Navigation

HDK Ortadoğu Konferansı 20-21 Ekimde Yapıldı

Halkların Demokratik Kongresi’nin “Halkların Adalet, Özgürlük Arayışları ve Müdahaleler” konulu Ortadoğu Konferansı, 20-21 Ekim tarihlerinde, İstanbul’da gerçekleştirildi. Boğaziçi Üniversitesi Ayhan Şahenk Salonunda yapılan konferansa çeşitli Ortadoğu ülkelerinden çok sayıda konuşmacının yanı sıra 400’ü aşkın izleyici katıldı.

Arap halklarının isyanının halen sıcaklığını koruduğu, Kürt halkının mücadelesinin güç kazandığı ve savaşın tüm yakıcılığıyla tüm Ortadoğu coğrafyasını sardığı mevcut dönemde böylesi bir konferans özel bir anlam taşıyordu. Halkların özgürlük, demokrasi, adalet, eşitlik ve barış içinde yaşayacakları bir Ortadoğu’ya ulaşma hedefini güden HDK, Suriye, Irak, Tunus, Mısır, Lübnan, Filistin, Fas ve Türkiye’den konuşmacıları anlamlı bir konferans temelinde bir araya getirmiş oldu.

Konferansın Birinci Günü

Konferans, 20 Ekim Cumartesi sabahı, HDP Eşbaşkanı Fatma Gök’ün açılış konuşmasıyla başladı ve bunu izleyen üç oturumla devam etti.

“Arap Halk Hareketleri ve Mücadelelerin Geleceği” konulu ilk oturum Ahmet Tonak moderatörlüğünde gerçekleştirildi. Konuşmacılar şunlardı:

Lhoussain Lahnnaoui- Fas (Demokratik Yol Partisi)

Sevim Dağdelen- Almanya (Sol Parti Milletvekili)

Foti Benlisoy- Türkiye (Araştırmacı, yazar)

Mohamed Waked- Mısır (Akademisyen, aktivist)

Hamma Hammami- Tunus (Tunus İşçi Partisi)

İlk konuşmacı Fas Demokratik Yol Partisinden Lhoussain Lahnnaoui idi. Lahnnaoui, Arap coğrafyasında patlak veren isyanların emperyalistlerin bir oyunu olarak başlamadığını, emekçilerin yoksulluğa ve baskıya başkaldırmasından kaynaklanan bir devrimci süreç yaşandığını ifade etti. Emperyalistlerin bu süreci yolundan çıkarmaya çalıştıklarını belirten Lahnnaoui, halkın mücadelesinin yanı sıra önderliğin önemine de işaret etti. Aydınların bu süreçte önemli bir rol oynadığını, fakat bir kısmının emperyalizme ve rejime teslim olduğunu dile getirdi.

Hiçbir devrimci sürecin önceden hazırlanmış bir plan dahilinde yol alamayacağını söyleyen Lahnnaoui, ABD’nin de desteğini alan ılımlı İslamcı güçlerin halkı peşlerinden sürüklediklerini, devrimci, solcu, demokrat kesimlerinse halka ulaşamadıklarını belirtti.

Fas’ta 20 Şubat hareketinin tüm emekçi kesimleri kapsadığını, bu hareketin içinden bazı önderlikler çıktığını ifade eden Lahnnaoui, şu anda ülkenin geniş bir kesiminde yüzlerce insanın sokağa çıkmaya devam ettiğini söyledi.

Fas’ta diğer ülkelerden farklı olarak rejimin akıllıca davrandığını, ilk 20 gün içinde anayasayı değiştirmeyi kabul ettiğini, sendikaların işsizliğe karşı örgütledikleri kitlesel eylemlerin ardından devletin binlerce kişiye iş vermesinin de aynı politikanın uzantısı olduğunu dile getiren Lahnnaoui, böylelikle hareketin keskinleşmesinin önüne geçilebildiğini söyledi. Rejimin başkent Rabat’ta demokratik ve modern bir görüntü çizmek için protestolara daha ılımlı davrandığını, merkezin uzağında ise polisin göstericilere acımasızca saldırdığını ifade etti.

Lahnnaoui, 18 aydan sonra 20 Şubat hareketinin önümüzdeki dönemde yeni bir sürece tanık olacağını, bu hareket içinde çok sayıda demokrat ve sol örgütün de yer aldığını belirtti.

Bu konuşmanın ardından, Almanya’dan Sol Parti milletvekili Sevim Dağdelen söz aldı. Yaşanan isyanların emperyalist güçlerin desteklediği rejimlere karşı gerçekleştirildiğini, ancak bu isyanlar sonucunda ne yazık ki olumsuz bir tablo ortaya çıktığını söyleyen Dağdelen, Mısır, Tunus ve Libya’da gerici güçlerin egemen olduklarını belirtti. Bahreyn ve Katar’da ise mevcut yönetimlerin dış güçler tarafından silahlandırılarak desteklendiğini ve bu rejimlerin halka saldırdığını ifade etti. Diktatörlerin devrildiği ülkelerde ekonomik ve siyasi koşulların çok da iyileşmediğini dile getirdi.

Aşırı İslamcıların, NATO işbirlikçilerinin ve gerici güçlerin gelinen noktada etkin hale geldiklerini söyleyen Dağdelen, ABD’nin şimdi de, sözde terörle mücadele ve ABD elçisini öldürenleri yakalama adına Libya’ya özel eğitilmiş 500 askerini gönderme kararı aldığını hatırlattı. Ortadoğu’nun Balkanlaştırılmak istendiğini, iç savaşların teşvik edildiğini, etnik grupların birbirine düşürülmeye çalışıldığını, belirli güçlerin desteklenip silahlandırıldığını vurguladı.

