Navigation

Dünyanın Çivisi Çıktı

Son birkaç yılda dünya üzerinde birçok ülkede kitlesel isyanlar, halk hareketleri yaşandı. Bunlar, nedenleri, somut talepleri, kitleselliği, yaygınlığı, sınıfsal bileşimi vb. açılardan ülkeden ülkeye farklılıklar gösterse de, çeşitli kesimleriyle halk kitlelerinin hoşnutsuzluk içinde olduğunu ve bunu sokağa dökülerek ifade etme noktasına gelmiş olduklarını ortaya koymaktadır. 2000’li yılların başından bu yana yaşanan dönemi düşünecek olursak, bu durum daha da belirgin bir nitelik kazanmaktadır.

2000’li yılların başından itibaren, bir kolda anti-kapitalizm temalı küresel ölçekli protestolar üzerinden, bir kolda da Latin Amerika ülkelerinde birbiri ardına patlak veren kitle isyanları üzerinden bu hareketlilik birkaç yıl boyunca sürmüştü. Kısa bir aradan sonra, 2008’de patlak veren ekonomik krizle birlikte, başta güney Avrupa ülkeleri olmak üzere birçok gelişmiş kapitalist ülkede yine yaygın protestolar başladı ve Yunanistan örneğinde olduğu gibi bazı ülkelerde bu protestolar bugüne kadar sürdü. Ardından 2011 yılıyla birlikte Kuzey Afrika/Arap halklarını saran bir kitle isyan dalgası daha ortaya çıktı ve bu iki süreç çeşitli biçimleri itibariyle yer yer birbirinden de esin alarak bugüne kadar geldi.

Son aylarda ise, özel yönlerini unutmamak kaydıyla Türkiye’deki kitle protestolarına, Brezilya ve ikinci kez olmak üzere Mısır’da yaşanan kitle hareketliliklerine tanık olundu. Ayrıca bunlara paralel olarak Yunanistan, Portekiz ve Bulgaristan’da da kitle gösterilerinin yaşanmakta olduğunu görüyoruz.

2000’lerin başından beri yaşanan sürece bakacak olursak, yukarıda andıklarımızın yanı sıra, belirli aralıklarla ABD’de, Fransa’da, İngiltere’de, İsveç’te vb. göçmen emekçilerin kitlesel patlamalarına tanık oluyoruz. Yine son yıllarda, çeşitli Avrupa ülkeleri ile Latin Amerika ülkelerinde yer yer ülke hayatını felç edici nitelikte kitlesel ve radikal öğrenci gösterileri yaşandı. Bu gösteriler bazı durumlarda işçi hareketiyle de birleşti. Hindistan’da belirli aralıklarla yaşanan geniş ölçekli grevleri ve İran’da yaşanan rejim karşıtı kitle gösterilerini de bu dönemin kitle hareketliliklerine ekleyebiliriz. Bu genel tablo içinde birçok ülkede açıkça devrimci durumlar bile oluştu. Denebilir ki birkaç bölgedeki az çok durgunluk dışında dünyanın “çivisi çıkmış” gibidir.

Komplo mu, kapitalizmin bunalımı mı?

Burjuva hükümetler geniş kitlelerin hoşnutsuzluğundan tedirginlik duyarlar. O nedenle kitle hareketlerini gözden düşürmeye ve onun niteliğini gözlerden saklamaya çalışırlar. Bu uğurda başvurdukları harcıâlem karalamalardan biri, söz konusu hareketlerin “karanlık ve dış kaynaklı birtakım odakların” ürünü ya da kışkırtması olduğu iddiasıdır. Bir başka ifadeyle, bu hareketlerin tümüyle bir komplo ürünü olduğunu iddia ederler. Kapitalizmin çürüme çağı olan emperyalizm döneminde, gırtlak gırtlağa bir rekabetin ortasında en âlâsından komploların vuku bulmakta olduğunu elbette biliyoruz. Ancak koca kitleler sırf birilerinin canı istediği için ayağa kalkmazlar.

Geniş kitlelerin devlet güçleriyle açık çatışmaya dek varan yaygın ölçekli hareketleri kolayına olmaz. Eğer böylesi bir durum söz konusuysa ortada ciddi hoşnutsuzluklar var demektir. Geniş kitleler spor olsun diye canlarını tehlikeye atacakları türde kalkışmalara yönelmezler. Doğadaki süreçlerde olduğu gibi toplumsal süreçlerde de kitleler daima en az direnç hattını izlerler. Yani yüz yüze geldikleri sorunları en az dirençle karşılaşacakları, en kolay, en zahmetsiz yollardan çözmeye yönelirler. Ancak köklü sorunlar söz konusu olduğunda bu yollar gerçek bir çözüm sunmazlar. Yine de kestirme yol arayışları kolay kolay bitmez, ta ki bu yollar tükenip iflas edene kadar. O zaman artık sokağa dökülme vakti gelmiştir.

