Kapitalist sistem var olduğu günden bugüne işçileri rengiyle, diliyle, diniyle, cinsiyetiyle hatta yaptıkları işin biçimiyle bile bölüp, sınıf kimliğinin üzerini örtmeye çalışmıştır. Geçmişte nesnel zemini çok daha belirgin olan bu ayrımlar bugün dünyamızın geldiği noktada her ne kadar silikleşse de egemenlerin bu propagandası hâlâ başarılı olabiliyor. Şimdi geçmişe gidelim ve kendi sınıfına karşı emekçi sınıfın saflarında yer alan bir doktorun, Alice Hamilton’un hayatına tanıklık edelim. Kendi olanaklarıyla zamanını, emeğini emekçi sınıflar için harcayan Hamilton’un, mücadele etmenin ne demek olduğunun somut örnekleriyle dolu hayatına uzanalım.
Hep vurguladığımız gibi kapitalizmde bilim de patronların esareti altındadır. Ancak her şeye rağmen emekten yana bilim insanları kendilerini her dönemde var etmeyi başarmışlardır. Yaşadıkları dönemde türlü yıldırma çabaları ile karşılaşan mücadeleci bilim insanları buna aldırış etmeden bildikleri doğru yolda yürümeye devam etmiştir. İşçi sağlığı ve güvenliği mevzuatı için, çocuk işçiliğin yasaklanması için mücadele eden, sendikalarla görüşen ve fabrika raporları yazan Alice Hamilton bu insanlardan biri. Ağır ve uygunsuz çalışma koşullarının işçileri nasıl etkilediğini şöyle anlatıyor Hamilton: “Nerdeyse hepsi kendileri ve çocukları için daha iyi bir yaşam arayışı içinde olan işçiler… Bazen bana öyle geliyordu ki, sanayi bu insanların en iyilerini -çocuklarına olan sevgilerini, aile sorumluluğu duygusunu- sömürüyor.”
1869’da New York’ta doğan Alice Hamilton’un yetiştiği aile ve çevresine baktığımızda onun işçi sağlığı ve meslek hastalıkları konularında öncü olacağı öngörülemezdi. Burjuva bir ailede yetişen Hamilton, burjuva kadınların alışkanlıklarıyla eğitilmeye çalışılsa da o bununla yetinmedi. Daha genç yaşlarında babasına karşı çıkarak neden tıbbı seçtiğini şöyle açıklıyordu; “Tıbbı seçtim, bilimsel düşündüğüm için değil, çünkü bilimden son derece habersizdim. Bunu seçtim çünkü bir doktor olarak istediğim her yere gidebilirdim. Uzak diyarlara ya da şehrin gecekondu mahallelerine...”
Hastalıkların sebeplerini araştırmak isteyen Hamilton, Michigan Üniversitesi Tıp Fakültesinde eğitimini tamamladıktan sonra bakteriyoloji ve patoloji eğitimi almak üzere Almanya’ya gitti. Kadınların üniversitelere kabul edilmediği bir dönemde verdiği mücadele sonucu dersleri arka sıradan izlemek şartıyla izin alabildi. Amerika’ya döndüğünde ise kadın tıp fakültesinde patoloji profesörü olarak çalışmaya başladı. Buradaki işi kabul etmesinin sebebi, işçi sınıfına ve göçmenlere yardım amacıyla kurulan Hull House’ta çalışmasına olanak sağlamasıydı. Chicago’daki Hull House denilen bu merkez, adını ABD’ye yeni gelen Avrupalı göçmenlere barınma hizmeti veren bir başka merkezden alıyor ve burada yaşayan göçmenlerin çocuklarına eğitim imkânı da sağlıyordu. Hamilton, bilimsel çalışmalarına ek olarak, 1897-1919 arasında Hull House’ta gönüllü olarak çalıştı. Gün boyunca tıp fakültesinde ders verirken ve araştırma yaparken, geriye kalan tüm vaktini Hull House’ta geçiriyordu. Göçmen işçilere yönelik faaliyetlerde İngilizce ve sanat dersi vermek, bebek kliniğinin yönetimi ve hastaları evlerinde ziyaret etmek gibi görevleri üstleniyordu. Bu görevlerinde kız kardeşi de ona yardımcı oluyordu. Alice Hamilton orada öğrendiklerini şöyle anlatıyordu; “Buradaki yaşam, aldığım eğitim ve kültürün gerçek yaşamla, deneyimden gelen bilgiyle çok az ilgisi olduğunu öğretti.”