Dağdelen sözlerini Ortadoğu’daki emekçi halkları ve demokratik güçleri desteklemenin yolunun Avrupa’da, Türkiye’de ve diğer ülkelerde gerçekleştirilecek ayaklanmalardan geçtiğini belirterek tamamladı.

Oturumun üçüncü konuşmacısı Mısırlı akademisyen ve aktivist Mohamed Waked idi. Mısır’da sadece takkenin değiştiğini dile getiren Waked, devrimin tamamlanmadığını, devrim sürecinin halen devam ettiğini vurguladı. AKP ile Müslüman Kardeşler arasındaki yakın ilişkiye dikkat çeken Waked, Türkiye’nin bir model olarak sunulduğunu, bu modelin belli olduğunu, ancak halkın bunu henüz göremediğini söyledi. Sübvansiyonların kaldırıldığını, neo-liberal düzenlemelere gidildiğini, 30 yıllık Mübarek politikasının şimdi demokratik meşruiyet görüntüsü çizerek devam ettirildiğini vurgulayan Waked, bu yüzden bu iktidarın kitleleri kandırma bakımından daha tehlikeli olduğunu belirtti.

Mısır’da son dönemlerde grevlerin ve protestoların yayıldığını, toplumsal mücadelelerin yükseldiğini ifade eden Waked, bunun karşısında polis saldırısının arttığını, son üç ayda resmi rakamlara göre 34 kişinin polis saldırısı sonucu öldüğünü, gerçek sayının bunun çok üzerinde olduğunu söyledi. Waked, polisin giderek Mübarek polisine benzediğini, sadece iktidara yakın görüştekilere ılımlı davrandığını, Mursi’nin Mübarek’in bıraktığı yerden devam ettiğini dile getirdi. 19 Ekimde ilk defa Müslüman Kardeşler’e karşı Tahrir’de bir gösteri düzenlendiği bilgisini de verdi.

Ardından söz alan Foti Benlisoy ise sözlerine “tek kutuplu dünyanın, emperyalist müdahaleciliğin, Balkanlaştırma politikalarının devamı olan bir dönemde miyiz, yoksa yeni bir faktörün, yükselen toplumsal mücadelelerin ortaya çıktığı bir dönemde miyiz?” sorusunu sorarak başladı. Türkiye solunda yaygın kanının ilki yönünde olduğunu, Ortadoğu halklarıyla dayanışmanın ancak emperyalist müdahaleler söz konusu olunca yükseltilmesinin de bunu gösterdiğini söyledi. Bu sürece damgasını basanın adalet ve özgürlük talepli mücadeleler olduğunu vurguladı.

İlk oturumun son konuşmacısı Tunus İşçi Partisinden Hamma Hammami idi. Hammami, konuşmasına, Arap dünyasında yaşananları kimilerinin devrim olarak değil ABD’nin ve büyük güçlerin planı olarak gördüğünü, bunların yaşananları İslamcıların yararlandığı halk ayaklanmaları olarak değerlendirdiklerini söyleyerek başladı. Hammami, biz özellikle Tunus ve Mısır’da yaşananları devrim olarak görüyoruz, bu devrimlerin en önemli nedeni de bölgedeki pek çok ülkenin işgal ya da yarı-işgal altında olmasıdır dedi. Bu devrimlerin geniş bir halk kesimini kapsadığını, kitlelerin egemen rejimleri devirmeyi ve köklü bir değişimi arzuladıklarını söyledi. Bu devrimlerin yeteri kadar örgütlü olmasalar da genel bir programa sahip olduğunu, özgürlük, adalet ve insan onurunun bu programın temel unsurları olduğunu belirtti.

Devrim mi değil mi tartışması üzerinden ilerleyen Hammami, devrime devrim demek için mutlaka başarılı olması gerekmediğini, mesela 1905 Rus devriminin de yenildiği halde devrim olarak adlandırıldığını söyledi. Tunus ve Mısır’da iktidarın bir sınıftan diğer sınıfa geçmediğini, bir gerici rejimden bir diğerine geçildiğini söyleyen Hammami, “ama pek çok siyasi özgürlük” kazanıldı dedi ve devrimlerin yarı yolda kaldığını belirtti. Buna ise örgütlülük ve bilinç eksikliğinin, liderlik eksikliğinin yol açtığını söyledi. İşçi-emekçi hareketinin eksikliği de belirleyici olmuştur diyen Hammami, Tunus’ta ekonomide neo-liberal politikaların yeniden üretildiğini ancak devrimin henüz bitmediğini söyledi. Önümüzde bir seçim dönemi var ve bu seçimlerde farklı sonuçlar elde edebiliriz, neo-liberalizmi yıkabiliriz diyen Hammami, iki hafta önce Nasırcıları, Baasçıları, Marksistleri ve sosyalistleri kapsayan 12 partiden ve dernekten oluşan bir cephe oluşturduklarını açıkladı. Biz bu hükümeti düşürüp devrimin tüm taleplerini gerçekleştireceğiz diyerek sözlerini tamamladı. Böylelikle ilk oturum sona erdi.

Öğlen arasından sonra gerçekleştirilen ikinci oturumun konusu “Günümüz Bölge Dinamikleri ve Filistin Halkının Mücadelesi” idi.

Oturum başlamadan önce Ertuğrul Kürkçü bir konuşma yaparak Filistin mücadelesinin tarihine değindi ve Filistin davasıyla Türkiyeli devrimciler arasında çok içsel bir bağ olduğunu dile getirdi. HDK kurulurken Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) deneyiminin de göz önünde bulundurulduğunu söyleyen Kürkçü, “FHKC Marksistleri, sosyalistleri, yoksulları olduğu kadar işadamlarını da içinde barındırır, biz HDK’yı kurarken egemenlerin hiçbir unsurunu içinde barındırmayan bir yapı kurmaya çalıştık” diyerek FHKC’den gerekli derslerin de çıkarıldığını ifade etti.

