Bölüm 24: “İlk Birikim”
1. İlk Birikimin Sırrı
Marx, daha önceki bölümlerde paranın sermayeye nasıl dönüştüğünü, sermayeyle nasıl artı-değer ve artı-değerle de nasıl daha fazla sermaye elde edildiğini gördüğümüzü hatırlatır. Bilindiği üzere, sermaye birikimi artı-değerin varlığını, artı-değer kapitalist üretimi, bu ise kapitalistlerin elinde önemli büyüklükte sermaye ve emek gücü kütlelerinin varlığını bir ön koşul olarak gerektirir. “Dolayısıyla, bütün bu hareket, ancak kapitalist birikimi önceleyen ve kapitalist üretimin sonucu değil, onun çıkış noktası olan bir «ilk birikim»in (Adam Smith’te «previous accumulation») varlığını kabul ederek kurtulabileceğimiz bir kısır döngünün içindeymiş gibi görünür.”
İlk günahın teolojide oynadığı rolün aşağı yukarı aynısını, ekonomi politikte ilk birikim oynamıştır. Ekonomi politikçilerin ilk birikim konusundaki yaklaşımlarını Marx esprili bir vurguyla şu şekilde özetler: “Adem Baba elmayı ısırdı ve insan ırkı günahı yüklendi. Günahın kaynağı, onu geçmişe ait bir öykü olarak anlatarak açıklanır. Evvel zaman içinde, bir tarafta çalışkan, akıllı ve her şeyden önce de tutumlu bir seçkinler grubu, diğer tarafta tembel, ellerine geçen her şeyi ve daha fazlasını har vurup harman savuran bir serseriler grubu vardı. Teolojinin ilk günah efsanesi bize, kuşkusuz, insanoğlunun ekmeğini alnının teriyle kazanmaya nasıl mahkûm edildiğini anlatır; ekonomik ilk günah tarihi ise, buna ihtiyaç duymayan insanların nasıl olup da var olabildiklerini açıklar.” Marx, böylesine çocukça safsataların egemenlerin mülkiyet hakkını savunmak için ekonomi politikçiler tarafından tekrarlanıp durduğunu belirtir. Oysa “Gerçek tarihte, en önemli rolü fethin, boyunduruk altına almanın, soygun için insan öldürmenin, kısacası zorun oynadığı bilinir”. Gerçekte ilk birikim yöntemleri her şey olabilir, ama saf ve temiz olmadıkları kesindir.
Önemli bir hususun tekrar hatırlanması gerekir. Üretim ve geçim araçları nasıl kendiliklerinden sermaye değilse, para ve meta da kendiliklerinden sermaye değildir. Bunların sermayeye dönüştürülmesi gerekir. “Ne var ki, bu dönüşmenin kendisi ancak belli koşullar altında olabilir: birbirlerinden tamamıyla farklı iki meta sahibi karşı karşıya gelmeli ve bunlar arasında ilişki kurulmalıdır; bir yanda, sahip bulundukları değerler toplamını başkalarının emek güçlerini satın alarak artırmaya can atan para, üretim ve geçim aracı sahipleri, öte yanda, kendi emek güçlerini satan ve dolayısıyla emek satıcısı olan özgür işçiler yer almalıdır.”
“İşçiler iki anlamda özgür olmalıdır; köleler, serfler vb. gibi, doğrudan doğruya üretim araçları arasında yer almamalı, ama bağımsız çalışan çiftçiler vb. gibi de üretim araçları kendilerine ait olmamalıdır; bu gibi şeylerden yoksun, serbest ve boş kimseler olmalıdırlar. Meta piyasasındaki bu kutuplaşma ile birlikte kapitalist üretimin temel koşulları yerine gelmiş olur.” Sermaye ilişkisi, işçilerle üretim araçları mülkiyetinin birbirlerinden ayrılmış olmasını gerektirir. “Kapitalist üretim, kendi ayakları üzerinde durabilecek hale gelir gelmez, bu ayrılmayı korumakla kalmaz, bunu giderek büyüyen bir ölçekte yeniden üretir. Dolayısıyla, sermaye ilişkisini yaratan süreç, işçiyi kendi çalışma koşullarının mülkiyetinden ayıran süreçten başka bir şey olamaz; bu, bir yandan, toplumsal geçim ve üretim araçlarını sermayeye, öte yandan, dolaysız üreticileri ücretli işçilere dönüştüren süreçtir. Demek oluyor ki, ilk birikim denilen şey, üreticileri üretim araçlarından ayıran tarihsel bir süreçten başka bir şey değildir. Bunun bir «ilk» süreç olarak görünmesi, sermayenin ve sermaye ile uyuşan üretim tarzının tarih öncesi dönemini oluşturmasından ileri gelir.”
