Navigation

Sessiz Bir Devrim Çığlığı: “Ben, Daniel Blake”

Bazı filmler vardır, karakterlerin çaresizliği sizi çaresizlik içinde kıvrandırır, taş gibi oturur bir şeyler içinizin en derinlerine. “Ben, Daniel Blake” de öyle filmlerden biri. Hem de en vurucu, en çarpıcı cinsinden. Gerçeği yumuşatmadan, törpülemeden, hazmedilir kıvama getirmek için sulandırmadan öylesine sert işliyor ki Ken Loach, insanı dayak yemiş gibi sarsıyor adeta.

Bazı filmler vardır, karakterlerin çaresizliği sizi çaresizlik içinde kıvrandırır, taş gibi oturur bir şeyler içinizin en derinlerine. “Ben, Daniel Blake” de öyle filmlerden biri. Hem de en vurucu, en çarpıcı cinsinden. Gerçeği yumuşatmadan, törpülemeden, hazmedilir kıvama getirmek için sulandırmadan öylesine sert işliyor ki Ken Loach, insanı dayak yemiş gibi sarsıyor adeta.

Loach, işçi sınıfının ve genel olarak ezilenlerin yakıcı sorunlarına parmak basan filmleriyle öne çıkan, bu filmlerde yaşamın içinden, kanlı canlı karakterlere yine seçtiği böyle insanlarla hayat veren sosyalist bir yönetmen. Kimi zaman bir inşaat işçisi aracığıyla anlatır sınıfın sorunlarını, kimi zaman otobüs şoförü aracılığıyla, bir filminde İspanya İç Savaşında siperlerin içinde bulursunuz kendinizi, bir diğerinde İrlanda’da İngiliz sömürgeciliğinin zulmüne uğrarken. “Ben, Daniel Blake”de de sosyal güvenlik sisteminin gadrine uğrayan iki İngiliz işçisinin, Daniel’in ve Katie’nin, sistemin insanı çileden çıkaran uygulamaları karşısındaki dramına tanık oluyoruz.

Kalp krizi sonrasında çalışamaz hale gelen, ancak işsizlik yardımı almak için resmen “Sisifos uğraşı” içine sokulan bir işçi, bir marangoz, Daniel. Ve iki çocukla sığınma evine düşen, sonrasında da çok özlemini duyduğu bir şeye, bir belediye evine geçme hakkına kavuşan, ancak bunun için doğup büyüdüğü, annesinin yaşadığı yerde değil uzak bir kasabada adres gösterilen, işsiz, biçare genç bir kadın, Katie.

Belediye ve devlet hizmetlerini “minimum insan, maksimum makine” çalıştırarak kuşa döndüren neo-liberal politikaların yıkıcı sonuçları filmde çeşitli yönlerden sergileniyor. Derdinizi anlatmak için gittiğiniz dairede yüz yüze konuşacak bir insan bulamamanız, internete ya da telefona yönlendirilmeniz. Telefon açtığınızda, aradığınız muhataba bir buçuk saat sonra ulaşmanız ve “kusura bakmayın, önce şunu şunu yapmalısınız” gibi bir yanıtla karşılaşmanız. Bu elemanın okyanus ötesi bir çağrı merkezinden size seslenmesi, göçmenseniz aksanından ve hızlı konuşmasından dolayı hiçbir şey anlamama ihtimalinizin son derece yüksek oluşu… Keza internette derdinizi tam olarak anlatamamanız, sizin özel durumunuza denk düşecek seçeneklerin olmaması, sistemin sürekli hata vermesi ve elbette yaşlı biriyseniz internet ve bilgisayar kullanmakta çektiğiniz sıkıntılar…

Sermayenin neo-liberal saldırı politikalarının doğrudan sonucu olan bu uygulamalar, kamu hizmetlerinin tırpanlanması için bilinçli bir şekilde yürütülen bir yıldırma harekâtına dönüşmüş durumda. Amaç, bu hizmetlerin ve sosyal yardımların giderek sıfırlanması. İşsiz mi kaldınız, o halde yeni bir iş bakının. Düşük ücretten, ağır çalışma koşullarından, sağlığınıza iyi gelmeyecek hususlardan şikâyet etme lüksünüz yok. Çünkü yaşamak için paraya ihtiyacınız var. Ya bütün bunlara rağmen iş bulamadıysanız? Ya da sağlığınız çalışmaya elvermiyor ve bunu doktor raporuyla da kanıtlamışsanız? O zaman ömür törpüsü bir bürokratik çark içine düşmeyi göze alarak işsizlik yardımına başvurabilirsiniz. Elbette “onlar” değerlendirecekler, inceleyecekler, size haber verecekler!

İşte Daniel’ın düştüğü girdap bu. Ve filmin sonunda bu girdap onu yutuyor. İki çocuğunun karnını doyurmak için günlerce aç kalan, onca çabasına rağmen ne iş bulabilen ne de işsizlik yardımı alabilen Katie de aynı girdaba sürükleniyor ve sistemin kurbanları arasına karışıyor.

Hiçbir karesi, hiçbir diyalogu boşa gitmeyen, titizlikle örülmüş bir senaryoya sahip olan film, devletin ve sistemin çirkefliğini öfkenizi tavana vurdurtacak bir çıplaklıkla anlatırken, işçilerin, emekçilerin dayanışmasını, birbirleri için yaptıkları fedakârlıkları da umudu dirilterek aktarıyor. İşte bu yüzden film “sessiz bir devrim çığlığı”. Tek bir diyalogda devrim lafı geçmiyor, ama yarattığı öfkeyle bangır bangır “bu düzen yıkılmalı” diye bağırıyor. Yıkalım, yıkmalıyız! Danieller, Katieler için, Ahmetler, Gülsümler için, kendimiz için, çocuklarımız, torunlarımız için. Kısacası insanlık için!