Bereket Kar moderatörlüğündeki bu oturumun konuşmacıları şöyleydi:

Ahmed Ebu Suud Hanini (FHKC)

Ali Selman (Lübnan Komünist Partisi)

Meryem Ebu Dakka- Filistin (FHKC)

Erhan Keleşoğlu- Türkiye (Akademisyen)

İlk konuşmacı Ahmed Ebu Suud Hanini idi. FHKC Politbüro üyesi olan Hanini, Filistin halkının yaklaşık 100 yıldır mücadele ettiğini, bu mücadelede yüzbinlerce şehit verildiğini, milyonlarca insanın yurdundan edildiğini, İsrail’in bölgede yabancı bir cisim olarak bulunduğunu söyledi.

Arap coğrafyasında yaşanan isyanlara ilişkin olarak ise, “FHKC olarak yalnızca iki devrimin olduğunu düşünüyoruz: Tunus ve Mısır” diyerek konuya girdi. Devrim derken “tamamlanmamış bir devrimden, bir süreçten” bahsettiklerini söyleyen Hammami, devrimin elbette sınıfsal bir iktidar değişimini gerektirdiğini, ama şimdiye kadar Arap dünyasında hiçbir iktidarın halk isyanıyla değişmediğini, oysa Tahrir’in her şeyi değiştirdiğini, bu anlamda çok önemli olduğunu belirtti.

Arap halklarının artık ABD ve İsrail tarafından kontrol altında tutulamayacağını, Tunus’ta yaşananların çok önemli olduğunu, sadece ekmek davası olmadığını, emperyalizme karşı da bir başkaldırı olduğunu söyledi. Mübarek rejiminin yıkılmasının ise sürecin en önemli başarısı olduğunu belirtti.

“Bizler Filistinliler olarak bir örnek teşkil ediyorduk ama bu süreçte çok geri kaldık” diyen Hanini, Filistin’de yaşanan bölünmeyi ortadan kaldırmak zorunda olduklarını dile getirdi.

İkinci konuşmacı, konferansa Lübnan Komünist Partisi adına katılan Ali Selman idi. Devrimin sürmesi gerektiğine inandıklarını belirten Selman, İslamcıların iktidara geldikleri hiçbir ülkede halkların taleplerinin karşılanmayacağını, İsrail’e karşı durulmayacağını söyledi. Solcular olarak ilk görevimiz devrimci güçlerin toparlanması, birleştirilmesi ve ortak mücadele yürütülmesidir diye konuşan Selman, ciddi bir hazırlık ve yeni bir ayaklanma dalgası gereklidir dedi. Selman, ABD’nin bölgedeki tüm askeri üslerinin kapatılmasını, Ortadoğu’nun silahlardan arındırılmasını, ABD-İsrail politikalarına karşı sol bir cephe oluşturulmasını, Arap topraklarındaki tüm kaynakların eşit bir şekilde dağıtılmasını, sol medyanın gücünün arttırılmasını, Filistin devleti için ortak mücadelenin yürütülmesini istediklerini ifade etti.

Suriye konusunda ise, Suriye rejiminin diğer Arap rejimlerinden farklı olduğunu düşündüklerini, ABD’ye karşı savaşmasa da, çürümüş bir rejim olsa da, ABD’nin projesine izin vermediği için olumluluk taşıdığını düşündüklerini söyledi! “Ancak bu, bu rejimi savunmak için yeterli değildir, bu rejim halka karşı tüm baskı ve sömürü politikalarını değiştirmelidir” diyen Selman, sözlerine şöyle devam etti: “Biz Suriye’de üçüncü bir seçenek için uğraştık. Nasıl bir Suriye istiyoruz? Bu rejim gerçekte yıkılmıştır. Tüm sol güçlerin (ister rejimin içinden ister dışından olsun) ortak bir kongre düzenlemesi gerekiyor.”

Lübnan’da da ABD ve Hizbullah dışında üçüncü bir kutup yaratmaya çalıştıklarını, önümüzdeki ay bir kongre toplayarak bu doğrultuda bir adım atacaklarını söyleyen Selman, Türkiye Suriye’ye karşı yeni bir savaşa girmiştir, hepimiz buna karşı durmalıyız diyerek sözlerini bitirdi.

Bu oturum FHKC’den Meryem Ebu Dakka ile Türkiye’den Erhan Keleşoğlu’nun Filistin davasının önemini vurgulayan konuşmalarıyla son buldu.

“Halklar Uyanırken, Siyasal İslam ve Dış Müdahaleler” konulu ve Gençay Gürsoy moderatörlüğündeki üçüncü oturumun konuşmacıları şöyleydi:

Behice Hüseyin- Mısır (Mısır Komünist Partisi)

Mehmet Bekaroğlu- Türkiye

Faik Bulut- Türkiye

Erhard Crome- Almanya (Rosa Lüksemburg Vakfı)

İlk konuşmacı Mısır’dan Behice Hüseyin idi. Mısır’da bir devrim oldu ve siyasi İslam bunun üzerine tutunarak iktidara geçti diyen Hüseyin, ABD’nin Sina’da Sünni güçler arasında çatışma yaratmaya çalıştığını, bunun İsrail’in işine yarayacağını dile getirdi. Bölgede Sünni eksen yaratılmak isteniyor ve Sünni-Şii çatışmasının altyapısını döşüyorlar diyen Hüseyin, bu tehlikeye dikkat çekti.

Mısır’da halk hareketinin devam ettiğini, son bir buçuk ayda 400’ün üzerinde grev meydana geldiğini, grevlerin tüm sektörlerde yaşandığını dile getirdi.

