Navigation

Uçurum İnsanları, Yalanlar ve Kapitalizm!

Kapitalist sistemin tümüyle kriz alarmları çaldığı bir dönemde ortaya çıkan ve muktedirler için son derece kullanışlı olan Covid-19 pandemisi uluslararası medya aracılığıyla büyütüldükçe büyütülmüş, sanki insanlığın sonunu getirecek bir felâketmiş gibi dünya gündemine sokulmuştu. Sermaye medyasının sürekli gözümüze soktuğu şey, bu virüsün zengin-yoksul ayırt etmeden hepimizi tehdit etmesi ve bu “düşman”a karşı hep birlikte savaşmamız gerektiğiydi! İnsanlığın tıpta ve teknolojide yarattığı muazzam ilerlemeye karşın, egemenlerin bize sundukları tek şey “evde kalın” ve “ellerinizi sık sık yıkayın” demek olmuştu. Tuzu kuru burjuva kesimlerin söylemleri bir kenara, elini yıkayacak su ve sabundan yoksun, başını sokacak bir evi bile olmayan insanların sayısı son yayınlanan raporlara göre 150 milyonu aştı! Üstelik bunlar, sanıldığı gibi yalnızca kara kıtanın yoksul insanlarından ibaret değil.

Krizin faturasının salgın bahanesiyle işçi sınıfına kesilmesiyle birlikte tüm dünyada milyonlarca işçi işinden atıldı. Gelirlerini kaybeden, borçlarını, kiralarını ödeyemez hale gelen milyonlarca işçi, aileleriyle birlikte açlığın ve sefaletin kucağına itildi; on binlercesi evinden atılarak sokaklara terk edildi. Jack London’ın yüz yıl önce kaleme aldığı “Uçurum İnsanları” kitabındakileri hatırlatırcasına, bugün dünyanın birçok büyük kentinde, ışıltılı caddelerin ardında binlerce insan hiçbir sosyal güvencesi olmadan sokaklarda yaşıyor. “Evde kalın, hijyen kurallarına uyun” diyen muktedirler ise evsizlerin yaşam koşullarını iyileştirmek bir yana, bu “manzara”yı ortadan kaldırmak için kolları sıvamış durumda. Bir sosyal medya kullanıcısının paylaşımıyla ortaya çıktığı üzere, şehirlerin köprü altlarından banklara, kaldırımlara varıncaya dek birçok noktasına evsizlerin uyumaması için dikenli taşlar, döşemeler yerleştiriliyor. Dünyanın birçok şehrinden benzer fotoğrafların geldiği paylaşım bize burjuvazinin bu ikiyüzlü tutumunu çarpıcı biçimde gösteriyor.

“Uçurum İnsanları” kitabında Jack London, 20. yüzyıl Londra’sında yaşayan emekçilerin dayanılmaz yaşam koşullarına yer vermişti. Bir lokma ekmek ve “sihirli su” dedikleri çay için tüm gün çalışan işçilerin aldıkları ücret çoğu zaman kiralık odalarda kalmaya bile yetmiyordu. Yazarın ifadesiyle: “Kiralık ev yoktur, kiralık odalar daha doğrusu izbeler vardır. Bütün gün çalışan insanların kazançlarının en büyük bölümü haftalığı üç şilin olan bu odalara verilmektedir.” İngiliz burjuvazisi tarafından kanının son damlasına kadar sömürülen işçiler, yorgun bedenlerini bir bankın üzerinde dinlendirmek istediği zaman çok geçmeden karşılarında sermayenin polisini bulurdu. Çünkü bu banklar, kaldırımlar onların uyuması için yapılmamıştı ve konu sermayenin adaleti olduğu zaman, tıpkı bugün olduğu gibi “adalet” hiç gecikmezdi! Tüm zenginliği yaratan işçilerin açlığın pençesinde, bir çatıdan bile yoksun yaşadığına tanık olan yazar şöyle sormuştu kitabında: “Daha 19. yüzyılda beş kişi bin kişinin yiyeceğini sağlayabilmektedir. Öyleyse bu idarenin suç derecesinde kötü olmadığını kim söyleyebilir?”

Aradan geçen bunca zamanda evsizliğin, yoksulluğun azalmak bir yana katlanarak arttığını, zenginliğin ise gittikçe daha az sayıda insanın elinde toplandığını görüyoruz. Örneğin bugün Amerika’da en zengin 3 kişinin toplam zenginliği son birkaç ayda 584 milyar dolar artarak, ülkenin yarısının sahip olduğu toplam varlığı geçti. Onlar servetine servet katarken işten çıkarılan, sefalete itilen işçilerin sayısı ise 40 milyonu aştı. Krizin yükünü böylece işçilere yıkmak isteyen egemenler salgın bahanesiyle öfkeli milyonları evlerinde tutmaya çalışsalar da, George Floyd’un vahşice öldürülmesiyle başlayan protestolar işçi-emekçi kitlelerin sisteme karşı öfkelerini haykırdıkları gösterilere dönüştü. Gösterilere katılan bir gencin kendisine uzatılan mikrofona söyledikleri bize çok şey anlatmaktadır: “... Artık onlara inanmıyorum. Bize daima çok zengin olabileceğimizin hayalini kurdurdular. Ama bugün gördüm ki benim sokakta yaşama ihtimalim zengin olma ihtimalimden çok daha yakın.”

İnsanlığı ileri götürecek tüm potansiyellerini tüketen kapitalizm artık sadece yalanlarla ayakta kalabiliyor. Teknoloji ve bilimin sınırları alabildiğine gelişmişken bir milyara yakın insanı açlığa mahkûm eden, satılmayan yüz binlerce konut çürüyedururken milyonları evsizliğe mahkûm eden bu çürümüş sistem her geçen gün daha çok sayıda insan tarafından sorgulanıyor, eleştiriliyor. Diğer yandan, pandemi bahanesiyle işten atılan, sağlığı hiçe sayılan milyonlarca işçi-emekçinin yüreğinde derin bir öfke büyüyor. İnsanlığa bunca acılar yaşatan çarkı bozuk bu düzeni, çürüyen binalarıyla birlikte yeryüzünden silecek güç hünerli ellerimizde.