Navigation

İstanbul'daki Saldırıların Ardında Yatan Gerçekler

Timsah gözyaşları

Uzun süredir yabancı basında yer alan, Türkiye’nin çeşitli saldırılara uğrayabileceği yolundaki haberler gerçeğe dönüştü. El-Kaide tarafından üstlenilen ya da onun yaptığı söylenen bombalı saldırılar zincirine İstanbul’da gerçekleşen patlamalar da katıldı. 15 Kasım günü iki sinagoga yönelik saldırıda 25 kişi öldü, 300’e yakın insan yaralandı. Aradan yalnızca beş gün geçmişti ki bu kez Taksim’de Britanya Başkonsolosluğu ve Levent’te HSBC Bankası önünde patlayan bombalar 30 insanın ölümüne, 400’den fazlasının da yaralanmasına yol açtı. Olayların ardından çeşitli ülkelerin yetkilileri, her zaman olduğu gibi demeçler verdiler, terörü lanetleme adına adeta birbirleriyle yarıştılar. Egemen güçlerin yaratmak istediği toz duman bulutu içinde çeşitli yorumlar birbirine karıştı. Fakat hepsinde ortak olan yön, emperyalist ve kapitalist devlet temsilcilerinin bu olayları fırsat bilerek kendi icatları olan bir düşmanın, “uluslararası terör”ün ardına sığınıp hep birlikte masumu oynamaya çalışmalarıydı.

Saldırıların ardında yatan gerçekler, aslında emperyalist kapitalist sistemin yoz, çürümüş, gangsterce yöntemlerle varlığını sürdüren iğrenç doğasını teşhir ediyor. Dünyadaki çeşitli burjuva iktidarların birbirlerine karşı diplomatik görevlerini ifa etmesinden başka hiçbir anlamı bulunmayan taziye mesajları, yalnızca egemenlerin timsah gözyaşlarıdır. Bombalı saldırılarda ölen ya da yaralanan masum insanların sayısı emperyalist ve kapitalist efendiler için can yakıcı rakamlar sınıfına girmiyor. Onların canı, kârları azaldığında ve borsadaki hisse senetlerinin, değerli kağıtlarının fiyatları düşüşe geçtiğinde yanıyor. Nitekim, İstanbul’da son saldırılarda ölen ya da yaralanan insanlar daha neredeyse yerlerden kaldırılmamışken, televizyon kanalları, “çok şükür” (!) borsada tehlikeli bir düşüş olmadığı yolundaki haberleri geçmeye başlamışlardı bile.

çeşitli kapitalist güç odakları İstanbul’da patlayan bombaların anlamını kendi çıkarlarına nasıl geliyorsa öyle yorumluyorlar. Adeta katlanarak büyüyen bir yorum kirliliğinin ortasında yaşıyoruz. Fakat hiç kuşku yok ki, İstanbul’da gerçekleşen bombalı intihar eylemlerinin yaratacağı sonuçlar, Irak’taki emperyalist savaştan, Ortadoğu’daki gelişmelerden, Kürt ulusal mücadelesinin gidişatından ve İsrail-Filistin çatışmasından ayrı düşünülemez. Nitekim burjuva medyada yer alan değerlendirmeler farklılıklar içerse de neticede bu sorunların etrafında dönüyor. Hatta emperyalist çevreler olayların etki alanını Türkiye-AB ilişkileri ve Kıbrıs meselesiyle de ilişkilendirmektedirler. Bombalı saldırılar onca insanın ölümüne, yaralanmasına ve nice insanın yakınlarının akıbeti nedeniyle acı çekmesine neden olurken, bu olayların zeminini döşemiş bulunan egemen güçlerse kendilerini bir “terör” edebiyatının ardına gizleyip melanetlerini sürdürmeyi tasarlıyorlar.

Olaylar sırasında Britanya gezisinde bulunan Bush, ülküdaşı Blair’le birlikte, başladıkları işi bitireceklerini ve küresel terörizmi yeninceye kadar Irak’ta kalacaklarını dünyaya ilan etti. ABD, İstanbul’daki saldırıların hem Türkiye’yi ABD’ye daha da yaklaştıracağı ve hem de Türkiye-İsrail ittifakını pekiştireceği yolunda ortam hazırlıyor. Türk egemen çevrelerine Kıbrıs sorununu bir an önce çözmelerini tembihliyor. Avrupa Birliği tarafıysa, saldırıların aslında bütün Avrupa’yı hedef aldığını ve Türkiye’yle dayanışma içinde olacaklarını söyleyip yine bildiğini okumaktadır. AB yetkilileri, bombalı saldırıların Türkiye’nin AB sürecini olumsuz etkilemeyeceğini, fakat (!) Türk tarafının da bir an önce AB’ye karşı yükümlülüklerini yerine getirmesinin şart olduğunu hatırlatıyor. Kısacası İstanbul’da masum insanlar ölür ve kitleler “yeni saldırılar olacak” diye terörize edilirken, emperyalist güçler bu kez de bu olayların üzerinden kendi politikalarını yürütmeyi fırsat addetmektedirler.

Irak’ta masum insanların bombalar altında can vermesinden, Filistin halkının İsrail ateşi altında yanıp kavrulmasından, Türkiye Kürdistanı’ndaki köylerin yakılıp yıkılmasından doğrudan sorumlu olanlar bugün tam bir ikiyüzlülükle “teröre karşı savaş” naraları atıyorlar. Eğer İstanbul’daki saldırılar onların adlandırdığı gibi terörse, kendi yaptıkları terörün katmerlisidir. Emperyalist güçler ve onların yerli ortakları, şimdi de bizzat kendi ülkeleri içinde işçi ve emekçi kitlelerin mücadelesini baskı altına alacak gerici düzenlemeler için teröre karşı mücadele bahanesine sarılmaktadırlar.

Terör kelime anlamıyla, kısaca, dehşet demektir. Ve emperyalist güçlerin dünyadaki nüfuz alanlarını yeniden paylaşmak için çıkarttıkları tüm savaşlar, kitleleri inanılmaz yıkımlarla yüz yüze getiren dehşet eylemleriyle doludur. Ayrıca, emperyalist güçlerin saldırısına taraf olan ülkelerin egemenleri de kendi toprak bütünlüklerini ya da iktidar alanlarını korumak için terör aracına başvururlar. Bu bakımdan terör kaçınılmaz olarak terörü doğurur. Son dönemde gerçekleşen bombalı saldırıların arkasının gelmesi işte bu nedenle kuvvetle muhtemeldir. Böyle bir tahminde bulunmak için ne özel istihbarat bilgilerine ne de fazlaca zeki olmaya ihtiyaç var. Diğer tüm faktörler bir yana, ABD’nin sadece Afganistan’da ve Irak’ta yürütmüş olduğu savaşın ve Ortadoğu’da rejim değişiklikleri doğrultusundaki hesaplarının provoke edeceği olaylar, İstanbul’u ya da dünyanın bir başka kentini kimbilir daha kaç kez bombalarla sarsacaktır.

“Komplo teorileri” mi?

