Navigation

“İkinci Cumhuriyet” Tartışmaları

Her yıl olduğu gibi bu Ekim ayında da Türkiye’de cumhuriyetin kuruluş yıldönümü kutlamalara sahne olacak ve burjuva cumhuriyet 88 yaşına girmiş olacak. İşçi sınıfı ve diğer yoksul emekçiler için, komünistler için, Kürtler için, gayrimüslimler için, her türlü mezalimle, katliamlar, işkenceler, zindanlar, sürgünler, açlık, yoksulluk ve mahrumiyetlerle dolu 88 yıl geride bırakılmış olacak. Tam da bu sebeplerle olsa gerek, ne denli şaşaalı olursa olsun, diğer birçok resmi kutlamalar gibi 29 Ekim kutlamaları da onca zorlamalara rağmen geniş yoksul emekçi kitlelerde pek ilham uyandırmıyor, yankı bulmuyor.

Ancak kutlamalar bir yana bırakılacak olursa, bu yılki yıldönümünün burjuva cumhuriyetin bünyesinde bazı ciddi değişimlerin yaşandığı günlere denk geldiğini tespit etmek gerekiyor. Bu açıdan burjuva cumhuriyetin 88. yaşına yoğun tartışmalara konu olarak girdiği açık. Yeni bir anayasa yapılmasının da gündemde olduğu bugünlerde, adı açıkça öyle konmasa da, “nasıl bir cumhuriyet” sorusu ister istemez gündeme geliyor ve tartışılıyor.

Liberallerin ve İslamcıların söylediklerine bakılacak olursa, son yıllarda yaşanan değişimlerle cumhuriyet nihayet halka yaklaşıyor, onunla kucaklaşıyor, barışıyor. Bu kesimler özellikle son bir yıl içinde yaşanan gelişmelerle büyük bir kırılma noktasının geçildiğini, sivilleşme ve demokratikleşme yolunda büyük adımlar atıldığını, böylelikle demokratik cumhuriyete yaklaşıldığını iddia ediyorlar. Bu gelişmeler zincirinde son halka olarak, Ağustos ayındaki Yüksek Askeri Şura sürecinde generallerin istifasının ve yapılan yeni atamaların altını da özellikle çiziyorlar. Bu son gelişme onlara göre ordunun sivil yönetimin emrinde zapturapt altına alınması açısından büyük önem taşıyor.

Bu sürecin takvimi konusunda belki vurgu farklılıkları olsa da, karşı cenahta yer alan sağlı sollu Kemalist çevreler de, benzer şekilde “artık farklı bir cumhuriyet”te yaşadığımızı söylüyorlar. Bu iki kesim arasındaki fark, birincilerin değişimi bir “ilerleme” olarak görmesi ve sevinç çığlıkları atması, ikincilerin ise değişimi bir “gerileme” ya da “gericilik” olarak görmesi ve öfke/yeis içinde olması. Özellikle bir kesim liberalin markası haline gelmiş olan kavramla ifade edersek, her iki kesimin gözünde de, artık “Birinci Cumhuriyet” sona ermekte “İkinci Cumhuriyet” kurulmaktadır. Yeni anayasa yapımı sürecinin de başlamak üzere olduğu şu günlerde, yaşanmakta olan değişimin niteliği ve kapsamının ne olduğu, bu değişime farklı kesimlerin yaklaşımlarının anlamı ve işçi sınıfının buna nasıl yaklaşması gerektiği konusuna açıklık getirmekte yarar bulunuyor.

Değişen ne?

Türkiye’de siyasal alanın genel olarak bir dönüşüm geçirmekte olduğu tartışmaya yer bırakmayacak ölçüde açık bir konu. Aslında Özal döneminden beri bu yönde işleyen bir eğilim olmakla beraber, asıl olarak 2002’de AKP’nin iktidara gelmesiyle bu süreç belli bir istim kazanmış ve son birkaç yılda da oldukça hızlanmıştır. Türkiye kapitalizminin ulaşmış olduğu genel düzeyin icapları ve burjuvazinin genel olarak AB projesine angaje olup AB’nin prosedürleri dairesine girmesiyle temel itilimini almış olan bu süreç, kaçınılmaz olarak devlet yapısında bazı düzenlemelerin yapılmasını gerektiriyordu. Bu düzenlemeler son tahlilde, devlet yapısı içinde asker-sivil bürokrasinin sahip olduğu anormal gücün kırılmasını ve şu ya da bu ölçüde bir demokratikleşmeyi içerecekti. Genel olarak vesayet mekanizmaları diye anılan ve özde asker-sivil bürokrasinin devlet ve siyasal alan üzerinde hâkim bir konum edinmesini sağlayan mekanizmalar eninde sonunda tasfiye edilmeli ve devlette ipler asıl olarak seçilmiş burjuva siyasetçilerin eline verilmeliydi.

