Navigation

1905

Lev Troçki

Ekim 1909





Bastil Sansürüne Hücum

Petersburg Sovyeti, basın özgürlüğünü savunan muhteşem bir kampanya –iyi örgütlenmiş, politik bakımdan mükemmel ve muzaffer bir kampanya– düzenledi. Bu mücadeledeki sadık yoldaşı, genç ama birleşik bir politik ve mesleki örgüt olan Matbaa İşçileri Sendikasıydı.

Ekim grevi öncesinde yapılan büyük bir sendika toplantısında, bir işçi sınıfı sözcüsü, “basın özgürlüğü bize yalnızca politik bir hak olarak gerekmiyor. Bu bir ekonomik taleptir. Sansür kıskacından kurtulan yazın, matbaa işine ve sanayinin diğer ilgili kollarına yayılacaktır” diyordu. O andan itibaren matbaa işçileri, sansür sınırlamalarına karşı sistemli bir kampanya başlattılar. Daha önceleri de, 1905 boyunca, illegal yazın yasal matbaalarda basılmıştı; fakat bu gizlice, küçük ölçekte ve çok büyük bir ihtiyatla yapılmıştı. Ekimden itibaren, tabandaki dizgiciler kitlesi illegal yazın yayınlama işine çekildi. Matbaalardaki konspiratif yöntemler neredeyse tamamen yok oldu. İşçilerin yayımcılar üzerindeki baskısı da arttı. Dizgiciler, baskıyı durdurma tehditleriyle, gazetelerin sansür koşullarına aldırılmadan yayınlanması konusunda ısrar ediyorlardı. Periyodik yayın temsilcilerinin 13 Ekimde bir toplantısı oldu. Bu toplantıda, Novoye Vremya’nın sürüngenleri aşırı radikallerle yan yana oturuyorlardı. Ve Petersburg basınından oluşan bu Nuh’un Gemisi, “hükümetten basın özgürlüğü için herhangi bir talepte bulunmamaya, bu özgürlüğü izin almaksızın tesis etmeye” karar verdi. Karar yurttaşlık cesaretini fısıldıyordu! Bereket versin ki genel grev, cesaretlerinin sınanmasını gereksiz kılarak, yayımcıların imdadına yetişti; ve ardından da “anayasa” yardımlarına koştu. Politik şahadetin Golgota’sı[1] büyük bir sevinçle, çok daha cazip olan, yeni bakanlıkla uzlaşma olanağının önünde geri çekildi.

17 Ekim bildirgesi basın özgürlüğü konusunda sessizdi. Bununla birlikte, Kont Witte, liberal temsilciler heyetine, bu sessizliğin bir muvafakat işareti olduğunu ve ilân edilen konuşma özgürlüğünün basına da uzandığını açıklıyordu. Fakat Başbakan, kendisi ne kadar güçsüzse sansürün de o kadar güçsüz olduğunun ortaya çıktığını ekliyordu. Sansürün kaderi yayıncılar tarafından değil, işçiler tarafından belirlendi.

Sovyet 19 Ekimde şöyle diyordu,

Yazı İşleri Merkez Müdürlüğü hâlâ duruyorken, sansürün mavi kalemi hâlâ yürürlükteyken, Çarın bildirgesi Rusya’da konuşma “özgürlüğü”nü ilân ediyor.… Basın özgürlüğü hâlâ işçiler tarafından kazanılmak zorunda. Temsilciler Sovyeti, sadece, sansür komitesine aldırmayan, sansür yasalarına boyun eğmeyi reddeden ve kendi gazetesini yayınlarken genel olarak Sovyetle aynı tarzda hareket eden editörlerin gazetelerinin yayınlanabileceği kararına varmıştır. Bu yüzden, dizgiciler ve diğer basın işçileri, ancak editörler basın özgürlüğünü uygulamaya hazır olduklarını bildirdikten sonra çalışacaklar. O zamana kadar gazete işçileri grevde kalacaklar ve Temsilciler Sovyeti grevdeki yoldaşlara gereken ücreti ödemek için gerekli tüm önlemleri alacak. Mevcut karara uymayan gazeteler satıcılarından toplanacak ve Temsilciler Sovyetinin kararına uymayan işçiler boykot edileceklerdir.

Birkaç gün sonra bütün gazete, broşür ve kitapları kapsayacak şekilde genişletilen bu karar, basın yasası haline geldi. Dizgicilerin grevi, genel grevle birlikte 21 Ekime kadar sürdü. Matbaa İşçileri Sendikası, anayasal bildirgeyi basmak için bile olsa grevi kesmemeye karar verdi ve bu karara harfiyen uyuldu. Bildirge yalnızca askerler tarafından basılan Hükümet Gazetesi’nde çıktı; bunun dışında sadece gerici Svet (Işık), Çarın 17 Ekim yeraltı beyanını kendi dizgicilerinin haberleri olmaksızın yayınladı. Svet, bu hareketinin bedelini çok pahalıya ödemek zorunda kaldı: matbaası fabrika işçileri tarafından yıkıldı.