Müslüman Kardeşler rejiminin bir önceki rejimin devamı olduğunu, Hıristiyanlara karşı saldırıların sürdüğünü, ancak solcuların buna karşı duramadığını söyleyen Hüseyin, sınıfsal ayrışmanın derinleştiğini belirtti. Sosyalist ve sol grupların fedaratif bir birliğini oluşturmaya çalıştıklarını, sendikaların da buna dahil olduğunu, bunun milli demokratik bir cephe olduğunu belirtti. Liberallerden ayrıştıklarını da ekledi.

İkinci konuşmacı olarak sözü Mehmet Bekaroğlu aldı. Arap ülkelerinin hemen hepsinin Batı yanlısı iktidarlar tarafından yönetildiğini belirten Bekaroğlu, petrole dayalı bir zenginlik olduğunu söyledi. Arap halklarının, adalet mücadelesinin İslamcı güçler tarafından verilebileceğine inandıklarını ve bu yüzden de serbest seçimlerin yapıldığı her yerde İslamcı partilerin iktidara geldiğini belirtti.

Bugün yaşanan “Arap baharı”nın “renkli devrim”lerle bağlantılı olduğunu, Ortadoğu’yu emperyalist sisteme dahil etmek üzere emperyalist bir projenin yürüdüğünü, ABD’nin kendi çıkarları için zaman zaman siyasal İslamı kullandığını ama zaman zaman da bu güçlerle ters düştüğünü ifade etti. Çünkü siyasal İslam homojen, tek tip bir akım değil diyen Bekaroğlu, demokrasiyi, çoğulculuğu savunanlar olduğu gibi otoriter yapıları savunanlar da (Selefiler gibi) var dedi.

Hamas ve Suriye gibi bir direniş cephesinin Batı’yı zora soktuğunu, ABD’nin Sünni-Şii çatışmasını körüklediğini, Mısır’da, Tunus’ta, Türkiye’de serbest piyasa ekonomisiyle sorunu olmayan ılımlı İslamcı partileri iktidarda görmek istediğini söyledi. Müslüman halk dünya sisteminin istediği gibi üretip tüketecek bir halk haline getirilmek isteniyor diyen Bekaroğlu, Suriye’ye yönelik olarak da, “Esad’ın zulmü mü, Türkiye ve NATO’nun müdahalesi mi” denkleminin kırılması gerektiğini ifade etti.

Çözümün çoğulculuğu, demokrasiyi, adaleti ve adil bir paylaşımı esas alan İslamcı güçlerin iktidarında olduğunu belirterek sözünü tamamladı.

Ardından Faik Bulut söz aldı. Arap ulusal kurtuluş hareketlerinin başarısızlığı ve halktan kopması nedeniyle İslamcı hareketlerin güç kazandığını söyledi. Yaşananların “Arap baharı” değil “devrimci süreç” olarak adlandırılması gerektiğini belirtti. En örgütlü kesimin bu sürecin kaymağını yediğini söyleyen Bulut, öncülük eksikliğinden ve KP’lerin donukluğundan söz etti.

İslamcıların prensip olarak anti-emperyalist değil anti-sömürgeci olduklarını vurguladı. Mursi’nin projesinin Mübarek’in IMF’den borç alarak kalkınma projesinden farkı olmadığını, İhvan’ın ayaklanma sürecine son anda katıldığını, Tunus ve Yemen’de de aynı şeyin gerçekleştiğini söyledi.

İhvan’ın İsrail konusunda da eski söylemlerinin tam tersine davrandığını belirten Bulut, medyanın da artık bunların tekelinde olduğunu, özgürlüklerin sınırlandığını dile getirdi. İslamcıların iktidarla daima pragmatik ilişkileri olduğunu ifade etti. Bulut, İslamcı hareketin de bölündüğünü, Mısır’da İhvan’dan dört grubun ayrıldığını bir bölünme içinde olduğunu, İslamcıların emperyalizmle ve iktidarla ilişkilerini sorgulamaları gerektiğini belirtti. Halkın bunları deneyip, farklı olmadıklarını görüp, “İslam çözümdür” programının aldatmaca olduğunu anlayacağını ifade etti.

Son konuşmacı ise Rosa Luxemburg Vakfı’ndan Erhard Crome idi. Devrim tartışmalarına değinen Crome, devrim demek için mutlaka başarılı olunmasını beklememek gerektiğini savundu.

Ekonomik sistemin merkezinin Çin’e, Şangay’a doğru kaydığını, bu yüzden ABD’nin Afganistan’da kalıp o bölgeyi kontrol altında tutmak istediğini ifade etti. Ortadoğu’da da ABD’nin aynı şekilde petrolü kontrol ederek hegemon konumunu sürdürmeyi amaçladığını belirten Crome, Batılı güçler gerçek anlamda bir demokrasiyi değil Arap ülkelerini kontrol etmeyi istiyorlar dedi.

Konferansın İkinci Günü

Konferansın ikinci günü Sebahat Tuncel’in açılış konuşmasıyla başladı. Halk hareketlerinin adalet ve eşitlik gibi iki temel dinamiği olduğunu, Ortadoğu’daki isyanların da bu arayışlarla başladığını belirten Tuncel, Kürt halkının mücadelesinde de bunun çok net görüldüğünü ifade etti.

Ortadoğu’da iki temel değişim talebi olduğunu, bunlardan birinin halkların değişim talebi, diğerinin egemenlerin değişim talebi olduğunu belirten Tuncel, örgütlü olanın kazanacağını söyledi. Değişim talebine kimin öncülük ettiğinin önemli olduğunu da vurguladı.