Amerikalı doktor, araştırmacı, bilim insanı ve yazar olan Alice Hamilton, 1919’da Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesine atanan ilk kadın oldu. Çalışma hayatı boyunca meslek hastalıklarının incelenmesine ve endüstriyel metallerin ve kimyasal bileşiklerin tehlikeli etkilerine odaklandı. Hull House’ta yoksul göçmen işçileri genellikle çalışma koşullarından kaynaklanan hastalıklar için tedavi etti. 1910’da, endüstriyel hastalıkların kapsamını, özellikle de yüksek ölüm oranlarını incelemek üzere atanan bir komisyona katıldı. Bu alan giderek daha önemli hale gelmişti, çünkü sanayileşmenin artmasıyla işyerlerinde yeni tehlikeler ortaya çıkmıştı. Hamilton, kurşun, emaye, kauçuk, boya, patlayıcı ve mühimmat üretiminden kaynaklanan hastalıkları inceledi. Amerikan çelik işçileri arasında karbonmonoksit zehirlenmesi, şapkacıların cıva zehirlenmesi, kireçtaşı kesicileri arasında “ölü parmaklar” olarak bilinen hastalık ve granit fabrikalarında çalışan mezar taşı oymacıları arasında akciğer tüberkülozu araştırmalarını yaptı.
Hull House sakinleri yoksulluk, hastalık ve sefalet denizinde yaşıyorlardı. Burada toplumun sağlığını ve güvenliğini ilgilendiren yeme-içme, okul, bulaşıcı hastalıklar, uyuşturucu kullanımı, bebek bakımı ve diğer birçok konuya ilişkin faaliyet yürütülüyordu. Hamilton, Çocuk Koruma Derneğinin ve dünyanın ilk çocuk mahkemesinin kurulmasına öncülük etti. Hull House ayrıca, sendikalaşmanın oldukça zor olduğu bir dönemde işçi sendikalarının örgütlenmesine yardımcı oldu. Hull House’taki çalışmaları sırasında yoksul işçilerle yan yana yaşaması sayesinde Hamilton, karbonmonoksit ve kurşunun işçiler üzerindeki zehirli etkilerine tanık oluyordu. Tüberkülozun nedenlerini incelerken, hastalığın sağlıksız koşullar, kötü beslenme ve 14 saatlik işgününden kaynaklanan yorgunlukla bağlantısını kurdu. İşçi semtlerinde yaşayan Hamilton yaşadıklarını ve gördüklerini tıp bilimiyle birleştirmiş ve endüstriyel hastalıklara yoğunlaşmaya başlamıştı. Bu deneyim Hamilton’un dünyaya farklı bakmasına, işçilerin sağlığını iyileştirmek için tıp bilimi ve yasaları nasıl birleştireceğini düşünmeye başlamasına neden oldu. Ayrıca tifo ve tüberküloz gibi bulaşıcı hastalıkların işçi mahallelerinde daha fazla olmasının nedenlerini belirlemek için de araştırmalar yaptı ve tifo üzerine yaptığı çalışmalarda gerçek sebebin kanalizasyonun şehir suyuna karışması olduğunu gördü. Bunun üzerinin örtüldüğünü ortaya çıkardı. Bölgenin baş sağlık müfettişinin Chicago Sağlık Kurulu tarafından değiştirilmesini sağladı.