Kışlık Saray’a yapılan Ocak ziyaretinin üzerinden sadece dokuz ay geçmiş olması mümkün mü? Aynı insanlar basın özgürlüğü bahşetmesi için Çara daha geçen kış yalvarmamışlar mıydı? Hayır, eskimiş takvimimiz yalan söylüyor! Devrimin kendine has bir kronoloji sistemi vardır, orada aylar onlarca yıldır, yıllarsa asırlar.

Yirmi bin işçi arasında, Çarın bildirgesini basacak tek bir vefalı matbaacı bulanamıyordu. Ama bildirge hakkında haberler içeren ve onun üzerine yorum yapan sosyal demokrat beyanlar, 18 Ekim gibi erken bir tarihte bile inanılmaz sayılarda yayılmıştı; Sovyete ait İzvestia’nın aynı gün yayınlanan ikinci sayısı her sokak köşesinde dağıtılıyordu.

Grevden sonra bütün gazeteler, bundan böyle sansürsüz yayınlanacaklarını duyurdular. Bununla birlikte çoğu, bu kararı almalarına neden olan gerçek nedenler hakkında tek bir söz etmediler. Sadece Novoye Vremya, Stolipin’in –geleceğin başbakanının kardeşi– kaleminden, öfkesini ürkekçe ifade ediyordu: biz özgür bir basına dönüşmekle bu özveride bulunmaya tümüyle hazırdık, ama bize geldiler, bizden talep ettiler, bizi zorladılar ve özveri hevesimizi kırdılar. Bunun dışında yalnızca, gerici Narodni Golos’un (Halkın Sesi) ve Fransızca yayınlanan diplomatik gazete Journal de St. Petersbourg’un editörü olan Başmakov vardı. O, liberaller gibi bu durumu gülümseyip sineye çekmeye hazır olmadığını göstedi; bakanlıktan, gazetelerinin bitmiş nüshalarının kopyalarını sansüre teslim etmeme izni aldı ve aşağıdaki hiddetli demeci Narodni Golos’ta yayınladı:

“Tehdit altında, bir yasayı ihlâl ederek”, diye yazıyordu polis yasallığının bu şövalyesi, “bir yasaya, kötü bir yasa da olsa, yasal yetkililer tarafından feshedilinceye kadar uyulmak zorunda olduğu şeklindeki kesin inancıma rağmen, bunu yapmayı hakkım olmasa da, ben bu sayıyı, istemeyerek, sansür kısıtlaması olmaksızın yayınlıyorum. Bana uygulanan manevi baskıyı bütün kalbimle protesto ediyorum ve en küçük bir fiziksel olanak doğduğu anda yasaya uymaya kararlı olduğumu, bu fırtınalı dönemde adımın grevciler arasında geçmesini bir utanç olarak karşıladığımı açıklıyorum. Aleksandr Başmakov.”

Bu demeç, resmi yasallık ile bu süreçte kendini kabul ettirmiş devrimci yasa arasındaki gerçek güçler ilişkisini kusursuzca göstermektedir. Haksızlık etmemek için şunu da eklememiz gerektiğini düşünüyoruz; bay Başmakov’un davranışı, kendi sayılarını sansüre göndermemek için Sovyete yazılı bir talimat için başvuran ve böyle bir talimatı da alan yarı-Oktobrist Slovo’nun davranışıyla ziyadesiyle kıyaslanabilir. Böyle insanlar eski rejimin otoritesine karşı gelmeye kalkışmadan önce yeni efendinin iznine ihtiyaç duyarlar.

Matbaa İşçileri Sendikası her an nöbetteydi. Bugün bir yayımcının atıl durumdaki sansür bürosuyla temasa geçerek Sovyetin kararını çiğneme girişimine son veriyordu. Ertesi gün bir pogrom ilânını bastırmak için atıl bir baskı makinesini kullanma planını engelliyordu. Bu tür durumlar giderek sıklaşıyordu. Pogrom yazınıyla mücadele, “bir grup işçi” imzasını taşıyan ve “yeni Çarlar” dedikleri sosyal demokratlara karşı isyan çağrısı yapan bir bildirinin 100.000 nüshalık siparişine el konulmasıyla başladı. Bu pogrom bildirisinin orijinal metni Kont Orlov-Davidov ve Kontes Musin-Puşkin imzalarını taşıyordu. Dizgiciler Sovyetten talimat istediler; Yürütme Komitesi yanıt verdi: basımı durdurun, stereo­tipleri yok edin, bitmiş bütün nüshalara el koyun. Ve Yürütme Komitesi, doğuştan soylu serserilerin orijinal bildirisini, kendi yorumları eşliğinde sosyal demokratların gazetesinde yayınladı.

Hem Yürütme Komitesi hem de Matbaa İşçileri Sendikası tarafından kabul edilen genel prensip, şiddete ve pogromlara doğrudan çağrıda bulunmayan metinlerin basımına izin vermekti. Dizgicilerin birleşik çabaları sayesinde bütün pogrom yazını özel matbaalardan uzak tutuldu, bu tür metinler yalnızca kapıları ve kepenkleri sıkıca kapalı polis şubesinde ve jandarma müdürlüğünde, daha önce devrimcilerden ele geçirilen ve elle çalışan matbaa makineleriyle basılıyordu.