Gerçek şu ki, kapitalizm tarihinin en derin tıkanıklıklarından birini yaşıyor. Gözlemlediğimiz dünya ölçeğindeki kitle gösterileri hiç kuşkusuz bunun bir göstergesi. Zengin kapitalist ülkelerde bile bunların yaşanıyor olması en tartışılmaz türden bir kanıt oluşturuyor. Kitle hareketleri çeşitli bakımlardan ülkeden ülkeye farklılıklar gösterebilse de, bazı temel ortak noktalar kendisini açıkça ortaya koymaktadır. Mücadelelerin çoğunda, ekonomik krizle birlikte daha belirgin ve şiddetli bir hâl alan kapitalizmin tarihsel tıkanıklığının yarattığı sonuçlar doğrudan sebepleri oluşturuyor.

Ekonomik planda işsizlik, yoksulluk, eşitsizlik istikrarlı biçimde artıyor. Çalışma koşulları birçok yönden ağırlaşıyor. Çalışma temposu, çalışma süreleri artıyor, çalışmanın işçi üzerindeki bedensel ve ruhsal basıncı olağanüstü ölçüde yükseliyor. Dahası, düzenin efendileri tarafından bile kapitalist ekonominin gidişatı bağlamında tüm bunların düzelebileceğine dair bir umut ışığı yakılamıyor. Aksine efendiler genel olarak kitleleri daha da kötüsüne hazırlamakla meşguller. Tüm bunlar kapitalizmin “altın çağı” denilen İkinci Dünya Savaşı sonrası 20-25 yıllık dönemin şartlarının tümüyle tersyüz olması anlamına geliyor. Bizzat Obama yeni yaptığı bir konuşmada, ortalama bir ABD vatandaşının 2013 yılında 1999 yılından daha az kazandığını, şirketlerin kârlarına kâr kattığını ve 2009’dan bu yana şirket genel müdürlerinin maaşlarının yüzde 40 arttığını itiraf etti. (Radikal, 27.07.2013)

2000’lerin başından itibaren patlak veren ve genel olarak anti-kapitalizm temalı denebilecek olan küresel gösteriler serisini doğuran dolaysız sorunlar bunlardı. Yaklaşık olarak aynı dönemde başlayan Latin Amerika ülkelerindeki kitle isyanlarında da sorun buydu. Artan yoksullaşma ve geleceksizleşme Latin Amerika’nın neredeyse tüm ülkelerinde sert kitle mücadelelerini tetikledi. Başkanlar, hükümetler devrildi, yeni anayasalar yazıldı, çeşitli geleneksel burjuva partiler tarihin çöp sepetine gittiler vb.

Elbette bunalım kendisini sadece dolaysız ekonomik sorunlarda ifade etmiyor. Dünya üzerinde devletler arası gerilimler, çatışmalar artıyor. Savaşlar ve militarizm yükseliyor. Irkçı-faşist hareketler hortluyor ve güçleniyor. Demokratik özgürlükler kısıtlanıyor ve gitgide daha baskıcı yasalar çıkarılıp uygulanıyor. Bu da kimi durumlarda savaş karşıtı mücadele ve hareketlerin patlak vermesine, kimi durumlarda zengin metropollerin varoşlarında göçmen işçi isyanlarına, kimi durumlarda da siyasi-kültürel baskılara, artık katlanılmaz hale gelen diktatörlüklere karşı tepki eylemlerine yol açıyor. Aslında ekonomik ve siyasal sebepler katıksız biçimde birbirinden ayrı değildir. Aksine sıkı biçimde iç içedir. Örneğin göçmenlerin isyanında itilip kakılmaya, aşağılanmaya karşı isyan ile yoksulluğa, işsizliğe, ekonomik eşitsizliğe isyan ayrıştırılamaz biçimde iç içedir. Dahası şu ya da bu sebeple patlak veren kitle eylemleri eninde sonunda siyasal bir varlık olan devletin çıplak zor aygıtıyla yüz yüze geliyorlar ve böylece hemen her toplumsal sorun ister istemez bir siyasal sorun haline geliyor.