AKP’nin 2003 ve 2004 yıllarında AB’ye uyum bağlamında gerçekleştirdiği değişiklikler bu konuda bazı önemli adımlar anlamına geliyordu. Ancak tam da bu değişimler statükocu asker-sivil bürokrasiyi fazlasıyla ürküttüğünden, bu kesimler tarafından hükümeti gayrimeşru yollardan yıpratıp devirmeye yönelik kapsamlı bir faaliyete girişildi. 27 Nisan 2007’de ordunun hükümete verdiği muhtıra bir anlamda bu sürecin doruk noktası oldu. Ancak tüm bu girişimleri atlatan hükümet, 2007’de hem cumhurbaşkanlığı muharebelerinden hem de seçimlerden galip çıktıktan sonra, statükocu güçler için gerçek anlamda aşağı doğru bir eğik düzleme girilmiş oldu. Nitekim başta aynı dönemde başlatılan Ergenekon soruşturması olmak üzere, statükocu güçleri hedef alan birçok operasyona kısa sürede hız verildi.

Süreç içinde devlet içine daha derinlemesine nüfuz ederek mevziler kazanan ve bu arada hem uluslararası desteği hem de seçmen desteğini genel olarak yitirmeyen AKP’nin, kendisini doğrudan hedef alan vesayet sistemini sınırlama ve mümkünse tasfiye etme yönünde ilerlemek için özgüveni arttı. Gittikçe genişleyen soruşturmalar, operasyonlar, davalar ve medya teşhirleri sonucunda darbeciliğe heveslenen statükocu Kemalist güçler ciddi ölçüde geriletildi. Ancak son bir yıla kadar bu güçlerin üst yargı kurumlarındaki mevzilerine pek dokunulamamış, keza ordu ile hükümet arasındaki ilişkilerde de hükümetin yeterli ölçüde belirleyiciliği sağlanamamıştı.

Son bir yıl içinde ise bu meyanda bazı tayin edici gelişmeler olmuştur. Geçen yıl Eylül ayında referandumla gerçekleştirilen anayasa değişiklikleri ile üst yargı alanında statükocu güçlere ağır bir darbe vurulmakla kalınmadı, sürecin tümü açısından kritik bir dönemeç alınmış oldu. Bu durum, yürümekte olan kritik davaların seyri açısından özellikle önemli olduğu kadar, AKP hakkında yeni kapatma davaları açılmasının hemen hemen imkânsız hale getirilmesi anlamına da geliyordu.

Ardından geçtiğimiz Haziran ayında AKP’nin üçüncü kez genel seçimleri kazanması ve bunu oylarını yüzde 50 düzeyine çıkararak yapması statükocular açısından ikinci büyük darbe oldu. Söz konusu kesimler seçimlerde AKP’nin kendi başına hükümet kurmasına yetmeyecek bir sonuç alması için tüm çabalarını yoğunlaştırmışlardı. Bu sonuçla kendi gücüne olan özgüveni adeta sınırsız ölçüde artmış olan AKP, Erdoğan’ın mutlak liderliğinde yeni hükümeti kurdu ve bir dizi yeni kanun hükmünde kararnamelerle kendi konumunu daha da pekiştirerek yoluna devam etti.

Son darbe ise geçtiğimiz Ağustos ayındaki Yüksek Askeri Şura sürecinde gerçekleşti. Şura’da istedikleri tayin ve terfileri elde edemeyeceklerini gören Genelkurmay başkanı ve biri hariç diğer tüm kuvvet komutanları topluca istifa ettiler. Bu fiyakalı hareket umulan yankıyı bulmadığı gibi, ardından hükümet hiç istifini bozmadan, boşalan makamlara kendi istediği tayin ve terfileri yaptı. Tüm bu süreçteki tutumuyla hükümet, Yüksek Askeri Şura’nın da artık efendisi olduğunu ortaya koymuş oldu. Bu arada anayasa değişikliğinden bu yana gerçekleşen bir başka olgu da, daha önce ordudan irtica suçlamasıyla YAŞ kararları marifetiyle atılanların geri dönmeye başlamasıydı.

Kaba bir özet yapılacak olursa, 2003’ten bu yana MGK’nın elindeki yetkiler sınırlandırılmış, içindeki asker rolü kısıtlanıp hükümet rolü arttırılmış, üst yargının kapalı kast sistemi kırılmış, askeri yargının kapsama alanı daraltılmış, askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasının kapsamı genişletilmiş, cumhurbaşkanlığı makamı ve YÖK Kemalist statükonun elinden alınmış, ordunun üst kademesini düzenleyen Yüksek Askeri Şura tümüyle generallerin elindeki bir kurum olmaktan çıkarılmış, statükocu güçlerin medya üzerindeki tekelci hâkimiyeti kırılmıştır. Böylece cumhuriyetin kuruluşundan bu yana tabu olan birçok kuruma dokunulmaya ve bu kurumlar görülmemiş ölçüde sorgulanmaya başlanmıştır.

