Navigation

Metal Direnişi ve Sınıfa Dönük Olmak

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Sosyalist hareketin ekseriyetinin sınıftan kopuk, işçi sınıfının ise bilinç ve örgütlülüğünün zayıf olduğu bugün, proleter sınıf devrimcilerinin işçi sınıfı içinde yürüttüğü çalışmalar çok ama çok değerlidir. Gerçekten de bu çalışmalar çok zahmetlidir ve iğneyle kuyu kazmaya benzemektedir. Ancak tarihten ve özellikle Bolşeviklerden de biliyoruz ki, bu zahmetli çalışmalar olmadan hedefe ulaşılamıyor.

Metal işçilerinin başlattığı mücadele, üzerinde durulması ve irdelenmesi gereken çok önemli yönler içeriyor. Meselâ işçilerin örgütsüzlüğü, sınıf bilincinden ve geçmişin mücadele deneyimlerinden yoksun olmaları, tüm bunlardan kaynaklı yaptıkları hatalar ve yenilgiler meselenin bir yönüdür. Ancak bu mücadelenin zaaflarını ve eksikliklerini sosyalist hareketin güçsüz ve genelde işçi sınıfından kopuk olmasından bağımsız olarak düşünemeyiz. Çünkü sınıfın bilinç ve örgütlülük düzeyinin ilerletilmesinde sosyalist hareketin rolü hayatidir. Sosyalist hareketin büyük bölümünün işçi sınıfıyla ilişkisinin “teorik” ve “entelektüel uğraş” olmanın ötesine geçmediği bir durumda, kendiliğinden mücadeleye atılan işçilerin bilincinin basit sınıf bilincinin ötesine geçmesi beklenemez.

Metal işçilerinin mücadelesi vesilesiyle, işçi sınıfı ile sosyalist hareketin ilişkisi yeniden gündeme geldi ve sosyalist hareketin ekseriyetinin işçi sınıfından kopuk olduğu gerçeği kendini bir kez daha ortaya koydu. Türkiye sosyalist hareketinin büyük bölümü, küçük-burjuva sosyalizm anlayışının ve devrimciliğinin ötesine geçememiştir. Lafzî düzeyde neredeyse tüm sosyalist çevreler, Marx’ın Komünist Manifesto’da dile getirdiği “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacak” önermesini kabul ediyorlar. Lakin işçi sınıfını merkeze koymayan, onun devrimci çizgisini ve mücadele yöntemlerini bir kenara atan pratikleri, bu önermenin gerçek anlamının hiçbir şekilde kavranmadığını gözler önüne sermektedir.

Tablo şöyledir: Bir tarafta kapitalist sömürünün altında inleyen ve bu koşulları değiştirmek için şu ya da bu ölçüde mücadele veren, ama aynı zamanda burjuvazinin ağır ideolojik saldırısıyla kuşatılmış geniş işçi sınıfı; öte tarafta ise işçi sınıfından kopuk, kendi küçük ve içe kapalı dünyasında ürettiği “acil gündem”in peşinden koşan, bununla oyalanıp tatmin olan ve bunun “gerçek devrimcilik” olduğu yanılsamasına kapılan küçük-burjuva sosyalizmi yer almaktadır. Yakıcı siyasal, sosyal ve ekonomik sorunlarla boğuşan işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyini ilerletme ve onu mücadeleye çekme acil görevi ortada dururken bunlara el sürmemek ve hatta küçümsemek, ama 1 Mayıslarda Taksim’i fethetmeye kalkmak bu “ayrı dünyalar”da olmaya örnektir.

Marksizm, sınıflardan bağımsız bir ideoloji olamayacağını söyler. Aynı zamanda her ideoloji, kaçınılmaz olarak ait olduğu sınıfın yöntem ve tarzıyla hayat bulur. Bu nedenle, kendini sosyalist ya da devrimci olarak adlandıran örgüt ya da partilerin pratiği, onların söylediklerinden bağımsız olarak, nerede durduklarını, siyasal ve toplumsal gelişmeler karşısında aldıkları tutumlara nasıl bir ideolojinin damga bastığını gözler önüne serer. Meselâ “Gezi” protestolarını göklere çıkartıp onunla yatıp kalkanların, Türkiye işçi sınıfı tarihinin en kitlesel ve en önemli direnişlerinden biri olan metal fırtınasını ancak şöyle bir göz ucuyla görmeleri, onların pratiklerinin ama aynı zamanda ideolojik tasavvurlarının bir yansımasıdır.

