Navigation

Savaş Değil Barış İstiyoruz!

Bugün barışa ihtiyacı olan ezilen halklar ve işçiler olarak patronların ve onların siyasi temsilcilerinin oyununu bozmak için sınıf kimliğimizle örgütlenmeli, sınıfsal çıkarlarımız için örgütlü biçimde mücadele etmeli, gerçek barışın tesisi için üzerimize düşen görevleri yerine getirmeliyiz.

Haziran ayında yapılan seçimler sonucunda tek parti iktidarı kurulamadığı gibi koalisyon görüşmeleri de olumsuz sonuçlandı. Seçimden sonraki süreci irdelediğimizde seçim öncesindeki beklentilerin ve vaatlerin nasıl ters yüz edildiğini görmekteyiz. Seçim için “halkın iradesi” diyenler nedense bugün halkın iradesini yok sayıyor. Başkanlık sistemi için hayal kuran ve bunun için 400 milletvekili isteyen, açıktan alanlara inip seçim çalışması yürüten Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan’ın, seçim sonrasında sanki birilerinden öç alır gibi HDP’ye oy verenler ve Kürtler üzerinde baskı kurmasına, ülkeyi savaşa sürüklemesine tanık olmaktayız. Yıllardır halkın iradesi diyenler bugün halkın iradesini ezmek, yok etmek için savaş çıkartıyorlar. AKP hükümeti ve Saray kendi geleceklerini koruma altına alabilmek için tek adamın karar mercii olduğu başkanlık sistemini istiyor. Yolsuzluklarının, işlemiş oldukları savaş suçlarının, elde ettikleri sermayelerinin kaynağının ortaya çıkmasından ve yargılanmaktan kaçınmak için başkanlık sistemine ihtiyaç duyuyorlar. Bu nedenle de seçimlerde tek parti iktidarı ve 400 milletvekili istediler. Ama istedikleri sonuç olmadı.

Bugün bu hayalden vazgeçmiş değiller. Bu nedenle de kaos ortamı yaratıp geniş kitleleri, Kürtlere ve HDP’ye oy verenlere karşı kışkırtıp iç savaş ortamı yaratmak ve tekrar seçime gitmek istiyorlar. Yıllardır “çözüm süreci” dediler ve bu süreçte karşılıklı ateşkes ilan edildi. İki taraftan da ölüm olmazken sanki düğmeye basılmış gibi müzakere masasını deviren hükümet ve Saray yeniden savaş ilan etti. Aslında amaçları çok net. Gelen asker cenazeleri üzerinden milliyetçiliği yükseltip HDP’yi itibarsızlaştırmak ve kaos ortamında seçimi tekrarlatıp başkanlık hayaline kavuşmak. Kendi çıkarları için, “vatan uğruna çocuklarımızı feda ederiz” diyerek kitlelerde bir algı operasyonuna giriştiler. Yoksul işçi-emekçilere “bizim için çocuklarınızı feda edin” dediler. Asker cenazeleri üzerinden seçim anketleri yaparak yeterli oy çoğunluğuna ulaşıp ulaşmadıklarını da test edip, kanla beslenmek istediler. Seçim için tarih açıklandı. O tarihe kadar da beslenmek isteyecekleri ortada. Henüz toplum onların istediği kıvama gelmiş değil. Cenaze törenlerinde yapılan protestolar, atılan sloganlar gösteriyor ki AKP ve Saray bu katliamların baş sorumlusu olarak görülüyor “şehit” ailelerince.

Suriye sınırına ve Kandil’e bombalar yağıyor. Kürt illerinde fiili sıkıyönetim ilan ediliyor. İnsanlar tutuklanıyor, çocuklar katlediliyor, sivil yerleşim yerleri bombalanarak “tam isabet” deniliyor. Kitlelere “beni başkan yapmazsanız sonucu bu olur” mesajı veriliyor. Hiçbir hukuk dinlemeyen Saray, “artık yönetim biçimi değişmiştir. Gerekli anayasal düzenlemeyi de yapar Meclis” gibi sözler ederek kendi saltanatını ilan ediyor. Hani halkın iradesi önemliydi? Halkın iradesi yerine kendi iradesini koymak mıdır milletin iradesini önemsemek?

Seçim döneminde işçi-emekçilerin oylarını almak isteyen siyasi partiler asgari ücretin düşük olduğunu, daha yüksek olması gerektiğini söylediğinde AKP ve Saray “kaynağı nereden bulacaklar” diye soruyorlardı. Bugün yürüyen savaşa, askeri harcamalara hükümet ve Saray kaynağı nereden buluyor acaba? Bir savaş uçağının bir saat havada kalmasının maliyetinin 25 bin dolar olduğunu, atılan bombaların sadece bir tanesinin maliyetinin 26 bin dolar olduğunu göz önüne alırsak, kaynakların nerelere harcandığını çok net görüyoruz. İşçiler için kaynak ayıramayan, maliyetli bulan AKP, savaş için kat be kat fazlasını bulabiliyor. Birçok işçi-emekçi açlıkla, yoksullukla boğuşurken tek bir adamın kişisel çıkarları için daha fazla kaynak nedense bulunabiliniyor.

İşyerlerinde Kürt işçilerle Türk işçiler karşı karşıya getirilip birbirine düşman edilmek isteniyor. Patronlar zaten işçiler birlik olmasın, haklarını aramasın diye birçok yapay ayrımlar yaratırken, içinden geçtiğimiz süreç de patronlar için ballı kaymak oluyor. Batı illerinde milliyetçilikle zehirlenen işçiler, beraber çalıştığı Kürt işçi arkadaşlarına düşman gözüyle bakacak ve hak arama mücadelesi vermesi gerekirken, patronun karşısında zayıf kalarak her türlü hak gaspına maruz kalacaktır. Patronların ve onların siyasi temsilcilerinin çıkarları ile işçilerin çıkarlarının ortak olmadığını unutan her işçi bu türden ayrışmaların farkına varamayacağı gibi kendi sınıfsal geleceğini de göremeyecektir. Asgari ücrete kaynak yok diyenlerin söylemlerinin biz işçilerin çıkarına olmadığını şu yaşanan çatışmalı ortam çok net göstermektedir. Onlar yalan söylüyorlar. Onların yalanlarını teşhir etmeli, birlikte çalıştığımız Kürt işçi kardeşlerimize sahip çıkmalı ve bu çatışmalardan, bu savaştan beslenenlerin oyununa gelmemeliyiz.

Bugün barışa ihtiyacı olan ezilen halklar ve işçiler olarak patronların ve onların siyasi temsilcilerinin oyununu bozmak için sınıf kimliğimizle örgütlenmeli, sınıfsal çıkarlarımız için örgütlü biçimde mücadele etmeli, gerçek barışın tesisi için üzerimize düşen görevleri yerine getirmeliyiz.

Yaşasın İşçilerin Birliği, Halkların Kardeşliği!