Bunların anlamını da tek cümleyle özetlemek gerekirse, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana süren, değişik tarihsel dönemler itibariyle etkisi dalgalı bir seyir izleyen asker-sivil bürokrasinin siyasal alan üzerindeki ağırlığı azaltılmakta, giderek tasfiye edilmektedir. Şimdiye kadar parça parça gelmiş olan bu süreçte asıl bütünleyici hamlenin ise yeni anayasayla yapılmaya çalışılacağı anlaşılıyor. Pek muhtemelen yeni anayasa ile birlikte tüm bu değişiklikler kendi içinde az çok tutarlı bir anayasal temele de kavuşturularak bu değişim nihai şeklini alacaktır. Görünen budur.

Bir olağanüstü rejime mi geçtik?

Türkiye’deki burjuva siyasal yapılanmada ciddi bir değişim anlamına gelen söz konusu süreç, aynı zamanda egemen sınıf içi dengelerde yaşanan değişimi yansıtmaktadır. Bu değişim karşısında kaybeden taraflar öfke ve hezeyan içinde, ki bu da doğal. Onlara göre cumhuriyet elden gitmektedir/gitmiştir ve yerine “dinsel gericiliğin”, “İslam faşizminin” vb. hâkim olduğu karanlık bir rejim gelmektedir/gelmiştir. Ya da bir başka anlatımla, “Birinci Cumhuriyet”e son verilmekte ve meşum “İkinci Cumhuriyet” kurulmaktadır!

Burjuvazinin statükocu Kemalist kesimlerinin böylesi feryatları anlaşılır olsa da, tuhaf olan sosyalist sıfatını taşıyan, devrimcilik iddiasında olan çeşitli çevreler arasında da benzer tutum ve yaklaşımların mevcut olmasıdır. Gerçekten de sosyalist solun belli bir kesimi Türkiye’de yaşanan değişimleri “Birinci Cumhuriyet’in sona ermesi, İkinci Cumhuriyet’in başlaması” olarak değerlendiriyor. Bunlar arasında bu İkinci Cumhuriyet’i araya kelime oyunu da karıştırarak “2. el-cumhuriyet” olarak nitelendirenler de mevcut.[1] Bununla Arap ve İslam göndermesi yapılmakta, devletin bu yeni yapılanmasının adeta bir İslam cumhuriyeti olduğu ima edilmektedir.[2] Bu nitelemelerde yansıdığı üzere, söz konusu kesimler bu İkinci Cumhuriyet’i bir geriye gidiş olarak, olumsuz bir gelişme olarak görüyorlar. Kimi zaman açık, ama çoğu zaman kapalı ve muğlâk biçimde de olsa bunlar “Birinci Cumhuriyet” dedikleri cumhuriyete olumlu/ilerici/devrimci yönler atfediyorlar. Zaten esasen bu nedenle “İkinci Cumhuriyet”in gerici bir gelişme olduğunu vurguluyorlar.

Örneğin son YAŞ sürecinde yaşanan komuta kademesi istifaları dolayısıyla yaptıkları resmi açıklamada TKP “İkinci Cumhuriyet ordusunu kuruyor” başlığını atıyor ve şunları söylüyor: “Türkiye büyük bir hızla sadeleşmektedir, İkinci Cumhuriyet Birinci Cumhuriyet’ten arta kalanları sahnenin dışına süpürmektedir. Birinci Cumhuriyet’in kazanımları artık sadece ve sadece bu ülkenin sosyalist geleceğinde ve farklı bir temelde yaşatılabilir.”

Buradan “Birinci Cumhuriyet”in üzerine titrememiz gereken bazı önemli kazanımları olduğunu anlıyoruz. Buna geleceğiz, fakat daha önce İkinci Cumhuriyet’in nasıl nitelendiğine bakalım. Şöyle diyor TKP önde gelenlerinden Aydemir Güler: “TKP geçmiş burjuva cumhuriyetin kendisini reddederek islamcı-faşist bir rejime dönüşmesinin karşısında, sosyalizmin biricik alternatif haline geldiğini iddia etmektedir.” Topladığımızda şöyle bir şey çıkıyor ortaya: sosyalistlerin de sahiplenip geleceğe taşıması gereken birtakım kazanımlara/değerlere sahip Birinci Cumhuriyet gitmiş, yerine “İslamcı-faşist” bir rejim anlamına gelen İkinci Cumhuriyet gelmiştir! TKP bizzat son kongre kararlarıyla bu dönüşümün tamamlandığı dönüm noktasını da 12 Haziran seçimleri olarak ilân etmekte. Yani 75 milyonluk Türkiye toplumu 12 Hazirandan beri, hem de İslami versiyonuyla faşizm altında yaşamaktadır! Doğrusu insan bu tahlillere söyleyecek söz bulmakta zorlanıyor. TKP’nin Kemalist olduğu iyi biliniyordu da, gerçekler dünyasından bu denli kopmalarına yol açan derin bir travma yaşadıkları herhalde pek tahmin edilemezdi. Altı üstü Kemalist vesayet mekanizmalarının şu ya da bu ölçüde tasfiye ediliyor olmasının kendine komünist diyen bir hareketi bu denli naçar hale getirmesi, Marksizmi tahrifat okuluna bir katkı olarak tarih sayfalarına geçmeyi hak ediyor.

