Navigation

Lenin'den Sonra Üçüncü Enternasyonal

Komintern Program Taslağının Eleştirisi

Lev Troçki

Haziran 1928





Emperyalist Çağda Strateji ve Taktikler

1. Taslak Programın Ana Bölümünün Toptan İflâsı

Komintern’in taslak programında devrimci strateji sorunlarına ayrılmış bir bölüm yer alıyor. Niyetin oldukça doğru olduğunu ve proletaryanın emperyalist çağdaki uluslararası programının amacına ve ruhuna uygun düştüğünü itiraf etmek gerek.

Devrimci strateji kavramı ancak savaş sonrası yıllarda kök saldı ve başlangıçta bu şüphesiz askeri terminolojinin etkisiyle oldu. Ama bu kök salma hiç de rastlantısal değildi. Savaştan önce yalnızca proleter partinin taktiklerinden söz ederdik; bu kavram o zamanlar hüküm sürmekte olan gündelik talep ve görevlerin sınırını aşmayan sendikal, parlamenter yöntemlerle yeterince uyuşmaktaydı. Taktik kavramından anlaşılan, tek bir gündelik göreve ya da sınıf mücadelesinin tek bir dalına hizmet eden önlemler sistemidir. Devrimci strateji ise, aksine, bir araya gelişleri, uyumları ve ürünleriyle proletaryanın iktidarı almasına yol göstermek zorunda olan birleşik bir eylemler sistemini kucaklar.

Devrimci stratejinin temel ilkeleri, doğal olarak Marksizmin proletaryanın devrimci partilerinin önüne iktidarın sınıf mücadelesi temelinde fethedilmesi görevini ilk koyduğu günden beri formüle edilmiştir. Bununla birlikte Birinci Enternasyonal bu ilkeleri, doğrusunu söylemek gerekirse, ancak teorik olarak formüle etmeyi başarmış ve çeşitli ülkelerin deneyiminde bunları yalnızca kısmen sınayabilmiştir. İkinci Enternasyonal çağı ise, Bernstein’ın dillere destan ifadesiyle “hareket herşeydir, nihai hedef hiçbir şey” şeklindeki yöntemlere ve fikirlere yol açmıştır. Başka bir deyişle stratejik görev, günün sorunlarına adanmış kısmi taktiklerle gündelik “hareket” içinde eriyerek kaybolmuştur. Ancak Üçüncü Enternasyonal komünizmin devrimci stratejisinin doğrularını yeniden kurarak, taktik yöntemleri bütünüyle ona bağımlı kılmıştır. Üçüncüsüne omuz veren ilk iki Enternasyonal’in paha biçilmez deneyimleri sayesinde, şimdiki çağın devrimci karakteri ve Ekim Devriminin muazzam tarihsel deneyimi sayesinde, Üçüncü Enternasyonal’in stratejisi anında safkan bir militanlığa ve en geniş tarihsel kapsama ulaştı. Yeni Enternasyonal’in ilk on yılı, proletaryanın yalnızca büyük mücadelelerinin değil, aynı zamanda 1918’den başlayarak en büyük yenilgilerinin de panoramasını sermektedir önümüze. İşte bu yüzden, strateji ve taktikler sorunu belli bir anlamda Komintern programının merkezi noktasını oluşturmalıydı. Oysa gerçekte, “Proletarya Diktatörlüğünün Yolu” alt başlığını taşıyan ve taslak programda Komintern’in strateji ve taktiklerine ayrılan bölüm, en zayıf bölümlerden biridir, neredeyse anlamdan yoksundur. Bu bölümün Doğuya ilişkin kısmı gerçekten de yapılan hataların yalnızca bir genelleştirilişini ve yenilerinin de hazırlanışını içermektedir.

Bu bölümün giriş kısmı anarşizmin, devrimci sendikalizmin, yasalcı sosyalizmin, Lonca sosyalizminin vb. eleştirisine ayrılmıştır. Burada, zamanında, ütopik sosyalizmin en önemli çeşitlerinin ustaca karakterize edilişi sayesinde, proleter politikanın bilimsel olarak saptanması çağını açan Komünist Manifesto’nun sırf kitabi bir taklidini görmekteyiz. Ama Komintern’in onuncu yıldönümünde Cornelissen, Arturo Labriola, Bernard Shaw ya da daha az bilinen Lonca sosyalistlerinin “teorilerinin” dağınık ve cansız eleştirisiyle uğraşmak, siyasal ihtiyaçları yanıtlamak yerine insanın tamamen kitabi bilgiçliğin kurbanı olması demektir. Bu yük, kolaylıkla programdan propaganda yazını alanına taşınabilirdi.

Stratejik sorunlar söz konusu olduğunda taslak program, kendini tam anlamıyla şu elifba türünden bilgeliklerle sınırlıyor:

“Kendi sınıfının çoğunluğu üzerinde etkisini genişletmek....

“Genel olarak emekçi kitlelerin geniş kesimi üzerinde etkisini genişletmek....

“Sendikaları ele geçirmek için gündelik mücadele özellikle büyük önem taşır....

“En yoksul köylülüğün en geniş kesimini kazanmak da [?] muazzam önem taşır....”

Tek başlarına tartışma götürmez olan bütün bu beylik laflar, burada yalnızca artarda dizilmişlerdir, yani tarihsel çağın karakteri ile hiçbir bağlantısı olmaksızın bir araya getirilmişlerdir; dolayısıyla şimdiki bu soyut, skolastik biçimleriyle, hiç zorlanmadan İkinci Enternasyonal’in bir kararında da yer alabilirlerdi. Programın merkezi sorunu, burada, “yasalcı” ve “Lonca” sosyalizmiyle ilgili pasajdan çok daha kısa olan tek bir şematik pasajda, oldukça kuru ve yüzeysel şekilde göz önüne alınmıştır. Bu, devrimci altüst oluşun stratejisinin, bizzat silâhlı ayaklanmanın koşulları ve yollarının ve iktidarın fethinin, soyutça ve bilgiçlik taslanarak ve çağımızın canlı deneyiminin hiç mi hiç hesaba katılmaksızın sunulması demektir.

Finlandiya, Almanya, Avusturya proletaryasının büyük mücadeleleri, Macaristan Sovyet Cumhuriyeti, İtalya’da Eylül günleri, 1923 Almanya olayları, İngiltere genel grevi, vb.den burada yalnızca kuru, kronolojik sıralamalar şeklinde söz edildiğini görüyoruz. Üstelik bunlar proletaryanın stratejisini ele alan altıncı bölümde değil, “Kapitalizmin Genel Krizi ve Dünya Devriminin Gelişmesinin Birinci Evresi”ni konu alan ikinci bölümde yer alıyor. Başka bir deyişle, proletaryanın büyük mücadelelerine burada proletaryanın stratejik deneyimleri olarak değil, yalnızca nesnel olaylar olarak, “kapitalizminin genel krizinin” ifadesi olarak yaklaşılmaktadır. Programda, devrimci maceracılığın (darbeciliğin) reddinin, ki bu gereklidir, örneğin Estonya’daki ayaklanmanın ya da 1924’te Sofya katedralinin bombalanmasının[13] veya Kanton’daki son ayaklanmanın devrimci maceracılığın kahramanca tezahürleri mi, yoksa tam tersine proletaryanın devrimci stratejisinin planlı eylemleri mi olduğu sorusuna cevap vermek için hiçbir girişimde bulunmaksızın yapıldığına işaret etmek yeterlidir. “Darbecilik” sorununu ele alan ve bu acil soruya cevap vermeyen bir taslak program ancak diplomatik bir büro işidir, Komünist stratejinin bir belgesi değil.