Nice masum insanın canını alan ve nicesini sakat bırakan bombalı saldırıları terör olarak adlandırsak bile, bunu yaratan ve besleyen esas güçler, terör örgütleri olarak lanse edilen organizasyonların arkasından sırıtan emperyalist ve kapitalist egemenlerden başkası değil. O nedenle saldırıları üstlenen örgütlerin kimliği, mahiyeti ve niyetleri her ne olursa olsun, yaptıkları bu eylemlerle son tahlilde emperyalist güçlerin ekmeğine yağ sürdüğünü görmek gerek. Böyle bir tespit ne gerçekliğe aykırı düşer ne de komplo teorileri kapsamına girer. Bugünlerde sıkça tartışma gündemine sokulduğu için belirtelim ki, El-Kaide gibi örgütlerin vücut bulmasında Amerikan emperyalizminin ya da diğer emperyalist güçlerin rolünü kabul etmek, hiç de olayları komplo teorileriyle açıklamaya çalışmak anlamına gelmiyor. çünkü işin bu yönü o kadar nettir ki, bu tür açıklamaları yapmak için kafayı özel olarak burjuva devletlerin gizli servislerinin karmaşık ilişkilerine takmak gerekmiyor. Eylemleri üstlenen veya hakikaten de düzenleyen örgüt El-Kaide olsa bile, bu tür kanlı operasyonlara ortam hazırlayan temel faktörün Amerikan emperyalizminin saldırgan planları olduğu tartışma götürmez. Nitekim bu gerçek, İstanbul’daki bombalı saldırılarda yakınlarını kaybeden sıradan emekçi insanların ağzından dökülen haykırışlarda ifadesini buluyor.

Sınıflı toplumların tarihi egemen güçlerin sırlarıyla doludur ve bu sırları tam olarak ifşa eden kaynaklara, arşivlere el konulmadığı sürece, olayların karanlık ve gizli yönlerini tam olarak bilemeyiz. Ama komplo teorilerine prim vermeme saikiyle bu kez de karşı uca savrulup, göze batan ipuçlarını da görmezden gelmeye çalışmanın bir anlamı yok. Burjuva basındaki ya da televizyon kanallarındaki tartışmaları hatırlayalım. Aslında günümüzde Ortadoğu’da ya da Türkiye’de halkların gerçekleri görmemesini, bunları unutmasını sağlamak için çırpınanlar, “olayları komplo teorileriyle açıklamayalım” diye tepinen en hasından Amerikan yanlısı ideologlardır. O nedenle bu gibi konularda uyanık olmak ve uçlara savrulmamak gerekiyor. Karşı çıkılması gereken asıl komplo teoriciliği, ayan beyan ortada olan ipuçlarını göz ardı edip olayların nedenini bilinemeyen gizli güçlere atfederek zihinleri bulandırmaya çalışmak ve böylece ortalığı toza dumana boğmaktır. Zaten burjuva devletlerin “derin” organizasyonları, istihbarat örgütleri ve bu kapsamdaki yazarları, ideologları, gerçekleri çarpıtan komplo teorileri üretip piyasaya sürmekte mahirdirler.

İstanbul’daki bombalı saldırıları düzenlediği söylenen El-Kaide’nin, bir zamanlar Afganistan’da savaş yürüten Sovyetler Birliği’ne karşı bizzat Amerikan emperyalizmi tarafından yaratılıp beslendiği çok açıkça biliniyor. Fakat daha sonra dünyadaki dengeler değişti ve böylece ABD ile El-Kaide’nin arası da bozulmuş göründü. Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte Afganistan’da bu kez saldırgan güç olarak sahneye ABD çıktı. Amerikan emperyalizmi gerek bir bütün olarak Ortadoğu’da ve gerekse Suudi Arabistan’da kendi çıkarları doğrultusunda rejim değişikliklerine girişeceğini yeni strateji raporlarıyla ilan etti. Fakat her ne olursa olsun, El-Kaide ve benzeri radikal İslam kisvesi altındaki organizasyonlar Amerikan emperyalizminin beslemeleridir. Ve ABD tersten bile olsa bu tür örgütlerin eylemlerini hâlâ kendi savaş planlarının bahanesi olarak kullanmaktadır. Nitekim ABD’nin “uluslararası teröre karşı savaş” adı altında Ortadoğu’da başlatmış olduğu emperyalist savaşın gerekçesini de, El-Kaide’nin 11 Eylül 2001’de Amerika’da İkiz Kulelere yönelttiği saldırı oluşturmuştu.

Burjuva gericiliği ister radikal İslam, ister siyonizm ve isterse Hıristiyan misyonerliği kisvesi altında yürütülmüş olsun, bu biçim farklılıkları işçi sınıfı açısından meselenin özünde bir değişiklik yaratmıyor. Dini siyasete alet etmekten çıkar umanlar egemen burjuvalardır. İşçi sınıfı ve emekçi kitleler açısından ise, din, kapitalist toplumun dayattığı dayanılmaz baskıları ve sömürü gerçeğini unutmaya yarayan bir afyondan ibarettir. Egemen güçler kendi çıkar gemilerini yürütebilmek için, tarih boyunca değişik halk topluluklarını din savaşları kisvesi altında birbirlerine kırdırmaya çalışmışlardır. Günümüzün modern burjuvaları da bu genellemeden asla muaf değiller. Nitekim ABD, Ortadoğu’da ya da bir bütün olarak Avrasya’da yürürlüğe koymaya çalıştığı yeni saldırı ve yayılma planlarının ideolojik çerçevesini, piyasaya bir “dinler çatışması” veya “medeniyetler çatışması” biçiminde sürmüş bulunuyor. Emperyalistler kendi emellerini yaşama geçirmek için halklar arasındaki dinsel farlılıkları her zaman istismar etmişlerdir. İşlerine geldiğinde radikal İslamı bir siyasi akım olarak bizzat kendileri yaratıp güçlendirmişlerdir. örneğin Sovyetler Birliği’nin var olduğu bir dünyada, Ortadoğu’da ve Asya’da Sovyet egemenlik alanına karşı bir yeşil kuşak yaratmak gerektiğinde, ABD emperyalizmi için radikal İslam pek de iyiydi. Fakat dünyanın durumu değişip eski araçlara gerek kalmadığında kötü oldu ve hele bir de yaratıcısına isyan bayrağı açtığında bu kez tasfiyesi caiz oldu.

Tıpkı 11 Eylül’de olduğu gibi, şimdi İstanbul’da patlayan bombalar da ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden biçimlendirmeye yönelik savaş planlarının bahanesi olarak kullanılacaktır. O halde egemen güçlerin ideolojik aygıtlarından yükselen ve emekçi kitlelerin dikkatini emperyalist savaş gerçeğinden bulanık bir terör edebiyatına doğru çekmeye çalışan propaganda kampanyası karşısında tepeden tırnağa uyanık olmak lazım. İstanbul’daki bombalı saldırılar örneğinde olduğu üzere, bu tür eylemleri salt birer terör hadisesi olarak göstermeye çalışmanın burjuvazinin tercih ettiği bir yorum tarzı olduğunu bilelim. Egemen güçler Ortadoğu’da Irak’ın işgaliyle sürüp giden emperyalist savaş gerçeğinin üzerini örtmeye çalışıyorlar. Oysa söz konusu saldırılar basit bir terör eylemi olmayıp, Ortadoğu’daki nüfuz alanlarının yeniden biçimlendirilmesi için ABD emperyalizminin atağıyla başlatılan savaş durumunun doğrudan doğruya uzantısıdır.

