Navigation

“Komşum Tok, Benim Sınıfımdan Ölen de Yok”

AKP iktidarı ile birlikte kadına şiddet ve kadın cinayetlerinin sayısı katlanarak arttı. İktidar, şiddete uğrayan kadını koruyacağına, uğradığı şiddete boyun eğmeyip hakkını arayan kadına yardım etmiyor, kadını şiddet uygulayan erkeğin eline teslim ediyor. Kadından, erkeğine hizmet etmesi, bol bol çocuk doğurması ve kaderinde dayak, şiddet ya da ölüm ne varsa sessizce razı olması isteniyor. İşte egemenlerin ve onların siyasetçilerinin biz işçi sınıfının kadınlarından istediği budur. Çocuk doğurmak ve şiddete, tacize karşı sesini çıkarmadan “kaderine” razı gelmektir. Burjuvazinin işçi sınıfının kadınlarına yazdığı kader bu! Hangi kadın bu kadere razı gelebilir?

TÜRGEV’in kuruluşunun 20. yıldönümünde konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Neslimizi çoğaltacağız; nüfus planlamasıymış, doğum kontrolüymüş hiçbir Müslüman aile böyle bir anlayış içinde olamaz” dedi. Cumhurbaşkanı her fırsatta, kadınların görevinin evinde erkeğine hizmet etmek ve bu vatan için daha fazla çocuk yapmak olduğunu söyleyip duruyor. Doğum kontrolü için “Müslüman bir aile böyle bir anlayış içinde olamaz” diyerek, dini çarpıtıp insanların inançlarını siyasetine alet ediyor. İnsanın aklına ilk gelen şu oluyor: Peki, kendi çocukları, torunları yurtdışında özel okullarda okurken, bolluk içinde yaşarken, çok çocuk istediği işçi sınıfının çocuklarının yol kenarında mendil satmasının, daha küçücük yaşlarda atölyede, tekstilde üç kuruş için çalışmak zorunda kalmasının Müslümanlıkta yeri var mı? Egemenler böylesine ikiyüzlüdür işte. Bu nasıl Müslümanlık? Bir yandan “komşusu açken tok yatan bizden değildir” derler, dini kendi çıkarları için kullanırlar, ama öte yandan kendileri saraylarda zevkusefa içinde yaşarlar. Sizin oturduğunuz muhitlerden, gökdelenlerinizden, saraylarınızdan biz işçi sınıfının mahalleleri ve yoksulluğumuz görünmediği için mi acaba bu kadar rahat konuşabiliyorsunuz? Gerçi bütün komşularınız da sizin gibi tok olduğu için “ne de olsa aç komşum yok” diye düşünüyor da olabilirsiniz!

Ardından çok geçmeden Cumhurbaşkanı gene kadınlara daha fazla çocuk yapmaları yönünde akıl vermeye ve tespitlerde bulunmaya devam etti. Hedefinde bu kez çalışan kadınlar olan Tayyip Erdoğan, kızı Sümeyye Bayraktar’ın başkan yardımcısı olduğu Kadın ve Demokrasi Derneği’nin (KADEM) yeni hizmet binasının açılış töreninde şöyle konuştu: “Çalışıyorum diye annelikten imtina eden bir kadın, aslında kadınlığını inkâr ediyor demektir. Anneliği reddeden, evini çekip çevirmekten vazgeçen bir kadın, iş dünyasında istediği kadar başarılı olsun, özgünlüğünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır, eksiktir, yarımdır. Anneliği reddetmek insanın yarısından vazgeçmektir. İnsanlığın yarısını oluşturan kadın, anneliğiyle, evinin ve çocuklarının üzerindeki etkinliğiyle, zarafetiyle, estetiğiyle, içgüdüleriyle, sahip olduğu farklılıklarla kadındır. Bu gerçeği bir kenara bırakıp erkekle kadını birbirlerine hasım olarak gören anlayışı kesinlikle reddediyoruz. Velhasıl, iş hayatının anneliğin alternatifi haline getirilmesini kesinlikle kabul etmiyorum. Daha geniş tutuyorum. İnsanlıktan vazgeçmektir.”