Doğaldır ki işçi sınıfının semtine uğramayanlar, ne sınıfın nabzını tutabilirler ne de başlayan mücadelenin önemini kavrayıp onu ilerletmek üzere harekete geçebilirler. Elbette sorun basit bir şekilde işçi sınıfı içinde çalışma yürütmeye de indirgenemez. Nitekim sınıf içinde çalışma perspektifiyle hareket eden ama bunu küçük-burjuva bir tarz ve anlayışla yapmaya çalışan kimi sosyalist çevreler de vardır. Hatta bunlar kendilerini “sınıf devrimcileri” olarak adlandırmaktan bile geri durmuyorlar. Ancak gerçekte işçi sınıfının devrimci yöntem ve çizgisini benimsememekte ve içselleştirmemekte ayak diriyor, sınıf hareketini ileriye çekme noktasında sorumsuz ve aceleci davranıyorlar. İşçi sınıfının verili bilinç ve örgütlülük düzeyini hesaba katmadan, kendi arzu ve isteklerini sınıf hareketine dayatmayı devrimcilik addediyorlar.

Kuşku yok ki proleter sınıf devrimciliğinin en önemli yönü; sınıfın içinde ve sınıfa dönük olunması, işçi sınıfının devrimci yöntem ve hareket çizgisinin derinden içselleştirilmesi, her türlü mücadelenin uygun araç ve taktiklerle ileriye çekilmesi, işçi kitlelerinde bilinç dönüşümü yaratılması ve kapitalizmin yıkılması zorunluluğunun onlara kavratılmasıdır. Bu hedef; her türlü siyasal, sosyal, ekonomik gelişmeyi işçi sınıfının cephesinden ele almayı, onları durdukları noktadan ileri çekmeyi gerektirir. Dolayısıyla işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyinin çok net, abartıdan uzak, olabildiğine objektif bir şekilde kavranması, sınıfın ruh halindeki değişimlerin çok iyi gözlemlenip nabzının tutulması bir zorunluluktur. İşçi sınıfının içinde olmayan ve onun mücadele yöntemlerini kavrayamayanlar, toplumda ve özellikle sınıfın bağrında, derinlerde biriken öfkeyi ve bu öfkenin patlama noktasına doğru ilerlediğini de kavrayamazlar. Bu nedenle, hem durağan gözüken dönemlerde uygun mücadele yöntem ve araçlarını kullanıp sınıfın öncü kesimlerini ileriye çekemezler, hem de mücadele patladığında ona nasıl müdahale edeceklerini bilemezler. 

Aslında metal direnişi bu noktalarda çok öğreticidir. Meselâ kimi sosyalist çevreler, mücadeleye geçen metal işçilerinin bilinç ve örgütlülük düzeyini, o anda direnişin nasıl bir seyir izlediğini kavramadan akıl vermeye koşmuşlardır. Genel olarak direnişlere öğrencilerden oluşan “militan”ların gönderildiğini de belirtmek lazım. Bunlar, işçilerin gerçek ihtiyaçlarını kavramadan ve mücadelenin nasıl ileriye çekileceğine kafa yormadan ahkâm kesmekten öteye geçememişlerdir. Ne var ki “şöyle yapmalısınız, böyle yapmalısınız” gibi akıl vermelerle mücadele ilerlemiyor. Diğer taraftan bu çevreler, bu tarzlarıyla gerçekte işçilerle derinden ve kalıcı bağlar kuramıyorlar.