Genel olarak söylersek, gerici basın hiçbir engelle karşılaşmadan yayınlanıyordu. İlk günlerde az sayıda istisna olduğu doğrudur. Dizgicilerin gerici bir makale üzerine kendi yorumlarını basma girişiminden ve katıksız karşı-devrimci demeçlere karşı birkaç protestodan haberdarız. Moskova’da, bazı dizgiciler, o günlerde ortaya çıkan Oktobrist grubun programını basmayı reddetmişlerdi.

17 Ekim Birliği’nin gelecekteki başkanı olan Guçkov, kırsal bir kongrede, “sizin için basın özgürlüğü var!” diyerek yakınıyordu. “Ne diye başka bir yol izleyelim, bu eski rejim işte. Bize kalan tek şey, eski rejimde kullanılan yöntemleri kullanmaktır: basılmaları için materyalleri yurtdışına göndermek ya da bir yeraltı matbaasına girişmek.”

Söylemeye gerek yok, kapitalist özgürlüğün ikiyüzlülerinin öfkesi sınır tanımıyordu. Kendilerini haklı görüyorlardı, çünkü dizgicinin bastığı metinden sorumlu olmadığını savunuyorlardı. Fakat bu olağanüstü günlerde, politik tutkular öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, bir işçi, görev başında dahi olsa, devrimci sorumluluk duygusunu bir an için olsun kaybetmezdi. Bazı gerici basımevlerindeki dizgiciler işlerini bırakmaya kadar gittiler, böylece kendi iradeleriyle kendilerini yoksulluğa mahkûm ettiler. Şüphesiz kendi sınıflarına karşı gerici ya da liberal iftiraları dizmeyi reddederken, hiçbir şekilde basın özgürlüğünü ihlâl etmiyorlardı. En kötü durumda, kendi kontratlarını ihlâl ediyorlardı.

Fakat sermaye, işçileri en iğrenç işlere (cezaevleri ve savaş gemileri inşa etmek, prangalar yapmak, burjuva yalanlarla dolu yazıları basmak) zorlayan vahşi “özgür iş” metafiziğiyle öyle çok doymuştur ki, böyle işleri yapmayı ahlâki nedenlerle reddetmeyi, hem “emek özgürlüğü”nün hem de “basın özgürlüğü”nün fiziksel bir ihlâli olarak damgalamaktan asla usanmaz.

* * *

22 Ekim, uzun zaman süren bir esaretten kurtulan Rus gazetelerinin ilk kez sahneye çıkışına tanık oldu. Eski ve yeni burjuva gazetelerinin istedikleri herşeyi söyleme olanağı, onlar için bir nimet değil bedduaydı, çünkü bu önemli günlerde söyleyebilecekleri hiçbir şeyleri yoktu; sözcük dağarcıkları yeni okuyucuya söyleyebilecekleri veya söylemeleri gereken sözcükleri kapsamıyordu; çünkü sansürün kalkması onların iç sansür memurlarına, daima omuzları üzerinden otoriteye bakma alışkanlıklarına dokunmamıştı; şimdi politik kekemeliklerini yüce devlet adamlığı togasıyla[2] örten ve onu panayır radikalizminin soytarı kukuletasıyla süsleyen bu kardeşliğin ortasında, sosyalist basının temiz ve güçlü sesi birdenbire ortaya çıktı.

“Gazetemiz devrimci proletaryanın organıdır” diye ilân ediyordu sosyal demokrat Naçalo. “Rus proletaryası, fedakâr mücadelesiyle önümüzde ifade özgürlüğünün yolunu açtı. Bu ifade özgürlüğünü Rus proletaryasının hizmetine adıyoruz.” Bizler, devrimin yeraltı hayatına köstebekler gibi yıllarca önderlik etmiş sosyalizmin Rus gazetecileri, bulutsuz semaların, taze havanın ve ifade özgürlüğünün değerini biliyorduk. Çıraklığımızı gericiliğin karanlık gecelerinde, sert rüzgârlar eserken ve baykuşlar öterken geçirdik. Korkunç kıyamet canavarı karşısında, sayıca küçük, güçsüz, dağınık, tecrübeden yoksun, neredeyse çocuk olan bizler. Baştan aşağı uluslararası militarizm zırhıyla donanmış güçlü düşman karşısında, yalnızca uluslararası sosyalizm hakikatine sınırsız güvenle silahlanan bizler. “Yasal” toplumun kuytu köşelerine ve yarıklarına saklanarak, otokrasiye savaş ilân etmiştik, bir ölüm kalım mücadelesine girişmiştik. Silâhımız neydi? Söz. Eğer hapiste geçen saatler ve partimizin her devrimci sözcük için ödediği sürgün hesaplanacak olsaydı, karşımıza çıkan sayılar dehşet verici olurdu; yaşamsal enerji ve kanla dolu tüyler ürpertici bir istatistik!

