Aylar öncesinden gündem olan ve yaklaştıkça bütün gündemi işgal etmeye başlayan 2026 FIFA Dünya Kupası, 11 Haziranda başladı. Bu dünya kupası ilk kez 48 takımın yer aldığı, ABD, Kanada ve Meksika’ya yayılan toplam 16 şehirde oynanacak 104 maçlık dev bir organizasyona dönüşmüş durumda. Turnuva başlamadan önce de başlarken de meydana gelen birçok durum yine bizlere döne döne “futbol sadece futbol değildir” sözünü hatırlatıyor. Burjuva siyasetin, otoriter rejimlerin, yolsuzluğun, hilenin, şikelerin gölgesinde bir devasa turnuva!
Kapitalizmin giderek endüstrileştirdiği ve siyasetin malzemesi haline getirdiği futbol, özellikle milenyumdan bu yana medya, reklâm, sponsorluk, bahis ve tüketim ağlarıyla örülü dev bir ekonomiye dönüşmüş durumda. Yayın hakları, forma satışları, VIP localar, dev ekran reklâmları ve algoritmik bilet fiyatları bu ekonominin temel unsurlarından. Fakat 2026 Dünya Kupası bu ticarileşmenin yeni biçimlerini gösterdi. FIFA, turnuvadaki maçlarda her iki yarıda üçer dakikalık “su molaları” uygulanmasına izin vererek, bu molaları yayıncılar açısından reklâm alanına dönüştürdü. Resmi gerekçe oyuncu sağlığı ve sıcak hava koşulları fakat molaların sıcaklıktan bağımsız biçimde uygulanması ve yayıncıların bu araları reklâmlarla doldurması, futbolun “oyun” olmaktan çıkarılıp pazarlanabilir saniyelere ayrıldığını gösteriyor. Öyle ki, maçları canlı yayınlamakla mükellef yayıncılar, Fox örneğinde görüldüğü gibi, açılış maçında bile su molası reklâmlarından canlı oyuna geç döndükleri halde FIFA tarafından cezalandırılmıyorlar. Bilet fiyatlarındaki astronomik rakamlar da bu durumun başka bir örneği. Grup aşaması biletleri 140 dolardan başlarken, New Jersey’de oynanacak finalin birinci kategori biletleri önce 8680 dolar, sonra 10.990 dolar, mayıs ayında ise 32.970 dolar seviyesine çıktı. Yani güncel kurla bakıldığında bir final bileti bir buçuk milyon lirayı aşmış bulunmakta! Rusya 2018 finalinde birinci kategori biletlerin 1100 dolar, Katar 2022’de ise 1607 dolar olduğu düşünüldüğünde ABD’deki turnuvanın bu açıdan da nasıl bir farklılık gösterdiği daha net anlaşılabilir.
Öte yandan, turnuva Mexico City’deki Azteca Stadyumunda yapılan Meksika-Güney Afrika maçıyla başlarken, kutlamaların yanı sıra protestolarla da dikkat çekti. Öğretmenlerin, öğrencilerin ve kayıp yakınlarının sokaklara çıktığı, Meksika Öğretmenler Sendikasının (CNTE) Azteca Stadyumuna giden yolları kapattığı protestolarda onlarca kişi gözaltına alındı. Yani bir yandan yüksek bilet fiyatlarıyla bezeli Dünya Kupası coşkusu sürerken, diğer yanda sokaklarda tepkiler yankılandı. Meksika’daki itirazlar futbol vesilesiyle tekrar tekrar görünür olan sınıfsal çelişkilere, kamu kaynaklarının kullanımına, kentlerin turnuva vitrini için düzenlenmesine yöneldi. İşçilerin ücret ve emeklilik taleplerinin yanı sıra kayıp yakınlarının adalet arayışları da sokaklarda yansımasını buldu.