Nitekim kitlelerin tüm dünyada geçmişe göre daha sık biçimde sokaklara dökülmeleri bu bağlamda bir başka noktayı ortaya çıkarıyor. Kitleler mevcut politik sistemin şimdiye kadarki alışıldık kanalları üzerinden sorunlarına çözüm bulamıyorlar. Sokak kitleler için gitgide siyasetin daha fazla yapıldığı bir mekân olmaya başlıyor, giderek daha fazla meşrulaşıyor. Bu nokta özellikle gelişmiş kapitalist ülkeler bakımından dikkat çekici. Çünkü bu ülkeler görece zenginlikleri ve uzun yılların gelişmesi üzerine oturmuş işleyiş sistemleri ile siyaset için sokağın gerekmediği ayrıcalıklı bölgeler olarak genel bilince kazınmışlardı. Sokak, geri kalmış ve düzenli işleyen bir politik-hukuki sistemi olmayan fakir ülkelere özgü bir şey olarak görülüyordu. Oysa şimdi büyük bir eğitimli işsiz nüfusu barındıran bu ülkelerde özellikle işçi sınıfının bu yeni katmanları, eski zamanların devrim ruhunu çağrıştıran isimleriyle (“Öfkeliler” vb.), sokağın siyasetteki yerinin bir kez daha hatırlanmasına ve meşruiyetinin yeniden ortaya konmasına vesile oluyorlar.

Eylemler sürecinde bu yeni eğitimli genç işçi kuşaklarıyla yapılan görüşmelerde ve yine bunlar üzerine yapılan incelemelerde, burjuva akademisyenlerin ve araştırma kuruluşlarının elde ettiği önemli bulgulardan biri, bu gençlerin mevcut siyasal sistemin kendilerine kendi kaderleri üzerinde hiçbir kontrol olanağını sunmadığını keşfetmiş olmaları. “Hayatımız elimizden alınıyor, tam bir geleceksizliğe mahkûm ediliyoruz ve fakat biz mevcut sistem dâhilinde buna hiçbir müdahalede bulunamıyoruz.” Gençlerin söyledikleri üç aşağı beş yukarı böyle.

Açık diktatörlüklerin olduğu Tunus ve Mısır gibi ülkelerdeki benzer durumdaki genç eğitimli işçiler açısından durum daha da böyle. O nedenle bu ülkelerde ekonomik sorunlarla siyasal baskıya tepki iç içe geçmiş biçimde eylemlere yansıdı. Örneğin Arap halklarını saran halk isyanları dalgasının tetiklendiği Tunus’ta süreç üniversite mezunu işsiz bir gencin pazarcılık yapmasına da mani olunması üzerine kendini yakmasıyla başladı. Sonradan ortaya çıktı ki, benzer kendini yakma eylemleri Tunus’ta bundan önce de olmuş. Bu noktada başlıktaki soruya dönebiliriz: O gencin bir komplo tezgâhının parçası olarak kendini yakıp canına kıydığına kim inanır?

Öte yandan egemenler, sahibi oldukları sistemin hastalıklı doğasının bilincinde olduklarından, kendi cephelerinden önlemlerini almaktadırlar. Yani efendisi oldukları “bu dünyaların en iyisi” sistemlerinde köklü bir sorun olduğunu kabul etmeyip de, suçu birtakım “sütü bozukların” üstüne atarken, elleri boş durmayıp derinden tedbirler almaktadırlar. Ortada köklü bir sorun yoksa bunlar neden diye sormazlar mı adama? Bu tür önlemler de sistemin nesnel sorunlar ürettiğini ve insanların doğal olarak bunlardan mustarip olduğunu göstermektedir. “Büyük Birader” önlemleri bu noktada iyice belirginlik kazanmaktadır.

Özellikle insanların attığı her adımın gözetlenip kaydedilmesi ve bu verilerin özel yöntemlerle işlenmesi kendi başına muazzam bir baskı aygıtı haline gelmiştir. İnternette kimin ne yaptığı takip edilmekte, tüm haberleşme gizli devlet birimleri tarafından izlenmekte, insanlar çok değişik bakımlardan kategorize edilerek takip edilmektedirler. Devletlerin ve büyük iletişim şirketlerinin tüm sahte özgürlükçü, demokrat beyanatlarına rağmen son zamanlarda örnekleri çoğalan ifşaatlar, takibatın korkunç düzeyini ortaya koymuştur. Bu durum aslında ilk bakışta görüldüğünden çok daha derin noktalara işaret etmektedir. Kapitalist düzenin baskı aygıtını her koldan ve ama çağımızda özellikle siber alanda tahkim etmesi onun nasıl korktuğunun ve nelere hazırlandığının bir ifadesidir.

Eksik olan

Tarihsel ölçekte bakıldığında, daha önce de çeşitli vesilelerle Marksist Tutum’da yer alan metinlerde belirttiğimiz üzere, dünya çapında sınıf mücadelelerinin yeni bir yükseliş dönemine girilmiştir. İnsanlık bu yeni devrimci çalkantı dönemine eskiye göre bazı avantajlar ve dezavantajlarla giriyor.