Kapan ve tuzaklarla dolu uzun yolda, illegal yazar ile illegal okuyucu arasında illegal aracılar bulunur: dizgici, nakliyeci, dağıtıcı. Ne büyük bir çaba ve tehlikeler zinciri! Yanlış bir adımda bütün iş heba olur. Kaç matbaa makinesine, daha çalışmaya başlayamadan el konuldu! Kaç yazın eseri daha okuyucuya ulaşamadan jandarma avlularında yakıldı! Ne kadar emek heba edildi, ne kadar enerji felç edildi, kaç yaşam harap edildi!

Yalancı memur sınıfının ve tescilli liberalizmin rotatiflerine, acınacak durumdaki gizli hektograflarımız ve el yapımı gizli el baskı makinelerimizle karşı koyuyorduk. Bu, Krupp’un tüfeklerine karşı bir Taş Devri baltasıyla savaşmak değil de nedir? Bize gülmüşlerdi. Ve şimdi, Ekim günlerinde, Taş Devri baltası kazanmıştı. Devrimci ifade açıkta yayınlanıyordu, kendi gücü karşısında hayrete düşmüş ve sarhoş olmuştu.

Devrimci basın muazzam bir başarı elde etmişti. Petersburg’da iki büyük sosyal demokrat gazete yayınlanıyordu, her ikisi de, iki-üç haftada tirajı 100.000’e çıkan ucuz bir gazete gibi, daha yayınlandıkları ilk günlerden itibaren 50.000’den fazla aboneye sahiptiler. Sosyal-devrimcilerin gazetesinin de tirajı fazlaydı. Aynı zamanda, kısa bir sürede kendi sosyalist basınını kuran taşra da, başkentin büyük ve sürekli artan sayılardaki devrimci yayınlarını hararetle talep ediyordu.

Diğer tüm politik koşullar gibi basının durumu da, ülke içinde bölgeden bölgeye değişim gösteriyordu. Herşey, o bölgede gericiliğin mi yoksa devrimin mi daha güçlü oluşuna bağlıydı. Sansürün başkentteki varlığı neredeyse son bulmuştu. Taşrada hâlâ devam ediyordu ama başkent gazetelerinin sesinden etkileniyordu, dizginleri iyice gevşetmişti. Polisin devrimci basına karşı mücadelesi, birleştirici bir fikirden yoksundu. Bireysel yayınlara el koyulması için emirler çıkarıldı, fakat hiç kimse ciddiyetle bu emirleri yerine getirmeye çalışmadı. El koyuldu sanılan sosyal demokrat gazeteler, yalnızca işçi bölgelerinde değil, Nevski Bulvarında da açık açık satılıyordu. Taşra, başkent basınını cennetten gelen mucizevi bir yiyecek gibi yiyip yutuyordu. Gazete almayı bekleyenlerin oluşturdukları uzun kuyruklar, tren istasyonunda posta trenlerinin gelmesini bekliyorlardı. Satıcılar talebe yetişmek için gerçekten yırtınıyorlardı. İnsanlar Russkaya Gazeta’nın yeni sayısını açıyor ve ana makaleleri sesli sesli okumaya başlıyordu. Tren istasyonu tıklım tıklım doluyor ve gürültülü bir toplantı salonuna dönüşüyordu. Bu, iki-üç gün devam etti ve sonra sistemin parçası haline geldi.

Ama bazen polisin bütün pasifliği azgın bir şiddetle yer değiştiriyordu. Jandarma çavuşları, daha tren vagonlarından çıkmasına fırsat kalmadan “isyana teşvik eden” Petersburg basınına el koyuyor ve hemen oracıkta imha ediyordu. Hiciv dergileri, kudurmuş polis için özel bir hedef teşkil ediyordu. Bunlara karşı kampanyada başı çeken kişi, daha sonra basındaki çizimlere yeniden ön sansür uygulamayı öneren, İçişleri Bakanı Durnovo’ydu. Onlardan nefret etmek için iyi bir nedeni vardı: karikatürcüler, bir zamanlar III. Aleksandr tarafından yapılan bir tanımdan esinlenerek, İçişleri Bakanının bir domuz bedenine iliştirilen aptal kafasını resmetmekten asla vazgeçmiyorlardı. Fakat hiciv dergilerinden nefret eden yalnız Durnovo değildi; Çarın bütün yaverleri, refakatçılar, mabeyinciler, emir subayları ve diğerleri, intikam hırsıyla dolu bir öfke içinde Durnovo’yla birleşiyorlardı.

