Navigation

Futbol, Taraftar Grupları, Siyaset

Son derece basit ve güzel bir oyun olması nedeniyle futbol, yaklaşık 150 yıldır çok sayıda insanı etkisi altına alan önemli bir iktisadi ve toplumsal etkinliktir. Ve çokça söylendiği gibi futbol sadece futboldan ibaret değildir. Ekonomisi yüzlerce milyar dolarla ifade edilen bir oyunun etkilerinin sadece sportif alanla sınırlı olması beklenemez de zaten. Bu yüzden futbolun başta siyaset olmak üzere pek çok toplumsal alanla ilişkisi de son derece yoğun.

Futbol dünyanın neredeyse her yerinde, diğer hiçbir sporda söz konusu olamayacak kadar siyaseti etkiliyor ve siyaset için kullanılabiliyor. Daha oynanmaya ilk başlandığı günlerden bu yana Türkiye’de de futbol siyasetle hep iç içe olmuştur. Örneğin İttihat ve Terakki, futbolu halkı etkilemenin aracı olarak kullanmış ve paramiliter “genç dernekleri” ile Altınordu gibi futbol kulüpleri kurarak, spor, özellikle de futbol üzerinden siyasi etkisini arttırmıştır. Bu “genç dernekleri” ve futbol kulüpleri ile M. Kemal de gerek İstanbul’dan ayrılmadan önce gerekse de sonrasında temasını sürdürmüş; hem askeri faaliyetleri hem de siyasi gücünü arttırmak için onlardan yararlanmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren de siyaset ile futbol arasındaki ilişki sıkı biçimde sürmüştür.

Özellikle 12 Eylül darbesinin ardından futbol kitlelerin depolitize edilerek siyasi muhalefetin bastırılmasında ve gerektiğinde egemen siyasi fikirler doğrultusunda manipüle edilmesinde etkin biçimde kullanılmıştır. Özal ile birlikte başlayan kapitalist dünyaya daha fazla entegre olma politikaları, beraberinde futbolun ve elbette futbol ile siyaset ilişkisinin gelişmesini sağlamıştır. Kürt ulusal hareketinin mücadelesinin yükseldiği yıllar içerisinde de stadyumlar, burjuva güçler tarafından tüm ülkede milli birliğin ve yükselen milliyetçiliğin temsil edildiği yerler haline getirilmiştir. Örneğin FIFA’nın aksi yöndeki düzenlemelerine ve cezalarına rağmen, milli olsun olmasın, oynanan her karşılaşma öncesinde topluca İstiklal Marşı okuma geleneği yerleştirilmiş, tribünler üzerinden de yüksek dozda milliyetçilik topluma zerk edilmiştir.

Görüldüğü gibi burjuva sözcülerin ağzından düşmeyen “futbol sahalarına siyaset bulaştırmayalım” teranesi ile kastedilen siyaset burjuvaların kendi siyasetleri değildir. Onlar tarafından sarf edilen bu türden sözler aslında her zaman muhalif siyaseti sahalardan uzak tutalım anlamına gelir. Gerçekte ise bir yandan burjuva siyasetçiler futbol üzerinden kitlelerle buluşur, bir yandan da burjuva ideolojisinin kitlelere zerk etmek istediği anlayışlar tribünler ve medya üzerinden topluma aşılanır. Yani burjuva siyaseti sahalarımızda hiçbir zaman eksik olmaz.

Taraftar grupları

Futbolun çok sayıda insanı bir araya getirici özelliği, futbol kulüpleri etrafında da çeşitli örgütlenmelerin oluşmasının zeminini hazırlamaktadır. Bugün özellikle yüksek sayıda taraftarı olan takımlara sempati duyanlar, taraftar gruplarında örgütlenmektedir. Türkiye’de de son dönemde yaygınlaşan bu gruplar özellikle futbolun yaygın biçimde sevildiği Avrupa’da uzun zamandan bu yana bulunmaktadır. Taraftar grupları Avrupa’da, özellikle İtalya ve İngiltere’de önemlidir. Bu gruplar sayesinde birçok insan toplumsallaşmanın farklı olanaklarına sahip olur ve ortaklaşılan bir kimlik duygusu ile birlikte bir sosyal tatmin yaşarlar.

