Navigation

Milliyetçilik Sadece Gözbağı Değil Ayakbağı da

Kürtler Türkiye işçi sınıfının önemli bir kesimini oluşturuyor. Bu durum Kürt sorununun çözümünü çok daha yakıcı bir hale getiriyor. İşçi sınıfı bu oyunu bozacak bir örgütlülüğe ve bilince sahip olsaydı, Bursa’da metal işçilerinin mücadelesi daha farklı seyredebilir ve çok daha ileri bir noktaya sıçrayabilirdi. Elbette bu konuda sınıf devrimcilerine önemli görevler düşüyor. Burjuvazinin milliyetçi propagandasına karşı enternasyonalizm bayrağını yükseltmek sınıf devrimcilerinin asli görevlerindendir. Bu da sadece Kürtlerin ulusal-demokratik taleplerinin desteklenmesiyle sınırlı olamaz. Türkiye işçi sınıfının tüm kesimlerine asıl düşmanın sermaye olduğu, Türk egemenlerin “bölüneceğiz” mavalıyla işçi sınıfının ensesinde boza pişirdiği anlatılabilmeli. Kürtlere karşı önyargılar, şovenist duygular, ancak proleter temelde devrimci çalışmayla kırılabilir.

Bursa’da metal işçilerinin Türk Metal’e karşı başlattıkları ve sonrasında başka illere de sıçrayan mücadelenin işçi sınıfı hareketi açısından şimdiden önemli bir dönemeç noktası olduğunu söyleyebiliriz. Metal işçilerinin mücadelesinin başarıya ulaşması ve işçi sınıfının Türk Metal belâsından kurtulması sadece metal işçileri için değil aynı zamanda diğer sektörlerdeki işçiler için de moral ve güç kaynağı olacak, nefes aldıracaktır. Türk Metal gibi bir gangster sendikanın defedilebilmesi, kararlı olduğunda sendikal bürokrasiyi alt edebileceği bir güce sahip olduğunun işçi sınıfı tarafından anlaşılmasını mümkün kılacaktır. Bursalı metal işçileri çok farkında olmasalar da işçi hareketi açısından çok büyük dönüşümlere yol açabilecek bir kalkışmanın öncülüğünü yaptılar. Ancak bütün olumlu yanlarına karşın hareketin büyük eksiklikleri vardır. İşçilerin “artık yeter” diyerek isyan bayrağını açtıkları gangster sendika, 12 Eylül askeri faşist darbesi ile metal işçilerinin öncü kesimlerini sindirmek için palazlandırılmıştı. Türk Metal çetesi bu işlevini yerine getirmiş ve işçi hareketinin üzerine adeta bir ölü toprağı atılmasının baş aktörlerinden biri olmuştur. Bu durumun bir sonucu olarak işçilerin geneli sınıf bilincinden yoksun durumda. Sendikal bilinç bakımından bile son derece geri olan işçiler adeta milliyetçilikle zehirlenmiş durumdalar. 5 Mayısta işçiler istifalarını toplu olarak vermek üzere toplandığında Türk Metal çetesi işçilere ve sosyalistlere saldırdı. Öncesinde ise, milliyetçilik üzerinden işçileri baskı altına almaya girişti. İstiklal Marşını okuyan, tekbir getiren Türk Metal çetesi, “içinizde teröristler var” deyip “PKK yandaşı istemiyoruz!” biçiminde slogan attı.

Bu çete, hem sosyalistlerle işçilerin buluşmasının önüne geçmek hem de işçilerin mücadelesini kırmak amacıyla, kaba bir şekilde milliyetçilik ipine sarılmıştır. Nitekim yıllar yılı işçi sınıfına milliyetçilik zehrinin zerk edilmesinin bir sonucu olarak işçiler, Türk Metal çetesinin ve patronların milliyetçi söylemler temelinde giriştiği provokasyonların baskısı altında kalmış ve “biz siyaset yapmıyoruz” diyerek sosyalistlerle ilişki kurmaya yanaşmamış, kimi milliyetçi söylemlerle “bölücü” olmadıklarını kanıtlamaya çalışmışlardır.