Ve bu çete, sonunda, bakanlığın “Devlet Dumasının yasal onayından önce, basın özgürlüğünün derhal uygulamaya koyulmasını” kararlaştırmış olduğu basın yasasında değişiklik yapmayı başardı. Bir başka deyişle, Petersburg proletaryası sayesinde halihazırda kazanılmış olan basın özgürlüğünü kısıtlamakta fiilen başarılı oldular. Basını yine idarenin ellerine bırakan 24 Kasım geçici kuralları, grev ya da gösteriye teşviği, silahlı kuvvetlere hakareti, hükümet etkinlikleriyle ilgili yalan beyan yaymayı, ve nihayet, genel olarak yalan söylentiler çıkarmayı ceza kapsamındaki suçlar haline getirdi. Rusya’da her türden “geçici kurallar”, genellikle yürürlükteki yasaların en uzun süreli biçimidir. Bunun doğruluğu, basını düzenleyen geçici kurallarla da kanıtlanmıştır. Devlet Dumasının toplanmasının askıya alındığı açıklanınca, bu kurallar genel bir boykota uğradılar ve Witte’nin bakanlığı gibi havada asılı kaldılar. Fakat karşı-devrimin Aralıktaki zaferi, bunların uygulanmasına zemin hazırladı. “Geçici kurallar” yürürlüğe girdi ve bunlara bir yandan “suçların övülmesi”ni cezalandıran, diğer yandan taşra ve şehir valilerine ihtiyari yetkiler veren bir madde eklendi. Bu sert “kurallar” birinci Dumada da, ikinci Dumada da ayaktaydılar ve şüphesiz üçüncüsünde de sağ salim duracaklardır.

* * *

Basın özgürlüğü mücadelesinin tarihiyle bağlantılı olarak, İşçi Temsilcileri Sovyetinin İzvestia’sının yayınlanış hikâyesini anlatmak yine bize düşüyor. Bu devrim bültenlerinin yayınlanmasının tarihi, Rus proletaryasının konuşma özgürlüğü mücadelesinde ilginç bir sayfa oluşturur.

“Anayasa” yayınlanmadan önce basılan ilk sayının, hem boyutları hem de nüsha adedi çok küçüktü. Özel bir matbaada, para karşılığı, gizlice basılmıştı. İkinci sayı 18 Ekimde basıldı.[3] Bir grup gönüllü, bir süre sonra sosyalist devrimcilerin eline geçecek olan radikal Sin Otyeçestva’nın (Vatanın Oğlu) basıldığı atölyeye gitti. Müdüriyet tereddüt içindeydi. Durum hâlâ karışıktı ve hiç kimse devrimci bir yayının basılmasının ne gibi sonuçlar doğurabileceğini söyleyemiyordu.

“Şimdi bizi tutukluyor musunuz yani” demeye cüret ediyor müdüriyetten biri.

“Tutuklusunuz” oluyor yanıt.

“Silâh zoruyla” diye ekliyor cebinden revolver çıkaran diğer gönüllü.

“Tutuklusunuz! Hepiniz tutuklusunuz!”

“Herkes içeri, kimse dışarı çıkmasın!”

“Telefonunuz nerede? Telefonu al!”

Çalışma başlıyor. Boyuna yeni insanlar geliyor; gazeteciler, dizgiciler. Dizgicilerden matbaalara gitmeleri ve işe başlamaları, gazetecilerden yeni haberler yazmaları isteniyor. Bu yer adeta bir arı kovanı gibi çalışıyor.

Obşçestvennaya Polza (Halkın Refahı) matbaası işgal ediliyor. Girişler tutuluyor. Nöbetçiler yerleştiriliyor.

Ustabaşı stereotip atölyesine giriyor. Matrisler[4] vuruluyor, ocak yakılıyor. Etrafta yabancı yüzler.

“Kimsiniz? Bunu yapmanıza kim izin verdi?” yeni gelen, heyecanlanarak ve ocağı söndürmeye çalışarak soruyor. Uzak durmasını, aksi takdirde onu tuvalete kilitleyeceklerini söylüyorlar.

“Neler oluyor burada?”

Ona Sovyetin İzvestia’sının üçüncü sayısının basıldığı söyleniyor. “Niçin daha önce söylemediniz? Sakıncası yok … Ben her zaman hazırım…” ve tecrübeli zanaatkâr işe koyuluyor.

“Baskıyı nasıl yapmayı düşünüyorsunuz? Elektrik kesik” diyor tutuklu müdür.

“Hangi santralden elektrik alıyorsunuz? Bağlantıyı yarım saat içinde onartacağız.”

Müdür elektrik santralinin ismini söylüyor, ama şüpheci. Hiç değilse özel binalara biraz ışık sağlanabilir mi diye, günlerdir boş yere bağlantıyı onartmayı deniyor; denizcilerin grevcilerin yerine geçtiği santral, yalnız devlet kurumlarına elektrik veriyor.

Tam yarım saat sonra elektrik geliyor, makineler çalışmaya başlayabilir. Yöneticilerin yüzünden saygı dolu bir şaşkınlık okunuyor. Birkaç dakika sonra, santrale gönderilen işçi elinde görevli memurdan bir notla geri dönüyor. İşçi Temsilcileri Sovyetinin ricası üzerine, Bolşaya Podyaçeskaya, 39’a verilen elektrik, Obş­çest­vennaya Polza matbaası için onarılmıştır. Sonunda bir imza.

Uyum içinde ve hatta sevinçle, “baskıncılar” ve “tutuklular” hep birlikte üçüncü sayının çok sayıda kopyasını çıkarıyorlar.