Türkiye’nin Suriye Kürdistanı’na bakışına da değinen Tuncel, Türkiye’yi asıl rahatsız edenin PYD öncülüğündeki bir federatif oluşum olduğunu belirtti. Ortadoğu ve dünyadaki gelişmelerin Kürt sorununun çözümünü de yakın hale getirdiğini dile getirdi. 40. günündeki açlık grevlerine de dikkat çeken Tuncel, tutsakların kendileri için değil Türkiye halklarının geleceği ve çıkarları için bu eylemi gerçekleştirdiklerini söyledi. Kürt sorununun çözümünün diyalog ve müzakereden geçtiğinin de altını çizdi.

Sebahat Tuncel’in konuşmasının ardından Tülay Hatimoğulları moderatörlüğünde, “Suriye’de Yaşananlar, Dış Müdahaleler ve Türkiye Siyaseti” başlıklı ilk oturuma geçildi.

Hatimoğulları, Suriye’de yaşananların Tunus ve Mısır’dan farklı olduğunu, bunun bir özgürlük mücadelesi olmadığını söyledi. Orada yaşananların Hatay’ı da vurduğunu, ticaretin sekteye uğradığını çeşitli rakamlarla dile getirdi. Adana, Hatay ve Mersin’de yaşayan Nusayrilere baskıların arttığını vurgulayan Hatimoğulları, Hatay’da tam anlamıyla OHAL uygulandığını, en ufak bir eyleme izin verilmediğini belirterek sözü konuşmacılara verdi. Konuşmacılar şunlardı:

İnam Almasri- Suriye (Suriye Komünist Partisi)

Pedro Rojo- Ürdün (Arap Davası üyesi)

Massoud Djalili- İran (İran Emek Partisi)

Ertuğrul Kürkçü

İlk konuşmacı İnam Almasri idi. Suriye halkının özgürlük ve demokrasi için mücadele ettiğini söyleyen Almasri, kuruluş döneminden itibaren SSCB’nin desteğini alan Suriye Komünist Partisi’nin de eşitlik ve ekonomik kalkınma için mücadele verdiğini belirtti. Bölge KP’lerinin “ortak düşmanı İsrail olarak gördüklerini” de sözlerine ilave etti.

ABD’nin bastırmasıyla ve Türkiye’nin çabalarıyla da hız kazanan neo-liberal politikaların eğitim ve sağlık başta olmak üzere özelleştirmeleri ivmelendirdiğini, Suriye’de büyük bir yoksulluk başladığını belirten Almasri, “SKP bu politikaların ulusal birliğimizi yok edeceğini anlatmaya çalışıyor” dedi.

SKP’nin halk hareketini desteklediğini, diğer devrimci süreçleri takip ettiğini, bir süre sonra “Hizbullah gibi direnişçi örgütlere karşı” sloganlar atılınca düşünmeye başladıklarını, Libya’daki süreci izlerken bunun ne kadar yıkıcı sonuçları olduğunu gördüklerini söyledi!

Baas bizim üzerimizde de baskı uyguluyordu, gerçek muhalif kesimler aslında güçsüzler diyen Almasri, Suriye’deki devrimci durum dışarıdan tetiklenmedi ama sonradan yönlendirilmeye çalışıldı dedi. Özgür Suriye Ordusu’nun Suriye halkını temsil etmediğini belirten Almasri, kapitalist güçler ülkemizi yok etmeye çalışıyorlar, Rusya ve Çin’in vetoları bizi korumaya yetmiyor dedi.

Yıllardır Baas rejimlerine entegre olarak varlık sürdüren SKP türünden sözde “komünist” partiler, aslında tipik bir Stalinist milliyetçilikten muzdarip olduklarını, konuşmacı olarak orada bulunan temsilcileri aracılığıyla konferans boyunca çıplak bir şekilde dışa vurdular. SKP sözcüsünün Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını savunduklarını lafzen söylerken hemen ardından “ama biz böyle bir dönemde Suriye’nin bütünlüğünün korunmasından yanayız” vurgusunda bulunması bunun tipik bir örneğiydi. Esad rejimine yönelik yarım ağız eleştiriler de aynı şekilde, “anavatan savunusu”nda ifadesini bulan sosyal-şovenizmin yansımasıydı.

Almasri, sorunun çözümünün demokratik, çoğulcu ve ilerici bir Suriye’den geçtiğini belirterek sözlerini sonlandırdı.

İkinci konuşmacı, İspanyol-Arap Dayanışma Komitesinin de sözcüsü olan ve yirmi yıldır Ortadoğu’da yaşadığını söyleyen İspanyol Pedro Rojo idi. ABD ve müttefiklerinin asıl hedefinin İran olduğunu ifade eden Rojo, Şii hilali olarak nitelenen İran, Irak ve Suriye’ye karşı bir Sünni cephe oluşturulmaya çalışıldığını, ancak Ortadoğu’da ilişkilerin çok karmaşık olduğunu belirtti. Suudi Arabistan nüfusunun %15’inin Şiilerden oluştuğunu ve Suudi yönetiminin bunların İran etkisi altında kalmasından korktuğunu söyledi. İran’ın güçlenmesinden çekinen Körfez ülkelerinin de bir yandan İran’la yakın ticari ilişkilerinin olduğunu vurguladı. İran’a yönelik ambargonun bu ülkeler aracılığıyla kırıldığını dile getirdi.

İran Emek Partisi adına konuştuğunu söyleyen, fakat İran’daki mevcut durumdan ve konferans gündeminden ziyade Türkiye’deki öğrencilik yıllarını anlatan Massoud Djalili’den sonra sözü Ertuğrul Kürkçü aldı.