Şüphesiz, proletaryanın devrimci mücadelesinin sorunlarının bu soyut, tarih-dışı formülasyonu, bu taslak için hiç de rastlantı değil. Sorunları etkin bir devrimci biçimde değil de genel olarak kitabi, bilgiççe, didaktik olarak ele alan Buharinci tarzın dışında, bunun bir başka nedeni daha var: Taslak programı kaleme alanlar, kolay anlaşılır nedenlerden ötürü, genel olarak, geçen beş yılın stratejik dersleriyle çok yakından ilgilenmemeyi yeğlemektedirler.

Ama doğal olarak, bir devrimci eylem programına, bu çığır açan yıllar boyunca meydana gelen şeylerle hiç ilişkisi olmayan soyut önerilerin basit bir toplamı olarak yaklaşılamaz. Bir program şüphesiz geçmişteki olayların betimlemesine girişemez; o, bu olaylardan hareket etmeli, kendisini onlara dayandırmalı, onları kucaklamalı ve onlarla ilişkilendirmelidir. Aldığı konum itibarıyla bir program, proletaryanın mücadelesinin tüm büyük olgularını ve Komintern içindeki ideolojik mücadeleye ilişkin bütün önemli olguları anlamayı olanaklı kılmalıdır. Bu, eğer bir bütün olarak program için geçerliyse, özel olarak strateji ve taktiklere ayrılan kısmı için haydi haydi geçerlidir. Burada, Lenin’in sözleriyle, kazanılanın yanı sıra kaybedilen de, yani anlaşıldığı ve özümlendiği taktirde “kazanca” dönüştürülebilecek olan da kaydedilmelidir. Proleter öncünün bir gerçekler kataloguna değil, eylem kılavuzuna ihtiyacı vardır. Bu yüzden burada “stratejik” bölümün sorunlarını, savaş sonrası dönemin, özellikle son beş yılın, yani önderliğin trajik hatalar yaptığı yılların mücadelelerinin deneyimleriyle yakın bir ilişki içinde ele alacağız.

2. Devrimci Çağın Stratejisindeki Temel Özellikler ve Partinin Rolü

Strateji ve taktiklere ayrılan bölüm, savaş öncesi çağın aksine, bir proleter devrimler çağı olarak emperyalist çağın, şu ya da bu ölçüde uygun “stratejik” tanımlanmasını bile vermemektedir.

Şurası kesin ki, sanayi kapitalizmi dönemi, bir bütün olarak taslak programın ilk bölümünde, “kapitalizmin henüz işgal edilmemiş sömürgelerin bölüşümü ve silâhlı zaptı yoluyla bütün yerkürede görece sürekli bir evrim geçirip yayıldığı bir dönem” olarak nitelenmiştir.

Bu niteleme elbette oldukça çelişiktir ve bu alanda insanlığın tüm geçmiş tarihini fersah fersah aşan muazzam çalkantılar, savaşlar ve devrimler çağı olan bütün sanayi kapitalizmi çağını açıkça idealize etmektedir. Taslak programın yazarlarının Marx ve Engels zamanında henüz eşitsiz gelişme yasasından “söz edilemeyeceği” şeklindeki son saçma iddialarına en azından kısmi bir doğrulama sağlamak için, bu idealleştirici tanımlama açıkça gerekliydi.[14] Fakat bir taraftan sanayi kapitalizminin bütün tarihini “sürekli bir evrim” olarak tanımlamak yanlışken, diğer taraftan 1871den 1914’e ya da en azından 1905’e kadarki yılları içine alan özel bir Avrupa çağını da ayırt etmek son derece önemlidir. Bu, çelişkilerin organik birikimi çağıydı ve Avrupa’daki sınıf ilişkileri alanında, bu çelişkiler legal mücadelenin sınırlarını hemen hemen asla aşmadılar, uluslararası ilişkiler alanında ise kendilerini silâhlı bir barışın çerçevesine uydurdular. Bu, ilerici tarihsel rolü emperyalist savaşın patlamasıyla tümüyle son bulan İkinci Enternasyonal’in, doğuş, gelişme ve kemikleşme çağıydı.

Kitlesel bir tarihsel güç olarak düşünüldüğünde, politika daima ekonominin gerisinde kalır. Böylece on dokuzuncu yüzyılın sonuna doğru, mali sermayenin ve tröst tekellerin egemenliği başlamışken, uluslararası politikada bu olguyu yansıtan yeni çağ, dünya politikasında ilkin emperyalist savaşla, Ekim Devrimiyle ve Üçüncü Enternasyonal’in kuruluşuyla başlar.

Siyasal yükseliş ve alçalmaların ani değişimleri ile, faşizm ve komünizm arasındaki sürgit spazmlı sınıf mücadelesi ile, bu yeni çağın patlayıcı karakteri, uluslararası kapitalist sistemin kendi kendini tüketmiş olması ve artık bir bütün olarak ilerleme sağlayamaması gerçeğinde yatmaktadır. Bu, tek tek sanayi kollarının ve tek tek ülkelerin, hem de görülmemiş bir tempoyla büyümesinin olanaksız olduğu ve artık büyümeyecekleri anlamına gelmez. Yine de bu gelişme başka sanayi kollarının ve başka ülkelerin büyümemesi pahasına sürer ve sürmek zorundadır da. Dünya kapitalizminin üretici sisteminin maruz kaldığı harcamalar, onun dünya gelirini gittikçe artarak yutmaktadır. Ve savaş öncesi dönemdeki hızlı, neredeyse kesintisiz büyümesi sayesinde kazandığı ataletle dünya egemenliğine alışmış olan Avrupa, şimdi yeni güç ilişkilerine, dünya pazarının yeni bölüşümüne ve savaşın derinleştirdiği çelişkilere öteki kıtalardan daha da şiddetli şekilde çarpıyorsa, o zaman “organik” çağdan devrimci çağa geçişin özellikle çok hızlı olduğu yer kesinlikle Avrupa olmuştur.