Elbette TKP ve diğerleri bu tür tahlilleri feraset eksikliğinden yapmıyorlar. Bu hareketler tüm sosyalizm söylemlerine rağmen, esasen sol Kemalist bir çizgiye oturmakta ve kendilerine gerçek hedef kitle olarak da toplumun Kemalist değerleri benimsemiş kesimlerini seçmektedirler. CHP’nin Kemalist tabanına oynamaktadırlar ve kendi tabanları da baskın olarak bu duyarlılıklar temelinde harekete geçmektedir zaten. Son seçimlerde yaşanan tablo da bunu açıkça ortaya koymuştur. TKP iddialı hedefine rağmen bir önceki seçimden bile daha az oy almıştır. Çok açık biliniyor ki o kitle Kılıçdaroğlu hamlesiyle sol bir kılığa büründürülmeye çalışılan CHP’ye oy vermiştir. Aynı şey ÖDP (ve Halkevleri) için de geçerlidir. ÖDP her ne kadar seçime girememişse de, ayrıntılı seçim sonuçları ÖDP seçmeninin Blok adaylarından ya da diğer bağımsız sosyalist adaylardan ziyade, CHP’ye oy verdiğini göstermektedir. ÖDP’nin belediyeye sahip olduğu Hopa’da CHP’nin aldığı oylar bunu özellikle çarpıcı biçimde göstermiştir.

Marksistler rejim değişikliğinden, hele de “faşist rejime geçildiğinden” kolayca söz etmezler, edemezler. Bunlar işçi sınıfının siyasal mücadelesi açısından son derece ciddi, önemli konulardır. Oysa burada andığımız sosyalist olma iddiasındaki çeşitli çevreler faşizm ya da şeriat konusunda son derece ciddiyetsiz tutumlar sergilemektedirler. Burjuva düzenin olağanüstü rejimleriyle olağan rejimlerini birbirine karıştırmak, bunları doğru teşhis edememek vahim hatalardır. Bugün Türkiye’de, içinde birçok sosyalist partinin de olduğu çok partili seçimlere dayalı parlamenter demokrasinin yürürlükte olduğu bir rejim hüküm sürmektedir. Önceki dönemlerde olduğu gibi sosyalist partilerin, sendikaların kapısına kilit vurulduğu, sosyalist yayınların yasak olduğu vs. bir Türkiye’de yaşamıyoruz herhalde! Gerçi bu noktalarda bugün de ciddi sorunların varolduğu ve baskıların yaşandığı gözardı edilemez. Bununla beraber, faşizm ile çok partili parlamenter demokrasi arasındaki farkın kof ajitasyonlarla ve ciddiyetsizce karartılmasına da asla prim verilemez. Bu farkı bilmeyenlerin ya da bilmezden gelenlerin faşizm gerçekten geldiğinde nerelere savrulduğu iyi bilinir.

Öte yandan dikkat çekilmesi gereken gerçek bir husus var ki, o da tüm dünyada bir otoriterleşme eğiliminin işlemekte olduğudur. Bu gelişmenin Türkiye’ye yansımasının, AKP hükümetinin “dinciliğiyle” vb. ilgisi yoktur. Bu, kapitalist sistemin tarihsel bunalımının doğurduğu genel bir sonuçtur. Burjuvazi dünya ölçeğinde şiddetli bir sınıf mücadelesine hazırlanmakta ve işçi sınıfının yükselen mücadelesini bastırma yolunda tedbirler almaktadır. Evet, bu anlamda tüm dünyada polis devleti uygulamaları yaygınlaşmaktadır. Bunun en belirgin tezahürü de “terörle mücadele” bahanesiyle çıkarılan sözde anti-terör yasaları ve bu temelde geliştirilen uygulamalardır. Bu tür yasa ve uygulamalarla çeşitli demokratik hak ve özgürlükler kısıtlanmakta ve demokrasinin beşiği diye tanıtılan Avrupa ülkelerinde bile geçmişin büyük mücadeleleriyle elde edilmiş kazanımları hızla aşındırılmaktadır.

