Navigation

Haftada Sadece 30 Ders mi? Hadi Bakalım Filyasyona!

Bundan 15 yıl kadar önce, “bir gün gelecek, bıraktık tatil dönemlerini mesai günlerinde bile öğretmenler başka bir işte çalışacak” deselerdi ben bile inanmazdım. “Ben bile” diyorum çünkü aslında yaklaşık olarak 15 yıl önce sendikamız Eğitim-Sen’in gündeminde benzer bir mesele olduğunu biliyordum. AKP yalnızca tatillerimize göz dikmiyor, işsizlik diz boyu artarken öğretmenleri yaz aylarında çeşitli kurumlarda çalıştırmayı gündemimize sokuyordu. O zaman bıraktık Eğitim-Sen’li arkadaşlarımızı diğer sendikalardan öğretmen arkadaşlarımız, sendikasızlar bile “verilen haklar geri alınamaz”, “tatil hakkımız elimizden alınamaz”, “bu ne cüret!” gibi sözlerle tepki gösteriyorlardı. Yaz tatillerimizde bize ek görev verileceğiyle ilgili herhangi bir duyum geldiği zaman hemen tepkiler dile getiriliyordu. Ama hükümetin asıl korktuğu başka bir şey vardı. Herhangi bir vesileyle yapılan mitinglerde Eğitim-Sen’den on binlerce öğretmen miting alanlarını dolduruyordu. Öğretmenler miting alanlarına, eşleriyle, çocuklarıyla, velileri ve öğrencileriyle katılıyordu çoğu zaman. Hak gasplarının gündeme geldiği dönemlerde sendikanın eylemlerine katılım daha fazla oluyor, sendikaya üyelikler de artıyordu. Hey gidi günler hey!

Aradan geçen yıllar içinde siyasi iktidar planlarını tek tek hayata geçirdi. Bir hükümet değiştiğinde yalnızca kurumların en tepesindekiler değişmiyor, tepeden tırnağa tam bir değişim, dönüşüm gerçekleşiyor. Eğitimde de aynı şey oluyor. Okul idareleri de, elene elene hükümetin çizgisindeki idarecilerin eline geçiriliyor. İktidara yaranmaya çalışan idarecilerin “hizmet”lerinden biri de hükümetin çizgisindeki Eğitim Bir-Sen’e üye kazandırmak oldu. Kimi zaman zorla, tehditle, kimi zaman “ikna” ederek öğretmenler gerekirse muhalif sendikalardan bile istifa ettirilerek Eğitim Bir-Sen’e üye yapıldı.

Siyasi iktidar öğretmenleri avucunun içine almaya çalışırken, bir yandan haklarının bilincinde olmayan, işçi sınıfının bir parçası olduğunu kavrayamayan, örgütlü olmanın nasıl bir güç sağladığını anlayamayan örgütsüz öğretmenler de doğru davranmayarak iktidarın işini kolaylaştırdı. Sendikayı seçtiğimiz yöneticilerden ibaret sayan ve her şeyi onlardan bekleyen sendikal bilincimiz, elimizdeki haklara mücadele ederek sahip çıkamayışımız, verilen hakların geri alınamaması için en önemli şeyin örgütlü duruşumuz olduğunu anlayamamamız maalesef bizi bugünlere getirdi.

Diyeceğim o ki, 15 yıl kadar önce yüz binlerce öğretmenin Eğitim-Sen’de örgütlendiği günlerden maalesef artık on binlerden bahsettiğimiz bugünlere gelişimizin hikâyesi, çıkarılması gereken çok önemli derslerle dolu. Ve en önemli ders şu: Örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey!

Örgütlülüğümüz çok zayıfladığı için birçok sorun yaşamaya başladık. Artık çocuklarımız kadrolu öğretmen olmayı ancak rüyalarında görür oldular, KPSS’yi geçseler bile mülakatlardan geçemiyorlar. Mülakatlar sırat köprüsü gibi! Daha önce 1 yıl olan aday öğretmenlik (stajyerlik) süresi 2 yıla çıkarıldı. Bu sürenin sonunda, iktidarın yanında yer alanlar ya da en azından suya sabuna dokunmayacak, iktidarın politikalarına tepkisiz kalacak öğretmenler kadroya geçiriliyor. Kadrolu bir meslek için insanların ailesi, sağlığı, psikolojisi, hayatı paramparça olurken, okullarda artık kadrolu olsun ücretli olsun, öncelikle AKP propagandası yapacak, boyun eğmeyi, zalimleri öbür dünyaya havale etmeyi, “acıyı bal eylemeyi” öğretecek “öğretmenler” öğrencilerin başına geçiliyor.