Sınıf dayanışmasını bile baltalayan ve her ne kadar farkında olmasalar da işçilerin yalıtık kalmasına katkıda bulunan bu durum, milliyetçiliğin işçi sınıfı hareketi için ne kadar tehlikeli olduğunu kanıtlıyor. Hareketin ulaştığı boyutu göz önünde bulundurduğumuzda, Türkiye işçi hareketi açısından ulusal sorunun çözülmesinin neden hayati önem taşıdığını net bir biçimde görüyoruz. Milliyetçilik dünyanın bütün ülkelerinde işçi sınıfı hareketini olumsuz etkileyen ve işçi sınıfının asıl düşmanının başta kendi ülkesinin burjuvazisi olmak üzere bir bütün olarak dünya burjuvazisi olduğunu anlamasını engelleyen bir faktördür. Örneğin, göçmen işçiliğin yoğun olduğu Batı ülkelerinde, işçi ve emekçi kitleler işsizliğin, yoksulluğun ve çeşitli toplumsal sorunların sebebi olarak göçmen işçileri görebiliyorlar. Burjuvazi, sınıfsal çelişkilerin üzerini göçmen karşıtlığı ile örtebiliyor. Bir ulusun esaret altında yaşadığı, yani ulusal sorunun çözülmemiş olduğu ülkelerde ise milliyetçilik işçi sınıfı için çok daha büyük zararlara yol açabiliyor. Adeta işçi sınıfını felç ediyor. Kürt sorununun halen çözülemediği Türkiye’de işçi sınıfı hareketi bunun sancılarını çekiyor. Bunu son olarak Bursa’da gördük. Türk Metal’e karşı yürütülen mücadele başından beri milliyetçi-devletçi anlayışın etkisi altında. İşçiler daha 5 Mayısta sendikadan istifa etmek üzere bir araya geldiklerinde TM yöneticilerinin ve polisin “aranızda provokatörler var, teröristler var” sözlerini duyunca adeta kilitlenip kaldılar ve devrimcilere yapılan saldırıyı tabiri caizse seyrettiler. Oysaki o alandaki yüzlerce işçi 30-40 gangsterle rahatlıkla baş edebilirdi. Ne var ki örgütsüzlüğün yanı sıra, daha çocuk yaşlarından beri beyinlerine zerk edilen milliyetçilik zehri o anda adeta işçilerin akli melekelerini dumura uğrattı ve saldırıya uğrayanlara yardım bile edemediler.

İşçiler fabrikadan çıkmayarak isyan dalgasını bir üst aşamaya taşıdıklarında da milliyetçiliğin somut etkileri devam etti. Devlet Kürt düşmanlığını özellikle Bursa gibi Anadolu kentlerinde zamanı geldiğinde sermaye düzeninin çıkarları doğrultusunda kullanmak üzere çok daha fazla beslemiştir. Geçtiğimiz yıllarda Diyarbakırspor-Bursa karşılaşmalarında çıkan olaylar, taraftarların “PKK dışarı” tezahüratları, Diyarbakırspor taraftarlarına yapılan sopalı, bıçaklı saldırılar; Kürt öğrencilerin evlerine polis gözetiminde saldırılar, zaman zaman Kürt mahallelerine yönelik ırkçı saldırılar, devletin Bursa’da Kürt düşmanlığına nasıl zemin döşediğini gösteriyor. Nitekim devlet güçleri bu ırkçı-milliyetçi zeminin üzerine basarak en başından beri işçilerle sürekli iletişim halinde olmuş ve “Kürt düşmanlığı” üzerinden propaganda yapmıştır. “Aranızdaki bölücüleri ayıklayın” diyen polisler işçilerin milliyetçi yarasını kaşımış ve işçilerin kendilerine desteğe gelenlere bile şüpheyle bakmasını sağlamıştır.

Metal işçileri Türk Metal çetesine karşı öfkesini kusmuş olsalar da, Türk Metal, devlet ve sermayenin aynı üçgenin kenarları olduğunun farkına varacak bir bilince henüz sahip değiller. Milliyetçilik zehri işçilerin bu gerçeği görmesinin önündeki en büyük engel olarak duruyor. Öyle ki devlet güçlerinin “aranızda provokatörler var”, “teröristleri ayırın” gibi manipülasyonları kolayca karşılık buluyor. Yıllardır milliyetçilik zehriyle paralize olmuş bu kitle, kendisine desteğe gelenlere “terörist”, “bölücü” gözüyle bakabiliyor. Sermaye, öfkeli ve güçlü olsa da, örgütsüz ve deneyimsiz bir kitleyi bir şekilde durdurabileceğini, hareketin kapitalizmin kırmızı çizgilerini aşmadan sona ereceğini çok iyi bildiği için devrimcilerle işçiler arasında milliyetçilik tuğlalarından bir duvar örüyor.

İşçi sınıfının ve onun kapitalizme karşı verdiği mücadelenin çıkarları, bütün ulusların işçilerinin birliğini ve dayanışmasını gerektirir. Bunu sağlamanın yolu da bir ulusun başka bir ulusu ezmesine veya bir ulusun ayrıcalıklı olmasına karşı çıkmaktan geçer. Ezilen ulus üzerindeki tahakküm devam ettiği sürece, ezilen ulusun işçileri, kendi çıkarlarının ezen ulusun işçilerinin çıkarlarıyla aynı olduğunu göremeyeceği için, ezen ve ezilen ulusun işçileri arasında birlik sağlanamaz.