Marx’ın incelemesine konu olan Batı toplumlarında, onun belirttiği gibi, kapitalist toplumun ekonomik yapısı feodal toplumun ekonomik yapısından doğup gelişmiştir. Feodal yapının çözülmesiyle, kapitalist yapıyı oluşturacak unsurlar serbest hale gelmiştir. Emekçi, ancak, toprağa bağlı ve bir başka kimsenin serfi ya da kölesi olmaktan çıktıktan sonra kendisi üzerinde tasarrufta bulunabilir, yani işçileşebilirdi. Ayrıca onun metasını (kendi işgücünü), onu satın alacak bir pazarın bulunduğu her yere götürebilen özgür bir emek gücü satıcısı olabilmesi için, loncaların egemenliğinden, bunların çırak ve kalfalara uygulanan hükümlerinden ve kısıtlayıcı çalışma kurallarından kurtulması gerekiyordu. Bundan dolayı, üreticileri ücretli işçilere dönüştüren tarihsel hareket, bunların serflikten ve lonca zincirlerinden kurtarılmaları olarak görünür ve burjuva tarihçiler için meselenin yalnız bu yönü söz konusudur. “Ama öte yandan, bu yeni kurtarılmış insanlar, ancak, bütün üretim araçlarından ve eski feodal düzenin kendilerine sağladığı bütün yaşama güvencelerinden yoksun bırakıldıktan sonra, kendi kendilerinin satıcıları durumuna gelir. Ve onların mülksüzleştirilmesinin öyküsü, insanlık tarihine kandan ve ateşten harflerle yazılmıştır.”
Yeni bir güç olan sanayici kapitalistler ise yalnızca lonca ustalarını değil, ama aynı zamanda zenginlik kaynaklarının sahipleri olan feodal beyleri de yerlerinden etmek zorundaydı. “İktidara gelişleri, bu yanıyla, isyan ettirici ayrıcalıklarıyla birlikte feodal iktidara, öte yandan, üretimin serbestçe gelişmesine ve insanın insan tarafından serbestçe sömürülmesine engel olan zincirleriyle birlikte loncalar düzenine karşı girişilmiş ve zaferle sonuçlanmış bir savaşın ürünü olarak görünür. Bununla beraber, sanayi şövalyelerinin kılıç şövalyelerini alt etmesi, ancak, kendilerinin sorumlusu olmadıkları birtakım olaylardan yararlanmalarıyla mümkün olmuştu. Bunlar, bir zamanlar Roma’da azat edilenlerin kendi patronus’larının efendileri haline gelmek için kullandıkları yöntemler kadar aşağılık yöntemlerle başarıya ulaştı.”
Şurası önemli ki, hem ücretli emekçiyi, hem de kapitalisti doğuran gelişmenin çıkış noktası, tarihte emekçinin köleleşmesiydi. Kapitalist ilerleme emekçinin kölelik biçiminde bir değişmedir, feodal sömürünün kapitalist sömürüye dönüşmesidir. Bu süreci kavramak için tarihte çok fazla geriye gitmenin gerekli olmadığını belirtir Marx. “Kapitalist üretimin ilk belirtileriyle dağınık olarak bazı Akdeniz kentlerinde daha 14. ve 15. yüzyıllarda karşılaşılmakla beraber, kapitalist dönem ancak 16. yüzyılla başlar. Kapitalist üretimin ortaya çıktığı her yerde, serfliğin ortadan kaldırılması çoktan başarılmış ve Orta Çağın en parlak ürünü olan egemen kentler düzeni çoktandır yok olma yolunu tutmuş bulunuyordu.”