Cumhurbaşkanı “anneliği reddeden kadın eksiktir, yarımdır” diyor. Mevcut iktidar için kadının çalışması, başarılı olması yani kendi ayakları üzerinde durmasına gerek yok. Onlara göre kadının yeri erkeğinin dizinin dibidir. Kendi tercihlerinin peşinden gitmek, çalışmak, kendi ayakları üzerinde durup söz sahibi olmak erkeğin işidir. Kadın için kutsal olan çocuk yapmak, “vatanına, milletine hayırlı”, itaatkâr bir nesil yetiştirmektir. Erdoğan, her fırsatta genç nüfusun daha fazla artması gerektiğini söylüyor. Bunun için de dönüp dolaşıp kadınlara eve kapanıp kuluçka makinesi gibi düzenin genç nüfus ihtiyacını karşılamasını tembihliyor. Erdoğan, burada esas olarak milyonları oluşturan işçi sınıfının kadınlarına seslenmektedir. İşçi sınıfının kadınları kadınlık görevini yerine getirip bol bol çocuk yapmalı! Nasıl geçineceğini, bu çocukları nasıl doyurup büyüteceğini hiç düşünmeden çocuk yapmalı! İşte iktidarın işçi sınıfının kadınlarından istediği bu.

Neden daha çok çocuk?

Daha çok çocuk demek patronlar sınıfı için ucuz işgücü demek. Bir tarafta patronların elinin altında ucuza çalışacak, haksızlıklara sesini çıkaramayacak işçiler, diğer tarafta ise kapıda bekleyen işsizler ordusu demek. “Türkiye’yi Avrupa’nın Çin’i yapacağız” diyorlar. Bunun için daha fazla genç ve ucuz işgücüne ihtiyaç var ve bu yüzden de işçi sınıfının kadınlarının kuluçka makinesi gibi düzene hizmet etmesini istiyorlar.

Daha çok çocuk demek aynı zamanda savaşlarda ölecek daha fazla asker de demektir. Şu an Türkiye’de Kürt halkına yönelik kirli bir savaş yürütülüyor. Bu savaşta yüzlerce Kürdün yanı sıra, askerler, polisler de öldü, ölmeye de devam ediyor. Ama devlet ölen insanların sayısını tam olarak açıklamıyor. Diğer taraftan ise içerisinden geçtiğimiz üçüncü dünya savaşı ile birlikte cephelerde ölecek daha çok askere ihtiyaç duyuyorlar. Egemenler, işçi sınıfının kadınlarına “siz çocuklarınızı büyütün, yetiştirip gencecik delikanlılar yapın, sonra da biz onları kendi çıkarlarımız için savaşlarda katledeceğiz, birbirine kırdıracağız” demiş oluyorlar. İşçi sınıfının kadınlarının bu gerçeği görmesi gerekiyor. Burjuvazi ve onun siyasetçileri daha çok çocuk, daha genç nüfus derken, işçi sınıfının çocuklarını hiç de onların vaat ettikleri gibi müreffeh bir ülke, daha iyi yaşam koşulları beklemiyor. Burjuvazinin, işçi sınıfının çocuklarına, gençlerine vaat ettiği gelecekte haksız savaşlarda katledilmek var. İşçi sınıfının çocuklarının payına daha kötü koşullarda ucuz işçilik, işsizlik düşüyor.

AKP iktidarı ile birlikte kadına şiddet ve kadın cinayetlerinin sayısı katlanarak arttı. İktidar, şiddete uğrayan kadını koruyacağına, uğradığı şiddete boyun eğmeyip hakkını arayan kadına yardım etmiyor, kadını şiddet uygulayan erkeğin eline teslim ediyor. Kadından, erkeğine hizmet etmesi, bol bol çocuk doğurması ve kaderinde dayak, şiddet ya da ölüm ne varsa sessizce razı olması isteniyor. İşte egemenlerin ve onların siyasetçilerinin biz işçi sınıfının kadınlarından istediği budur. Çocuk doğurmak ve şiddete, tacize karşı sesini çıkarmadan “kaderine” razı gelmektir. Burjuvazinin işçi sınıfının kadınlarına yazdığı kader bu! Hangi kadın bu kadere razı gelebilir?

Hangi kadın bin bir türlü çileyle büyüttüğü çocuğunun egemenlerin savaşlarında katledilmesine sessizce rıza gösterebilir? Biz işçi sınıfının kadınları egemenlerin yazdığı bu kaderi ancak gerçekleri görerek ve bize biçilen kadere boyun eğmeyerek değiştirebiliriz. Biz işçi sınıfının kadınları olarak çocuklarımız savaşsız, sömürüsüz bir dünyaya gözlerini açsın, yarınlarına güvenle baksın istiyorsak egemenlere ve onların siyasetçilerine değil, kendi sınıfımızın siyasetine kulak vermeliyiz. Ve kaderimizi egemenlerin insafına bırakmamalı, emekçi kadınlar olarak mücadele edip kendimiz belirlemeliyiz.