Bu Dünya Kupasının en karanlık yönlerinden biri de Trump yönetiminin göçmenlik ve güvenlik politikaları adı altında yapılan ırkçı uygulamaları oldu. Uluslararası Af Örgütünün ABD şubesi öncülüğünde 120’den fazla sivil toplum örgütü, turnuva başlamadan önce Nisan ayında Dünya Kupası için ABD’ye gidecek taraftarlar, oyuncular, gazeteciler ve ziyaretçiler için seyahat uyarısı yayımladı. Uyarıda keyfi giriş reddi, gözaltı, sınır dışı, elektronik cihaz ve sosyal medya araması, ırksal profilleme, protesto hakkının bastırılması ve ICE gözetiminde kötü muamele riskleri sıralanıyordu. Ayrıca Trump yönetiminin seyahat yasakları nedeniyle Fildişi Sahili, Haiti, İran ve Senegal’den taraftarların ABD’ye girmekte ciddi engellerle karşılaşabileceğini, başka taraftarların ise sosyal medya incelemesi ve “Anti-Amerikancılık” taraması gibi uygulamalara maruz kalabileceği belirtilmişti. Bu uyarılar yalnızca soyut bir uyarı olarak kalmadı. Somalili hakem Omar Abdulkadir Artan geçerli vizesi olmasına rağmen ABD’ye sokulmadı ve Dünya Kupasında görev yapamadı. ABD Gümrük ve Sınır Koruma Birimi Artan’ın ülkeye girişini “vetting concerns” (güvenlik incelemesiyle ilgili endişeler) gerekçesiyle reddetti.
İran örneği ise bu siyasallaşmayı daha da görünür kıldı. İran takımı ve federasyonu ABD’de vize, kamp yeri ve seyahat kısıtlamaları nedeniyle eşitsiz muamele gördü. İran kafilesinden bazı kişiler vize alamadı ve takım Arizona’daki kamp merkezinden Tijuana’ya taşınmak zorunda kaldı. Aynı ırkçı, kötü uygulamaların sembolik örneklerden biri de Uruguay milli takımına yapılan K9 köpekli aramaydı. Uruguay kafilesi maç öncesi stadyum girişinde özel eğitimli köpekler eşliğinde, futbolcuların sırt çantaları, takım ekipmanları ve kafile otobüsünün bagaj bölümü didik didik arandı. Bu siyasal müdahaleler yalnızca sınır kapılarında, vizelerde ya da güvenlik aramalarında kalmadı; doğrudan saha adaletine de uzandı. Geçtiğimiz günlerde yapılan ABD maçında kırmızı kart gören bir ABD milli takım oyuncusunun cezalı durumu Donald Trump’ın FIFA Başkanını araması sonucu değiştirilerek oyuncunun bir sonraki maça çıkması sağlandı. Bu gibi uygulamaları gördükten sonra FIFA’nın Donald Trump’a “FIFA Barış Ödülü” vermesi turnuvanın en büyük riyakârlık simgelerinden biri olarak duruyor.
Ama bu çürüme 2026’ya özgü değildir. Dünya Kupası ve büyük spor organizasyonları tarih boyunca otoriter rejimlerin propaganda alanı oldu. 1934 Dünya kupası, Mussolini İtalya’sında faşist rejimin kendini güçlü, disiplinli ve modern göstermek için kullandığı bir vitrindi. 1936 Berlin Olimpiyatlarında Nazi Almanya’sı antisemitizmi ve militarizmi zihinlere yerleştirmek için olimpiyatları propaganda sahnesine çevirdi. 1978 Dünya Kupası ise Arjantin’de askeri cunta döneminde, işkenceler ve kayıplar sürerken “ulusal birlik” süsü olarak kullanıldı.[1]
Dünya Kupası tarihinin başka bir yüzü de israf ve atıl yatırımlardır. 2022’de Katar’da yapılan Dünya Kupası bunun en bariz örneklerini taşır. Yüz milyarlarca dolarlık harcamalar yapıldı, sonrasında atıl kalacak dev statlar ve tesisler yüzlerce işçinin ölümü pahasına inşa edildi. Katar’ın Dünya Kupasının ev sahipliğini almasından sonraki on yılda Hindistan, Pakistan, Nepal, Bangladeş ve Sri Lanka’dan gelen 6500’den fazla göçmen işçi yapım hazırlıkları esnasında iş cinayetlerine kurban gitti. Filipinler ve Kenya gibi ülkelerden gelenlerin de bu istatistiklere katıldığını hesap edersek sermayenin kâr hırsı uğruna ne kadar işçinin hayattan koparıldığı gerçeği bir kez daha kendini gösterir.[2]