Sonunda polis İzvestia’nın nerede basıldığını buluyor. Matbaaya geliyorlar, ama çok geç: bütün kopyalar götürülmüş ve galeler[5] ortadan kaldırılmış. İkinci grev sırasında, 3-4 Aralık akşamına kadar, polis, hareket halindeki “uçan ekip” Izvsetia’yı yakalamayı başaramadı. Yakalanma işi, ikinci gün çalışmaya devam ederken, Naşa Jizn (Bizim Hayatımız) matbaasında oldu. Kapıların açılması reddedilince, polis onları kırarak açtı. Simanovski şöyle yazar: “Tüfeklerle donanmış silahlı bir bölüğün koruması altındaki polis, elde revolverlerle matbaaya zorla girdi, fakat süngüleri görmelerine rağmen rahat rahat işlerine devam eden matbaa işçilerinin sergiledikleri manzara onları utandırmıştı.”

“Biz hepimiz İşçi Temsilcileri Sovyetinin emriyle buradayız” diye açıkladı işçiler, “ve polisin geri çekilmesini istiyoruz, aksi taktirde makinelerin güvenliğinden sorumlu olamayız.”

Polisle görüşmeler sürerken ve polis orijinalleri ve provaları toplayıp bunları tablalara mühürlerken ve kalıpları dizerken, tutuklanmış işçiler de hiç vakit kaybetmiyorlardı; askerler ve polisler arasında derhal ajitasyona başladılar, yavaşça Sovyetin onlara yönelik konuşmasını okuyor ve İzvestia’yı dağıtıyorlardı. Dizgiciler isimleri alındıktan sonra serbest bırakıldılar, matbaanın kapıları mühürlenip önüne bir polis muhafızı dikildi. Fakat ertesi gün gelen müfettişler hiçbir şey bulamadılar! Kapılar kilitliydi, mühürlere dokunulmamıştı, ama ne dizgiler, ne provalar, ne de orijinaller ortalıkta görünmüyordu. Herşey Birjevye Vedomosti’nin (Borsa Gazetesi) matbaasına transfer edilmişti. İzvestia’nın altıncı sayısı orada hiçbir engel olmadan basıldı.

6 Kasım akşamı da yine bu türden daha büyük bir olaya tanık olundu: Novoye Vremya’nın devasa yazı işlerinin yönetimine el koyuldu. Bir gün sonra, bu nüfuzlu aşağılık gazete olaya iki makaleyle yer ayırdı, bunlardan birinin başlığı şöyleydi: Resmi proleter gazete nasıl basılır.

Hikâye “kurban”a şöyle görünüyordu:

Saat 18:00 sularında yazı işlerine üç genç adam uğradı. Müdür de tesadüfen aynı sırada geldi. Ona ziyaretçiler olduğu bildirildi ve o da onları yazı işleri bürosuna çağırdı.

“Herkesi dışarıya yollayın” dedi içlerinden biri müdüre. “Sizinle yalnız konuşmalıyız.”

“Siz üç kişisiniz bense yalnız” dedi müdür; “sizinle tanıklar önünde konuşmayı tercih ederim.”

“Sizden herkese yan odada beklemelerini söylemenizi rica ediyoruz, sadece birkaç şey söyleyeceğiz size.”

Müdür kabul etti. Sonra ziyaretçiler, Yürütme Komitesinin emriyle geldiklerini, kendilerine Novoye Vremya’nın yazı işlerine el koyma ve İzvestia’nın yedinci sayısını orada basma talimatı verildiğini söylediler.

“Bunu sizinle tartışamam” dedi müdür. “Burası benim değil; sahibine danışmalıyım.”

“Binayı terk edemezsiniz, eğer sahibine ihtiyacınız varsa, ona buraya gelmesini söyleyin” diye yanıtladılar temsilciler.

“Ona telefonda söyleyebilirim.”

“Hayır, telefonda yapabileceğiniz tek şey ona buraya gelmesini söylemeniz.”

“Tamam.”

Müdür vekillerin refakatinde telefona gitti ve Suvorin’den (Jr.) oraya uğramasını rica etti. Suvorin iyi olmadığını söyleyerek bunu reddetti ve yerine yazı kurulunun bir üyesi olan Goldstein’i gönderdi. Goldstein, birkaç noktayı kendi cesaretini göstermek niyetiyle aşırı vurgulaması dışında, olayların gidişatını oldukça doğru bir şekilde anlatır.

Yazı işlerine geldiğimde gaz lambası sönük ve cadde tamamen karanlıktı. Yazı işleri binasının dışında ve yan tarafında birkaç küçük insan topluluğu gözüme ilişti. Kapının önündeki kaldırımda sekiz-on kişi vardı. Bahçenin iç tarafında, çitin tam yanında ise üç-dört kişi daha vardı. Bir ustabaşı beni karşıladı ve büroya götürdü. Orada yazı işleri müdürü ve büyük ihtimalle işçi olan tanımadığım üç genç adam vardı. İçeri girdiğimde ayağa kalktılar.

“Ne söyleyeceksiniz beyler?” diye sordum.

Yanıt yerine, adamlardan biri bana, İşçi Temsilcileri Sovyetinin İzvestia’nın gelecek sayısının Novoye Vremya matbaasında basılmasına yönelik talimatlarını içeren bir kağıt verdi. Emir, bir kağıt parçasına yazılmış ve lastik mühürle damgalanmıştı.