Ama bu otoriterleşme eğilimi henüz faşizme ya da Bonapartizme geçildiği anlamına gelmemektedir. İleride sınıf mücadelesi çok daha keskin biçimler aldığında, parlamenter demokrasiler pekâlâ rafa kaldırılabilecek ve olağanüstü rejimler kurulabilecektir. Bu konuda kimse pembe demokrasi hayallerine kapılmamalıdır. Ancak henüz böylesi bir değişiklik yaşanmadığı gibi, Türkiye sözkonusu olduğunda da otoriterleşmeyi düşündüren uygulamaların şeriatçılıkla ya da İslami faşizmle vb. bir ilgisi yoktur. Askeri biçimiyle olsun sivil biçimiyle olsun, faşizm ya da Bonapartizm gibi olağanüstü rejim biçimlerinin tarihsel pratikle ortaya çıkmış tanımları ve göstergeleri bellidir. Kimse Marksizmin bilimsel kazanımlarını tarumar etmeye kalkmamalıdır. (Bu konuda ayrıntılı bilgi ve Marksist bir tahlil için bkz. Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme - Olağanüstü Burjuva Rejimlerin Marksist Bir Tahlili, Tarih Bilinci Yayınları)

“Birinci Cumhuriyet”

Sosyalist solun Kemalist kesimlerinin önceleri “numarasız” olarak telaffuz ettikleri, şimdi ise “Birinci” dedikleri Cumhuriyet’te buldukları pek değerli şeyler nelerdir? Çoğu bunu açık biçimde tarif etmekten utangaçça kaçınsa da, ilgili metinlere bakıldığında genel olarak “bağımsızlıkçılık”, “laiklik” ve “aydınlanmacılık” gibi hususların sayıldığını görüyoruz. Yine iddiaya göre, yeni gelen cumhuriyet bunları tasfiye etmiştir. Günümüz dünyasında işçi sınıfının öncelikle üzerine titizleneceği değerler olarak böylesi hususların sıralanıyor olması bile, önümüzde duran şeyin açıkça bir işçi sınıfı sosyalizmi değil burjuva sosyalizm anlayışı olduğuna işaret ediyor. Aynı şekilde, bir ülkede rejim değişikliği tespitinin bu tür ölçülere (bağımsızlıkçılık, laiklik, aydınlanmacılık) bağlanması da doğrusu Marksist siyasal analiz sahasında yeni bir buluş (!) olarak nitelendirilmeyi hak ediyor!

Ama bu sıralanan öğelere somut olarak baktığımızda daha gülünç bir manzarayla karşılaşırız. Örneğin bağımsızlık meselesine baktığımızda, söylenenlerden sanırsınız ki Türkiye bağımsız bir burjuva devlet olmaktan çıkmış ve bir sömürge durumuna girmiştir. Bugün artık dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasında girmiş ve bunu temsil eden G-20’de yer alan, sermaye grupları dünyanın dört bir yanında yatırımlar yapan ve bölgede yayılmacı politikalar güden alt-emperyalist (emperyalist hiyerarşinin alt basamaklarında) bir ülke konumundaki Türkiye’nin bağımsızlığını yitirdiğini iddia etmek iyice gülünç olmaktadır.

Artık bıktırıcı hale gelmiş olsa da temel gerçekleri yinelemek durumundayız. Entegre bir dünya ekonomisi üzerine yükselen bir dünya sistemi olarak kapitalizmde tüm ülkeler hiç kuşkusuz eşitsiz bir temelde ama karşılıklı olarak birbirine bağlı ve dolayısıyla bağımlıdır. Elbette bu genel karşılıklı bağımlılık temeli üzerinde farklı ülkelerin göreli bağımsız hareket yetenekleri farklı farklıdır ve bu da esas olarak güçle orantılıdır. Geleceğin sosyalist dünyasının sözde “tam bağımsızlık” adalarının toplamından oluşmayacağı açık olduğu gibi, bunun sosyalist ideallerle bağdaşmadığı da açıktır. Bu nokta bir kez netleştirilince, bağımsızlık denen sorunun da siyasal bir sorun olduğu ve bunun da tümüyle siyasal olarak bağımsız bir devlet anlamına geldiği açıklığa kavuşur. Bunun da tek anlamı, bir ülkenin, geçmişte dünyada yaygın bir durum olan sömürge ya da yarı-sömürge statüsünde olmamasıdır. Bunun dışında bağımsızlık/bağımlılık sorunun devrimci işçi sınıfı ve Marksizm açısından bir politik mücadele konusu olarak anlamı yoktur. TC 1923’ten beri bağımsız bir devlettir.