El-Kaide kendisine bağlı olduğu söylenen tüm alt örgütleriyle birlikte bugün bu savaşta bir tarafı temsil ediyor. Usame bin Ladin liderliğinde somutlanan ve dünyanın çeşitli yerlerindeki bombalı intihar saldırıları zinciriyle tanınan taraf, Suudi Arabistan’da iktidara oynayan egemen güç odaklarından biridir. El-Kaide’nin amacı, terör eylemleriyle Amerikan emperyalizminin ya da onun işbirlikçisi devletlerin durumunu sarsmak ve böylece ezilen insanlığa hizmet etmek değildir. Onun maksadı, terör aracını da kullanarak kendi savaşını sürdürmek, varlığını duyurmak ve kabul ettirmeye çalışmaktır. Dolayısıyla bu saldırılar, burjuva istihbarat servislerinin isterlerse bir çırpıda kökünü kazıyabilecekleri cinsten sıradan bireysel terör eylemleri de değildir.

İşin gerçeğinde tüm bu saldırılar yürümekte olan bir savaşın neden olduğu şiddetin parçasıdır. İşte emperyalist savaşları çıkartan, bu savaşları fiilen destekleyen ve savaş koalisyonunun içinde yer alarak doğrudan taraf olan egemen sermaye güçlerinin, kitleler tarafından bilince çıkartılmasını istemedikleri temel gerçek budur. çünkü bu yakıcı realite işçi sınıfı ve emekçiler tarafından kavrandığında, kitleleri nereden ve ne zaman geleceği bilinmeyen terör masallarıyla uyutmak imkânsız hale gelecektir. Dünyanın tüm burjuvalarının korkulu rüyası, işçi sınıfının ve emekçilerin kitlesel örgütlü güçlerinin emperyalist savaş karşısında kendi bloklarını oluşturması ihtimalidir. Bu nedenle burjuva medya elindeki tüm olanakları seferber ederek, gerçekte savaş halinin yol açtığı şiddet eylemlerini kitlelere münferit terör olayları biçiminde sunabilmek için yırtınıyor. çarpıklık buradadır. Daha da önemlisi, eğer savaşın şiddetini terör sözcüğüyle ifade edeceksek, o takdirde ABD devleti gerçekten de dünyanın bir numaralı terörist organizasyonudur.

“Masum Türkiye” masalı

Türkiye’de hükümet yetkilileri saldırıların aslında Türkiye’yi değil, İsrail ve Britanya’yı hedef aldığı doğrultusunda açıklamalar yaptılar. Onlar bu tutumlarıyla Türkiye’nin bölgedeki yayılmacı emellerinin üzerini örtüp, TC’yi içinde yer aldığı bölgede etliye sütlüye karışmayan bir taraf olarak gösterme telâşı içindedirler. Kimi burjuva yazar ve yorumcular ise, aslında hedef tahtasında Türkiye’nin olduğunu söyleyip, teröristlerin neden böyle bir seçim yaptığını sorup duruyorlar. Sanki bu sorunun yanıtını bizzat kendileri bilmezmiş gibi, masumane edalarla Türkiye’nin bölgede bir barış ve demokrasi sembolü olduğunu geveliyorlar. Neden Türkiye’ymiş! ABD’nin Afganistan’daki operasyonlarında birinci dereceden sorumluluk üstlenen, NATO kararıyla eski dışişleri bakanlarından birini Afganistan’a genel vali olarak atama kararı alan, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını tepe tepe çiğneyen, Kuzey Irak’ta otorite peşinde koşup duran ve bu nedenle daha en baştan beri Irak’a müdahale için parlamentodan tezkereler geçirtmeye çalışan devlet güçleri kapitalist Türkiye’yi değil de bir başka ülkeyi mi temsil ediyorlar?

Ortadoğu’nun ABD emperyalizmi tarafından yeniden biçimlendirilmesi çerçevesinde bölgede yeni çıkarlar peşinde koşan Türk egemen güçleri, kendi aralarındaki hırlaşmalar ve ABD ya da diğer emperyalist güçlerle yürüttükleri pazarlıklar her ne olursa olsun bugün yürümekte olan emperyalist savaşta doğrudan taraftırlar. Onların Türkiye’yi Irak’taki savaşa henüz fiilen sokmamış olmaları, bölgede bir barış ve demokrasi modeli oluşturmak istemelerinden kaynaklanmıyor. Bu durumun gerçek nedeni, Irak’a asker gönderme tezkeresini çıkartmalarına rağmen bu istemlerinin şimdilik ABD tarafından reddedilmiş olmasıdır. Kısacası, Türkiye egemenlerinin gerek Afganistan’da savaş koalisyonuna katılma ve gerekse Irak’ta katılamama kararları doğrudan büyük ortak ABD’nin tavsiye ve istemleri sonucunda alınmıştır. Türkiye egemen güçleri, ABD’nin Ortadoğu’daki hatta genelde Avrasya’daki uzun dönemli stratejik planlarında rol alma hevesleriyle, Türkiye’yi çoktan bölgedeki ABD karşıtı güçlerin hedef tahtası durumuna sokmuşlardır.

Daha da önemlisi, Türkiye burjuvazisi Ortadoğu’nun kanayan yaralarından biri olan Kürt ulusal sorununda ezen güç olarak doğrudan doğruya taraftır, hem de zalimliği fazlasıyla tescilli bir taraftır. Keza Türkiye, Ortadoğu’nun diğer ezilen ulusu olan Filistin halkını yıllar boyu zulüm altında inleten İsrail devletinin bölgedeki en yakın müttefikidir. Bir imparatorluğun uzantısı olarak başka halklar üzerinde egemenlik kurmayı doğal hakkı sayan TC, son yıllarda gerek Kürt ve gerekse Kıbrıs sorunlarında “çözümsüzlükte ayak direme” tutumunu sürdürüyor. Bu durum, bu gibi sorunlarda kendi emperyal planları dahilinde çözüm isteyen ABD ve AB’yi kızdırmaktadır. Bir süre ABD ile bozulur gibi olan ilişkilerini tamir etmeye çalışan TC, ABD’nin Irak’ı “yeniden yapılandırma” operasyonunda kendisine müttefik olarak seçtiği Kuzey Irak’taki Kürt örgütleri engelini aşabilmiş değildir. Kürt sorunu artık doğrudan ABD’nin gündemine girmiştir. Amerika, “PKK’yi yok et” diye bastıran TC ile “geçmişte olduğu gibi bize kazık atarak Irak’ta hiçbir şeyi çözemezsin” diye dayatan Talabani ve Barzani’nin basıncı arasında kalmıştır. Her ne kadar Türk devlet güçleri, PKK’nin Kuzey Irak’tan tasfiyesi için son dönemde ABD ile anlaştığını ilan ediyorsa da, unutulmamalı ki Bush yönetiminin TC hükümetine verdiği direktif, “Kuzey Irak’a asker gönderemezsin!” olmuştur.

