Navigation

İstanbul Seçiminin Gösterdikleri

Yenilenen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi, Erdoğan’ın iktidar dönemi boyunca aldığı en ciddi ve en ağır seçim yenilgisiyle sonuçlandı. Muhalefetin adayı İmamoğlu, beklenenin çok daha ötesinde bir destek bularak, 9 puana karşılık gelen 806 bin oy farkıyla seçimi kazandı. Seçime katılım oranında ciddi bir artış olmamasına rağmen aradaki farkın 13 binden bu düzeye çıkması, İmamoğlu’nun, tüm psikolojik operasyonlara rağmen Kürt seçmenin desteğini aldığını, Saadet Partisi tabanından oy kazandığını ve 31 Martta sandığa gitmeyen ama 23 Haziranda oy kullanmayı tercih edenlerden oy aldığını göstermekle kalmıyor, en önemlisi, düne kadar iktidar blokunu destekleyen kitlelerden belirgin miktarda oy kayması yaşandığını ortaya koyuyor. Belediye seçiminin açığa çıkardığı sarsıntı gerçekte derinlerdeki daha büyük bir hoşnutsuzluğun dışavurumudur. Hem Erdoğan’ın yenilerek İstanbul’un muhalefete geçmesi hem de aradaki farkın bu denli açık olması muhalefet saflarında coşku, umut ve moralleri arttırmıştır. Bu denli nicel bir farkın siyaset sahnesinde önemli değişimlerin, güç dengelerinde kaymaların önünü açmasını beklemek gerekir.

31 Martta diğer büyük şehirlerin yanı sıra İstanbul’un da kaybedilmesi, gerek muhalefet gerekse de yerli-yabancı mali sermaye karşısında Erdoğan için bir zayıflama anlamına geliyordu. Çeşitli hesaplar ve gelgitlerden sonra Erdoğan ve rejim, bu zayıflığı gidermek üzere İstanbul seçimlerini yeniletme kararı aldı. Ama evdeki hesap krizle yanan çarşıya uymamış, planlar ters tepmiştir. 23 Haziran İstanbul seçimi, hem muhalefetin izlediği strateji nedeniyle hem de bizzat iktidar eliyle bir yerel seçim olmaktan tamamen çıkarılmış, fiilen başta Erdoğan olmak üzere AKP-MHP ittifakının ve savundukları söylemin oylandığı bir referanduma dönüştürülmüştür. İktidar, devletin her türlü olanağını, ezici bir çoğunluğuna sahip olduğu medyayı, kontrolü altındaki tarikatları, devasa parasal kaynakları kullanmasına, kitleleri korkutmasına ve tehditler savurmasına rağmen bu referandumdan ciddi bir yenilgiyle çıkmıştır. 31 Mart seçimlerinde İstanbul’u kaybetmeyi hazmedemeyenler, kibir ve yenilmezlik vehimlerinin de etkisiyle, ne yapıp edip süreci tersine çevirmek isteyenler ağır bir yenilgi almış, kendi deyişleriyle bir hezimet yaşamışlardır.

Bugün en “şahin” yandaş kalemlerin bazıları, bunun bir yerel seçimden ibaret olduğunu vurgulayarak yenilgiyi hafif göstermeye çırpınsalar da gerçekler balçıkla sıvanamayacak kadar ayan beyan ortadadır. Mesele, İmamoğlu’nun İstanbul’u kazanması değil, Erdoğan’ın İstanbul belediyesini kaybetmesidir. Kendi sarf ettiği “İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder” sözü şimdi dönüp kendisini vurmaktadır. İstanbul, her şeyden önce büyük bir ekonomik ve siyasi rant kaynağıdır. Öte yandan Erdoğan’ın kişisel siyasi kariyerinin belirleyici başlangıç noktası olduğu gibi, doğrudan temsilcisi olduğu sermaye kesimleri açısından da “fethedilmiş” bir şehir olmak gibi özel bir konuma sahiptir. Geleneksel büyük burjuvazinin kalbi olan “İstanbul sermayesi”yle rekabet ve hegemonya mücadelesi bakımından bu kent İslami sermaye açısından farklı bir anlam ifade etmektedir. Taşıdığı tüm bu anlamlarla İstanbul’un kaybedilmesi, Erdoğan’ın kurduğu rejimin setlerinde ciddi gedikler açılması anlamına geliyordu. Bunun önüne geçmek için kendi kişisel prestijine güvenerek türlü gelgitlerin ardından seçimi iptal ettirip yenilettiren ve böylelikle onu kendisi açısından bir referanduma dönüştüren Erdoğan ciddi bir prestij kaybına uğramıştır.