Geçen yıllar içinde saymakla bitmeyen hak kayıplarımız oldu. Son hak kaybımız, yani öğretmenlerin mesai saatlerinin yanı sıra başka bir işte çalışması ise örgütsüz oluşumuzun hazin sonuçlarından bir diğeri. Evet, 15 yıl önce AKP yüksek sesle söylemeye cesaret edemediği, ancak ima etmekle yetindiği düzenlemeleri hayata geçirmek için koronavirüse sarılmış durumda.

Nisan ayından bu yana okullarda öğretmenler Vefa Grubu olsun, filyasyon çalışmaları olsun boş durmuyorlar. Kronik bir hastalığı yoksa her öğretmene dönüşümlü olarak görev veriliyor. Gönüllülük temelinde deniliyor ama maalesef daha çok okul idareleri tarafından çoğu zaman öğretmen bilgilendirilmeden isimler İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerine veriliyor. Öğretmenlerin bu işe “hayır” demek gibi bir lüksleri yok. Artık on beş yıl önceki güçleri olmadığı için bugün “hayır” demek, yarın hem okuldan hem Milli Eğitim Müdürlüklerinden en küçük açıklarının takibi demek. Örgütsüzlüğün sonuçları; yalnız kalanın başı ezilir! Filyasyon ekiplerinde kendilerine tanımlanan bölgelerde günlük en az 100 kişiyi takip etmeleri isteniyor. Bu görevin haftada bir gün için verildiği söyleniyor ama araçla bile gezilse bir günde ortalama 100 kişiyi takip edebilmek mümkün değil. Bu kadar insanın yaşadığı eve kadar gidip, evde olup olmadıklarını, kimlik kontrolü yaparak kayıt altına almaları gerekiyor. Evlerde yaşanan çeşitli sorunlar bir kenara, arabası olan öğretmenlere yakıt parası verilmiyor, arabası olmayanlar yaya olarak saatlerce adres ararken heba oluyor. Bir günde en fazla 30-35 ev ziyareti yapılabildiği için haftada 1 gün diye duyurulan bu iş, öğretmenlerin uzaktan eğitimi de sürdürmek zorunda oldukları koşullarda 3-4 gün sürmek durumunda kalıyor. Üstelik bu iş zamanında yapılmadığında yenen fırçalar, eleştiriler, beceriksizlik ithamları da cabası! Milyonlarca işsiz insan varken, bu işsizler filyasyon gibi işlerde çalıştırılabilecekken, hükümet kendi deyimiyle hazır maaş verdiği biz öğretmenlere bir semer daha vuruyor. Nasıl olsa son yıllarda olan biten birçok şey karşısında sustuk, sesimizi çıkarmadık, buna da ses çıkarmayız diye düşünüyorlar. Ama benim gördüğüm bu tip görevler verilen öğretmen arkadaşlarda bir dönüşüm ve sorgulama başlıyor. Bugüne kadar suya sabuna dokunmamış, hatta olan bitene onay vermiş olan arkadaşlarımız bile hızlı bir şekilde sistemi sorgulamaya başlıyor.

İktidar belli ki tıpkı Rus Çariçesi gibi bizim de kırbaçla yönetileceğimizi düşünüyor ve işçi sınıfının tüm kesimlerinin üzerinde kırbacını daha hızlı şaklatmaya devam ediyor. İşçi sınıfına hazırladığı acı reçetelerin dozunu giderek arttırıyor. Umut pompaladığı, hayal baloncuklarıyla kitleleri aldattığı dönemlerdeki ruh halinin, acı reçeteleri içerken de devam edeceğini sanıyor. Onlar öyle sanmaya devam etsinler! Öyle olmadığını yaşananlardan görüyoruz biz! İnsanlar yaşananları değiştirmek için tam olarak ne yapacaklarını bilmeseler de yaşadıkları sorunları her gün daha iyi görür hale geliyorlar. Dolmuşta, otobüste, metroda, işyerinde, alışverişte, pazarda yaşadıkları sorunları dile getiriyor, anlatıyorlar. Hiç görmediğimiz kadar, hiç duymadığımız kadar dert dinliyoruz. Eskiden maç muhabbeti, yemek tarifi, çoluk çocuğun şamatasının anlatıldığı muhabbetlerin yerini, “geçinemiyoruz”, “iş bulamıyorum”, “hakkımı arayacağım”, “çocuklarımıza ekmek götüremiyoruz” sözleri, haykırışları almaya başladı. Yoksulluk ve sefalet gözle görülür şekilde artmaya başladı.

Olan bitene tepki örgütlenmesin diye yapay kutuplaşma için ne kadar çaba harcarlarsa harcasınlar, bizim gördüğümüz işçi sınıfının geniş kitleleri birbirine daha fazla yaklaşıyor. Yoksullukta, ezilmişlikte ortaklaşıyor, birbirine daha fazla güveniyor. Tarihi değiştiren de bu değil mi? Egemenler eskisi gibi yönetemeyip kitlelere ekmeği bile çok gördüğünde tarihin kazanı fokurdamaya başlamıyor mu?