Bugün Irak’ta görece bir istikrarın sağlandığı bölgenin Kuzey Irak olduğu ve gerek Kuzey Irak’taki Kürt grupların ve gerekse ABD’nin bu durumun bozulmasını istemediği açık. Ne var ki TC’nin Kuzey Irak’ta oluşacak yeni yapıya ilişkin kaygıları hâlâ devam ediyor. Türk devlet güçleri, hükümetiyle ve ordu kurmayıyla, Irak’ta üçüncü büyük petrol rezervini oluşturan Kerkük petrol alanlarının Kürtlerin eline geçmesinden fena halde endişe duymaktadır. Bu durumun bu bölgede kurulabilecek olası bir Kürt devletine sağlam bir ekonomik zemin oluşturmasından tedirgindirler. Bu nedenle TC’nin Kuzey Irak’a yönelik müdahale arzusu hâlâ bastırılabilmiş değildir. Türk egemenleri bu bölgeyi karıştırabilmek için şimdi de ellerinde Türkmen kartını tutuyorlar. Saddam rejiminin düşmesinden sonra Türkiye, Kuzey Irak’ta Kürt gruplarla Türkmenler arasındaki gerilimi tırmandırmak için elinden geleni yapmaktadır. Kuzey Irak’a asker gönderemeyeceği konusunda ABD’nin Türk ordusuna verdiği direktiften sonra bile, genelkurmay başkanı Hilmi özkök, “Türkmenler korunmaya muhtaç. Onlara karşı bir katliam durumu olursa Türkiye buna bigane kalamaz” diyor.

Karşılaşılabilecek farklı riskleri hesaba katarak daha temkinli davranır görünen ve Irak’a asker gönderme konusunda da sanki biraz çekimser tutum takındığı izlenimini veren TüSİAD, Türk büyük sermayesinin çok yönlü istemlerini dile getirmektedir. TüSİAD hem ABD ile ara bozulmasın, hem Türkiye’nin AB üyeliği gerçekleşsin, hem de Türk şirketleri Irak’ta savaş sonrası inşa faaliyetinde güzel paylar kapsın istiyor. Bitmedi, TüSİAD başkanı Tuncay özilhan, Rusya’da yapılacak yatırımlara önem verdiklerini söylüyor. “Rusya, enternasyonal işlerimizde büyüyebilecek bir yapı” diyor. Bölgede ABD’nin ortağı olmaya hevesli Türk sermayesi, şimdilerde gözlerini Amerikan emperyalizminin yeniden yapılandırma listesinde yer alan Rus egemenlik alanına da dikmiş durumdadır. Gürcistan’daki son gelişmelerin de gösterdiği gibi, yakın gelecek daha nice çatışmalara gebedir.

Burjuva ideolojisine prim verilmemeli

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra ABD savaş sanayiindeki muazzam gücüyle dünya üzerinde adeta rakipsiz kaldı. Sovyetler Birliği’nin ve sözde sosyalist blokun çöküşü, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ve “soğuk savaş” olarak adlandırılan dönem boyunca dünyada oluşmuş denge durumuna son verdi. Böylece ABD, kapitalist sistemin hegemon gücü olarak çeşitli nüfuz alanlarını kendi çıkarları doğrultusunda yeniden biçimlendirmek üzere atağa geçti. ABD’nin yeni dönem stratejisi, yakın bir gelecekte yükselebilecek Rusya ve çin gibi yeni güçlere karşı hegemon pozisyonunu şimdiden takviye edebilmek, gelecekte üstünlüğü başkalarına kaptırmamaktır. Bu olgu ABD emperyalizmi karşısında rakip emperyalist güçlerin yer almayacağı ya da ABD’nin sahip olduğu devasa savaş aygıtına dayanarak dünyanın her bir köşesinde canının istediği her şeyi yapabileceği anlamına gelmiyor. Ne var ki, Amerikan emperyalizminin dünya dengelerini etkileyici gücü, ona yeni dönemde tüm nüfuz alanlarında fütursuzca köşeler kapabileceği cesaretini vermiştir.

ABD emperyalizminin Bush yönetimi altında kalkıştığı atak gelip geçici bir hevesten değil, nüfuz alanlarının yeniden yapılandığı bir dönemde üstünlüğü elde tutma ve pekiştirme ihtiyacından kaynaklanıyor. Dönemin stratejik zorunluluklarını yerine getireyim derken, Bush ekibinin tamamen yanlış yollar izlemesi, işleri yüzüne gözüne bulaştırması, pek çok taktik hata yapması pekâlâ mümkündür. Ve işte bu nedenle de ABD yönetimi, gerek içteki muhalifleri ve gerekse diğer emperyalist güç odakları tarafından eleştiri bombardımanına tutulacaktır. Ne var ki bu tür somut gelişmeler, dipte yatan stratejik gerçekleri değiştirmez. Afganistan’daki ya da Irak’taki savaşın gösterdiği gibi, ABD’nin niyeti savaşa tutuştuğu devletleri haritadan silmek ya da işgal ettiği toprakları sömürgesi ilan etmek değil, bu yerlerde kendi emelleri doğrultusunda rejim değişiklikleri yapabilmektir. İşbaşına uzlaşmacı iktidarları getirip, sonra da başka alanlara sıçrayabilmektir. Bunu ne ölçüde başarabileceği sorusu ise bizzat yürüyen emperyalist savaşın gidişatı tarafından yanıtlanacaktır.

Amerikan emperyalizminin açık sözlü temsilcisi Bush, Ortadoğu’daki savaşın uzun bir savaş olacağını söylerken aslında bir gerçeği dile getirmek istiyordu. Ve Bağdat’ın düşüşünü takiben, 1 Mayısta Irak’ta savaşın sona erdiğini ilan ettiğinde, niyeti Ortadoğu’daki savaşın bittiğini duyurmak değildi. Irak’taki işi kısa sürede tamamladığı ve sıranın yeni hedeflere geldiği mesajını vererek kendi siyasal konumunu güçlendirmek istiyordu. Biz o dönemde, “emperyalist savaş devam ediyor!” diye yazmıştık.[1] Bağdat’ın düşmesiyle birlikte emperyalist savaş Irak’ın işgaliyle devam etmekteydi ve ABD’nin yaz ayları boyunca yaratmaya çalıştığı durgunluk izlenimi yeni saldırılara hazırlanma planının parçasıydı. Nitekim işgal güçlerine yönelik saldırıların artmasıyla birlikte, ABD son dönemde Irak’taki savaş vahşetini yükseltmeye koyuldu. Daha önce Irak’ta savaşın sona erdiğini yazıp çizmiş olanlar da, bu kez savaşın yeniden başladığını ve Irak’ta Mayıs öncesine dönüldüğünü ifade etmek zorunda kaldılar. Olayların gidişatındaki kısa süreli iniş ve çıkışlara bağlı olarak günübirlik yorumlar yapmak burjuva basının tarzıdır. Bu tarz, taktik zigzagların peşinden koşarken genel stratejinin gözden yitirilmesine sebep olur. Gerçekte aynı tarzın uzantısı olan, fakat dünya olaylarına dair daha ciddi ve kapsamlı görünen yorumlarıyla sol liberal basın ise sosyalist harekete her zaman burjuva etkisini taşır.