Genelde en çok düşülen hata, belirli bir örgütlülük ve hazırlık olmadan, işçilere yersiz ve yanlış akıl verilmesi veya onlara durdukları noktadan çok ileriye sıçramalarını isteyen çağrılar yapılmasıdır. Meselâ Bursa’daki metal işçileri mücadele ateşini yaktıkları zaman, başta metal olmak üzere tüm sektörlerden işçileri mücadeleye çağırmak çok anlamlıdır. Zaten bu genel bir mücadele çağrısıdır ve arzulanan tüm işçilerin harekete geçmesidir. Elbette hüner, aynı zamanda sınıfla kurulan bağlar sayesinde mücadeleyi ileriye çekmek ve geniş işçi kitlelerini de onun bir parçası haline getirmektir. Ancak mesele “genel grev”, “genel direniş” gibi somut çağrılara gelince, işin rengi değişir. Meselâ Türkiye sosyalist hareketinde durup durup “genel grev”, “genel direniş” çağrısı yapmak bir “çocukluk hastalığı”dır. Çoğu kez zemini olmayan bu çağrıların ne işçiler ne de sendikalar üzerinde bir etkisi olmaktadır. Hayattan ve sınıftan kopukluğun ifadesi olan bu “çocukluk hastalığı”, birçok çevre tarafından metal direniş sürecinde de çeşitli biçimlerde tekrarlandı. Doğal olarak metal işçileri bu çağrılara kulak vermediler. Zira kendiliğinden patlayan metal işçilerinin mücadelesi pek çok zaaf ve eksiklik içeriyordu. İşçiler örgütlü, bilinçli ve hazırlıklı değillerdi.

Pratik deneyim şunu gösteriyor ki, aslında işçiler meşru gördükleri andan itibaren herhangi bir eylem biçimini hayata geçirmekten imtina etmiyorlar. Bunun çok sayıda örneğini son süreçte de gördük.  Devasa işletmelerde metal işçileri işyerlerini işgal etmekten geri durmadılar. Türkiye işçi sınıfının “fabrika işgalleri” tarihine yeni ve çok önemli sayfalar eklenirken; mücadeleye girişen işçi sınıfının, eyleminin meşruiyetini yasalardan değil haklılığından aldığı bir kez daha, çok somut biçimde gözler önüne serildi. Ağır kapitalist sömürü altında, on yılların öfkesiyle ayağa kalkan metal işçileri, hakları için mücadele etmek istiyordu ve bu mücadele yasaları bekleyemezdi. Fabrikaları işgal eden işçiler, eylemlerini son derece meşru görüyor ve bunu savunmaktan da geri durmuyorlardı. Bu nokta çok önemlidir. Zira işçiler, belirli birikim süreçlerinden geçmeden “fabrika işgali” gibi eylem biçimlerini meşru görmüyor ve son derece mesafeli duruyorlar. Dolayısıyla somut durumu dikkate almadan yapılan “işgal” çağrıları, mücadeleyi ilerletme noktasında bir şey ifade etmiyor. Kâğıt üzerinde kalan en iyi program ve planlamalar gibi, bu tarz temelsiz sloganların da hayata geçme şansları yoktur. Her derde deva “işgal” önerenler, esasında farkında olmadan mücadelenin ilerlemesinin de önünü kesmiş oluyorlar. Zira işçilerin bilinç ve örgütlülük düzeyi dikkate alınarak mücadele uygun şekillerde ileriye çekilip işçilerde bir bilinç dönüşümü yaratmak mümkünken, görünürde “devrimci” ama gerçekte küçük-burjuva tatminleri ifade eden eylemlerin sonucunda bu fırsat tepilmiş olunuyor. Nihayetinde, daha ilk basamakta duran işçilerden merdivenin en üst basamağına zıplamalarını istemenin devrimci tutumla bir ilişkisi yoktur. 

Tüm bu noktalarda, proleter sınıf devrimciliği ile küçük-burjuva devrimciliğinin yaklaşımları ve pratik tutumları net çizgilerle birbirinden ayrılmaktadır. Örneğin, bir taraftan hakları için mücadeleye atılıp fabrikayı işgal etmekten çekinmeyen ve daha da önemlisi bunu meşru gören metal işçileri; diğer taraftan son derece naif bir şekilde hareket etmiş, hedeflerinin patronlar değil Türk Metal olduğunu dile getirmiş ve polisle arasını iyi tutmak için onun yönlendirmesinin de etkisiyle sosyalistlerden uzak durmuşlardır. Polis, fabrikaların etrafını kuşatmış olmasına ve sosyalist işçi örgütleri polisin gerçek rolünü teşhir etmesine rağmen, çoğunlukla milliyetçi muhafazakâr bir düşünce yapısında olan işçiler, bu uyarılara kulak tıkamışlardır. Fakat polis, Arçelik LG örneğinde olduğu üzere, doğrudan işyerine girip patronların emirleri doğrultusunda işçileri zorla dışarı atınca ve işyeri içindeki direnişi kırınca durum değişmeye başlamıştır. İşçiler, bizzat kendi deneyimleri temelinde ama proleter sınıf devrimcilerinin aktif müdahalelerinin sonucunda polis ile sermaye arasındaki organik bağı kavramaya başlamışlardır. İşçiler nezdinde polis, sermaye ve kapitalist düzen ilişkisini sorgulatmak ve bilince çıkartmak çok değerlidir. Henüz işçiler polis hakkında dünya kadar yanılgıyla doluyken, “devrimcilik” ve işçilerde radikal bilinç dönüşümü adına “işçiler polisle çatışsın” demek sorumsuzluktan başka bir şey değildir. Böyle durumlarda çoğunlukla ne olduğunu biliyoruz; işçiler önce onlara akıl verenleri suçluyor, kendi aralarındaki birlik dağılmaya başlıyor, kazanan ise sermaye sınıfı oluyor.