Yukarıda bahsettiğimiz üzere sayısız kitle eylemi ve kalkışmalar olmuş, milyonlar seferber olmuş, kimi ülkelerde devrimci durumlar oluşmuş, hükümetler devrilmiş, ama o kalkışmalara sebep olan temel sorunlar çözülmemiştir. Elbette hiçbir şey olmamıştır denemez. Kitle hareketi belli kazanımlar elde etmiştir. Ama zafer kazanılamamış, sorun kökünden halledilememiştir. O nedenle tekrar tekrar kitlelerin yeni denemeler yaptığına tanık oluyoruz.

Hükümetlerin, başkanların devrilmesi, hatta siyasal rejimlerin değişmesi gibi örnekler yaşanmasına rağmen işsizlik, yoksulluk, eşitsizlik, çok yönlü baskılar ve dolayısıyla emekçi kitlelerin huzursuzluğu devam etmektedir. Sorunun kapitalist sistemi ortadan kaldırmadan çözülemeyeceği uzun kanıtlamaları gerektirmiyor. Sorun ancak işçi sınıfının iktidarı bizzat kendi eline alıp bir işçi demokrasisi kurmasıyla gerçek çözüm yoluna koyulabilir, hükümet ya da başkan değiştirmekle değil. Burada kilit sorun, ayağa kalkan emekçilerin bilinç ve örgütlülük düzeyinin yetersizliğidir. O nedenle açığa çıkan muazzam enerji doğru yöne kanalize edilememektedir. Lenin Ekim Devriminin arifesinde bir toplantıda yoldaşlarına şunu söylüyordu:

“[İşçiler] neden iktidarı almıyorlar? Steklov şu nedenle bu nedenle diyor. Bu saçmalık. Gerçek şu ki proletarya yeteri kadar örgütlü ve bilinçli değildir. Bu kabul edilmelidir: maddi güç (kuvvet) proletaryanın ellerindedir, ama burjuvazinin daha hazırlıklı ve sınıf bilinçli olduğu ortaya çıkmıştır. Bu korkunç bir gerçek ve içtenlikle ve açıkça kabul edilmelidir. Ve insanlara da örgütsüz ve yeteri kadar bilinçli olmadıkları için iktidarı almamış oldukları söylenmelidir.” (Toplu Eserler, c.36, s.437)

Sosyalistlerin büyükçe bir bölümü kendiliğindenliğin sularında pürneşe kulaç atarken, bakın dünya burjuvazisinin başta gelen yayın organlarından biri olan Financial Times’ta yazan bir burjuva tarihçi, bu gerçeği nasıl da dile getiriyor. 24 Mayıs 2010 tarihli yazısında Simon Schama önce Avrupa ve Amerika’da bir toplumsal kalkışma olasılığının son derece net olduğunu belirttikten sonra, “ekonomik felâketin başlangıcı ile toplumsal öfkenin birikmesi arasında bir zamansal gecikme” olduğunu söylüyor ve “korku dolu bir şaşkınlığın” ardından kitlelerden “örgütlü seferberlik tehlikesi”nin geldiğini ekliyor. Görüldüğü gibi düzen açısından “tehlikeli” olanın ne olduğu çok açık: örgütlü seferberlik!

Benzer bir tespit bundan bir yıl sonra yapılmış bir BBC değerlendirmesinde de yer alıyor. Özellikle Amerika’daki durum bağlamında görüşme yapılan yazar, araştırmacı, tarihçi, yorumcuların görüşü BBC tarafından şu sözlerle aktarılıyor: “ABD’nin bir biçimde toplumsal kalkışma için olgunlaşmış olduğundan korkuyorlar, ama toplumsal örgütlenmenin yokluğu ve çaresizlik hissinin toplumsal hareketlerin toplaşıp maya tutmasına engel olduğunu söylüyorlar.” (Daniel Nasaw, Could world social unrest hit Amerika’s streets?) Dolayısıyla bu alıntılarda sadece, yazımızın genel temasını oluşturan sorun bağlamında toplumsal patlamaların nesnel olgular olarak öngörüldüğünü ve bunların sistemden kaynaklandığının itirafını görüyor değiliz, aynı zamanda bu patlamaların neden düzeni değiştirme noktasına gidemediğinin de tespit ve itiraf edildiğini görüyoruz. Burjuva uzmanlar açık biçimde örgütlülük/örgütsüzlük sorununun kilit niteliğini ifade etmektedirler. Burjuva uzmanların bile tespit ettiği şeyi küçük-burjuva sosyalistlerin idrak edememiş olması ise onların kararsız sınıf doğasını açıkça gözler önüne sermektedir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 101, Ağustos 2013