Şüphesiz en güçlü, hakim ve başı çeken ülkelerde genel bir kapitalist gelişmenin yeni bir sayfasının açılması bile teorik olarak hesaba katılmalıdır. Ama bunun için kapitalizm önce, devletlerarası karakter taşıyan engelleri olduğu kadar, sınıf karakteri taşıyan muazzam engelleri de aşmak zorunda kalacaktır. Proleter devrimini uzun süre boğmak zorunda kalacak; Çin’i tamamen köleleştirmek, Sovyet cumhuriyetini yıkmak, vb. zorunda kalacaktır. Hâlâ bütün bunlardan epeyce uzaktayız. Teorik olabilirlikler siyasal olasılıklara en az isabet edenlerdir. Doğal olarak epeyce şey de bize, yani Komintern’in devrimci stratejisine bağlıdır. Son tahlilde bu sorun uluslararası güçlerin mücadelesi içinde çözülecektir. Yine de kendisi için programın yaratıldığı şimdiki çağda, bir bütün olarak kapitalist gelişme, aşılmaz engeller ve çelişkilerle yüz yüzedir ve tekrar tekrar çılgınca bu engellere çarpmaktadır. İşte çağımıza devrimci karakterini ve devrime de süreklilik karakterini veren şey kesinlikle budur.

Çağın devrimci karakteri, her verili anda devrimin başarılmasına, yani iktidarın ele geçirilmesine olanak vermesinde yatmamaktadır. Onun devrimci karakteri, derin ve keskin dalgalanmalardan, doğrudan devrimci bir durumdan, başka bir deyişle komünist partinin iktidar için çalışmasını kolaylaştıran bir durumdan, faşist veya yarı-faşist karşı-devrimin zaferine ve ardından hemen uzlaşmaz karşıtlıkları yeniden olgunlaştırıp iktidar sorununu kesin biçimde gündeme getirmek üzere bu kez geçici bir ılımlı rejime (“Sol blok”, sosyal demokrasinin koalisyona girişi, iktidarın MacDonald’ın partisine geçişi, vb.) yol açan ani ve sık geçişlerden oluşmaktadır.

Savaştan önceki son on yıllarda Avrupa’da durum neydi? Ekonomi alanında, konjonktürün “normal” dalgalanmalarıyla birlikte üretici güçlerin alabildiğine gelişmesi. Siyasal alanda, oldukça önemsiz dalgalanmalarla birlikte sosyal demokrasinin liberalizm ve “demokrasi” zararına gelişmesi. Başka bir deyişle, ekonomik ve siyasal çelişkilerin sistemli bir yoğunlaşma süreci ve bu anlamda proleter devriminin önkoşullarının yaratılması.

Avrupa’da savaş sonrası dönemde durum neydi? Ekonomide, üretimin düzensiz, spazmlı daralma ve genişlemesi; bunun da sanayinin belli kollarındaki büyük teknik başarılara rağmen genel olarak savaş öncesi düzey dolayında kalması. Siyasette, siyasal durumun sağa, sola çılgınca yalpalaması. Bir, iki ya da üç yıllık sürelerle siyasal durumdaki keskin dönüşlerin, temel ekonomik etkenlerdeki şu ya da bu değişimler sonucunda değil de, tümüyle üstyapısal nitelikte nedenler ya da itilimlerden doğduğu apaçıktır. Ve dolayısıyla bu, temeli uzlaşmaz çelişkilerle çürümüş tüm sistemin aşırı kararsızlığını göstermektedir.

Taktiklerin tersine, devrimci stratejinin tüm öneminin fışkırdığı biricik kaynak budur. Yine partinin ve parti önderliğinin yeni önemi de buradan çıkmaktadır.

Taslak kendini, partinin, savaştan önce sol sosyal demokrasinin programında hiç de fena kaçmayacak olan tümüyle biçimsel tanımlamalarıyla (öncü, Marksizm teorisi, deneyimlerin cisimleşmesi, vb.) sınırlandırmaktadır. Bugün bu son derece yetersizdir.

Gelişen kapitalizm döneminde, en iyi parti önderliği bile bir işçi partisinin oluşturulmasını hızlandırmaktan öte bir şey yapamazdı. Tersine olarak da önderliğin hataları bu süreci geciktirebilirdi. Proleter devrimin nesnel önkoşulları olgunlaşıyorduysa da, bu yavaşça oluyordu ve partinin çalışmaları da bir hazırlık niteliği taşıyordu.

Bugün ise tersine siyasal durumdaki sola doğru her keskin değişim, kararı devrimci partinin ellerine vermektedir. Kritik durumu kaçırdığı anda, durum ters tarafa yön değiştirir. Bu koşullarda parti önderliğinin rolü, olağanüstü bir önem kazanır. Lenin’in, iki ya da üç günün uluslararası devrimin kaderini belirleyebileceği şeklindeki sözleri, İkinci Enternasyonal çağında neredeyse anlaşılmaz sayılabilirdi. Çağımızda ise bu sözler çok sık doğrulanmıştır ve Ekimi saymazsak hep de olumsuz yönden doğrulanmıştır. Mevcut tarihsel çağın bütün mekanizması karşısında Komintern ve önderliğinin işgal ettiği istisnai konum, ancak bu genel koşullardan dolayı anlaşılır olmaktadır.

Başlıca ve temel nedenin –sözde “istikrar”– bir yandan kapitalist Avrupa’nın ve sömürge Doğunun ekonomik ve toplumsal durumunun genel olarak örgütsüzlüğü, öte yandan komünist partilerin zayıflıkları, hazırlıksızlığı, kararsızlığı ve önderliklerinin müthiş hataları arasındaki çelişkide yattığı açıkça anlaşılmalıdır.

1918-1919’daki ya da son yıllardaki devrimci durumun gelişmesini durduran şey, nereden geldiği belli olmayan o sözde istikrar değildir; tam tersine, yararlanılmayan devrimci durum karşıtına dönüşmüş ve böylece burjuvaziye istikrar için görece başarıyla mücadele etme fırsatı sağlamıştır. Bu “istikrar” mücadelesinin, daha doğrusu kapitalizmin daha fazla yaşaması ve gelişmesi mücadelesinin keskinleşen çelişkileri, her yeni aşamada yeni uluslararası ve sınıfsal kabarmalar, yani gelişmesi tümüyle proletarya partisine bağlı olan yeni devrimci durumlar hazırlar.

Yavaş, organik bir gelişme döneminde, öznel etkenin rolü oldukça ikincil kalabilir. O zaman, “aşamaları atlamayı” iğrenç sayan organik bir çağın bütün taktik bilgeliğini özetleyen “yavaş olsun, emin olsun”, “zarar getirecek meydan okumalardan kaçınmalı” vb. gibi farklı aşamacılık özdeyişleri ortaya çıkar. Ama nesnel önkoşullar olgunlaşır olgunlaşmaz bütün tarihsel sürecin anahtarı öznel etkenin, yani partinin eline geçer. Bilinçli ya da bilinçsizce de olsa geçmiş çağın esiniyle de beslenen oportünizm, öznel etkenin rolünü, yani partinin ve devrimci önderliğin önemini hep küçümsemeye yönelir. Bütün bunlar Alman Ekiminin, İngiliz-Rus komitesinin ve Çin devriminin dersleri üzerine yapılan tartışmalarda tamamen açığa vurulmuştur. Bütün bu durumlarda, daha az önemli başka durumlarda olduğu gibi, oportünist eğilim yalnızca “kitlelere” dayanan bir yol tuttuğunu gösterdi ve dolayısıyla devrimci önderliğin “tepeleri” sorununu küçük gördü. Genel olarak yanlış olan böyle bir tutum, emperyalist çağda kesinlikle ölümcül etkiye sahiptir.