Bush’un başkan seçilmesinden bu yana, bu tür basın organlarının sayfalarını “aptal Bush” nitelemeleri süslüyor. Ve ne yazık ki sosyalist basında da bu tür nitelemelerle bolca karşılaşmak mümkün. Burada sorun elbette ki Bush’un zeka düzeyiyle ilgili bir tartışma değildir. Ne var ki, bazen masumane gözükse bile kullanılan sıfatların dozu ayarlanmadı mı pekâlâ maksadını aşabilir, gelişmelerin kavranabilmesi bakımından bulanıklık yaratabilir. örneğin, emperyalist çıkarlara hizmet eden çatışmaları ve savaşları kimi burjuva politikacıların yürüttüğü aptalca stratejilere yormaya yol açacak yanlış ya da özensiz nitelemeler, eninde sonunda burjuva ideolojisine prim vermek anlamına gelir. Bu tarz yorumlar burjuva muhalefetinin elini güçlendirir. İşçi sınıfını ve emekçi kitleleri düzenin sınırlarına hapsedilmiş bir savaş karşıtlığının kucağına atar. ABD’nin şahinler cephesinin uygulamaları, gündelik yaşamını görece bir barış ve huzur içinde geçirmek isteyen sıradan insanlara ne denli aptalca ve çılgınca görünürse görünsün, savaşlar aptal ya da çılgın yöneticilerin kaprislerinin ve macera meraklarının ürünü değildir. Her zaman tekrarladığımız gibi, savaş politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir.

Uluslararası politik hesaplaşmalarda, çokuluslu müzakere masalarında sözün tükendiği noktada devreye silahların şakırtısı girer. Kapitalizmin tüm tarihi boyunca bu böyle olmuştur ve kapitalizmin emperyalizm aşamasında bu gerçek çok daha çarpıcı, çok daha fazla can alıcı biçimde, iki büyük paylaşım savaşıyla kendini kanıtlamıştır. Bu anlamda bugün için de özde değişen bir şey yoktur. Sovyetler Birliği’nin çöküşünü takiben iki süper güç arasındaki denge durumunun sona ermesiyle dünyada “soğuk savaş” dönemi bitmiş ve birbiri ardısıra gelen sıcak savaşlar dönemi başlamıştır. Emperyalist güçler 90’lı yıllarda kozlarını paylaşmak için çıkarttıkları bölgesel savaşlarda Balkanlar’ı kana boyayıp, Afrika’nın yoksul ülkelerinde insanları kitlesel katliamlara sürüklerlerken, tüm bunların nedeni herhalde ki ABD’nin aptal bir başkana sahip olması değildi! Bugün savaş karşıtı pozlar takınan ya da uygar dünyanın temsilcileri olmakla övünen Avrupa devletlerinin yöneticileri, yahut Bush ekibini harcayarak dünyayı kurtaran demokratlar rolüne soyunan Amerikan politikacıları bizzat bu kanlı paylaşım savaşlarında birer taraftılar.

İşçi sınıfının kapitalist düzene karşı mücadelesinde asıl bilinç bulandıranlar, Bush örneğinde olduğu gibi, emperyalist sistemin gerçeklerini açıkça dile getiren “aptallar” değildir. Tam tersine, kendilerini iyi yürekli demokratlar olarak lanse edip kapitalist sistemin sivri yönlerini kamufle etmeye çalışan zeki politikacılar ve ideologlardır. çünkü bunlar sistemin işçi ve emekçiler tarafından açıkça görülebilen tüm kötülüklerinin suçunu Bush gibilerin üzerine yıkıp, ABD’nin Clinton benzeri başkanlar tarafından yönetilmesi halinde dünyanın bir barış cennetine dönebileceği yalanını yayarlar. Böylece kapitalist sistemin çarklarının uzun yıllar boyunca dönüp durmasını sağlamaya hizmet ederler. Bugün ABD Irak’ta emekçi kitlelere tamamen haksız görünen bir savaşı ve işgal durumunu mu sürdürüyor, dişinizi sıkın ey emekçiler, çok yakında seçimlerde aptal Bush ekibi yenilgiye uğrayacak ve böylece bugün çekilen acılar sona erecektir! İşte Amerikan emperyalizminin gerçekten akıllı stratejistleri, dünyadaki işçi ve emekçi kitlelerin kapitalist sisteme isyanını böylesi papaz hileleriyle önlemeye seferber olmuşlardır. ABD’nin tahterevalli oyunu benzeri iki partili sözümona demokrasisi, dünya işçi sınıfının, emekçi kitlelerin ve ezilen halkların canını fena halde yakan işsizlik, yoksulluk ve savaş canavarını tesirsizleştirecek bir çare olarak sunuluyor. Bundan büyük yalan olabilir mi?

Liberal burjuva basında ABD’nin Irak’taki başarısızlığı konusunda çıkan yorumların önemli bir bölümü Avrupa emperyalizminin istemlerini dile getirmektedir. Fransa ya da Almanya, başarısızlık propagandasıyla ABD’yi köşeye sıkıştırıp Ortadoğu’ya birlikte müdahalenin yolunu döşemek istiyor. Deniliyor ki, “Amerika, Irak savaşını kazanmakta müttefiklerine ihtiyaç duymadı. Fakat barışı kazanmak istiyorsa, onlara ihtiyacı var”. Yorumların diğer bir bölümü ise bizzat ABD içi muhalefetten kaynaklanıyor. örneğin Newsweek dergisi, Bush yönetiminin Irak’ta tam bir fiyasko yaşadığını ve bunun gerisinde ABD yönetiminin “neocons” diye anılan yeni muhafazakâr kanadının olduğunu yazıyor. Bremer’in, CIA’nın uyarılarına rağmen, tüm bakanlıklarda Baasçı temizliğine girişip bürokrasinin alt katmanını ve orduyu tasfiye ederek bunları işsiz bıraktığını ve böylece 350 bin askeri direniş saflarına kattığını söylüyor. Bu tür eleştiriler öze değin olmayıp Amerikan yönetici elitini oluşturan klikler arası taktik çekişmelerdir. Bush ekibine muhalefet yürüten uzmanlar, bu ekibin Irak’ta işleri yüzlerine gözlerine bulaştırdığından yakınırlarken, ABD’nin Ortadoğu’daki emellerine yönelik genel stratejiye değil, onun uygulanmasındaki taktiklere itiraz yükseltiyorlar.

İki partili Amerikan siyasal sisteminde şimdi muhalefet rolünü üstlenmiş durumda bulunan Demokrat Partinin tanınmış ideologu Brezinski, Bush yönetiminin Ortadoğu’da uyguladığı yanlış politikalar nedeniyle ABD’nin yalnızlığa itildiğinden yakınıyor. Ona göre, ABD Avrupa’yla ilişkilerini onarmalı, Avrupa Birliği’yle el ele vermeli, Filistin-İsrail çatışmasında hakem pozisyonu takınmalı ve bir gözünü de Rusya ve çevresindeki bölgenin güvenliğinin sağlanmasına dikmelidir. Muhalefetteki Brezinski iktidardaki Bush ekibine, ABD dış politikasını emperyalist sistemin hegemon gücüne yaraşır tarzda biçimlendirmesi gereğini hatırlatıyor. Zaten Irak’taki Amerikan müdahalesine bazen sert eleştiriler biçimini alan liberal yorumların altında ABD’nin yayılmacı siyasetine getirilen eleştiriler değil, daha usturuplu biçimde yayılması öğütleri yatmaktadır. Irak’ta askeri güçlerin uluslararasılaştırılmasını ve yönetimin hızla Iraklılara devrini öneren Brezinski’nin Bush’a tavsiyeleri bu mahiyettedir.