Marx’ın belirttiği üzere, gelişmekte olan kapitalist sınıfın ilerlemesine aracılık eden bütün köklü dönüşümler, ama hepsinden önemlisi de büyük insan kitlelerinin geçim araçlarından birdenbire ve zorla koparılıp özgür ve korunmasız proleterler olarak emek piyasasına fırlatıldığı anlar, ilk birikim tarihinin çığır açıcılarıdır. “Kır üreticisinin, köylünün topraktan yoksun bırakılması, bütün sürecin temelini oluşturur. Bu mülksüzleşmenin tarihi farklı ülkelerde farklı renklere bürünür, farklı aşamalarını farklı sıralarla ve farklı tarih dönemlerinde geçirir. Bunun klasik biçimine sahip olduğu tek yer İngiltere’dir.” İngiltere’yi örnek alışımızın nedeni budur der Marx ve buraya düştüğü dipnotta İtalya’daki duruma değinir.
“Kapitalist üretimin en erken geliştiği İtalya, serflik ilişkilerinin de en erken çözüldüğü yer oldu. Serf, burada, yaşamakta bulunduğu topraklar üzerinde kendisine zaman aşımı yoluyla herhangi bir hak sağlamaya vakit bulamadan, kurtulmuştu. Kurtulması ile özgür ve korunmasız proleter haline gelmesi ve çoğu Roma İmparatorluğu zamanından kalan kentlerde yeni efendilerin hükmü altına girmesi bir oldu. Dünya piyasasında 15. yüzyılın sonlarından itibaren meydana gelen köklü değişiklikler Kuzey İtalya’nın ticaretteki üstünlüğünü sona erdirince, karşıt yönde bir hareket başladı. Kentli işçiler kitleler halinde kırlara sürüldü ve buralarda, bahçecilik tarzında yürütülen küçük tarım faaliyetinin o zamana kadar görülmemiş bir gelişme göstermesini sağladılar.”
2. Kır Nüfusunun Topraktan Yoksun Bırakılması
“İngiltere’de serflik 14. yüzyılın sonuna doğru fiilen ortadan kalkmıştı. O zamanlar nüfusun çok büyük bir çoğunluğunu, 15. yüzyılda ise daha da büyük bir kısmını, mülkiyet haklarının üstüne geçirilmiş feodal kılıf ne olursa olsun, kendi topraklarını işleyen özgür köylüler oluşturuyordu. Derebeylerine ait büyük malikânelerde kendisi de bir serf olan eski bailiff’in (kâhyanın) yerini özgür kiracı çiftçi almıştı. Ücretli tarım işçileri, kısmen boş zamanlarını büyük mülk sahiplerinin işlerinde çalışarak değerlendiren köylülerden, kısmen de bağımsız, göreli ve mutlak sayıları küçük bir kesim oluşturan asıl ücretli işçilerden oluşuyordu.” Marx buraya düştüğü dipnotta önemli bir hususa dikkat çeker. “Şurası asla unutulmamalıdır ki, serf bile, sırtında haraç ödeme yükümlülüğü olan bir sahip olmakla beraber, sadece evinin çevresindeki toprak parçasının sahibi olmakla kalmıyor, aynı zamanda ortak toprakların sahipleri arasında yer alıyordu.”
Marx’ın açıkladığı üzere, bütün Batı Avrupa ülkelerinde feodal üretimin belirgin özelliği toprakların mümkün olduğu kadar çok sayıda “alt-feodaller” arasında bölünmüş olmasıydı. “Feodal beyin kudreti, diğer bütün kudret sahiplerininki gibi, mülklerinin sayısının büyüklüğüne değil, uyruklarının sayısına dayanıyor ve bu da kendi başlarına çalışan köylülerin sayısına bağlı bulunuyordu.” Marx burada da dipnotta önemli bir hususa dikkat çeker: “Katıksız feodal toprak düzeni ve gelişmiş küçük köylü tarımı ile Japonya bize, Avrupa Orta Çağının, çoğu kez burjuva önyargılarıyla dolu tarih kitaplarımıza göre, aslına çok daha sadık bir tablosunu sunar. Orta Çağın sırtından «liberal» olmak çok kolay bir şeydir.”