Kürkçü, 1916’daki Sykes-Picot anlaşmasına uzanan Ortadoğu’daki güçler dengesinin Baas devrimlerinin ardından bozulup yeniden kurulduğunu, ancak bugün bir kez daha bozulduğunu söyledi. Statükonun bozulmasının Kürtlere de yeni olanaklar sunduğunu belirtti. Türkiye’nin bir yandan bundan rahatsız olduğunu, öte yandan da bu süreçten kendi hegemonyasını arttırmak için yararlanmak istediğini dile getirdi. Filistin meselesini de kendi çıkarı için kullanmak istediğini, ancak bunun sınırları olduğunu ve Türkiye’nin bu sınırları tanımadığı için zor duruma düştüğünü vurguladı. Bölgenin tek kimliğinin din olmadığını, Arap milliyetçiliğinin uzun bir geçmişi olduğunu, bunu gözardı eden Türkiye’nin fiyakasının bozulduğunu dile getirdi.

ABD’nin Suriye’de vekâleten bir savaş yürüttüğünü ve Türkiye’nin sırtını sıvazladığını ifade eden Kürkçü, Türkiye’yi yönetenlerin soruna çarpık bir bakışla Sünni-Şii çatışması ekseninden baktıklarını söyledi.

Toplama güçlerden oluşan ÖSO aracılığıyla Suriye’deki gerçek muhalefetin önünün kesildiğini belirten Kürkçü, Suriye’de özgürleşme dinamiğinin en önemli üssü Batı Kürdistan’dır ve bu Suriye’nin diğer bölgelerine model teşkil etmektedir dedi. Kürdistan’daki bu gelişmeler Türkiye’yi rahatsız ediyor ve onu sürece müdahil olmaya itiyor diyen Kürkçü, Türkiye’nin alt-emperyalist bir rolü olduğunu belirtti.

Bizim görevimiz Esad rejimini korumak değil, mücadele eden halkların, dünyayı değiştirme dinamiğinin yanında yer almaktır diyerek sözlerini tamamladı.

“Bölgesel Gelişmeler İçinde Kürt Özgürlük Mücadelesi” konulu ikinci oturum öncesinde Levent Tüzel bir konuşma yaparak, konferansın anlam ve önemini ve HDK’nın rolünü vurguladı. Tüzel, “Arap baharı” söyleminin emperyalistlerin ikiyüzlülüklerini maskelemek için kullandıkları bir söylem olduğunu, yaşanan şeyin gerçekte eşitlik, özgürlük ve adalet için halkların kendi kaderlerini ellerine alma mücadelesi olduğunu söyledi. HDK bu mücadeleyi bu topraklarda da örgütlemeyi hedefliyor dedi. Kürt sorununda da çözümün ve taleplerin karşılanması için mücadele ediyoruz diyen Tüzel, sadece savaş olmasın barış olsun demek yetmez diyerek mücadeleye vurgu yaptı.

Suriye’de dileğimiz Suriye’nin ilerici, demokrat güçlerinin mücadelesinin belirleyici olmasıdır diyen Tüzel, başta Kürtler olmak üzere Suriye halkıyla üçüncü bir kamp olarak birlikte olacağız dedi.

Ortadoğu halklarıyla dayanışmayı ve mücadeleyi yükseltmek için ortak bir komite oluşturmak bizim de dileğimiz ve önerimizdir sözleriyle konuşmasını tamamlayan Levent Tüzel’in ardından Ender İmrek moderatörlüğündeki oturuma geçildi. Konferansın son oturumu olan bu oturumda konuşmacılar şunlardı:

İssa Hasso- Batı Kürdistan (Kürt Ulusal Konseyi - PYD)

Nermin Osman- Irak (Kürt milletvekili)

Yavuz Önen- (HDK Yürütme Komitesi üyesi ve HDP eşbaşkanı)

Sebahat Tuncel- Türkiye (BDP milletvekili)

İlk konuşmacı, Suriye Kürdistanı’ndan İssa Hasso idi. Ortadoğu’da emperyalist ve kapitalist güçlerin değişim planları karşısında üçüncü bir projenin de bulunduğunu, bunun halk projesi olduğunu söyleyen Hasso, bunun işçiler için, emekçiler için, Hıristiyanlar için, kadınlar için, yani tüm ezilenler için demokratik bir sistem olduğunu ifade etti. Batı Kürdistan meclislerinin bu projeyi sahiplendiğini dile getirdi.

Dış güçlerin Suriye içinde bir iç çatışma yaşanmasına çalıştıklarını söyleyen Hasso, 21. yüzyılda 3. Dünya savaşına şahit oluyoruz diyerek emperyalist kutuplaşmaya dikkat çekti.

Lozan’dan bu yana Kürtlerin ilk defa kendi kimlikleriyle ortaya çıktıklarını belirten Hasso, biz sadece Kürtler için değil tüm halklar için demokrasi istiyoruz dedi.

Türkiye’nin Suriye ve Batı Kürdistan politikasını da eleştiren Hasso, tampon bölgenin Kürtlerin haklarına ulaşmasını engellemek için arzulandığını ifade etti. Suriye Kürdistanı’nın şu anda Suriye’nin en demokratik ve en güvenli bölgesi olduğunu, burada savaş yaşanmadığını, yarım milyon Arap’ın da Suriye’nin çeşitli bölgelerinden buraya geldiğini, kurulan meclislerde onların haklarını da savunduklarını belirtti.

Hasso sözlerini özetle şöyle noktaladı: “Suriye’de kurulacak demokratik yapının tüm Ortadoğu için model oluşturacağını düşünüyoruz. Demokratik, konfederal bir Ortadoğu istiyoruz. Bu mücadeleyi birlikte yürütmek için herkese sesleniyoruz.”