Nitekim Bush yönetimi sanki bu öğütleri dikkate alır görünüp son dönemde Irak’ta yetkinin bir an önce Iraklılara devrini savunan bir taktik manevra yapar gibidir. Muhalif burjuva basının Bush ekibinin geriye çark etmesi biçiminde göstermeye çalıştığı bu manevralara karşın, mevcut ABD yönetimi genel stratejide bir değişiklik yapılmadığını kanıtlayan açıklamalarını da sürdürmektedir. Donald Rumsfeld diyor ki, “Erken çekilmek yok, hatta tam tersi olacak, Irak’ta ne kadar gerekirse o kadar, demokrasi yoluna girinceye kadar kalacağız”. Bush ise, Afganistan ve Irak’tan Saddam ve Usame bin Ladin’i bulana dek çıkmayacağını söylüyor. Kaldı ki, Bush’u eleştiren Brezinski de zaten şunu ifade etmektedir: “Eğer Rusya geniş bir barış kuşağının parçası olacaksa, emperyalist amaçlarını çantasında taşıyarak gelemez. Güvenliksiz bir dünyada yaşayacağız. Bundan kaçınmak mümkün değil.” ABD’de gelecek başkanlık seçimlerini ister yine Cumhuriyetçiler, isterse Demokratlar kazanacak olsun, Amerikan emperyalizminin uzun dönemli stratejisinde neleri hedeflediği açık değil mi?

“Vietnam bataklığı” mı?

ABD’nin Afganistan ve Irak’ta başlattığı savaşların, bu bölgelerde uzun süreli bir savaşlar dizisinin ilk örnekleri olduğu Bush yönetimi tarafından çeşitli vesilelerle dile getirildi. ABD’nin “yeniden yapılandırmak” üzere sıraya koyduğu listede Suriye, İran, Suudi Arabistan, Libya, Sudan, Kuzey Kore gibi ülkelerin yer aldığı yazıldı. Ne var ki ilk iki deneme olan Afganistan ve Irak’taki savaşların sonucunda ABD’nin henüz umduğu başarıyı elde edememiş olması, Bush ekibinin başarısız olduğu ve daha ileri adımlar atmak bir yana, atmış olduğu adımları bile geri almak zorunda kalacağı tartışmalarını gündeme getirmiştir. Bu, henüz yanıtı verilmemiş olan önemli bir tartışma konusudur.

Tarihsel örneklerden biliyoruz ki, gücüne fazlasıyla güvenip tek başına büyük ataklar yapmaya kalkışan yayılmacı devletler, pek çok kez umduklarını bulamamış ve başlangıç noktasına oranla yeni sorunlarla boğuşmak zorunda kalmışlardır. Dünyanın süper gücü de olsa, en modern silahlarla donatılmış bir orduya sahip de bulunsa, tarihin hiçbir döneminde hiçbir büyük güç halkların direnişi karşısında kadir-i mutlak olamamıştır. Bu bugün ABD için de geçerlidir. Yine pek çok kez kanıtlandığı gibi, süper güçle donatılmış düzenli ordular, sırlarını bilmedikleri yabancı coğrafyalarda her an her bir köşeden karşılarına çıkabilecek gerilla müfrezelerinin saldırıları karşısında gerilemek zorunda da kalabilirler. Fakat bunun olabilmesi için, Vietnam örneğinde olduğu gibi, işgalci emperyalist güçlere karşı ulusal bağımsızlığı kazanma azmiyle kenetlenmiş bir halk mücadelesinin ve örgütlülüğünün bulunması gerekir. Bugün Afganistan’da da, Irak’ta da olmayan işte budur. ABD emperyalizmini kelimenin gerçek anlamında geriletecek koşullarla, bu koşulların olmadığı bir durumda onu kimi tereddütlere sürükleyecek faktörleri bir tutmak büyük bir yanılgı olur. Bu meyanda, son dönemde çeşitli çevrelerde sıkça dile getirilen Vietnam bataklığı benzetmesinin pek de isabetli bir benzetme olmadığını hatırlatmak gerekiyor.

Vietnam savaşı döneminde ABD emperyalizmini gerileten iki temel faktör vardı. Birincisi, Amerikalı ailelerin, çocuklarının uzak diyarlarda ve gerekli olduğuna artık hiç de inanmadıkları bir savaşta ölmesine, yaralanmasına, sakat kalmasına giderek büyüyen bir tepki göstermesiydi. Amerika içindeki muhalefet yalnızca bununla da sınırlı değildi. Amerikan işçileri ve savaşa sürülen erler de yönetime karşı seslerini ve eylemlerini yükseltmekteydiler. İkincisi, Vietnam’da Sovyetler Birliği’nin varlığına güvenen ve onu örnek alan, ulusal kalkınmacı bir sosyalizm hedefiyle örgütlenmiş, ciddi biçimde savaşan, emekçi kitlelerin desteğini kazanmış Amerikan karşıtı gerçek bir mücadele vardı. Bugün Sovyetler Birliği yok ve diğer unsurların varlığından da henüz söz edemiyoruz. Amerikan halkı 11 Eylül saldırısının ardından ABD yönetimi tarafından öylesine bir ideolojik bombardımana tâbi tutulmuş ve öylesine terörize edilmiştir ki, Amerika’nın Ortadoğu’daki haksız savaşına karşı muhalif tutum Vietnam savaş karşıtlığına kıyasla çok cansızdır. Daha da önemlisi, bugün Afganistan’da ve Irak’ta Amerikan emperyalizmine karşı anlamlı bir halk direnişi yoktur.

Liberal basın Vietnam benzetmesinden yola çıkarak Irak’ın ABD için bir bataklığa dönüştüğünü yazıp duruyor. Sosyalist basının bir bölümü de bugünkü gerçek koşulları irdelemeksizin bu kervana katılıyor. Ortada henüz böyle bir durum yokken, sanki halkların Amerikan emperyalizmine karşı gerçek bir şahlanışı söz konusuymuşcasına bir direniş edebiyatı geliştirmek, hem kitleleri yanıltmak hem de gerçekleri tamamen hafife almak demektir. Vietnam örneğindeki gibi bir halk örgütlülüğünün ve savaşının olmadığı koşullarda bile Irak ABD için çok kolaylıkla bataklık haline gelebiliyorsa, o takdirde onca örgütlenme çabasına, onca savaşma azmine ve fedakârlığına ne gerek olurdu? Gerçekleri çarpıtmamak ve işçileri, emekçileri gerçekler doğrultusunda mücadeleye hazırlamak proleter devrimciliğin en temel gereğidir. şunu bilmeliyiz ki, neredeyse yalnızca sol dergi sayfalarını bezemeye yarayan ve gerçek dünyada karşılığını bulamayan bir direniş edebiyatının işçi sınıfının mücadelesini ilerletmeye hiçbir yararı olamaz.

