partisi taşır. Lenin’in devrimci çizgisini geleceğe taşıma bağlamında değerlendirmeler yapan Troçki de her vesileyle, sınıfa bilincin taşınmasında partinin rolüne vurgu yapar. “Parti sınıf bilincine varılmasına aracılık eden tarihsel organdır” der Troçki.

Sınıfa devrimci bilincin taşınması, sınıfın hayatı ve mücadelesi içinde yer almadan yerine getirilebilecek bir görev değildir. Troçki’nin dediği gibi, “Devrimci mücadelenin dışında kalarak Marksizmi öğrenmeye çalışmak kitap kurtları yaratabilir ama asla devrimciler yaratmaz. Marksizmi öğrenmeden devrimci mücadelede yer almaya çalışmak ise yine çok büyük tehlikeler arzeden bir durum olup, yarı körlük anlamına gelir. Bir Marksist için Marksizmi öğrenmek ise ancak sınıfın hayatı ve mücadelesi içinde yer almakla mümkündür; böylece hem teori pratik tarafından doğrulanacak hem de pratik teori tarafından açıklanacaktır. Yalnızca mücadele içinde fethedilmiş, Marksizme ait doğrular insanların zihninde ve kanında yer edebilir.” (Troçki, İspanyol Devrimi, Yazın Yayıncılık, s.187)

Sınıfa bilinç taşıma vurgusu, asla, işçi sınıfı içinde yürütülen örgütlenme mücadelesinin dışında, birtakım aydınların birtakım işçilere “devrimci eğitim” vermeleri gibi bir faaliyeti anlatmaz. Sosyalist partilerde aydın kökenli üyeleri “öğretmenler” ve işçi üyeleri ise “beyinlerine dışardan bilinç akıtılacak öğrenciler” addedenlerin Lenin’i doğru anlamaları mümkün değildir. Lenin’in açılımlarında, baştan sona, devrimci bilincin sınıfa “ekonomik mücadele alanının dışından” taşınabileceği hususundan gayrı bir “dışardan” vurgusu mevcut değildir. O nedenle, kendilerine aydınca meşgaleler icat etmek üzere “içerden mi-dışardan mı” konusunda fuzuli polemikler yürüten yaklaşımlara itibar etmemek gerekir.

İşçi kitlelerinin kendiliğinden mücadelesi, devrimci partinin öncülüğü olmadan kapitalizmi yıkma noktasına ilerleyemez. Devrimci öncü olmadan kitle mücadelesi her seferinde vardığı doruk noktalarından geri çekilmeye mahkûm olur; bu durumda mücadele içindeki kitleler de yine alışıldık günlük yaşamlarına geri dönerler. Sınıfın mücadele içinde öne çıkan unsurları, devrimci öncünün örgütlü mücadelesi sayesinde devrimci bilinçle donatılmadıkça, sendikal mücadelenin sınırlarını kendiliğinden aşamazlar. Sosyalist bilincin işçi kitleleri arasında ekonomik-demokratik mücadelenin ilerleyişiyle kendiliğinden doğacağını iddia etmek, devrimci parti sorununun üzerinden aydın kurnazlığıyla atlamaya teşebbüs etmek anlamına gelir. Mücadeleci işçilerin, kendi sınıf sezgileriyle kapitalist düzenden kurtulmak gerektiği noktasına ilerlemeleri kuşkusuz mümkündür. Fakat bu durum sosyalist bilince erişmek ve sosyalist bilinçle donanmak anlamına gelmez. Öncü ve mücadeleci işçilerin sosyalist bilince ulaşması, onların kendi sezgiler ve duygular dünyasında kendiliğinden sıçramalar kaydetmeleriyle tamamlanacak bir iş değildir. Bunun için, sınıfın devrimci örgütünün inşası temelinde öncü-mücadeleci işçilerin bu çabanın doğrudan bileşeni düzeyine yükseltilmesi gerekir.

Kimse geçmişin hatalarını silip geçmişi doğru temellerde geri getiremiyor. Fakat hiç değilse, geçmişte yaşananlardan günümüzde mücadeleyi ilerletici dersler çıkartmak mümkün. Proleter mücadele, sözünün eri olan bir devrimci Marksistten bu doğrultuda tutum almasını, hatalarıyla yüzleşmesini, devrimci bir muhasebe yürüterek kendini yenilemesini ve tarihsel deneyimlerin devrimci dersleriyle donanarak yeniyi yaratmak üzere ileriye atılmasını bekliyor. Unutulmasın ki, dünya işçi sınıfının kapitalizmi yıkması için nesnel koşulların ziyadesiyle olgunlaştığı günümüz dünyasında, proletaryanın devrimci önderliğinin yaratılması görevi bir o kadar daha yakıcı önem arzediyor. Bu görevin üstesinden gelebilmek için, geçmiş yılların örgütsel alanda dünya genelinde ortaya koyduğu olumsuzluklar engeli aşılmalı ve azimle yola devam edilmelidir. Tarihsel iyimserliğini yitirmeyen ve gerektiğinde akıntıya karşı yüzmeye cesaret eden enternasyonalist komünistlerin ulusal ve enternasyonal düzeyde görev anlayışı, işte bu temeller üzerinde yükseliyor.