Ekim Devrimi Rusya’da ve bütün dünyada sınıf güçlerinin özgün bir ilişkisinin ve bu güçlerin emperyalist savaş süreci içindeki özgün gelişmesinin sonucuydu. Bu genel önerme bir Marksist için elifbadır. Yine de Marksizm ile, sözgelimi, şöyle bir soru sormak arasında herhangi bir çelişki yoktur: Lenin Rusya’ya zamanında gelmiş olmasa Ekimde iktidarı ele geçirmiş olur muyduk? İktidarı ele geçiremeyebileceğimizi gösteren çok şey vardır. Parti başlarının –rastlantıya bakın ki, onların çoğu bugün politikaları tayin eden kişilerin kendisidir– direnci Lenin’in varlığında bile çok güçlüydü. Lenin’siz şüphesiz ki bu direnç sınırsızcasına güçlü olacaktı. Parti, gerekli rotayı zamanında benimsemekte başarısızlığa uğrayabilirdi ve kullanabileceğimiz çok az zaman kalmıştı. Böylesi dönemlerde bazen birkaç gün belirleyicidir. İşçi kitleleri gerçekten büyük kahramanlıkla aşağıdan yukarı baskı yapacak, ama kendinden emin ve hedefe bilinçli olarak yönlendirici önderlik olmaksızın zafer olasılığı zayıf olacaktı. Oysa bu arada burjuvazi Petrograd’ı Almanlara teslim edebilir ve proleter ayaklanmanın bastırılmasından sonra Almanya ile ayrı bir barış yaparak ve başka önlemler alarak büyük bir olasılıkla Bonapartizm biçimi altında güçlerini yeniden sağlamlaştırabilirdi. Olayların bütün akışı yıllarca farklı bir yön alabilirdi.

1918 Alman devriminde, 1919 Macar devriminde, 1920’de İtalyan proletaryasının Eylül hareketinde, 1926 İngiliz genel grevinde, 1927 Viyana ayaklanmasında ve 1925-27 Çin devriminde; her yerde, farklı aşamalarda ve farklı biçimler altında olsa da, bütün geçmiş on yılın tümüyle aynı siyasal çelişkisi ortaya çıkmıştı. Nesnel olarak olgun –yalnızca toplumsal temellerine ilişkin olarak değil, aynı zamanda seyrek olmamakla birlikte kitlelerin mücadele ruhlarına ilişkin olarak da olgun– bir devrimci durumda, öznel etken, yani devrimci bir kitle partisi yoktu ya da bu parti uzak görüşlü ve korkusuz bir önderlikten yoksundu.

Şüphesiz komünist partilerin ve önderliklerinin zayıflıkları gökten inmedi, tersine Avrupa’nın bütün geçmişinin bir ürünüydü. Ama komünist partiler, nesnel devrimci çelişkilerin mevcut olgunlaşmışlığı temelinde hızla gelişebilirlerdi; tabii eğer Komintern’in yerinde bu gelişme sürecini geciktirmek yerine hızlandıran doğru bir önderlik olsaydı. Eğer çelişki, genel olarak, ilerlemenin en önemli itici gücüyse, o zaman nesnel durumun genel devrimci olgunluğu (alçalma ve yükselmelere rağmen) ile proletaryanın uluslararası partisinin olgunlaşmamışlığı arasındaki çelişkinin açıkça kavranması, şimdi Komintern’in veya en azından onun Avrupa seksiyonunun ileri doğru hareketinde itici gücü oluşturmalıdır.

Şu anki çağın ani dönüşler çağı olarak geniş ve genelleştirilmiş bir diyalektik kavranışı olmaksızın, genç partilerin gerçek bir eğitimi, sınıf mücadelesinin doğru bir stratejik önderliği, taktiklerin doğru bir bileşimi ve herşeyden çok, durumun her ardışık dönüm noktasında keskin, cesur ve kararlı bir yeniden silâhlanma olanaksızdır. Ve böylesi ani bir dönüm noktasında bazen iki ya da üç gün, uluslararası devrimin kaderini belirleyip, onu sonraki yıllara erteleyebilir.

Taslak programın strateji ve taktiklere ayrılan bölümü, genel olarak, partinin proletarya için mücadelesinden, genel grevden ve silâhlı ayaklanmadan söz etmektedir. Oysa şimdiki çağın özgün karakterini ve iç ritmini parçalara ayırıp incelememektedir. Bunları teorik olarak kavramadan ve siyasal olarak “duyumsamadan” gerçek bir devrimci önderlik olanaksızdır.

Bu bölümün baştan sona bu kadar bilgiççe, bu kadar zayıf, bu kadar iflâs etmiş olmasının nedeni budur.

3. Üçüncü Kongre ve Devrimci Sürecin Sürekliliği Sorununda Lenin ve Buharin

Savaştan sonra Avrupa’nın siyasal gelişiminde üç dönem saptanabilir. İlk dönem 1917’den 1921’e, ikincisi 1921 Martından 1923 Ekimine ve üçüncü dönem de 1923 Ekiminden İngiliz genel grevine ve hatta günümüze dek uzanır.

Kitlelerin savaş sonrası devrimci hareketi, burjuvaziyi devirecek kadar güçlüydü. Ama hiçbir hareket bunu sonuca ulaştıramadı. İşçi sınıfının geleneksel örgütlerinin önderliğini elinde tutan sosyal demokrasi, burjuva rejimini korumak için elinden geleni ardına koymadı. Proletaryanın acilen iktidarı ele geçirmesini iple çektiğimiz o zamanlar, devrimci bir partinin iç savaşın ateşi içinde süratle olgunlaşacağını hesap ediyorduk. Ama bu ikisi aynı zamana rastlamadı. Komünist partiler, ayaklanmanın önderliğini üstlenmek üzere, sosyal demokrasi ile mücadelede büyüyüp olgunlaşmadan önce, savaş sonrası dönemin devrimci dalgası geri çekildi.

1921 Martında Alman Komünist Partisi, burjuva devleti tek bir darbeyle yıkmak için, gerileyen dalgadan yararlanma girişiminde bulundu. Burada Alman Merkez Komitesine yön veren düşünce, Sovyet cumhuriyetini korumaktı (tek ülkede sosyalizm teorisi henüz ilân edilmemişti o zaman). Ama, önderliğin kararlılığının ve kitlelerin hoşnutsuzluğunun zafer için yeterli olmadığı ortaya çıktı. Bir dizi başka koşulun, herşeyden çok da önderlik ile kitleler arasında yakın bir bağın ve kitlelerin önderliğe güveninin sağlanması gereklidir. Bu koşul o zaman eksikti.