Kaldı ki, bir zamanların Vietnam gerçeğiyle bugünün Irak gerçeği arasında bir karşılaştırma yapılmak istenirse, bir de her iki ülkenin nesnel koşulları arasında önemli farklılıklar olduğu görülür. Vietnam’da Amerikan emperyalizmine karşı bir ulusal direnişin başarılmasında önemli rol oynayan nesnel etken, orada ulusal sorunun tarih sahnesine Ortadoğu’da olduğu biçimde parçalanmış ve yıllar içinde kangrenleşmiş biçimde çıkmamış olmasıdır. Ortadoğu’daki ulusal sorunlar uzun yıllardır çözümlenemeden sürüp gelmektedir. Bunun önemli bir nedeni, kapitalizmin önce sömürgecilik ve takiben de emperyalizm döneminde bu bölgeyi adeta dünyadaki tüm egemen güçler arasındaki hesaplaşmanın arenasına çevirmiş olmasıdır. Bu nedenle bu bölgenin ezilen uluslarını temsil eden Kürtler ve Filistinliler, çok uzun yıllar boyunca adeta tarihin “talihsiz uluslar”ı çerçevesine hapsedildiler. Bir yandan emperyalizmin Ortadoğu’da uyguladığı “böl ve yönet” politikası, diğer yandan bu bölgedeki farklı ulusların zaten nesnel olarak da kendi ulusal birliklerini sağlayamamış oluşu, Ortadoğu’daki parçalanmışlığın sürüp gitmesine hizmet etmektedir. En çarpıcı örnek, Kürt ulusunun bölgede dört ayrı devlet sınırlarına parçalanmış yapısıdır ve farklı parçalarda örgütlenmiş bulunan Kürt örgütlerinin kendi arasında da bir birlik yoktur.

Irak’ın emperyalist saldırganlar için bir bataklığa dönüştürülmesi işçi sınıfının devrimci güçleri açısından gerçekten de sevinilecek bir durum olurdu. Ama böyle bir durum gerçekleşmemişken, kâğıt üzerinde ya da sanal dünyada sevinç nidalarının işçi sınıfının devrimci mücadelesine bir yararı dokunmayacaktır. Unutmayalım ki, dünyada Stalinizmin egemenliğinin fiilen hüküm sürdüğü dönemlerde “emperyalizm kâğıttan kaplandır” ibaresi pek meşhurdu. Peki sonra ne oldu? Sovyetler Birliği ve benzeri despotik-bürokratik rejimlerin kapitalist sistemle mücadele gereğini hafife alan egemen bürokratları, bugün kapitalizm temelinde nasıl daha hızlı adım atabileceklerinin hesabıyla meşguller. Aynı yollardan bir kez daha yürümeye teşebbüs etmenin proletaryanın devrimci mücadele anlayışıyla ne ilgisi olabilir ki? Emperyalist kapitalist sistem onu hafife alarak ya da liberal solun kuyruğuna takılıp gönül eğlendirerek zayıflatılamaz. Ortadoğu’da olsun ya da diğer bölgelerde olsun, ABD emperyalizminin ve diğer emperyalist güçlerin yayılmacı emellerini bozguna uğratabilecek yegâne güç, işçi sınıfı öncülüğündeki örgütlü devrimci mücadeledir. Ortadoğu’yu ABD emperyalizmi için gerçekten bataklığa dönüştürebilmenin başka bir yolu bulunmuyor.

Ortadoğu’ya barış ve demokrasi işçilerle gelecek

Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi, Ortadoğu’da da işçi ve emekçi kitlelerin barışa, demokrasiye ve içinde yaşadıkları dayanılmaz koşullardan onları kurtaracak bir yeniden yapılanmaya dehşetle ihtiyaçları var. Zaten ABD de bu gerçeğe yaslanarak Irak’a yönelik saldırısını “demokratikleştirme” ve “yeniden yapılandırma” etiketiyle dünya halkları nezdinde haklı gösterme çabası içindedir. Oysa kapitalist tarihin sayfaları, önce sömürgeci ve sonra da emperyalist güçlerin, demokrasi ve modernleşme gibi nimetleri hiçbir zaman halklara gümüş bir tepsi içinde sunmadıklarının nice kanlı örneğiyle dolu. Fakat bu gerçeklik meselenin diğer yönünün göz ardı edilmesini, emperyalist güçlerin müdahalelerine karşı Baas tipi despotik rejimlerin ya da bu tür iktidarların uzantılarının savunulmasını asla haklı kılmıyor. Gerek anti-emperyalist mücadele ve gerekse demokrasi mücadelesi olsun, tüm bu sorunları ele alırken tutulması gereken ana halka, işçi ve emekçi kitleleri ilgilendiren bu istemlerin içeriğinin ne olacağı ve bunların nasıl kazanılacağıdır.

Ortadoğu’daki savaşta devrilen Baas rejimi ezilen bir ulusu temsil etmiyordu. Saddam’ın başında olduğu Irak devleti, işçi sınıfı tarafından emperyalizme karşı savunulması gereken bir mağdur değildi; işçi sınıfını ve emekçi halkları ezen, baskı altında tutan zalim ve despot bir ezen ulus devletiydi. Afganistan’da zincirlerinden boşanmış bir dinsel gericiliğe dayanan ucube Taliban iktidarı, Amerikan emperyalizminin bir zamanlar Sovyetler Birliği faktörüne karşı kullanmak için beslediği yaratığıydı. Bugün her iki ülkede de Amerikan veya Koalisyon güçlerine karşı gerçekleştirilen gerilla tipi saldırıların arkasında –büyük oranda–, bir zamanlar bizzat ABD emperyalizminin desteğiyle halk kitlelerinin başına musallat edilmiş Baas veya Taliban gibi iktidarların varoluş kavgası ve direnişi yatıyor. Irak nüfusunun yüzde 15’ini oluşturan ve Saddam döneminde tüm iktidarı elde tutan Sünni azınlık, ABD’nin planladığı yeniden yapılanma sürecinden tamamen dışlanmış durumdadır ve bu nedenle de şimdi yeniden bazı mevziler elde edebilmek onlar için bir hayat memat sorunudur. Diğer yandan biliyoruz ki hayat boşluk tanımaz. İşçi sınıfı önderliğinde bir halk direnişinin olmadığı koşullarda meydanı çeşitli Arap ülkelerinin desteklediği İslamcı hareketler, İran’daki mollaların kışkırttığı Şii muhalefeti vb. dolduracaktır.

Bu gerçeklik, bu temelden kaynaklanan direnişlerin –aslında yeni Irak yönetiminde egemen yer kapma kavgasının– halktan en ufak bir destek almadığı veya almayacağı anlamına gelmiyor. Bir ülkenin yabancı güçler tarafından işgal edildiği koşullarda, velev ki işgalciler zorba bir diktatörlüğü devirmiş olsunlar, tüm halkların işgalcileri sevgiyle karşılayıp bağırlarına basacakları elbette ki söylenemez. Ancak yine de, direnişten direnişe fark var. Ve şurası çok önemli ki, liberal burjuva basın işine geldiğinde bu farkı görmezden gelmeye çalışmış olsa da, işçi sınıfının devrimci güçlerinin liberal burjuvalarla benzer bir söylem düzeyine düşmesi hiç de doğru olmaz.