İngiltere toprakları 1066 yılında Norman dükünün işgaliyle başlayan Norman fethinden sonra, her biri çoğu zaman 900 eski Anglo-Sakson senyörlüğünü kapsayan muazzam baronluklara bölünmüştü. Bununla birlikte, ülke küçük köylü toprakları ile kaplı bulunuyor, büyük derebeyi malikânelerine ise şurada burada ender olarak rastlanıyordu. Bu koşullar, 15. yüzyıla özgü gönenç ve kentlerin yükselişi ile birlikte, halkın görece bir zenginliğe ulaşmasını mümkün kılmıştı. Ne var ki halkın bu ufak ufak zenginleşmesi, kapitalist nitelikte servet biriktirme (sermaye oluşturma) olanağını da dışlamıştı.
Nihayet kapitalist üretim tarzının temellerini atan köklü dönüşüm, 15. yüzyılın son otuz yılı ile 16. yüzyılın başlarında ilk belirtilerini gösterdi. “Derebeylerin, Sir James Steuart’ın pek güzel belirttiği gibi, «evi ve şatoyu boş yere doldurmakta olan» hizmetkâr ve maiyet sürülerine yol vermeleri ile özgür bir proleter kitlesi birdenbire emek piyasasına atılmış oldu. Bizzat kendisi burjuva gelişiminin bir ürünü olan krallık iktidarı, mutlak egemenliğe sahip olma çabasıyla bu zorla gerçekleştirilen çözülmeyi hızlandırmış olmakla beraber, kesinlikle bunun tek nedeni değildi. Asıl olarak, krallık ve parlamentoyla kararlı bir mücadeleye girişen büyük feodal beyler, bulundukları topraklar üzerinde kendileri gibi feodal haklara sahip olan köylüleri kovma ve ortak topraklara el koyma yoluyla, görülmedik büyüklükte bir proletaryanın doğmasına neden oldu.”
“Uzun süren feodal savaşlar sonunda eski feodal soylular yok oldu; şimdi ortaya çıkan ve parayı her türlü iktidarın kaynağı olarak gören yeni soylular, kendi devirlerinin çocuklarıydı.” Bu nedenle, tarım topraklarının koyun otlakları haline getirilmesi bu zamane çocuklarının parolası oldu. Bu yeni dönem uygulamaları neticesinde küçük köylüler mülklerinden yoksun bırakılmıştı. Köylülerin konutları ve emekçilerin kulübeleri zorla yıkılmış veya yıkılmaya terk edilmişti. Bu yaşananlara dair yazılanlar bazı abartılar içerse de, bunların üretim ilişkilerindeki devrimin çağdaşları üzerindeki etkisini tam olarak yansıttığını vurgular Marx. 15. yüzyıl ile 16. yüzyıl arasında bir uçurum oluşmuş ve böylece İngiliz işçi sınıfı bir ara dönemden geçmeksizin yoksullaşıp, adeta altın çağından birdenbire demir çağına yuvarlanmıştı. Bu köklü dönüşüm yasa koyucuyu da dehşete uğratmıştı. Çünkü yasa koyucu, ulusun zenginliğinin, yani sermaye oluşumunun ve halk kitlesinin insafsızca sömürülüp yoksullaştırılmasının, devlet yönetme sanatının son sınırı kabul edildiği bu yüksek uygarlık düzeyine henüz erişememişti.
Nitekim ünlü İngiliz iktisatçısı Francis Bacon’ın VII. Henry tarihinde yazdığı gibi, zamanla tarım arazilerinin otlaklara ve eskiden ya hayat boyu ya da yıllık kiralanan ve böylece büyük ölçüde küçük çiftçileri geçindiren çiftliklerin büyük malikânelere dönüştürülmesi gerçekleşmişti. Bunun sonucu olarak nüfusun azalmasıyla birlikte birçok kent ve kilise kötü duruma düşmüş, aşar geliri azalmıştı. Bu durumu düzeltmek için krallar ve parlamentolar 1489 yılından başlayarak, köy arazilerinin kırsal nüfusu azaltan gaspına yani meracılığa karşı önlemler aldılar. Ne var ki ne halkın şikâyetleri ne de İngiliz kralı VII. Henry’den itibaren 150 yıl boyunca köylülerin ve küçük çiftçilerin mülksüzleştirilmelerine karşı çıkarılan yasalar bir sonuç verebildi. Marx eskiyi korumada başarısız olunmasının nedenini şöyle açıklar: “Kapitalist sistemin muhtaç olduğu şey, bunun aksine, kitlelerin kul durumunda olması, ücretli işçi haline getirilmesi ve emek araçlarının sermayeye dönüştürülmesiydi.”