Laikliğe gelince, Türkiye’de burjuva devletin hiçbir zaman gerçek anlamda laik olmadığını, devletin her zaman o uzun burnunu dinin içinde tutmuş olduğunu uzun boylu anlatmaya gerek var mıdır? Türkiye’de laikliğin olmadığının en temel kanıtı ve dev bir abidesi olan Diyanet, o yüce “Birinci Cumhuriyet”in eseridir. AKP’nin gelmesi ve son dönem yaşanan değişimlerle bu noktada anayasal ve yasal açıdan bir değişiklik olmamıştır. Okullarda zorunlu din dersi eğitimi ise bilindiği gibi 12 Eylül faşizminin bir ürünüdür.

Yok eğer, “laikliğin elden gitmesi” gibi feryatlarla kastedilen, üniversitelerde türban yasağının şu an için fiili olarak önemli ölçüde kaldırılmış olmasıysa, bu konuda ilk söylenecek şey, bu uygulamanın bizzat laikliğin evrensel ilkelerinin bir gereği olduğudur. Laik bir devlet kişilerin eğitim hakkını inanca göre sınırlayamaz! Kaldı ki bu sorun bile yasal olarak kesin biçimde çözülebilmiş değildir. Dini inançlarının gereği olarak bir başörtüsü takıyorlar diye –üstelik reşit olma yaşına gelmiş– genç kızların eğitim hakkından mahrum bırakılmalarını sosyalizm adına savunmak, ancak utanç verici bir tutum olabilir.

Kemalist cumhuriyetin aydınlanmacılığı konusunda ise Marksist Tutum olarak daha evvel söylediğimiz şu sözleri hatırlatmak isteriz: “Tek parti diktatörlüğüne dayanan Kemalist cumhuriyeti «Aydınlanma devrimi» olarak kutsamak, bırakalım Marksizmi, genel demokratlık ve ilericilik kriterlerine göre bile, Aydınlanmanın çağrıştırdığı özgürlükçü, demokratik değerleri ayaklar altına almak anlamına gelmektedir. Ancak asıl hazin olan, Marksizm tarafından aşılmasının üzerinden neredeyse iki asır geçtikten sonra, komünistlik iddiasında olanların Aydınlanmayı bayraklaştırmalarıdır. Bırakalım komünizm kisvesine bürünmüş Kemalistler bizzat Kemalizmin paçavraya çevirdiği Aydınlanmaya «elden gitti» diye ağıtlar yakadursunlar, devrimci işçi sınıfını aydınlatan ışık burjuva Aydınlanmanın değil Marksizmin ışığı olmaya devam edecektir.” (İlkay Meriç, Burjuva Aydınlanmacılığı ve Marksizm/2, MT, Şubat 2011)

Sadece bu sınırlı ölçüde ele aldığımız hususlara bakmak bile 1923’te kurulan burjuva cumhuriyetin bugün işçi sınıfı açısından savunulacak ya da bağra basılacak pek büyük bir değeri olmadığı ortaya çıkar. Elif Çağlı’nın ifade ettiği gibi, “M. Kemal önderliği altında gerçekleşen 1923 burjuva devrimi, 1908’in yarım kalmış işini, güdük bir tarzda tamamlayan bir tepeden devrimdir. (…) Bu tür tepeden devrimlerin özelliği, demokratik burjuva devrimlerden farklı olarak geniş emekçi kitlelerin demokratik istemlerine yer vermemesi, onların aktif desteğini peşine takmamasıdır. Tersine kitleleri dışlayarak ve baskılayarak, tepeden bazı zorunlu dönüşümleri gerçekleştirip kapitalist gelişmenin önünü açmaya çalışırlar. Toprak reformu gibi geniş emekçi kitlelerin çıkarına olan demokratik dönüşümleri gerçekleştirme kapasitesine sahip değildirler. Nitekim TC örneği tamamen bu tespitleri doğrular.” (Bonapartizmden Faşizme, s.222-3)

Aynı eserde bizim burada eleştirdiğimiz sosyalist kılığındaki sol Kemalizmin tutumları ve cumhuriyetin kuruluşunu damgalayan Kemalizmin niteliği konusu da şöyle değerlendirilmektedir: “Sol Kemalizm, Türkiye sosyalist hareketini zehirlemiş bulunan ve de zehirlemeye devam eden tehlikeli bir kaynaktır. Sol Kemalizme göre, Milli Mücadele asker-sivil zinde güçlerin öncülüğünde yürütülen şanlı bir anti-emperyalist mücadeledir. Bu güçlerin burjuva sınıf karakterini ve baskıcı yönünü görmeye yanaşmayan sol Kemalistler, Kemal’e ve Kemalizme olduğundan fazla ve farklı bir devrimci nitelik atfederler. İşin gerçeğinde hiç de anti-emperyalist olmayan ve tepeden inme tarzda gerçekleşen burjuva devrimini ve onun liderliğini, bir tür küçük-burjuva radikalizmi, Jakobenizm olarak yorumlarlar. (…) Oysa ne Kemal ve benzerleri Jakobendir ne de Jakobenizm tepeden inme devrimciliktir.