Bölgede emperyalizme karşı gerçek bir mücadeleden söz edilecekse, bu esas olarak işçi sınıfının sorunudur ve Ortadoğu’ya barış da, demokrasi de işçi sınıfının mücadelesiyle gelecektir. Ayrıca işçi sınıfı kendi kurtuluşu için, toplumu sosyalizm yolunda yeniden yapılandırabilmek için mücadele yürütürken, beraberinde ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkını da savunmak zorundadır.

Ortadoğu’nun ezilen ulusları Filistinliler ve Kürtler kendi ulus devletlerine sahip olabilme mücadelesini çok uzun yıllardır sürdürüyorlar. ABD’nin Irak’a müdahalesi, Kuzey Irak’taki Kürt örgütlerini, KDP ve KYB’yi bu kez kendi ulusal yapılanmalarını sağlama bakımından umutlandırmış durumda. Ne var ki Türkiye Kürdistan’ındaki Kürtler’in ABD ile ilişkilerinde şimdilik aynı şansa sahip oldukları söylenemez. Kürt örgütlerinin kendi ulusal bağımsızlık mücadelelerinde emperyalist devletlerle ilişkileri her zaman olmuştur. Bugün bu durum, çeşitli Kürt gruplarının bölgeye yerleşmeye çalışan ABD emperyalizmi ile yürütmekte oldukları ilişkilerde somutlanıyor. Hatta Türkiye Kürdistan’ında uzun bir dönem boyunca ulusal bağımsızlık savaşı yürütmüş olan PKK’nin liderlerinden Osman Öcalan bile, 7 Ekimde The Guardian gazetesine verdiği demeçte şöyle diyor: “TC, ABD’ye dostluk yapmıyor. Türkiye ABD’ye karşı ihanet içindedir. Irak’ta sorunların çözülmesini isteyen bir ülke ABD’nin önüne engeller koymaz.”

İşçi sınıfının devrimci perspektifinden bakıldığında onaylanması asla mümkün olmayan bu tür açıklamalar ve emperyalist güçlerle yürütülen ilişkiler, mücadele hedefi salt ulusal bağımsızlığın kazanılmasıyla sınırlı ulusal kurtuluş örgütleri açısından alışılmadık bir durum değildir. Ne var ki Türkiye sosyalist hareketinin hâlâ önemli bir bölümü üzerinde ideolojik etkisini sürdüren Stalinist anlayış, bu gibi konularda tam bir kafa karışıklığı yaratmıştır. Bu nedenle bu tür çevreler sapla samanı ayırt etmekte zorlanıyorlar. Çünkü ulusal kurtuluş mücadelesiyle işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi arasındaki ayrım daha en baştan silikleştirilmiş olduğundan, ulusal bağımsızlık hedefiyle hareket eden örgütler devrimci işçi örgütleriyle aynı düzeye terfi ettiriliyor. Ve böylece ulusal kurtuluş örgütlerinden, işçi sınıfının devrimci partisinin bağlı olması gereken ilkelere uyması bekleniyor. Fakat somut yaşam bunun hiç de böyle olmadığını ortaya koyunca, bu kez bir “ihanet” suçlamasıdır başını alıp gidiyor. Oysa bu konuda esas suçlanması gereken, işçi sınıfının devrimci mücadelesini örgütleme iddiasıyla ortaya çıkıp da, netice olarak kendilerini ezilen ulusun mücadelesinin gelgitlerine bağımlı kılan Stalinist yapıdaki örgütlerin anlayışıdır. Ezilen ulusun mücadelesinin kuyruğuna takılarak ya da onun eleştirisi temelinde politika yapmaya çalışmanın sınırları gerçekten de çok dardır. Ve böylesi “komünist”leri bekleyen akıbet bunalımdan başka da bir şey değildir.

Çeşitli yazılarımızda dile getirdiğimiz için yalnızca kısaca hatırlatarak geçebiliriz. Ulusal bağımsızlık hedefiyle sınırlı bir mücadele örgütü, doğası gereği zaten her an burjuvaziyle ve emperyalist olsun ya da olmasın kapitalist devletlerle çeşitli uzlaşmalara varabilir. Ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkını yaşama geçirmesi ve bu meyanda en iyi ihtimalle en ileri noktaya kadar gidip kendi ulus-devletini kurması tarihsel kapsamı bakımından son tahlilde burjuva bir çözümdür. Böylece ezilen ulus kapitalizm çerçevesinde görüp görebileceği ulusal kurtuluşu elde edebilir, fakat işçi sınıfının kurtuluş sorunu hiç de çözümlenmeksizin ve daha da ön plana çıkarak varlığını sürdürür. İster ezen isterse ezilen uluslar için söz konusu olsun, ulus-devlet kurma hedefi kapitalist düzen sınırları içinde kalan bir hedeftir. Ve kapitalizm altında biçimlenmiş devlet işçi sınıfı tarafından yıkılıp parçalanmadıkça, işçi sınıfının sömürüsü de, emekçi kitleler üzerindeki baskılar da devam edecektir. Proletarya kendi mücadele hedefi olan barış, demokrasi ve toplumsal kurtuluşa, ancak ve ancak kendi devrimi ve kendi iktidarı sayesinde kavuşabilir. Ayrıca, Ekim Devrimi örneğinde olduğu gibi, ezilen ulusların emekçi kitlelerinin proletaryanın önderliğini kabul etmesi durumunda, hem ezilen ulusların hem de işçi sınıfının birlikte kurtuluşu mümkün olabilecektir. İşte devrimci proletaryanın mücadele hedefi, sorunların bu kapsamlı çözüm yolundan başkası değildir.

Stalinist anlayışın çarpıklığı, Stalinizmden kopamamış örgütsel yapıların anti-emperyalizm, demokrasi mücadelesi ve devrim stratejisi gibi en temel konulardaki kavrayışlarını tamamen sakatlamış durumda. Bu nedenle bu yapıların Ortadoğu halklarının mücadelesine ve genel olarak bölgede işçi sınıfının önünde duran devrimci hedeflere yaklaşımları hepten problemli. Örneğin bunlar için demokrasinin kazanılması istemi, her zaman işçi sınıfı iktidarının kurulmasından önce varılması gereken ayrı bir iktidar aşamasıdır. Oysa çok açıktır ki, emperyalizm çağında işçi sınıfının ihtiyaç duyduğu demokrasi, ancak ve ancak işçi sınıfının devrimi ve iktidarıyla kazanılabilecek bir hedeftir. Proleter devrimci anlayışa sahip olma iddiasıyla ortaya atılan bir örgütün, bu gibi konularda temel Marksist bilgiyle donanmış olması gerekir. Daha öncesi bir yana, hiç değilse Sovyetler Birliği’nin ve benzeri rejimlerin çöküşünden sonra artık mutlaka sorgulanması gereken Stalinizmin üzerinden atlayarak Marksist olmak mümkün değildir. Dünyada sanki hiçbir şey olmamış ve değişmemiş gibi eski Stalinist zihniyetle yola devam etmek istemek, küçük-burjuva dar kafalılığı, küçük-burjuva kolaycılığı ya da faydacılığı gibi suçlamaları artık fazlasıyla hak ediyor. Böylelerine bir kez daha hatırlatmak isteriz ki, devrim için en yıkıcı olan şey yanılsamalardır, en yararlı olan şey ise içten ve açık gerçektir.



[1] Elif Çağlı, Emperyalist Paylaşım Savaşı Devam Ediyor