Türkiye’de de güçlü ve etkili taraftar grupları bulunmaktadır. Özellikle İstanbul takımlarının taraftar gruplarının bazıları neredeyse tüm Türkiye tarafından tanınır. Bu gruplar sadece futbolda değil, Avrupa’da olduğu gibi farklı toplumsal konularda da taraf olarak “siyaseti futbol sahalarına bulaştırırlar”. Futbol etkinliği üzerinden kitlelere müdahale etmek ve onları yönlendirmek için kullanılan yapılardan biri de bu yüzden taraftar gruplarıdır. Futbol üzerinden ortaya konan siyasi tutumlar elbette bu taraftar gruplarının meşrebine göre değişir. Taraftar grupları, burjuvazinin çeşitli kesimlerinin etkisi altında kaldıkları durumlarda bu burjuva güçlerin siyasetlerine uygun tutumlar sergileyebildikleri gibi, sınıfsal hoşnutsuzlukların ifadesini bulduğu tepkileri de ortaya koyabilirler.

Futbolun bir işçi sınıfı sporu olarak doğduğu ve geliştiği İngiltere’de taraftar gruplarında çoğunlukla sınıfsal aidiyetlerin belirgin olduğu bileşimler vardır. Dok işçilerinin kurduğu ve desteklediği Liverpool futbol kulübünün “Kop” adı ile anılan tribün grubu, kurulduğu 1905 yılından bu yana çok büyük oranda Liverpool limanında çalışan işçileri bir araya getirmiştir. Bu durum da normal olarak bu işçilerin yürüttükleri sendikal-siyasal mücadelelerin tribünlere hatta futbol sahasındaki sporcuların tutumlarına yansımasına yol açmıştır. Almanya’da benzer durum maden işçilerinin kurduğu ve desteklediği “Schalke 04” için geçerlidir. İtalya’nın Livorno futbol takımının taraftarlarının çoğu Komünist Parti sempatizanıdır ve bu durum tribünlere damgasını vurur. Dünyanın değişik bölgelerinde bunun pek çok başka örneğine de rastlamak mümkündür.

Ortaklaşılan bir kimliğin yarattığı duyguya rağmen taraftar gruplarını yekpare bir bütün olarak düşünmek gerçeklerle uyuşmaz. Hatta anılan örneklerde olduğu gibi ağırlıklı olarak benzer sosyal özelliklere sahip olanların oluşturduğu taraftar gruplarının sayısı daha azdır. Aynı futbol takımına güçlü bir biçimde sempati duyarak bir araya gelseler de taraftarlar çoğunlukla ayrı sınıflardan ve bu sınıfların çeşitli katmanlarından oldukları için farklı toplumsal duyarlılıklara sahiptirler. Buna rağmen taraftar gruplarında ortak bir kimlik oluşabilmesi için tek tek bireylerin sınıfsal aidiyetlerini ve hislerini belli ölçüde bir kenara bırakarak gruptaki baskın eğilime katılma eğilimi de güçlüdür.

Mısır’da ve Türkiye’de taraftar grupları

Son birkaç yıldır, Mısır, Türkiye gibi işçi sınıfının hem siyasal hem de sendikal örgütlenmesinin önünde önemli engellerin olduğu ülkelerde, taraftar gruplarının ciddi biçimde ön plana çıktıkları siyasi mücadelelere tanık oluyoruz. Mısır’da hem Hüsnü Mübarek rejiminin devrilmesi döneminde hem de ardından gelişen süreçte, Türkiye’de ise Gezi Parkı protestoları günlerinde taraftar grupları en ön saflarda göründüler. Muhalifler nezdinde de büyük bir sempatiye sahip oldular.