Tüm bu incelemelerinde patronlar fabrikalara girmesine izin vermiyorlardı fakat o gizlice fabrika ziyaretleri yaparak, sendika temsilcileriyle görüşerek ve hastanede yatan işçilerle konuşarak zehir saçan maddelerin izini sürüyordu. Her alanda kurşun kullanılmasına rağmen bunu inkâr eden patronların gerçek yüzünü hastanede yatan ve kurşun zehirlenmesine maruz kalan Polonyalı bir işçiyle görüşerek ortaya çıkardı. Bunun üzerine, işçilerin tehlikeli kimyasallara maruz kalmasını sınırlayan güvenlik önlemlerinin alınmasını zorunlu kılan Meslek Hastalığı Yasasını kabul ettirmeyi başardı. Artık patronlar tehlikeli işlerde çalışan işçiler için aylık tıbbi muayeneler sağlamak ve hastalıkları Sağlık Dairesine bildirmek zorundaydı. Çalışmalarının uluslararası alanda tanınması üzerine Rusya’da Moskova Meslek Hastalıkları hastanesinde bir süre çalıştı. 1917 Ekim Devriminin hemen ardından Rusya’daki sağlık sisteminin işleyişi ve kadın hekimlerin Avrupa’dan farklı olarak tıp alanında aktif rol alışı Hamilton’u etkilemişti.
Hull House’taki yılları boyunca Hamilton sadece hastalıklarla ilgilenmemiş, kadınların eğitim ve oy hakkı mücadelesine de destek olmuş ve uluslararası kadın kongrelerine katılmıştı. Birinci Dünya Savaşına denk gelen o yıllarda işgal altındaki ülkeleri geziyor, gıda yardımlarının organize edilmesini, kıtlık ve sağlık raporlarının çıkarılmasını sağlıyordu. Savaşa karşı sınıf kardeşliğinin ve dayanışmasının büyütülmesinde aktif rol alıyordu. Savaştan sonra yaptığı ziyaretlerde gördüğü şeyler düşüncelerini değiştirmişti. “Egemenlerin iktidar hırsıyla başlattıkları savaşlara, körlük ve bencillikle oradaki insanlara yardım ederek engel olamayız. Sadece kendimizi kurtararak dünyayı kurtaramayız, alana inmeli ve gücümüzü doğru olduğunu düşündüğümüz tarafta egemenlere karşı birleştirmeliyiz.” 94 yaşına geldiğinde bile, ABD’nin Vietnam işgaline karşı Kennedy’ye mektup yazarak tepkisini dile getirmişti. Toplumsal sorunlara karşı duyarsız kalmamış, devrimci mücadeleye yaşamlarını adayan Sacco ve Vanzetti’yi tanımamasına rağmen haksız yere haklarında idam kararı verilmesine karşı çıkmış, infazın durdurulması için mücadele etmişti.
Hamilton’un yürüttüğü araştırmalar ve bu araştırmaların yöntemi birçok değişimin önünü açmıştı. Fabrikalara yaptığı ziyaretler, işçi mahallelerinde tanık olduğu yaşamlar ve işçilerle yaptığı sohbetler Hamilton’u sınıf mücadelesinin içine çekmişti. Onun bu tarzı, işçi sağlığından sorumlu hekimleri, hastalarının iş süreçlerini gözlemlemek ve işyeri maruziyetleri hakkındaki gerçeği öğrenmek için ofislerinin konforunu terk etmeye çağıran bir eylem çağrısıydı adeta. İşçilerle konuşarak ve işyerinin gerçeklerini gözlemleyerek tehlikeleri belgeleyen bu yaklaşım, sonunda diğer birçok araştırmacının da işçi güvenliği ve sağlık sisteminin değişmesi mücadelesinde aktivist haline gelmesine yol açacak ilham kaynağıydı. Bu ilhamdan yola çıkarak tekrar düşünmeliyiz. Mücadele etmek ne demektir? Yaşamın her alanında hangi yeteneğe sahipsek onu sınıf mücadelesi için kullanmak demektir. Bildiğimiz bu doğru yoldan yürüyerek aydınlık günlere, bilimin insanlık için olacağı günlere varabiliriz.
link: Nilay Taşçı, Alice Hamilton: Kendisini İşçi Sınıfına Adayan Bir Tıp Kadını, 28 Temmuz 2025, https://marksist.net/node/8563
Yangını Körükleyenlere Karşı Birleşelim!
İsrail Gazze’de Çocukları Bombalarla ve Açlıkla Katlediyor