Komintern’in Üçüncü Kongresi, birinci ve ikinci dönemi birbirinden ayıran kilometre taşıydı. Bu kongre, Komünist partilerin kaynaklarının, örgütsel olduğu kadar politik bakımdan da, iktidarın ele geçirilmesine elvermediği gerçeğini ortaya koydu. Kongre şu sloganı ileri sürdü: “Kitlelere”, yani gündelik yaşam ve mücadeleler temelinde kitlelerin önceden kazanılması yoluyla iktidarın kazanılmasına. Çünkü biraz farklı tarzda olsa da kitle, devrimci bir çağda da gündelik yaşamını sürdürmeye devam eder.

Sorunun bu formülasyonu, kongrede, teorik esinini Buharin’den alan şiddetli bir dirençle karşılaştı. O zamanlar Buharin, kendine özgü bir sürekli devrim görüşü taşıyordu, Marx’ınkini değil. “Kapitalizm kendini tüketmiş olduğundan, bu yüzden, zafer kesintisiz bir devrimci saldırı ile kazanılmalıdır.” Buharin’in konumu kendisini hep bu türden çıkarımlara sürükler.

Devrimci süreçte kesintileri, durgunluk dönemlerini, gerilemeleri, geçişsel talepleri ya da benzerlerini hiç mi hiç kavrayamayan Buharinci “sürekli” devrim versiyonunu, doğal olarak hiçbir zaman paylaşmadım. Tam tersine, Ekimin ilk günlerinden beri sürekli devrimin bu karikatürüne karşı savaştım.

Lenin gibi benim de Sovyet Rusya ile emperyalist dünya arasındaki karşıtlıktan söz ederken kafamda varolan şey, büyük stratejik eğriydi, onun taktik dönemeçleri değil. Buharin ise, taban tabana zıddına dönüşmeden önce, tam tersine, sürekli devrimin Marksist anlayışının şaşmaz şekilde skolastik bir karikatürünü çiziyordu. Buharin, “Sol Komünizm”e tutulduğu günlerde, devrimin ne geri çekilmelere ne de düşmanla geçici uzlaşmalara izin verdiğini söylüyordu. Benim konumumun Buharin’inkiyle hiçbir ortak yan taşımadığı Brest-Litovsk Barışı sorunundan epeyce sonra, Buharin, Avrupa proletaryası “harekete geçmedikçe”, yeni devrimci patlamalar olmadıkça Sovyet iktidarının kesin yıkılma tehdidiyle yüz yüze olduğu görüşüyle, Komintern’in o zamanki bütün aşırı sol kanadı ile birlikte Almanya’daki 1921 Mart günleri[15] çizgisini savundu. Sovyet iktidarının gerçek tehlikelerle hakikaten tehdit edildiğinin bilincinde olmak, beni, Üçüncü Kongrede, sürekli devrimin Marksist anlayışının bu darbeci karikatürüne karşı Lenin’le omuz omuza uzlaşmaz bir mücadele vermekten alıkoymadı. Üçüncü Kongre sırasında sabırsız solculara onlarca kez şunu söyledik: “Bizi korumak için bu kadar fazla aceleci olmayın. Bu yolla ancak kendinizi mahveder ve dolayısıyla bizim mahvımıza yol açarsınız. İktidarı ele geçirmek için, sistemli bir şekilde kitleleri kazanma yolunu izleyin. Sizin zaferinize ihtiyacımız var, ama elverişsiz şartlarda savaşmaya hazır olmanıza ihtiyacımız yok. NEP’in yardımıyla Sovyet cumhuriyeti içinde kendimizi sağlamlaştırıp sonra da ileri yürümeyi başaracağız. Güçlerinizi toplar ve elverişli durumu kullanırsanız, tam zamanında yardımımıza gelmeye yine vaktiniz olacaktır.”

Her ne kadar bu, hizipleri yasaklayan Onuncu Parti Kongresinden sonra geçekleştiyse de, o zamanlar güçlü olan aşırı solculara karşı mücadele için Lenin, yeni bir hizbin üst çekirdeğini yaratmak inisiyatifini de gösterdi. Üçüncü Dünya Kongresinin Buharinin bakış açısını kabul etmesi halinde sonraki mücadelenin nasıl yürütüleceği sorununu, Lenin, dostça konuşmalarımız sırasında açıkça koymuştur. O zamanki “hizbimizin” daha fazla gelişmemesi, yalnızca, muhaliflerimizin kongre sırasında önemli ölçüde “iflâs etmesi” yüzündendir.

Şüphesiz Buharin Marksizmin soluna herkesten daha fazla savruldu. Yine Üçüncü Kongre ve sonrasında da Buharin, Avrupa’daki ekonomik konjonktürün kaçınılmaz olarak yükseleceği şeklindeki görüşüme karşı ve proletaryanın bir dizi yenilgisine rağmen konjonktürün bu kaçınılmaz yükselişinden sonra devrimin bir darbe almayacağı, aksine devrimci mücadelenin yeni bir itilim kazanacağı beklentime karşı mücadele yürüttü. Hem ekonomik krizin ve hem de bir bütün olarak devrimin sürekliliği skolastik görüşüne bağlı kalan Buharin, bu görüşüme karşı uzun bir mücadele yürüttü; ta ki gerçekler sonunda onu, her zaman olduğu gibi, yanıldığını gecikmiş bir kabule zorlayana kadar.

Buharin, devrimci sürecin sürekliliğine ilişkin mekanik anlayışından hareket ederek, Üçüncü ve Dördüncü Kongrelerde birleşik cephe ve geçiş talepleri siyasetine karşı çıktı.

Proleter devrimin sürekli karakterinin sentezlenmiş Marksist anlayışı ile hiç de Buharin’e özgü bireysel bir gariplik olmayan Marksizmin bu gülünç skolastik taklidi arasındaki, bu iki eğilim arasındaki mücadele, irili ufaklı bir dizi başka sorunda da izlenebilir. Ama bunu yapmak gereksizdir. Buharin’in bugünkü konumu, aslında, “sürekli devrim”in o aynı aşırı sol skolastizmidir; bu kez yalnızca tersyüz edilmiş şekliyle. Sözgelimi Buharin 1923’e değin, nasıl Avrupa’da sürekli bir ekonomik kriz ve sürekli bir iç savaş olmaksızın Sovyet Cumhuriyeti’nin yok olacağı kanısında idiyse, aynı şekilde bugün, uluslararası devrim olmaksızın da sosyalizmi inşa etmek için bir reçete keşfetmiştir. Komintern’in şimdiki liderlerinin dünkü maceracılıklarını bugünkü oportünist durumlarıyla –ya da tam tersi– haddinden fazla sık biçimde birleştirmeleri, karmakarışık Buharinci sürekliliğe şüphesiz ilerleme sağlamamıştır.

Üçüncü Kongre büyük bir fenerdi. Onun öğrettikleri bugün hâlâ canlı ve verimlidir. Dördüncü Kongre yalnızca bu öğretileri somutlaştırdı. Üçüncü Kongrenin sloganı yalnızca “Kitlelere değil, aynı zamanda “İktidar yolu önce kitlelerin kazanılmasından geçer! şeklindeydi. Lenin tarafından yönetilen hizip (kendisi kesin bir şekilde “sağ” kanat olarak tanımlıyordu) bütün Kongreyi başından sonuna kadar uzlaşmazcasına gemlemek zorunda kaldıktan sonra, Kongrenin sonuna doğru Lenin özel bir toplantı düzenleyerek kâhince uyarıda bulundu: “Unutmayın, bu yalnızca devrimci atılım için iyi bir koşu başlangıcı sağlamak sorunudur. Kitleler için mücadele iktidar için mücadeledir.”