Mısır’da futbol taraftarlarının siyasallaşması genel bir radikalleşme sürecinin parçasıydı şüphesiz. Stadyumlar ve taraftar gruplarının kendilerini ifade edebildikleri tüm platformlar doğru dürüst siyasal parti, sendika ya da kitle örgütünün bulunmadığı bir ortamda, çok sayıda genç insan açısından tepkilerini kolektif olarak ortaya koyabildikleri bir arena haline gelmişti. Siyasal karar alma süreçlerinin dışında kalmış ve siyaseten pasifize edilmiş geniş kitleler, siyasete, taraftar grupları üzerinden müdahil olabiliyorlardı.

Bilhassa Al Ahly futbol takımının taraftar grubu Ultralar, Mübarek’e karşı başlatılan eylemlerin başından itibaren sürecin önde gelen bileşenlerinden biri oldu. Ultralar grubunun özellikle Mübarek’in Tahrir Meydanına provokasyon için sürdüğü silahlı çetelere karşı gösterdiği direnç, bu grubun tüm isyancıların gönlünde taht kurmasını sağladı. Ultraların, özellikle tribünlerde edindikleri polisle çatışma deneyimi, Mübarek karşıtı ayaklanmanın bazı kritik dönemeçlerinde kolluk kuvvetlerine karşı direnişin ayakta kalmasına büyük katkı verdi.

Çoğunluğu Kahire’nin en yoksul kesimlerinden gelen Ultra grubunun gençleri, Mübarek’in devrilmesinden sonra da mücadelenin önde gelen unsurlarından oldular. Rejimin kadim temsilcilerinin nefretini sürekli olarak üzerlerine topladılar. Nitekim 2 Şubat 2012’de Port Said stadyumunda yapılan maç sırasında bu nefreti somutlayan güçler, Al Ahly taraftarlarından halk hareketi sürecinde gösterdikleri tutumların öcünü feci şekilde aldılar. Karşıt Al Masry takımının taraftarlarının güvenlik güçlerinin gözetiminde ellerindeki bıçaklar ve silahlarla saldırması ve stadyum kapılarının kilitlenmesi sonucu Al Ahly taraftarı 74 kişi katledildi. Ardından bu katliamın protesto edildiği eyleme de polis saldırdı ve 3 taraftar da burada polis tarafından öldürüldü.

Mısır’da taraftar grupları toplumdaki siyasallaşmanın bir parçası olarak halk hareketinin seyrinin etkisi altında siyasal mücadeleye taraf oldular ve halen de olmaya devam ediyorlar. Ancak işçi sınıfının örgütsüzlüğünün sonucu olarak onlar da burjuva güçlerin tuzaklarına sıklıkla düşmek durumunda kalıyorlar.

Türkiye’deki Gezi protestoları sırasında da bilindiği gibi taraftar grupları ön planda oldular. Özellikle Beşiktaş kulübünün taraftarı olanların kurduğu Çarşı grubu, eylemlerin neredeyse simgesi haline geldi. Elbette Gezi’nin niteliği Mısır’daki halk hareketinden bambaşkaydı. Ancak taraftar grupları bu sürece de tıpkı Mısır’daki gibi etkili biçimde damga vurdu.

Türkiye’deki taraftar gruplarında, söylem ne olursa olsun, ne Liverpool’un “Kop” tribünleri örneğinde olduğu gibi işçi sınıfının net biçimde görülen ağırlığı ne de Al Ahly’nin Ultraları gibi rejimi devirmek için ayağa kalkan halk hareketinin doğrudan bir tezahürü söz konusudur. Örneğin Çarşı grubunun bünyesinde barındırdığı karışık sınıfsal ve siyasi bileşim Türkiye’de var olan burjuva kutuplaşmanın buraya da yansımasına yol açmıştır. Türkiye siyasetinde burjuvazinin birbirine düşmesi sonucu oluşan kutuplaşmanın etkileri Çarşı grubunun da ayrışmasına neden olmuştur. Her ne kadar “Gezi” güzellemeleri ile gün geçiren çevreler tarafından Çarşı yekpare biçimde eylemleri destekliyor gibi yansıtılsa da gerçek böyle değildir. Başta Çarşı’nın kurucularının önemli bir kısmı olmak üzere grup içerisinden pek çok kişi bu süreçte Çarşı olarak Gezi’ye destek verilmesinin karşısında olduklarını açık biçimde ortaya koyup, katılanları eleştirmişlerdir.