31 Mart seçimlerinde İstanbul’u kıl payı farkla kaybeden iktidar, ülke genelinde %51,6’lık bir çoğunluğa sahip olduğunu hatırlatarak yaralarını sarmaya çalışıyordu. 23 Haziranda aldığı darbe bu durumu da değiştirmiştir. Kaybettiği 215 bin oyu ve muhalefetin kazandığı ek 570 bin oyu hesaba kattığımızda artık bu oran da %50’ye inmiştir. Mesele yalnızca oy sayısından ibaret değildir. Sanayinin, ekonomi ve kültürün yoğunlaştığı büyük kentlerin çoğunluğunda belediye başkanlıkları muhalefetin eline geçmiştir. Dolayısıyla Erdoğan’ın “ülkenin çoğunluğu bizi destekliyor” söylemi yalandan ibarettir. Aynı minvalde değişen bir başka tabloyu da ilçeler bazında görüyoruz. Zira İstanbul’un ilçelerinin ezici bir çoğunluğunda muhalefet önde gelmiş, AKP’nin kalesi olarak bilinen ilçelerin birçoğunda onu yenilgiye uğratmış, geri kalanlarda ise aradaki farkı epey kapatmayı başarmıştır.

Kuşku yok ki bariz azalmaya rağmen totaliter rejimin nicel kitle desteği hâlâ azımsanamayacak kadar büyüktür. Ne var ki, sözkonusu kitlenin niceliği kadar niteliği, örgütlülük ve moral durumu da belirleyici önemdedir ve hepsinde de iktidar açısından bir gerileme sözkonusudur. 23 Hazirandaki yenilginin iktidar blokunda yarattığı depremin dalgalarını etkisizleştirmek hiç de kolay olmayacaktır. Şimdiden AKP içerisinde kaynama başlamış, parti içi muhalefet odakları kazan kaldırmak için cesaretlenmiştir. Böylesi büyük bir farkla seçimden yenik çıkılmasının kendilerine ilgiyi arttıracağını ve Erdoğan’ın “FETÖ” vb. suçlamalara girişerek yeni parti girişimlerini boğmakta elinin zayıfladığını düşünmektedirler. AKP içindeki çatlakların büyümesinin ve olası parçalanmaların iktidar bloku üzerinde de yansımaları olacağını, iç çatışma ve gerginlikleri arttıracağını ve dolayısıyla rejimi daha da dengesizleştirici bir rol oynayacağını öngörmek zor değildir. Tek adam rejiminin gemisinden kaçmaya yeltenen farelerin sayısındaki hızlı artış bunu gösteriyor!

Tüm afra tafrasına rağmen Erdoğan’ın kadir-i mutlak olmadığı, kendi kurduğu sandık oyununda bile yenilebilir olduğu ortaya çıkmıştır. Arada 9 puan gibi büyük bir farkın oluşması, İmamoğlu’nun tartışılmaz bir meşrulukla belediye yönetimini tekrar kazandığı anlamına geliyor ki, bu durum, Erdoğan’ın ona ve Kürtler hariç diğer muhalif belediye başkanlarına karşı açıktan birtakım hamlelere (yargı aracılığıyla mahkûm ettirip başkanlığı elinden almak, uyduruk gerekçelerle görevden alıp kayyım atamak gibi) girişmesi olasılığını ortadan kaldırmazsa bile zayıflatıyor. Erdoğan’ın, muhalefetin seçim zaferi havasını soğutmaya ve seçimi unutturmaya yönelik hamlelere girişmesi, bir süreliğine kutuplaştırıcı ve gerilimi arttırıcı söylemlerden geri adım atarak yumuşuyormuş gibi bir hava yaratması, muhalif belediyeleri daha ince yöntemlerle felçleştirmeye girişmesi güçlü olasılıktır. “Seçim bitti, işimize gücümüze bakalım” söylemi revaçtadır ki, düzen muhalefeti de kendi stratejisi bakımından bu söylemi destekleyen açıklamalar yapmaktadır.

Hatırlanacağı gibi, Erdoğan iktidarının başta dış politika alanı olmak üzere giderek iç politika alanında da sıkışmışlığının arttığını tespit etmiş, sökün eden ekonomik krizin bu durumu daha da yakıcı hale getirdiğini söylemiştik. Özellikle ekonomik krizin vurduğu emekçi kitlelerin hoşnutsuzluğunun giderek arttığını, AKP’yi destekleyen emekçi kitlelerde de Erdoğan’a ve partisine duyulan güvenin önemli bir aşınma süreci yaşadığını söylüyorduk. Bu emekçi kesimlerin giderek ondan uzaklaşmakta olduğunu fabrikalarda, işyerlerinde ve emekçi mahallelerinde gözlemlemek zor değildi. Ne var ki, yakın zamana kadar, kitle desteğindeki bu kırılma, emekçilerin somut tutumlarına da, sokağa da, sandık sonuçlarına da beklendiği ölçüde yansımıyor, daha ziyade bir algı kırılması olarak, yani Erdoğan ve AKP’ye dönük bakış açısındaki bir kırılma olarak kalıyordu. Bu seçim sonuçları, söz konusu kırılmanın çok daha fazla ete kemiğe büründüğü anlamına gelmektedir. İktidarın kibrinden, şatafatından, yolsuzluklarından bıkan, kriz gerçeğinden canı fena halde yanan ve hiç kuşku yok ki 31 Mart seçiminin iptaliyle sergilediği gerçek yüzünü daha fazla görmeye başlayan emekçi kitleler uzaklaşmaya başlamıştır.