Marx konu bağlamında İngiltere tarihine ilişkin bazı önemli noktaları hatırlatır. Reform hareketi ve bunun sonucunda kilise mallarının muazzam ölçüde yağmalanması, 16. yüzyılda halk kitlelerinin zora dayanan yöntemlerle mülksüz bırakılması hareketine yeni ve korkunç bir dürtü sağlamıştı. O dönemde Katolik Kilisesi, İngiltere topraklarının büyük bir kısmının feodal mülkiyetini elinde tutuyordu. Manastırların vb. baskı altına alınması, buralarda oturanları proletaryanın arasına itmişti. Kilise mülkleri, açgözlü saray gözdelerine hediye edilmiş ya da spekülatör çiftçilere ve kentlilere komik fiyatlarla satılmıştı. Bunlar da, babadan oğula geçen oturma hakkına sahip eski sakinleri kitle halinde kapı dışarı edip, elde ettikleri toprakları birleştirmişti. Yoksulların kilise aşarının bir kısmı üzerindeki yasayla garanti edilmiş mülkiyet hakkına da sessiz sedasız el konmuştu. Bu durum karşısında Kraliçe I. Elizabeth İngiltere’yi dolaştıktan sonra “yoksullar her yerde hor görülüyor” diye bağırmış ve saltanatının 43. yılında bir yoksullar vergisi çıkartarak, halkın büyük kısmının dilenci durumuna düştüğünü resmen kabul etmek zorunda kalmıştı.
İngiltere’de kilise mülkleri, geleneksel toprak mülkiyeti ilişkilerinin dinsel dayanağını oluşturuyordu. Protestan reform hareketi ile bu dayanak yıkıldıktan sonra geleneksel düzenin uzun süre ayakta tutulması mümkün değildi. Nitekim Protestan Ortodoksluğunun merkezi olan Oxford Üniversitesi’nin eski ekonomi politik Profesörü Bay Rogers bile, “Tarım Tarihi” adlı eserinin önsözünde, halk kitlelerinin yoksullaşmasına Reform’un sebep olduğunu belirtmişti.
İngiltere’de 17. yüzyılın son onyıllarında dahi, küçük toprak sahibi bağımsız köylüler sınıfı, itibarlı çiftlik sahipleri sınıfından hâlâ sayıca daha büyüktü. Dönemin başbakanı Cromwell’in asıl gücünü de bunlar oluşturuyordu. Ücretli tarım işçileri bile hâlâ ortak toprakların sahipleri arasında bulunuyordu. Fakat yaklaşık olarak 1750 yılına gelindiğinde küçük çiftçiler sınıfı ortadan kalktı ve 18. yüzyılın son onyıllarında ise tarım emekçilerinin ortak tarım toprağı ile ilişkisinin son izi de yok oldu. Marx bu tarihi bilgileri aktardıktan sonra, “burada tarım devriminin salt ekonomik nedenlerini bir yana bırakacak ve yalnızca bunu hızlandıran zor yöntemleri üzerinde duracağız” der.
Bu “zor yöntemleri” konusunda İngiliz tarihinden örnekler verir Marx. “Stuartlar’ın restorasyonundan sonra, toprak sahipleri Kıta Avrupası’nın her yerinde herhangi bir yasal formalite olmaksızın, bir gasp hareketini kitabına uydurarak gerçekleştirdiler. Feodal toprak düzenini kaldırdılar ve böylece toprak sahipliği dolayısıyla devlete olan bütün yükümlülüklerden kurtuldular. Devletin zararını köylülerin ve geriye kalan halk kitlelerinin sırtına yüklenen vergilerle «telafi ettiler». Yalnızca feodal haklara sahip oldukları mülkler üzerinde modern özel mülkiyet haklarını elde ettiler.” Ve son olarak, İngiliz tarım emekçileri üzerindeki etkisi Tatar Boris Godunov’un fermanlarının Rus köylüsü üzerindeki etkisine eş bir etki yaratan yerleşme yasalarını (laws of settlement) çıkarttılar.