1923 olayları, bu Leninist konumun yalnızca “yönetilenler” tarafından değil, birçok lider tarafından da kavranılmadığını göstermiştir.

4. 1923 Alman Olayları ve Ekim Dersleri

1923’teki Alman olayları Komintern gelişiminde, Lenin sonrası yeni bir dönemi başlatan dönüm noktasını oluşturur. 1923 başında Ruhr’un Fransız birliklerince işgali, Avrupa’nın yeniden savaş kaosuna düşüşüne işaretti. Her ne kadar, hastalığın bu ikinci gelişi birincisiyle kıyaslanamayacak denli zayıf idiyse de, Almanya’nın zaten tamamıyla zayıflamış olan bünyesini sarmış olduğundan, yine de daha baştan şiddetli devrimci sonuçlar beklenmeliydi. Komintern önderliği bunu zamanında dikkate almadı. Alman Komünist Partisi yine, onu kararlı bir şekilde tehdit edici yoldan darbeciliğe çeken, Üçüncü Kongre sloganına getirdiği tek yanlı yorumu izlemeye devam etti. Daha önce söylediğimiz gibi ani dönüşlerle belirlenen çağımızda, devrimci bir önderlik için en büyük güçlük, ani fırsatı yakalayıp dümeni zamanında kırabilmek için siyasal nabzı tam zamanında hissedebilmektir. Devrimci önderliğin böylesi nitelikleri yalnızca Komintern’in en son genelgesine bağlılık yemini etmekle kazanılmaz. Bunlar ancak, gerekli teorik önkoşullar varsa, kişisel olarak kazanılmış deneyim ve gerçek özeleştiri ile kazanılabilirler. 1921 Mart günlerinin taktiklerinden, basında, toplantılarda, sendikalarda ve parlamentoda sistemli bir devrimci faaliyete kesin bir dönüşü sağlamak kolay olmadı. Bu dönüşün krizi atlatıldıktan sonra bu kez doğrudan doğruya tersi bir karakterde olan yeni bir tek yanlı sapmanın gelişme tehlikesi belirdi. Kitleleri kazanma gündelik mücadelesi bütün dikkatleri toplamakta, kendi taktik rutinini yaratmakta ve nesnel durumdaki değişmelerden çıkan stratejik görevlerden dikkatleri uzaklaştırmaktadır.

1923 yazında, özellikle pasif direnme taktiğinin çökmesiyle bağlantılı olarak, Almanya’nın iç durumu can alıcı bir nitelik kazanmıştı. Alman burjuvazisinin bu “umutsuz” durumdan kurtulabilmesinin ancak komünist partinin burjuvazinin durumunun “umutsuz” olduğunu zamanında kavrayamamasına ve bütün gerekli devrimci sonuçları çıkarmamasına bağlı olduğu iyice belli olmuştu. Yine de elinde tuttuğu anahtarla burjuvaziye kapıyı açan kesinkes komünist parti oldu.

Alman devrimi neden zafere ulaşmadı? Bunun nedenleri, mevcut şartlarda değil bütünüyle taktiklerde aranmalıdır. Orada, kaçırılmış bir devrimci durumun klâsik bir örneğini buluyoruz. Alman proletaryası son yıllarda çektiklerinden sonra, kesin bir mücadeleye, ancak, bu kez sorunun kesinkes halledileceğine ve komünist partinin mücadeleye hazır ve zafer kazanma yeteneğinde olduğuna inandırılması halinde sokulabilirdi. Ama komünist parti bu dönüşü çok kararsızca ve uzun bir gecikmeden sonra yaptı. Birbirlerine karşı acımasızca kavga vermelerine rağmen, hem sağdakiler hem de soldakiler, 1923 Eylül-Ekimine değin devrimci gelişme sürecine oldukça kaderci şekilde baktılar.

Doğru bir politika izlenmiş olması halinde iktidarın fethinin ne derece “garantisi” olacağını olaydan sonra araştırmak, bir devrimciye değil, bir bilgice yakışır. Biz burada Pravda’nın konuya ilişkin dikkate değer bir tanıklığı ile yetiniyoruz; bu organın bütün diğer beyanatlarıyla çelişen tamamen rastlantısal ve eşsiz bir yazıdır bu:

Eğer 1924 Mayısında, mark nispeten istikrar kazanmışken ve burjuvazi belli ölçüde bir birliği başarmışken, orta sınıfın ve küçük burjuvazinin Nasyonalistlerin saflarına gidişinden, parti içindeki derin bir krizden ve proletaryanın ağır bir bozgunundan sonra, eğer bütün bunlardan sonra, komünistler 3.700.000 oy alabiliyorlarsa, o zaman, 1923 Ekiminde, görülmemiş ekonomik kriz sırasında, bizzat burjuvazinin içindeki güçlü ve keskin çelişkilerden ve sanayi merkezlerindeki proleter kitlelerin görülmemiş militan ruhu sonucunda doğan sosyal demokrasi saflarındaki korkunç bir şaşkınlık sırasında, nüfusun çoğunluğunun komünist partinin safında olduğu açıktır. Parti savaşabilirdi ve savaşmalıydı ve başarı için bütün şanslara sahipti.

Ve işte Beşinci Dünya Kongresinde bir Alman delegenin (adı bilinmiyor) sözleri:

“Almanya’da sınıf bilincine sahip tek bir işçi yoktur ki, partinin bir mücadeleye atılması ve ondan kaçmaması gerektiğinin farkında olmasın.

“AKP liderleri, partinin bağımsız rolüne ilişkin herşeyi unuttular; Ekim bozgununun ana nedenlerinden biri budur.” [Pravda, 24 Haziran 1924]

Her ne kadar söylenenlerin çoğu gerçekte olanlara pek uygun düşmemekteyse de, özellikle 1923’ün ikinci yarısında, Alman partisinin ve Komintern’in üst önderliğinde olup bitenlere ilişkin tartışmalarda epeyce şey söylenmiştir. Özellikle Kuusinen bu konularda epeyce karışıklığa neden olmuştur; 1924’ten 1926’ya kadar işi, kurtuluşun yalnızca Zinovyev’in önderliğine dayandığını kanıtlamak olan, 1926’daki belli bir tarihten sonra da kendini Zinovyev’in önderliğinin yıkıcı olduğunu kanıtlamaya veren şu aynı Kuusinen. Kuusinen’e böylesine sorumluluk gerektiren yargılar vermesi için gereken yetki, herhalde, 1918’de Fin proletaryasının devrimini yıkıma mahkûm etmek için elinden ne geliyorsa yapması üzerine verilmiştir.[16]