Altı çizilmesi gereken bir başka husus da şudur: Gerek 31 Mart seçimlerinde gerekse de 23 Haziran seçiminde Kürt halkının desteği olmasaydı, İmamoğlu’nun kazanması mümkün olmazdı. Bu durum hem CHP hem de İYİP tabanı tarafından da bilinmektedir. 2015’ten bu yana CHP ve HDP tabanları arasında bir yakınlaşma yaşanmaktadır. Genel seçimlerde baraj altı kalmaması için CHP tabanından HDP’ye verilen oylar ve Kürt hareketinin “demokrasi ittifakı” adına CHP’ye sunduğu destek bunun ifadesidir. Bu gelişmeler CHP tabanındaki şoven önyargıların zayıflamasında önemli bir rol oynamıştır. CHP içinde, özellikle İstanbul il yönetiminde ve gençlik örgütlerinde güçlenen sol kanat da hem bu durumdan beslenmekte hem de bu olumlu eğilimi güçlendirmektedir. CHP’nin bu doğrultuda ne kadar ilerleyebileceğini önümüzdeki dönemde göreceğiz.

Vurgulamalıyız ki, seçimlerin demokratikliğinin tek kriteri İstanbul seçiminin akıbeti olarak konulunca Kürt illerindeki seçimlerde yaşanan her türlü baskı, hukuksuzluk ve hak gaspı rahatlıkla unutturulabilmişti. Tüm bu süreç boyunca HDP’li kitlelerin desteğini almasına rağmen CHP de bu “unutturma operasyonu”na karşı dişe dokunur bir mücadele yürütmedi. Tüm bunlara rağmen HDP, tek adam rejiminin geriletilmesi adına başta Kürtler olmak üzere ilerici kitleleri “bağırlarına taş basıp CHP’li adaylara oy vermeye” çağırmaya devam etti. Bu taktik 31 Mart seçimlerinde olduğu gibi 23 Haziran seçimlerinde de başarılı olmuştur. O kadar ki, iktidar Kürtlere şirin gözükmek için Öcalan üzerindeki görüş yasağını kaldırmış, bir kez daha Kürdistan sözcüğünü kullanılır olmuş, Demirtaş’ın serbest bırakılacağı söylentilerine çanak tutmuş ve hatta Öcalan’ın açıklamalarından medet ummuştur. Tüm bunlar tek bir şeyi gösteriyor: Uygulanan her türlü baskıya ve imha çabasına rağmen Kürt meselesi olduğu yerde durmakta, gündemden bir türlü düşürülememekte ve dahası yakıcılığı artmaktadır. Ortadoğu’da yürüyen emperyalist paylaşım savaşı, kapıdaki kapitalist kriz ve Kürt meselesinin yarattığı sıkışmışlıklar sonucunda 2015’ten itibaren totaliter bir rejim inşasına girişen iktidar, dönüyor dolaşıyor ama kafasını Kürt meselesi duvarına toslamaktan kurtulamıyor!

Kürt sorunu, Türkiye’nin emperyalist savaşta hangi emperyalist gücün yanında duracağı, içeride siyasetin nasıl şekillendirileceği gibi hususlar burjuva kamp içinde ciddi bir yarılma yaratmıştır. Türkiye, bu alanlardan kaynaklanan gerilimlerin etkisi altındadır. Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı sorunlar ve rejimin yapısı nedeniyle, içeride ve dışarıda siyasal gerilimin dinmeyeceği açıktır. Büyük burjuvazinin çeşitli kesimleri arasında yeni çekişmeler ve artan gerilimlerle yüklü fırtınalı bir dönem bizi bekliyor. Kürt meselesi, ekonomik krizin doğurduğu yıkımın sermaye cephesinde hangi kesimleri daha fazla etkileyeceği, dış politikadaki tercihler ve eksen tartışmaları gibi keskin konular burjuva kamp içindeki çatışmayı giderek sivriltmektedir. Burjuvazi içerisindeki bu çatışma mevcut siyasi iktidar blokunu da etkilemektedir.

Gerek bu çatışmanın gerekse de çatışmanın iktidar bloku içerisindeki yansımalarının sonucunun ne olacağını söylemek şimdiden mümkün değildir. Ama rejimin kendiliğinden çekip gitmeyeceği açıktır. İstanbul seçim sonuçlarının, uluslararası gelişmeler ve ekonomik krizin ağır etkileriyle de birleşerek, rejimin üzerinde etkili olacağı da öyle. İçine girilen dönemde, bu rejimin bir biçimde çözülerek mi yoksa çeşitli nedenlerden dolayı yıkılarak mı ortadan kalkacağını ise, önümüzdeki dönemdeki güç ilişkileri ve sınıf mücadelesi belirleyecektir. Sınıf mücadelesi yalnızca iki büyük sınıf arasındaki mücadeleyi değil, egemen sınıf içerisindeki çatışmaları da kapsamaktadır kuşkusuz. Ve maalesef işçi sınıfının alabildiğine örgütsüz olduğu koşullarda siyaset sahnesini belirleyen de bu tür çatışmalar olmaktadır.