İngiltere’de “Glorious revolution” (şanlı devrim) diye adlandırılan 1648 devrimi, Orange Prensi III. William ile birlikte, artı-değere el koyan toprakbeyleri ile kapitalistleri iktidara getirmiş oldu. “Bunlar, o zamana kadar mütevazı bir biçimde yürütülmüş olan devlet toprakları yağmasını muazzam bir ölçeğe taşıyarak yeni bir dönem açtı. Devlet toprakları bol keseden eşe dosta peşkeş çekildi, komik fiyatlarla satıldı ya da doğrudan doğruya gasp yoluyla özel mülklere katıldı. Bütün bunlar en küçük bir yasal formaliteye aldırış etmeksizin yapıldı. Böylesine hileli yollarla el konan devlet toprakları ve kilise yağması, cumhuriyetçi devrim sırasında tekrar kaybedilmedikleri ölçüde, İngiliz oligarşisinin bugünkü muhteşem malikânelerinin temelini oluşturur. Burjuva kapitalistler, diğer şeyler yanında, toprağı tümüyle ticari bir meta haline getirmek, tarımda büyük işletmeciliğin daha geniş bir alana yayılmasını sağlamak ve özgür ve korunmasız taşra proletaryası arzını artırmak vb. amaçlarla bu operasyonu kolaylaştırmıştı. Ayrıca, yeni toprak aristokrasisi, yeni bankokrasinin, yeni boy veren yüksek finans çevrelerinin ve o zamanlar koruyucu gümrüklere dayanan büyük manifaktür sahiplerinin doğal müttefikiydi.” İngiliz burjuvazisi 1604 yılından itibaren, sonrasında da X. Charles ve XI. Charles dönemlerinde kendi çıkarları için akılcı bir yol izlemişti.
Marx’ın dikkat çektiği üzere, topraklardaki ortak mülkiyet (komünal mülkiyet) devlet mülkiyetinden tamamen farklıydı ve uzun süre feodalizm örtüsü altında da yaşamaya devam etmiş olan eski bir Cermen kurumuydu. İngiltere’de bu ortak mülkiyet konusu topraklara zorla el koyma hareketi, ekilebilir toprakların otlak haline getirilmesiyle birlikte yürüdü ve 15. yüzyılın sonunda başlayıp 16. yüzyıla doğru uzandı. O zamanlar bu süreç, yasa koyucunun yüz elli yıl boyunca umutsuzca mücadele ettiği bireysel şiddet hareketleriyle sürdürüldü. 18. yüzyılın getirdiği ilerleme, bizzat yasanın kendisinin ortak toprakların yağma aracı haline getirilmesiydi. Bu arada, büyük çiftlik sahipleri de kendi küçük özel zor yöntemlerini uygulamaktan geri kalmıyorlardı.
Yağmanın parlamenter biçimi olan “Ortak Toprakların Çevrilmesi İçin Yasa Tasarıları”, toprak beylerinin halka ait toprakları kendi özel mülkiyetlerine geçirmelerini, yani halkı mülksüzleştirmelerini sağlayan kararnamelerdi. Böylece, daha önce köylünün de faydalanabileceği ortak topraklar artık özel mülkiyet konusu mülkler haline getirilmişti. Neticede eskinin bağımsız küçük toprak sahiplerinin yerini de uşak ruhlu ve kira sözleşmeleri yıllık olarak yenilenen ve mülk sahibinin keyif ve iradelerine tâbi kiracılar güruhu almıştı. Bu gelişmelerin kapitalistleşme açısından anlamı büyüktü. Marx’ın belirtiği gibi, “Devlet topraklarının yağma edilmesinin yanı sıra, ortak toprakların sistematik bir biçimde yürütülen yağması, 18. yüzyılda sermaye çiftlikleri veya tüccar çiftlikleri adı verilmiş olan büyük çiftliklerin artmasına ve kır halkının sanayi proletaryası haline gelmek üzere «serbest kalmasına» özellikle yardımcı oldu.”