Olaydan sonra, bana Brandler çizgisi ile bir dayanışma atfetmek için çeşitli girişimler oldu. SSCB’de bu girişimler, sahnedekilerin çoğunun gerçek durumu bilmelerinden dolayı örtülü kaldı. Almanya’da ise kimse bir şey bilmediği için bu iş açık açık yapıldı. Oldukça rastlantısal olarak, elimdekiler arasında, o zamanlar Alman devrimi konusunda Merkez Komitemizde ortaya çıkan ideolojik mücadele üzerine basılmış bir yazı buldum. 1924 Ocak konferansı belgelerinde, teslimiyetinden önceki dönemde Alman Merkez Komitesine karşı düşmanca ve güvensiz bir tavır göstermemden ötürü Politik Büro tarafından doğrudan doğruya suçlanmaktayım. İşte orada söylenenler:

... Merkez Komite oturumunu (1923 Eylül Plenumu) terk etmeden önce Troçki yoldaş, Merkez Komite üyelerinin tümünde derin üzüntü yaratan bir konuşma yaptı; konuşmasında Alman Komünist Partisi önderliğinin değersiz olduğunu ve Alman KP Merkez Komitesine kaderciliğin, uyuşukluğun nüfuz ettiğini ileri sürdü. Sonra Troçki yoldaş Alman devriminin başarısızlığa mahkûm edildiğini ilân etti. Bu konuşma hazır bulunanlar üzerinde can sıkıcı bir etki yarattı. Ama yoldaşların büyük çoğunluğu bu acı söyleve, Alman devrimi ile hiçbir bağlantısı olmaksızın, Merkez Komite Plenumu sırasında ortaya çıkan bir olayın [?!] neden olduğu ve bu konuşmanın nesnel duruma denk düşmediği görüşündeydiler. [SBKP Konferans Belgeleri, Ocak 1924, s.14. vurgu bizim]

Merkez Komite üyeleri nasıl açıklamaya çalışırlarsa çalışsınlar, bu uyarı, ki bu ilk değildi, yalnızca Alman devriminin kaderi üzerindeki endişenin sonucuydu. Ne yazık ki olaylar benim tutumumu aynen doğrulamıştır; buna neden, kısmen, önder partinin Merkez Komite çoğunluğunun, kendi itiraflarına göre, benim uyarımın tümüyle “nesnel duruma denk düştüğü”nü zamanında kavramayışlarıdır. Şüphesiz alelacele Brandler’in Merkez Komitesini bir başkasıyla değiştirmeyi önermedim (belirleyici olaylar öncesinde böylesi bir değişiklik dipsiz bir maceracılık olurdu), ama 1923 yazından itibaren silâhlı ayaklanmanın hazırlanması ve Alman Merkez Komitesinin desteklenmesi için güçlerin gerekli seferberliği konusunda çok daha yerinde ve kararlı bir konum alınmasını önerdim. Hataları yalnızca Komintern önderliğinin genel hatalarının bir yansıması olan Brandlerci Merkez Komite çizgisi ile aramda bir dayanışma olduğunu atfeden son günlerdeki girişimler, esas olarak, Alman bozgununu Merkez Komite çoğunluğunun yaptığından çok daha fazla ciddiye almaya karar vermeme rağmen, ya da daha doğrusu bu yüzden, Alman partisinin teslimiyetinden sonra Brandler’i günah keçisine döndürmeye karşı çıkmam gerçeğinden dolayıdır. Diğerlerinde olduğu gibi bu durumda da, gaddarca eziyetlere ve hatta partiden atmalara maruz bırakarak, ulusal önderlikleri periyodik olarak değiştirip, merkezi önderliğin yanılmazlığını sağlamaya uğraşan kabul edilemez sisteme karşı mücadele ettim.

Alman Merkez Komitesinin teslimiyetinin etkisiyle yazdığım Ekim Dersleri’nde, çağımız şartlarında bir devrimci durumun, birkaç günlük bir dönem içinde yapılanlar nedeniyle yıllar boyunca kaybedilebileceği fikrini geliştirdim. İnanılması güç olabilir ama bu görüş “Blankizm” ve “bireycilik” olarak damgalandı. Ekim Dersleri’ne karşı yazılan sayısız makale, Ekim Devriminin nasıl tamamen unutulduğunu ve onun derslerinin bilince ne kadar az işlediğini ortaya sermektedir. Liderlerin hatalarının sorumluluğunu “kitlelere” yüklemek ya da böylece günahını ortadan kaldırmak için genel olarak önderliğin önemini azaltmak, tipik bir Menşevik hiledir. Bu, genel olarak “üst yapının”, sınıfın üst yapısının, ki bu partidir, ve partinin merkezi önderlik şeklindeki üst yapısının diyalektik kavranışına varmaktaki toptan beceriksizlikten doğmaktadır. Öyle çağlar vardır, Marx ve Engels bile tarihsel gelişmeyi bir santim olsun ilerletemez; öyle çağlar da vardır, dümendeki çok daha küçük çaplı adamlar, uluslararası devrimin gelişmesini birkaç yıl için durdurabilir.

Sorunu, ben Ekim Dersleri’ni reddediyormuşum gibi göstermeye çalışan son zamanlardaki girişimler, tümüyle saçmadır. Şüphesiz ikincil önemde bir “hatayı”, “kabul” etmişimdir. Ekim Dersleri’ni yazarken, yani 1924 yazında, Stalin’in konumu bana 1923 güzündeki Zinovyev’in konumundan daha solda (yani sol-merkezci) gibi gelmişti. Çoğunluk hizbi aygıtının gizli merkezi rolünü oynayan grubun iç yaşamıyla pek haşır neşir değildim. Bu hizipsel gruplaşmanın bölünmesinden sonra yayınlanan belgeler, özellikle Stalin’in Zinovyev ve Buharin’e yazdığı katıksız Brandlerci mektup,[17] bana bu kişisel gruplaşmaları değerlendirmemdeki yanlışlığı kavrattı; yine de bunlar ortaya atılan sorunların özüyle ilişkili değildir. Ama kişiliklere ilişkin bu yanlışlık da büyük bir yanlışlık değildir. Merkezciliğin sola doğru büyük zikzaklar yapabildiği doğrudur, ama Zinovyev’in “evrimi”nin bir kez daha gösterdiği gibi, merkezcilik, devrimci bir çizgiyi en azından sistemli olarak yürütmekte son derece yeteneksizdir.

Ekim Dersleri’nde geliştirdiğim fikirler bugün bütün gücünü koruyor. Üstelik 1924’ten beri de tekrar tekrar doğrulandılar.