İkinci konuşmacı, Irak Parlamentosunda ve Kürdistan Parlamentosunda KYB (Kürdistan Yurtseverler Birliği) milletvekili olarak görev yapan Nermin Osman idi.

Nermin Osman, Kürt kadın hareketinin bir parçası olduğunu belirterek, konuşmasının ilk bölümünü kadın hareketi konusuna ayırdı. Kürt kadınlar olarak Diyarbakır, Dahok ve Erbil’de üç konferans yaptıklarını, ortak bir kadın konseyi kurulmasını kararlaştırdıklarını belirtti. Kadınların mücadele içinde aktif olarak yer aldıklarını ifade eden Osman, Mısır’da ve Tunus’ta kadınların pek çok hak kazandığını ama Selefi İslamcıların bu haklara saldırdıklarını söyledi.

Devrim her zaman bizim istediğimiz gibi ilerlemez, güçlü olan iktidarını kurar. Şimdi İslamcılar güçlü ve onlar iktidara geliyorlar diyen Osman, daha sonra Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi konusuna girdi. Osman, biz Saddam zulmü altında inlerken herkese gittik ama kimse bizimle ilgilenmedi, sonra ABD Saddam’ı devirdi dedi ve bölgedeki tüm Kürtlerin birleşmesi gerektiğini belirtti.

Üçüncü konuşmacı yeni kurulan HDP’nin eşbaşkanı da olan Yavuz Önen idi. Dünyada büyük bir silahlanma yarışı olduğunu, 2010’da bunun 1,4 trilyon dolara ulaştığını, bunun %45’inin ABD’ye ait olduğunu belirten Önen, aslında karşımızda sahte bir demokrasi ve insan hakları cephesi var dedi. AKP’nin de bu şer cephesinin ortağı olduğunu dile getirdi.

HDK’nın ve HDP’nin önemine ve rolüne değinen Önen, HDK’nın Türk, Kürt, Arap ve tüm dünya halklarının deneyimini kucaklayarak hareket etmesi gerektiğini vurguladı.

Son olarak sözü Sebahat Tuncel aldı. “Kürt sorunu sadece Kürtlerin sorunu değildir, Türkiye sorunudur” diyerek söze başlayan Tuncel, birleşik mücadelenin önemine vurgu yaptı. Tuncel, biz devletimiz olsundan ziyade demokrasi olsun, yeni bir anayasa olsun ve bütün halkların hak ve özgürlükleri garanti altına alınsın istiyoruz, sadece Kürtler için değil tüm halklar için özerklik istiyoruz dedi.

Kürt sorununun müzakere ve diyalogla çözülebileceğini, AKP’nin iddia ettiği gibi Kürt hareketinde muhataplık sorunu olmadığını, BDP’nin de, Kandil’in de İmralı’nın da muhatap olduklarını ifade etti. Asıl karışıklığın Türk devleti içinde yaşandığı, başbakanın mı, MİT’in mi, Genelkurmay’ın mı muhatap olacağına karar verilemediğini vurguladı.

Devletin Kürtlerin, emekçilerin, kadınların özgürlük taleplerini bastırmak için elinden geleni yaparak kendi görevini iyi yaptığını söyleyen Tuncel, sorun bizim görevimizi yapmamızdadır. “Örgütlenmek, örgütlenmek, örgütlenmek! Bunun başka bir yolu yok” diyen Tuncel, HDK’nın bunun için var olduğunu belirterek 10-11 Kasımda gerçekleştirilecek kongrenin duyurusunu yaptı.

Oturumlar bu şekilde sona ererken Sonuç Bildirgesi okundu. Ardından çeşitli ülkelerin temsilcilerinden gelen değişiklik önerileri ve arada yaşanan bazı tartışmalar sonrasında sonuç bildirgesinin bu önerileri dikkate alarak yeniden yazılmasına karar verildi.

Konferans konuşmacıların sahneye çıkarak ortak resim çektirmesi ve izleyicilerle birlikte Enternasyonal’i söylemeleriyle sona erdi.



Konferansın Sonuç Bildirgesi'nin nihai halini aşağıda yayınlıyoruz.

20-21 Ekim 2012 tarihinde Türkiye İstanbul’da Halkların Demokratik Kongresi tarafından düzenlenen ve 5 oturum halinde Mısır, Tunus, Fas, Lübnan, Filistin, Ürdün, İran, Suriye, Irak Kürdistan Federe Bölgesi, Rojava, Türkiye ve Almanya’dan çeşitli milliyetler ve partilerden temsilcilerin katılımıyla toplanan Halların Adalet, Özgürlük Arayışları ve Müdahaleler – ORTADOĞU KONFERANSI başarıyla tamamlanmıştır.

Ayağa kalkan Arap halklarının mücadeleleri ve Suriye’ye yönelik emperyalist müdahale kapsamında bu ülkede çatışmaların halen sürmekte olduğu ve bölgedeki bütün ülkelerde ve özellikle Türkiye’de güçlü biçimde süren Kürt özgürlük hareketinin diğer özgürlük hareketlerini de etkileyerek ilerlediği koşullarda toplanan Konferansımız, yürüttüğü canlı tartışmaların ardından;

·         Temelinde halkların ekmek, eşitlik, adalet ve özgürlük özlemleri bulunan Arap ayaklanmalarının ilerici ve demokratik içeriğini bir kez daha teyit eder.

·         Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da halkların bu mücadelelerinin, emperyalist güçlerin ve yerli egemen sınıfların oluşturduğu işbirlikçilerinin işsizlik, yoksulluk ve sefaletin derinleşmesi gibi sonuçlar doğuran, halkların çalışma ve yaşam koşullarını olağanüstü kötüleştiren neoliberal politikaları ve bu politikaları halklara dayatmanın aracı olan otokratik rejimleri hedef aldığı konusunda fikir birliği halindedir.