“(…) Jakobenizm, burjuva devrimleri kapsamında olumlu bir eğilimi, devrimci tutumu temsil eder. Tepeden inme devrimcilik ise Bismarkçılıktır. Türkiye örneğinde Kemalizmdir. Kitleleri devrimci dönüşüm eyleminden dışlayan, eski rejimle radikal biçimde hesaplaşmayan ve devlet bürokrasisinin himayesinde bir burjuvalaşma süreci yaşatan Kemalizm, burjuvazinin devrimci demokrat eğilimi Jakobenizme oranla siyasal açıdan gerici bir ideolojik ve politik çizgiyi temsil etmiştir.” (s.230-1)

Bu tepeden inme burjuva devrimciliği sonucunda oluşan rejim ise sıradan bir burjuva demokrasisi bile olmayıp, despot bir baskı rejimidir. “Çöken Osmanlı İmparatorluğu’ndan geri kalan coğrafyada kurulan burjuva TC’nin siyasal yapısı, burjuva demokratik devrim sürecini yaşamış ülkelerde oluşan çok partili siyasal yapılanmaya benzemez. Millet Meclisinin ilk dönemi bir mücadele sürecinin ve ittifakların ürünü olduğundan, değişik siyasal unsurları, sol görüşlü vekilleri, Laz ve Kürt temsilcilerini içermiştir. Fakat M. Kemal liderliğinin İstiklal Mahkemelerini kurdurtarak muhaliflerini ortadan kaldırması ve Takrir-i Sükun kanunu ile sol örgütleri ve siyasetçileri tasfiye etmesiyle, Kemal’in kişisel hegemonyasıyla somutlanan bir yönetim biçimi kurulmuştur. Böylece Türkiye’de 1925 sonrasındaki siyasal yapı bir Meclisi içerse bile, bu asla Batı tipi bir burjuva demokrasisi olmamıştır. (age, s.225)

* * *

Tüm bu hususları alt alta koyup topladığımızda, TC devletinin 88. yılına girmekte olduğu şu günlerde, önümüzde beliren gerçek durumu ve bunun işçi sınıfı açısından ifade ettiği şeyleri kısaca şöyle ortaya koyabiliriz:

Türkiye’de son yıllarda yaşanmakta olan değişikliği olağan burjuva rejimden olağanüstü bir rejime geçiliyormuş ya da tersiymiş gibi göstermek abartılıdır ve gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Ne olağan parlamenter rejimden faşizmin ya da Bonapartizmin bir türüne geçilmektedir ne de tersi geçerlidir. Yaşanmakta olan, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana süregelen asker-sivil bürokrasinin siyasal alan üzerindeki hâkimiyetini sağlayan özgün mekanizmaların şu ya da bu ölçüde tasfiyesidir. Bu tasfiye mevcut olağan burjuva rejimin genel çerçevesi içinde gerçekleştirilmektedir.

Bir yönüyle Kemalizm de demek olan vesayet mekanizmalarının tasfiyesi, son tahlilde yüksek rütbeli subayların, diğer bürokratların ve onların etrafındaki egemen sınıf kesimlerinin oluşturduğu kast tipi yapının çözülmesi sorunudur. Burada belirtilmesi gereken bir husus, bu sürecin tamamlanmamış olduğudur. Bazı hassas olgular hâlâ yerinde durmaktadır. Birincisi bu fiili durum henüz tümüyle hukuki olarak tescillenmemiştir. Yani somutlamak gerekirse, örneğin Genelkurmay Savunma Bakanlığı’na bağlanmamıştır. İkinci bir baş çeken askeri yargı sistemi hâlâ yerinde durmaktadır. Darbelere hukuki bir meşruiyet zemini sunan 35. madde yerli yerinde durmaktadır. Yeni anayasa sürecinde muhtemelen bu hususlara da el atılacaktır. Öte yandan, bu hukuki tescil boyutu kendi başına önemli olmakla beraber, bir diğer önemli husus Türkiye’de ordunun subay yetiştirme düzeneğidir. Daha lise çağında çocukların özel bir kast doktriniyle yetiştirildikleri bir sistemden bahsediyoruz. Elbette genel toplumsal gelişme ve vesayet sisteminin fiili ve hukuki olarak bitirilmesi anlamına gelen değişiklikler zaman içinde subayların özel dünya görüşünü törpüleyecektir. Ancak Kemalist doktriner askeri eğitim sistemi yine de uzun süre etkisini sürdürecektir. İstifa eden genelkurmay başkanı Işık Koşaner’in açığa çıkan ses kaydında sarf ettiği sözler bu anlayışı açık biçimde ortaya koymaktadır. Koşaner bu konuşmasında 35. maddenin kaldırılıp kaldırılmamasının hiçbir önemi olmadığını, kim ne derse desin “rejimi koruma ve kollama vazifesinin” TSK’nın en doğal ve temel görevi olmaya devam edeceğini vurguluyor. Dolayısıyla zayıf bir hükümet geldiğinde vesayetçi reflekslerin yeniden hortlayabileceği ihtimalini hatırda tutmak gerekiyor.