“Sıra sizin yazı işlerine geldi” dedi habercilerden biri bana. “Bununla ne demek istiyorsunuz?” diye sordum.

“Gazetemizi daha önce Rus, Naşa Jizn, Sin Otyeçestva ve Bir­jevye Vedomosti’de bastık ve şimdi de burada basacağız. Suvorin adına, işimizi bitirene kadar bizi ihbar etmeyeceğinize dair şeref sözü vermelisiniz.”

“Suvorin adına konuşamam ve kendi adıma şeref sözü vermeye de niyetim yok.”

“Bu durumda sizi buradan çıkarmayacağız.”

“Zor kullanacağım, sizi uyarıyorum silahlıyım.”

“Biz de sizin kadar silahlıyız” diye yanıtladı temsilciler revolverlerini çıkararak.

“Bekçiyi ve ustabaşını çağır” dediler müdüre.

Müdür yüzüme baktı ne yapayım derecesine. Omuzlarımı silktim. Bekçiyi çağırdılar ve pöstekisini çıkarmasını istediler. Ustabaşı da büroya çağrıldı. Hepimiz tutuklandık. Bir dakika sonra bir kalabalığın merdivenlerden çıktığını duydum. Büronun kapısında ve bekleme odasında insanlar vardı.

İşgal gerçekleşmişti.

Üç temsilci, aşırı hareketli bir şekilde bir içeri bir dışarı gidiyorlardı.

“Bakar mısınız, sorabilir miyim” dedim temsilcilerden birine, “hangi makineyi kullanmayı düşünüyorsunuz?”

“Rotatif makinası.”

“Ya zarar verirseniz?”

“Onu çalıştıracak çok iyi bir adamımız var.”

“Ya kağıtlar?”

“Sizinkileri alacağız.”

“Ama bu hırsızlık!”

“Başka çaremiz yok …”

Sonunda bay Goldstein boyun eğdi, sessiz kalmaya söz verdi ve gitmesine izin verildi:

Aşağıya indim. Bahçe yolu tamamen karanlıktı. Bahçe kapısının hemen yanında, bekçiden alınan pöstekiyi giymiş revolverli bir “proleter” nöbet tutuyordu. Diğeri bir kibrit yaktı, üçüncüsü de anahtarı kilide soktu. Kilit döndü, kapı açıldı ve dışarı çıktım.

Gece sakin geçti. Kendisine, hiçbir şey söylemeyeceğine dair yemin ederse gidebileceği söylenen yazı işleri müdürü, gitmeyi reddetti. Proleterler kalmasına izin verdiler. Dizgi işi çok yavaş ilerliyordu ve kopya çok seyrek aralıklarla çıkıyordu. Baskı için son malzemeler henüz gelmemişti. Müdür işi hızlandırmak için öneride bulunduğunda, yanıt şöyle oldu: “Aceleye gerek yok, daha çok zamanımız var!” Her ikisi de çok tecrübeli olan mizanpajcı ve tashihçi, sabah 5:00’a kadar çalıştılar.

Dizgi 6:00’da bitti. Daha sonra matris kalıplarını vurmaya ve stereotipleri dökmeye başladılar. Grev yüzünden stereotip için ocağı ısıtacak gaz yoktu. İki işçi bir yere gönderildi ve gaz geldi. Bütün dükkânlar kapalıydı, ama bütün gece boyunca hiç zorlanmadan yemek sağlandı. Dükkânlar proleterler için açıldı. Saat 7:00’da resmi proleter gazete basılmaya başlandı. Rotatifi kullanıyorlar ve verimli bir şekilde çalışıyorlardı. Baskı 11:00’a kadar devam etti. Sonra matbaa temizlendi, gazete tomarları taşındı ve dışarıda yeterli sayıda toplanmış olan at arabalarına yüklendi. Polis bütün bunları ertesi gün öğrendi ve çok şaşırdı.

İş bittikten yalnızca bir saat sonra, bir bölük piyade, birkaç Kazak ve birkaç üniformalı kapıcı eşliğindeki bir polis birliği, İzvestia’nın yedinci sayısına el koymak için Matbaa İşçileri Sendikasının binalarını bastı. Güçlü bir direnişle karşılaştılar. Onlara eldeki nüshaların (basılan 35.000’den yalnız 153’ü) gönüllü olarak teslim edilmeyeceği söylendi. Sendika binalarının polis baskınına uğradığını duyan birçok matbaadan işçi, sonraki gelişmeleri gözlemlemek için, Kasım grevinden sonra daha yeni başladıkları işlerini tekrar durdurdular. Polis bir anlaşma önerdi: orada olanlar başlarını çevireceklerdi, polis de İzvestia nüshalarını kapacaktı ve resmi kayıtlarda ele geçirmenin zorla olduğu ifade edilecekti. Fakat bu anlaşma öfkeli bir şekilde reddedildi. Polis zor kullanmayı göze almadı ve tek bir İzvestia nüshası alamadan tam bir savaş düzeni içinde geri çekildi.