·         Tunus ve Mısır’da Batılı büyük devletlerin çıkarları doğrultusunda ülkelerini yöneten Bin Ali ve Mübarek’in otokratik diktatörlüklerinin devrilmelerinin ardından emperyalistlerin egemenliklerini sürdürmeye yönelik yeni taktik ve politikalarına dikkat çeker. Bununla birlikte devrimi sürdürmek, özgür ve adil bir toplum yaratmak için mücadele eden halklara desteğini ifade eder.

·         Batılı büyük devletlerin, yalnızca bu iki ülkede değil, bütün bölgede yeni siyasi işbirlikçiler edinerek dayanaklarını genişletmeye giriştiklerini; bu yeni dayanaklar arasında özellikle neoliberal politikaları benimseyen İslamcı hareketlerin önem kazandığını tespit eder.

·         Arap halklarının ayaklanmalarını fırsat bilerek “zalimlere karşı” “demokrasi” söylemleriyle Libya’ya açık askeri müdahalede bulunan Batılı büyük devletlerin, Suriye’de de farklı seçenekleri denediğini vurgular.

·         İran’la stratejik ittifak halindeki Esad rejimi Rusya ve Çin tarafından da desteklendiği için bu ülkeye açık müdahalede bulunamayan Batılı büyük devletlerin Suriye’ye yönelik müdahale planlarının merkezinde Türkiye’nin vurucu güç olarak bulunduğunu bir kez daha tespit eder. Türkiye’nin, derhal bu politikadan vazgeçmesini, bu kapsamda, bütün halklar için ortak bir tehdit olan Körfez’deki ve özellikle Türkiye’deki tüm NATO üslerinin kapatılmasını talep eder.

·         Başlangıçta izlediği “kardeşim Esad” politikasından “zalim Esed” politikasına geçen ve Özgür Suriye Ordusu’na açık destek vermekle kalmayıp, siyasal olarak da Suriye Ulusal Konseyi’ni açıkça destekleyen Türkiye’deki AKP Hükümeti’nin, onları her türlü aracı kullanarak silahlandırdığını, karargâh, üs, eğitim, lojistik ve yönetsel koordinasyon sağladığını tespit eder.

·         Başta ABD olmak üzere Batılı büyük devletlerle birlikte Türkiye’nin Suriye’ye ve ardından İran’a karşı askeri müdahale hazırlıklarını, bölgede ve dünyada yeni bir savaşın habercisi olarak görür ve şiddetle kınar. Kalıcı ve adil bir barış için yürütülen bütün mücadelelere desteğini ilan eder.

·         Başta ABD olmak üzere, emperyalist büyük devletlerle el ele Türkiye’nin izlemekte olduğu mezhep ayrımcılığına dayalı Suriye politikasının halkları birbirine düşürüp düşmanlaştırıcı karakteri karşısında halkları uyanıklığa davet eder. Suriye’de “ya Esad, ya emperyalist müdahale” biçiminde çıkmaza sokulan çözüm yolunu tümüyle reddederek, bunlardan tamamen farklı ve bunlara karşı halkçı, demokratik ve laik bir muhalefetin halkların çıkarlarına uygun olduğunu ifade eder ve destekler. Bu nitelikte bir muhalefetin gerek Suriye halklarının gerekse bölgedeki bütün halkların çıkarlarına uygun olduğunu vurgular. Özgür, bütün halkların kardeşçe kendi kaderlerini tayin etme hakkını kazandıkları, demokratik ve bağımsız bir Suriye talebini ve bu yöndeki mücadeleleri destekler.

·         Dışarıdan beslenip örgütlenen, halktan kopuk ve halka rağmen yürütülen ve gerçek halk muhalefetlerinin sindirilmesinde rol oynayan eylemlere değil, halkların kendi kaderlerini ellerine almaya yönelik kitlesel eylemlere desteğini açıklar. Bu kapsamda, Batı Kürdistan’da Kürt halkının kendi kaderini tayin ve özerk yönetimini kurma mücadelesi ile İsrail Siyonizmi’ni hedef alan bağımsızlık mücadelesini sürdüren Filistin halkıyla dayanışma içinde olduğunu ilan eder. Filistin’in İsrail tarafından işgal edilmiş topraklarının tümünün koşulsuz terk edilmesinin, bağımsız ve egemen bir devlet olarak statü kazanmasının bölgedeki bütün halkların çıkarlarına olduğunu kabul eder.

·         Bütün bölgede özellikle kadınlara yönelik her türden cinsiyetçi baskı ve şiddetin, yaşanan politik ve sosyal koşullarla doğrudan ilgili olduğu tespitinden hareketle, her devrimci ve muhalif demokratik hareketin kadınların kazanımlarının korunmasına, eşitlik, özgürlük ve kurtuluş taleplerine özel bir önem vermesi gerektiğine işaret eder. Ortadoğu’daki halk mücadelesinin en önemli parçası olan kadınların özgürlük mücadelesini destekler. İsrail cezaevlerindeki Filistinli mahkûmları selamlar.

·         Türkiye cezaevlerinde Kürt tutuklu ve hükümlülerin sürdürdükleri açlık grevlerinin, halklarımızın özgürlük ve demokrasi mücadelesinin bir parçası olduğunu kabul eder, tutsakların taleplerini benimser ve destekler.

Konferansımız, burada kendisini gösteren halkların mücadele birliği özleminin ve ortak kaderlerine sahip çıkma azminin örgütlü biçimde sürdürülmesi, çalışmaların yeni koşullarda daha da genişletilmiş olarak tekrarlanması, kalıcı bir ilişki ve koordinasyon sağlanarak devam etmesi dileğindedir.

Halkların Demokratik Kongresi