Bu hususlar elbette Türkiye ve benzeri ülkelerde hüküm süren bu tür özgün yapılara ilişkin yönleri ortaya koymaktadır. Diğer yandan bu özgünlükler temizlendiğinde ortalık günlük güneşlik olmayacaktır. Çünkü geriye kapitalist sömürü düzeninin “evrensel norm” niteliğindeki baskı mekanizmaları kalacaktır. Ve bu çerçevede konuşacak olursak, askeri darbeler, olağanüstü rejimler kapitalizmin doğasında vardır.

Vesayet mekanizmalarının tasfiyesi, sosyalist geçinen sol Kemalistlerin aksine, işçi sınıfı açısından üzülecek bir şey değildir. Diğer birçok anlamının yanı sıra devlet aygıtında iplerin bürokrasiden siyasetçilere, seçilmemişlerden seçilmişlere doğru geçmesi anlamına gelen bu süreç genel olarak burjuva demokrasisinin normuna doğru bir ilerlemedir. Ancak tüm bunların işçi sınıfının demokratik talepleri asçısından son derece yetersiz olduğu açıktır.

Bugün işçi sınıfının önündeki asıl gündem ve sorunlar güya cumhuriyetin elden gitmesi, ya da aynı anlama gelmek üzere, “laiklik”, “Türkiye’nin bağımsızlığı” ya da “aydınlanma” değil; işçi sınıfının ekonomik, sosyal, siyasal hak ve özgürlüklerine yönelik yoğunlaşan saldırıları püskürtmek, başta işçi sınıfının örgütlenmesi ve mücadelesinin önündeki engeller olmak üzere Türkiye’de her zaman kısıtlı olmuş olan demokratik hak ve özgürlükleri ilerletmek, Kürt halkına yönelik baskı ve şiddete karşı çıkarak onun kendi kaderini özgürce tayin etmesini sağlamak, emperyalistleşen Türkiye’nin bölgede girişmeye hazırlandığı yayılmacı ve militarist politikaları boşa çıkarmak ve tüm bunları proleter devrimci bir perspektif içinde gerçekleştirmektir.

İşçi sınıfının karşı karşıya olduğu bu gerçek sorunların çözümü, Stalinist bir ufukla, yani devletçi bir sosyalizm anlayışıyla mümkün değildir. Bu anlayışa sahip TKP gibi kesimler, “İkinci Cumhuriyet”in karşısına “sosyalist cumhuriyet” projesini koyuyorlar sözümona. Ancak bu sosyalist cumhuriyetin işçi sınıfının egemenliğini somutlayan bir işçi devleti olmadığını biliyoruz. Bu anlayışta olanların “sosyalist cumhuriyet”i, tepeden inme bir bürokratik kararname cumhuriyetidir. Devrimci Marksistler ise 1917 Ekim Devriminde olduğu gibi, hakiki bir işçi sınıfı devrimi ve işçi sovyetleri üzerinde yükselen bir işçi devletinden yanadırlar ve bunun için mücadele ederler. Böylesi bir devletin ifade ettiği cumhuriyet enternasyonalist karakterde bir işçi sovyetleri (konseyler) cumhuriyeti olacaktır.



[1] ÖDP’deki hâkim siyasal eğilimin önde gelen isimlerinden Melih Pekdemir.

[2] Bu Arap ve İslam düşmanlığının Kemalist kesimde çok hâkim bir duygu olduğunu vurgulamakta fayda var. Bunun skandal boyutlardaki son bir örneği Kemalist kesimlerin bugünlerdeki gözde gazetesi Sözcü tarafından verildi. 22 Eylül tarihli nüshası sekiz sütuna çift satır verilen devasa manşette Erdoğan kastedilerek, “Tertemiz Alnını Arap’a Öptürdü” yazıyordu. Keza aynı gazetenin yazarlarından birinin (Mehmet Türker) bundan birkaç gün sonraki yazısının başlığı şöyle: “Bıktık bu Arap aşkından”

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 79, Ekim 2011