Sermaye diğer her şeyde olduğu gibi futbolu da pazar alanına çevirirken, devletler de onu bayrak ayinine dönüştürerek halkları birbirine düşman etmenin aracı haline getiriyor. Yoksul Arjantinli yoksul Japon’a, Fransız bir işçi göçmen bir Faslıya, Latin Amerikalı taraftarlar Avrupalı taraftarlara karşı savaş diliyle kışkırtılıyor. Otoriter liderler kendi kibirlerini, ideolojilerini futbolla yeniden üretiyor. Bu yüzden Dünya Kupası gibi dev organizasyonları da “futbol şöleni” diye izlemek eksik kalıyor. Evet, futbol diğer spor dalları gibi hâlâ güzeldir. Bir pas, hâlâ dayanışmayı hatırlatır. Sokakta iki taş arasına kurulan kalede de, işçi mahallerinde oynanan maçta da futbolun asıl güzelliği budur. Ama kapitalizm altında bu dayanışma sermayenin ambalajıyla sarılıp satılmaktadır. Bir yanda 32.970 dolarlık final biletleri, diğer yanda yoksulluktan kıvranan dünya işçileri, bir yanda “Barış Ödülü” diğer yanda ICE tehdidi, bir yanda “dünyayı birleştiren futbol” vurgusu, diğer yanda vize yasakları, K9 aramaları, kayıp yakınlarının protestoları ve dahası dahası…
Sıklıkla tekrarladığımız gibi, temiz bir dünya kapitalizm altında mümkün değildir. Bu futbol için de geçerli. Temiz bir futbol bütün amacı kâr olan kapitalist sistem içerisinde mümkün değildir. Temiz bir futbol için oyunun sermayenin, devlet propagandalarının, sponsorların, polis aygıtlarının ve milliyetçi nefretin elinden alınması gerekir. Yani bu düzenin, kapitalizmin yıkılması gerekir. “17. yüzyılın ortalarında, bugünkü futbolun başlangıcı sayılabilecek oyunlar İngiltere’de halk arasında ilk yayılmaya başladığında ve bir yüzyıl sonra hemen hemen tüm Avrupa'da işçi sınıfının en gözde sporu haline geldiğinde, futbol, «kolektif mücadelenin ve bireysel yaratıcılığın bütünleştiği keyif verici bir oyun» olarak tanımlanıyordu. Maalesef kapitalizm, işçi sınıfının ve ezilenlerin yarattığı birçok güzel değer gibi futbolu da uzun zaman önce kirletmiş ve çıkarlarına alet etmiş bulunuyor. Futbol ve tüm diğer popüler spor dalları, kapitalizmin endüstriyel dallarından biri haline gelmiş durumdadır. Bu oyunlar artık spor olmaktan çıkmış ve burjuvazinin iktidar araçlarından biri durumuna gelmişlerdir. Artık siyasetsiz bir futbol düşünmek mümkün değildir. Mafyadan ve kirli ilişkilerden bağımsız bir futbol düşünmek mümkün değildir. Futbol, çocukluğumuzda veya gençliğimizde mahalle aralarında oynadığımız bir oyun olmaktan çıkalı çok oluyor. Yapılması gereken anıların peşine takılmak değil, futbol dâhil olmak üzere toplumsal yaşantının her alanını büyük bir hızla kirleten ve yozlaştıran kapitalizmi ortadan kaldırmaktır. İşçi sınıfının devrimcileri olarak takımımızı iyi kurmalı, maça iyi hazırlanmalı, sonucu ve skoru belirleyecek golü atmasını becermeliyiz. Bugün avantaj burjuvazide olsa da unutmayalım, top yuvarlaktır ve maç henüz bitmemiştir…”[3]
[1] bkz. Yılmaz Seyhan, Dünya Kupası: Katar’ın Prestiji Kaç Tabuta Sığar?, 16 Temmuz 2021, http://marksist.net/node/7406
[2] Oktay Baran, Dünya Kupası: Kapitalist Çürümenin ve Riyakârlığın Dibi Yok!, 5 Aralık 2022, http://marksist.net/node/7808
[3] Kerem Dağlı, Burjuva Siyasetin Aracı Olarak Futbol, Ağustos 2011, http://marksist.net/node/2716
link: Mahir Atılgan, Dünya Kupası, Sermaye ve Bayrakların Gölgesinde Futbol, 11 Temmuz 2026, https://marksist.net/node/8796