Ezilen ulusun haklı mücadelesine sadece ezilen ulusun işçilerinin gözlerindeki perdenin kaldırılması için değil, aynı zamanda ezen ulusun işçilerinin önyargılarının kırılması için de destek verilmelidir. Nasıl ki ezilen ulusun işçileri ulusal sorununun çözümünü sınıfsal sorunun çözümünden daha öncelikli olarak görüyorsa, ezen ulusun işçileri de gözlerindeki şovenizm bağı yüzünden sömürü düzenine karşı ezilen ulusun işçileriyle birlikte mücadeleye yanaşmakta önyargılı davranabilmektedir. Burjuvazinin milliyetçi propagandasına kanıp sınıfsal çelişkileri göremeyecektir. Engels’in “başkasını ezen uluslar özgür olamazlar” sözünün anlamı da burada yatmaktadır. Bugün Türkiye’de olan tastamam budur. Türk işçiler burjuvazinin “bölünme” paranoyası yüzünden Kürtlere karşı güvensizlik duyarken, Kürtler de Türk işçilere karşı güvensizlik besleyebiliyorlar. Gerek Bursa’da yaşananlar, gerekse seçim sürecinde HDP’ye yüzden fazla saldırının gerçekleşmesi Kürtlerin bu duygu ve düşüncelerini fazlasıyla besliyor.

Marksistler ulusların kendi kaderini tayin hakkını sadece demokratik bir hak olduğu için değil, işçi sınıfının devrimci hareketinin yol alabilmesi ve başarıya ulaşabilmesinin önündeki somut engellerin aşılabilmesi için de tanırlar. Marx’ın İrlanda sorununa yaklaşımı bugün için de derslerle doludur. Marx, küçük-burjuva barışçı kapitalizm ütopyası açısından ya da “İrlanda için adalet” düşüncesinden hareketle değil, hâkim milletin proletaryasının kapitalizme karşı devrimci mücadelesinin çıkarları açısından sorununun çözülmesinin önemini vurguluyordu:

“Giderek daha çok inanıyorum ki, –ve sorun bu inanışı İngiliz işçi sınıfının kafasına sokabilmekten başka bir şey değil– İngiliz işçi sınıfı, İrlanda politikasını egemen sınıfların politikasından kesin biçimde ayırmadıkça, İrlandalıların davasını ortak dava haline getirmekle kalmayıp, 1801’de kurulan Birliği [İngiltere’nin İrlanda parlamentosunu feshederek zorla oluşturduğu Birlik –S.K.] dağıtarak onun yerine özgür federal bir ilişki koymadıkça, burada, İngiltere’de hiçbir şey yapamaz. Bu, İrlanda’ya duyulan sevgiden ötürü değil, ama İngiliz proletaryasının çıkarları doğrultusunda bir istem olarak ortaya konmalıdır. Bu yapılmazsa, İngiltere halkının ipleri, egemen sınıfların elinde olmaya devam edecektir; çünkü halk, İrlanda’ya karşı o egemen sınıflarla ortak bir cephede birleşmek zorunda kalacaktır. İrlanda’yla savaşım, İngiliz halkının her bir hareketini kötürümleştiriyor; oysa İrlandalılar, İngiltere’deki işçi sınıfının önemli bir kesimini oluşturuyorlar.” (Marx’tan Kugelmann’a Mektup, 1869)

Özgünlüklerini bir yana bırakacak olursak, Marx’ın İngiltere ve İrlandalılar için söyledikleri bugün Türkiye ve Kürtler için aynen geçerlidir. Kürt sorununun varlığı işçi sınıfının her hareketini kötürümleştiriyor. Tıpkı İrlandalılar gibi bugün Kürtler de Türkiye işçi sınıfının önemli bir kesimini oluşturuyor. Bu durum Kürt sorununun çözümünü çok daha yakıcı bir hale getiriyor. İşçi sınıfı bu oyunu bozacak bir örgütlülüğe ve bilince sahip olsaydı, Bursa’da metal işçilerinin mücadelesi daha farklı seyredebilir ve çok daha ileri bir noktaya sıçrayabilirdi. Elbette bu konuda sınıf devrimcilerine önemli görevler düşüyor. Burjuvazinin milliyetçi propagandasına karşı enternasyonalizm bayrağını yükseltmek sınıf devrimcilerinin asli görevlerindendir. Bu da sadece Kürtlerin ulusal-demokratik taleplerinin desteklenmesiyle sınırlı olamaz. Türkiye işçi sınıfının tüm kesimlerine asıl düşmanın sermaye olduğu, Türk egemenlerin “bölüneceğiz” mavalıyla işçi sınıfının ensesinde boza pişirdiği anlatılabilmeli. Kürtlere karşı önyargılar, şovenist duygular, ancak proleter temelde devrimci çalışmayla kırılabilir.