Komşu mülk sahiplerinin çevirme (enclosure) bahanesiyle el koydukları topraklar sadece işlenmeyenler değil, fakat çoğu zaman yerel topluluğa belirli bir ödeme yapılarak ya da birlikte ekilerek işlenen topraklardı. Bu yaşananlar sonucunda halkın aşağı sınıflarının durumu her bakımdan kötüleşti: küçük mülk sahipleri ve çiftçiler gündelikçi ve ücretli işçi durumuna düştü ve bu koşullar altında hayatlarını kazanmaları zorlaştı. Marx buraya düştüğü bir dipnotta, bu yaşananların Eski Roma’yı hatırlattığını belirtir ve Eski Roma tarihçisi Appian’dan bir pasaj aktarır:
“Zenginler, bölünmez toprakların büyük kısmını ellerine geçirmişti. O zamanki koşullara güvenerek bunların bir daha ellerinden alınmayacaklarını düşünmüşler ve civarlarındaki yoksullara ait olan toprakları ya bunların rızasıyla satın alarak ya da zorla kendi mülklerine katmışlar ve böylece tek tek tarlalar yerine şimdi geniş malikâneler işletecek duruma gelmişlerdi. Özgür insanlar savaş halinde askere alınıp işlerini terk edebileceklerinden, tarımda ve hayvancılıkta köleleri kullanmışlardı. Köle mülkiyeti onlar için daha da kârlı bir işti, çünkü köleler askere gitmediklerinden kolayca çoğalabilirdi; gerçekten de kitle halinde çocuk yapıyorlardı. Kudret sahipleri böylece bütün zenginliği kendilerinde topladı ve bütün ülke kölelerle doldu. İtalyanların sayısı ise aksine yoksulluktan, vergilerden ve askerlikten kırıla kırıla her geçen gün azaldı. Barış dönemlerinde bile tam bir işsizliğe mahkûm edilmiş bulunuyorlardı; çünkü zenginler toprağı ellerinde tutuyor ve tarımda özgür insanlar yerine köleleri kullanıyorlardı.” “Bu pasaj Licinia yasalarından önceki döneme aittir. Romalı pleblerin mahvını böylesine hızlandıran askerlik, Şarlman’ın da Almanya’nın özgür köylülerini serf durumuna indirmek için özenle kullandığı başlıca araçtır” diye vurgular Marx.
İngiltere’de ortak toprakların gaspı ve bunu izleyen tarım devrimi, tarım işçileri arasında öylesine şiddetli bir şekilde hissedildi ki, 1765-1780 yılları arasında ücretleri asgarinin altına düşmeye başladı ve resmî yoksul yardımlarıyla bunları destekleme zorunluluğu doğdu. 15. yüzyılın son otuz yılından 18. yüzyılın sonuna kadar çiftçilerin şiddet yoluyla mülklerinden atılmalarını soygun, dehşet ve halkın sefil ve perişan hale gelmesi gibi bir seri olaylar takip etti. 19. yüzyıla gelindiğinde ise, tarım işçisi ile ortak topraklar arasındaki bağın anısı bile silinip gitmişti.
Tarımla uğraşan halkı toptan topraktan koparıp mülksüzleştiren son büyük süreç, “clearing of estates” (mülklerin temizlenmesi) yani üzerlerindeki insanların silinip süpürülmesi hareketi oldu. Küçük toprak sahibi bağımsız köylüleri zor yoluyla yerinden yurdundan eden bütün İngiliz yöntemleri, “temizleme”yle son noktalarına ulaştırıldı. Artık süpürülüp atılacak bağımsız köylü kalmayan yerlerde ise onların kulübeleri “temizlendi”, tarumar edildi. Böylece tarım emekçileri, kendileri tarafından işlenen topraklar üzerinde artık başlarını sokacak bir kulübecik için gerekli olan toprak parçasını bile bulamaz hale geldiler. İskoçya’da ise “temizleme” hareketi sistematik bir biçimde ve büyük ölçekli olarak yürütüldü ve böylece bir darbede gerçekleştirildi.