Novoye Vremya yazı işlerinin ele geçirilmesinden sonra, şehir valisi polis yönetimine, ileride bölgelerinde benzer bir ele geçirme olduğunda bütün polis memurlarının sert bir biçimde cezalandırılacağını bildirdi. Yürütme Komitesi, sadece genel grevler sırasında ortaya çıkan İzvestia’nın, gerektiğinde aynı şekilde basılmaya devam edileceğini ilân ederek yanıt verdi. Ve gerçekten de, Aralık grevi sırasında, İkinci İşçi Temsilcileri Sovyeti (birincinin tutuklanmasından sonra) dört İzvestia sayısı daha yayınladı.

Novoye Vremya’nın yayınladığı yazı işlerine yapılan baskının ayrıntılı raporu, hiç beklenmeyen bir sonuç doğurmuştu. Taşradaki devrimciler bu modelden yararlandılar ve ondan sonra devrimci yazını yayınlamak için matbaa işgalleri tüm Rusya’ya geniş ölçüde yayıldı. Bununla birlikte “ele geçirme” sözcüğü sadece belli kayıtlar koyarak kullanılmalıdır. Müdürlerin sadece bir şey –sorumluluktan kaçmak– istediği ve bu yüzden tutuklanmaya tamamen hazır olduklarını ifade ettikleri liberal gazetelerin yazı işlerinden söz etmiyoruz. Fakat Novoye Vremya da dahil, en çok reklâmı yapılan olayda bile, bütün personelin aktif ya da pasif sempatisi olmasaydı ele geçirme olanaksız olurdu. Bir defasında işgal önderi sorumluluğu yazı işleri personelinden alarak bir “kuşatma durumu” ilân etmişti, kuşatılanlarla kuşatanlar arasındaki ayrım ortadan kalkmıştı, “tutuklu” dizgiciler devrimci metinleri dizmek için can atıyorlardı, makine operatörü baskıda yerini almıştı ve müdür hem kendi adamlarını hem de diğerlerini daha hızlı çalışmaları için teşvik ediyordu. Başarı, dikkatle hazırlanmış bir ele geçirme planıyla ve fiziksel güçle değil, onsuz Sovyetin hiçbir faaliyetinin anlaşılamayacağı o devrimci birlik atmosferiyle güvenceye alındı.

İlk bakışta, Sovyetin gazetesini basmak için niçin riskli bir yöntem olan gece baskınlarını seçtiğini anlamak zor olabilir. Sosyal demokrat basın o sırada oldukça açık bir şekilde çıkıyordu. Onun niteliği İzvestia’dan biraz farklıydı. O, Sovyetin kararlarını yayınlıyor ve toplantılarını tam olarak haber yapıyordu. Doğru, İzvestia neredeyse yalnız genel grev dönemlerinde, diğer basın sessizken ortaya çıkıyordu. Fakat Sovyetin yasal sosyal demokrat gazeteleri grevden muaf tutması ve böylece burjuva basının yazı işlerine baskın düzenleme mecburiyetinden kendini kurtarması mümkün olmaz mıydı? Yine de bunu yapmadı. Neden?

Eğer soru yalıtık olarak ele alınırsa yanıtlanamaz. Ama Sovyeti, kökenleri ve bütün taktikleriyle bir bütün olarak, kendini düşmana uyarlayamadığı ve uyarlamak istemediği, alanını kahramanca genişleterek ve yolu üzerindeki bütün engelleri silip süpürerek dosdoğru ilerlediği o devrimin en yüksek gerilim anındaki en yüce haklarının örgütlü cisimleşmesi olarak görürsek herşey netleşir. Tüm yaşamın durma noktasına geldiği genel grevler sırasında, eski rejim Hükümet Gazetesi’ni kesintisiz basmayı sürdürmeyi bir onur meselesi saydı ve bunu askeri birliklerinin koruması altında yaptı. Sovyet bunun karşısına, devrimin kendi gazetesini yayınlanmasını güvence altına alan silahlı işçi müfrezeleriyle çıktı.




[1] İsa’nın çarmıha gerildiği yer. (ç.n.)

[2] Eski Roma’da hür erkek yurttaşların özellikle resmi yerlere giderken giydikleri uzun ve dikişsiz beyaz giysi. (ç.n.)

[3] Aktaracağımız diğer tüm olaylar, Sovyetin “uçan matbaa”sının baş örgütleyicisi Yoldaş Simanovski tarafından Sovyetin İzvestia’sını Nasıl Yayınladık başlığı altında yayınlanan notlara dayandırılmıştır.

[4] Matris: Zımba vuruşu ya da kazıma yoluyla bir harfin ya da bir tipo işaretinin kalıbını çukur olarak almış paralelkenar. Matrisler el dizgisi hurufatlarının dökümünde ve mekanik dizgide kullanılırlar. (ç.n.)

[5] Gale: Matbaacılıkta, kenarlarından ikisi üzerinde bir gönye bulunan ve üzerine elle ya da mekanik olarak tipografi dizgi satırları yerleştirilen madeni levha. (ç.n.)