İşçi sınıfı mücadelesinde esas amaç kişi ya da örgütlerin kendilerini tatmin etmeleri veya geçici olarak nam salmaları değil, sınıfın genel çıkarları çerçevesinde işçilerin bilinç ve örgütlülüğünün güçlendirilmesidir. Bu nedenle, gerek siyasal, sosyal ve ekonomik gelişmeler, gerekse işçilerin her türlü mücadelesi bu amaç doğrultusunda kullanılmalıdır. Lenin’in şu sözleri son derece önemlidir:

“Eğer işçiler, somut ve güncel politik olaylar ve olgular temelinde diğer toplumsal sınıfların her birini entelektüel, moral ve politik yaşamlarının bütün tezahürleri içinde gözlemlemeyi öğrenmezlerse; nüfusun bütün sınıf, katman ve gruplarının yaşam ve faaliyetlerinin bütün yönlerinin materyalist tahlil ve materyalist değerlendirmesini pratikte uygulamayı öğrenmezlerse, işçi kitlelerinin bilinci gerçek bir sınıf bilinci olmaz. (…) çünkü işçi sınıfının kendisini tanıması, onun modern toplumun bütün sınıfları arasındaki karşılıklı ilişkilere dair yalnızca teorik düşüncelerle değil, daha doğrusu teorik olmaktan çok, politik yaşamın deneyimleri temelinde edinilmiş düşüncelerle kopmaz biçimde bağlıdır.”[*]

Bu doğrultuda işçi sınıfı içinde canla başla çalışan proleter sınıf devrimcileri, işçi sınıfının örgütsüz ve burjuvazi karşısında moralsiz olduğu bugünkü koşulları dikkate alarak, işçilere moral verecek ve geniş işçi kitlelerini etkileyerek mücadeleye çekecek olumlu örneklerin yaratılmasına son derece önem veriyorlar. Bu kapsamda, sınıfın tüm katmanlarının nabzını tutuyor, kitlelerdeki içsel değişimi yakından takip ediyor, bu değişim-dönüşümü ideolojik-politik analizlerine yansıtıyor ve daha da önemlisi sınıf içindeki çalışmalarını buna göre şekillendiriyorlar. Meselâ daha Bursa’daki metal işçilerinin mücadelesi patlak vermeden çok önce, Anadolu’da işçi kitleleri arasında biriken öfkenin ne anlama geldiğini ortaya koyan analizler yapmış ve geleceğe projeksiyonlar tutmuştuk. İşçi hareketindeki gelişmeler, proleter sınıf devrimcilerinin öngörülerini doğruladı, doğruluyor.

Sosyalist hareketin ekseriyetinin sınıftan kopuk, işçi sınıfının ise bilinç ve örgütlülüğünün zayıf olduğu bugün, proleter sınıf devrimcilerinin işçi sınıfı içinde yürüttüğü çalışmalar çok ama çok değerlidir. Gerçekten de bu çalışmalar çok zahmetlidir ve iğneyle kuyu kazmaya benzemektedir. Ancak tarihten ve özellikle Bolşeviklerden de biliyoruz ki, bu zahmetli çalışmalar olmadan hedefe ulaşılamıyor.



[*] Lenin, Ne Yapmalı, İnter Yay., 77-78