“Yukarı İskoçya’da yaşayan Kelt halkı, her biri yerleştiği toprağın sahibi olan klanlardan oluşuyordu. Klanın temsilcisi olan başkan veya «büyük adam», tıpkı İngiltere kraliçesinin ulusal toprakların ismen sahibi olması gibi, klan topraklarının sadece ismen sahibi idi. İngiliz hükümeti bu «büyük adamlar»ın kendi aralarındaki savaşlara ve bunların aşağı İskoçya’nın komşu ovalarına sürekli sarkmalarına kesin olarak son vermeyi başardıktan sonra, klan reisleri eski haydutluk mesleklerini terk etmedi; bunun sadece şeklini değiştirdiler. Kendi otoritelerine dayanarak ismen sahip bulundukları mülkiyet haklarını özel mülkiyet hakkına çevirdiler ve bunun sonucu olarak klan halklarıyla çatışma haline girdikleri için, bunları apaçık zor ve kuvvete dayanarak kovmaya karar verdiler.”
18. yüzyılda topraklarından kovulan Keltleri zorla Glasgow’a ve diğer sanayi kentlerine göndermek için, onların yabancı ülkelere göç etmeleri de yasaklanmıştı. Mülksüzleştirilen bu insanlar, daha sonra, 1860’da yalan yanlış bahanelerle zorla Kanada’ya gönderildiler. Marx 19. yüzyılda uygulanan yöntemlere örnek olarak, Sutherland Düşesi tarafından girişilmiş olan “temizlemeleri” hatırlamanın yeterli olacağını belirtir. Ekonomi eğitimi görmüş olan bu düşes, daha iktidarı eline alır almaz köklü bir ekonomik operasyona girişmiş ve nüfusu daha önce benzer süreçlerle zaten onbeş bin kişiye indirilmiş bulunan kontluğu baştan başa otlak haline getirmeye karar vermişti. Bu on beş bin kişi, 1814-1820 yılları arasında sistemli bir biçimde topraklarından koparılmış, başka yerlere kovulmuş, bütün köyleri yakılıp yıkılmış ve bütün tarlaları otlak haline getirilmişti.
Topraklarından edilerek deniz kıyılarına sürülen Keltlerin bir kısmı yarı aç yarı tok vaziyette geçinebilmek için balıkçılık yapmaya başlamışlardı. Fakat talihsizlikleri burada da peşlerini bırakmadı. Marx’ın belirttiği gibi, tuttukları balıkların kokusu büyük adamların burunlarına kadar uzandı. Bunlar balık kokusu ile birlikte bir kâr kokusu aldılar ve deniz kıyıları Londra’nın büyük balık tüccarlarına kiralandı. Keltler ikinci kez yerlerinden sürülüp atıldılar. Ayrıca bu gelişmeler boyunca otlakların bir kısmı zenginlerin av alanlarına dönüştürüldü. Keltlerin yetiştirdiği koyunların yerini av hayvanlarının almaya başlaması onları daha sefil duruma getirdi. Kuzey İskoçya’daki mülk sahiplerinin bu hareketi kısmen toprak beylerinin aristokrat gururlarını ve av tutkularını okşayan bir modanın ürünüydü, ama av ticareti kısmen de yalnızca kâr amacıyla yapılmaktaydı.
Yukarıda değinilen olayların kapitalistleşme açısından anlamı büyüktür ve Marx bunu şu şekilde vurgular: “Kilise mülklerinin yağmalanması, devlet topraklarına hileli yollarla el konulması, ortak toprakların çalınması, feodal mülkiyet ile klan mülkiyetinin gaspçı ve insafsız bir terörle modern özel mülkiyete dönüştürülmesi, bütün bunlar, ilk birikimin huzur veren yöntemleriydi. Bunlar kapitalist tarım için araziyi fethetti, toprağı sermayenin parçası haline getirdi ve kentsel sanayiler için gerekli olan özgür ve korunmasız proletaryanın arzını sağladı.”
(devam edecek)
link: Elif Çağlı, Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /27, 2 Mart 2021, https://marksist.net/node/7276