Bu yönleriyle Mısır örneğinden farklılaşsa da, katılan kesimleriyle Çarşı’nın Gezi eylemlerinde yine de oldukça etkili olduğunu, hatta siyasi örgütlerin önüne geçtiğini belirtmek gerek. Bu durum bir yanıyla politik mücadelelerde taraftar gruplarının da bir potansiyel taşıdığına işaret ederken, diğer yandan da aslında siyasi örgütlenmelerin yetersizliklerini gösteriyor.

Örgütlenme ihtiyacının yakıcılığı

12 Eylül faşist darbesi işçi sınıfının siyasal sendikal örgütlenmelerini darmadağın etmişti. Bu örgütlenmelerin yokluğu ile oluşan boşlukta, kitlelerde biriken tepkilerin akacak mecra olarak bulduğu kanallardan biri de futbol oldu. İşçi sınıfının sağlıklı diğer örgütlerinin etkisinde muazzam yararları olabilecek bu kanal, tek başına oluştuğunda kaçınılmaz olarak başıboş kalmanın her türlü arızası ile birlikte var oldu. İşçi sınıfı siyaseti dışındaki siyasetlerin yani burjuva siyasetlerin etkisi altında şekillendi. Kendisine çektiği işçi sınıfından insanları da burjuva siyasetlerin yönlendirmesine maruz bıraktı. İşçi sınıfı kültürünün yeniden üretildiği alanlardan biri olamadığı gibi, burjuvazinin erkek egemen, holigan ve şoven yoz kültürünün özellikle genç işçileri şekillendirdiği bir atmosfer yarattı.

İşçi sınıfının sporu olarak doğmuş ve halen yüz milyonlarca işçi tarafından da çok sevilen futbol, bugün işçileri hem bu oyunu oynayan hem de tribünlerde izleyenler olarak sahadan kovmuştur. Uzun çalışma saatlerine ve ağır çalışma koşullarına daha çocukluklarından itibaren maruz kalan işçilerin çoğunluğu futbolu oynama imkânını bile çok zor bulabilmektedir. Bilet fiyatlarının yüksekliği yüzünden de stadyumlara ender olarak yaklaşabilmektedir. İşçilere artık televizyonlardan maçların özet görüntülerini izleyebilen taraftarlar olmanın dışında başka bir şey kalmamaktadır. Bu taraftarlık duygusu da öylesine körüklenmektedir ki, çoğu kez işçilerin arasındaki yapay bölünme konularından birisi haline gelmektedir. Kışkırtılmış taraftarlık duygularıyla birbirine düşen işçilerin sayısı hiç de az değildir.

Tüm başka sosyal konularda olduğu gibi futbol ve taraftarlığı konusu da işçilerin sağlıklı sınıf örgütlenmelerinde bir araya gelmelerinin ne kadar yakıcı bir mesele olduğunu bize anlatıyor. İşçilerin sınıf çıkarlarına aykırı tutumları benimsemelerinin bir aracı haline getirilmiş olan futbolun işçi sınıfı üzerindeki yıkıcı etkilerini ortadan kaldırmanın başka bir yolu yok çünkü. Örgütlenen ve sınıf bilincine sahip olmaya başlayan işçilerin her toplumsal konuda olduğu gibi futbol ve taraftarlığı konusundaki tutumu da bugün rastladıklarımızdan başka olurdu. İşçilerin bir araya geldiği her yerde olduğu gibi bu alanlarda da işçiler, işçi sınıfının kültürünü oluşturacak, işçi sınıfının siyasetini yürüteceklerdir. Toplumun örgütsüz oluşunun dışavurumundan başka bir şey olmayan bugünkü durumu değiştirecek olan işçilerin siyasal-sendikal örgütlenmelerini güçlendirerek bütün toplumsal alanlara bu örgütleri aracılığı ile müdahale etmeleri olacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 102, Eylül 2013