Bir proleter devrimin sayısız güçlükleri arasında belli, somut ve özgün bir güçlük vardır. Bu güçlük, olayların keskin bir dönüşü sırasında devrimci bir parti önderliğinin durumu ve görevlerinden doğar. En devrimci partiler bile, geride kalma ve dünün mücadelesinin slogan ve önlemleriyle yeni görevleri ve gereksinmeleri karşı karşıya koyma tehlikesinden kaçınamazlar. Ve olayların, genel olarak proletaryanın silâhlı ayaklanması zorunluluğunu doğuran dönüşünden daha keskin bir dönüşü olamaz. Burada parti önderliğinin ve bir bütün olarak partinin politikasının, sınıfın tavrına ve durumun gereklerine uygun düşmeme tehlikesi vardır. Siyasal yaşamın görece ağır akışı sırasında, böylesi uyumsuzluklar kayıplarla da olsa, bir felâkete yol açmadan giderilirler. Ama şiddetli devrimci kriz dönemlerinde, adeta ateş altında olduğu gibi, uyumsuzluğu gidermek ve cepheyi yeniden düzenlemek için eksik kalan şey kesinlikle zamandır. Devrimci bunalımın doruğa tırmanma dönemleri, kendi doğası gereği geçicidir. Nesnel görevler ile devrimci bir önderlik arasındaki uyumsuzluk (burjuvazinin korkunç hücumu karşısında duraksama, ikircim, oyalanıp gecikme), birkaç hafta hatta birkaç gün içinde bir felâkete ve hazırlanması yıllarca çalışmaya mal olan herşeyin kaybedilmesine yol açabilir.

Kuşkusuz önderlik ile parti ya da parti ile sınıf arasındaki uyumsuzluk karşıt bir karakterde de olabilir; yani önderliğin, devrimin gelişmesinin önünde koştuğu ve gebeliğin beşinci ayını dokuzuncu ayla karıştırdığı durumlarda. Böylesi uyumsuzluğun en açık örneği 1921 Martında Almanya’da gözlendi. Orada, partide “sol çocukluk hastalığının” en uç tezahürünü ve bunun sonucu olarak darbeciliği (devrimci maceracılığı) gördük. Bu tehlike gelecek için de oldukça geçerlidir. Komintern’in Üçüncü Kongresinin öğrettikleri bu yüzden bütün önemini sürdürmektedir. Ama 1923 Alman deneyimi, acı bir gerçeklikle, önümüze karşıt nitelikte bir tehlike çıkardı: Durum olgundur ve önderlik geride kalmaktadır. Önderlik kendini duruma uydurana kadar durum zaten değişmiştir; kitleler gerileyiş içindedir ve güçler ilişkisi aniden kötüleşmiştir.

1923 Alman yenilgisinde şüphesiz birçok ulusal özgünlük vardı, ama aynı zamanda genel bir tehlikeye işaret eden son derece tipik özellikler de vardı. Bu tehlike şu şekilde ifade edilebilir: Silâhlı ayaklanmaya geçişin arifesinde devrimci önderliğin bunalımı. Proleter partinin neferleri, doğaları gereği, burjuva kamuoyunun baskısından çok az etkilenirler. Ama partinin başındaki bazı unsurlar ve parti orta tabakası, belirleyici anda, burjuvazinin maddi ve ideolojik terörüne şu ya da bu ölçüde muhakkak yenik düşeceklerdir. Bu tehlikeye aldırmamak, onunla başa çıkmak demek değildir. Şüphesiz buna karşı her duruma uygun ve her derde deva bir ilaç yoktur. Ancak bir tehlikeyle savaşmanın gerekli ilk adımı, onun kaynağını ve doğasını anlamaktır. Her komünist partide “Ekim öncesi” dönemde bir sağ kanat gruplaşmanın kaçınılmaz belirişi ya da gelişmesi, bir yandan bu “sıçrayış”ta yatan muazzam nesnel güçlükleri ve tehlikeleri, öte yandan burjuva kamuoyunun korkunç baskısını yansıtır. Sağ kanat gruplaşmanın özü ve önemi burada yatar. Ve komünist partilerde en tehlikeli anlarda duraksamaların ve bocalamaların kaçınılmaz olarak doğması kesinlikle bu yüzdendir. Bizim partimizde, partinin başındakilerin yalnızca bir azınlığı 1917’de tereddüde kapıldı ve Lenin’in muazzam enerjisi sayesinde bu tereddütlerin üstesinden gelindi. Almanya’da önderlik bir bütün olarak tereddüde düştü ve bu kararsızlık partiye, onun aracılığıyla da sınıfa aktarıldı. Bu yüzden devrimci durum kaçırıldı. İşçilerin ve yoksul köylülerin iktidarı ele geçirmek için savaştığı Çin’de, merkezi önderlik bu mücadeleye karşı çalıştı. Bütün bunlar şüphesiz, önderliğin en belirleyici tarihsel anlardaki son bunalımları değildir. Bu kaçınılmaz bunalımları asgariye indirmek, her komünist partinin ve bir bütün olarak Komintern’in en önemli görevlerinden biridir. Bu, Alman partisinin 1923’deki deneyiminin tersine, Ekim 1917 deneyimlerinin ve partimizde o zamanki sağ muhalefetin politik içeriğinin eksiksiz kavranışına ulaşmadan başarılamaz.

İşte Ekim Dersleri’nin özü kesinlikle buradadır.

5. Beşinci Kongrenin Temel Stratejik Hatası

1923 güzündeki “tempo hatası” konusunda Komintern liderlerinin 1923’ün sonundan itibaren yaptığı açıklamaların yanı sıra, bir dizi Komintern belgesine de sahibiz; bunların hepsinde, bildiğiniz gibi, kendisi de zamanlama konusunda yanılan Marx’a değişmez atıflar var. Bunlar aynı zamanda, Komintern’in “tempo hatasının”, iktidarı ele geçirme kritik anının yakınlığını küçümsemekten mi, yoksa tersine abartmaktan mı kaynaklandığı sorusunu da kasıtlı bir sessizlikle geçiştiriyorlar. Son yıllarda önderlik için geleneksel hale gelen çifte muhasebecilik rejimine uygun olarak, hem birinci hem de ikinci türden yorumlar için bir boşluk bırakılmış.

Bununla birlikte Komintern’in bu dönemdeki tüm politikasından, Komintern önderliğinin 1924 boyunca ve 1925’in büyük kısmında, Alman krizinin tepe noktasına henüz ulaşmadığı görüşüne sarıldığı sonucunu çıkarmak zor değil. Bu yüzden Marx’a yapılan atıf pek yerinde değildir. Zira Marx, öngörüsü sayesinde bazen yaklaşan devrimi gerçekte olduğundan daha yakın algılarken, bir devrim dosdoğru önünde durduğunda devrimin yüz hatlarını asla tanımamazlık etmemiştir ya da ardından devrim artık arkasını döndükten sonra inatla onun sırtını yüzüymüş gibi görmemiştir.

SBKP’nin On Üçüncü Konferansında Zinovyev, “tempo hatasına” ilişkin kaçamaklı formülü uygulama konusunda şunu belirtiyordu:

“Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi size şunu söylemelidir ki, benzer olaylar tekrarlandığı takdirde, aynı durumda aynı şeyi yaparız.” [Pravda, 25 Ocak 1924]

Bu vaat, tehdit niyeti taşıyordu.

20 Şubat 1924’te Zinovyev, Uluslararası Kızıl Yardımın bir konferansında, bütün Avrupa’daki durum öyledir ki, diyordu, “şimdi orada, ne kadar kısa olursa olsun, dışsal bir pasifleşme dönemini, herhangi bir sükûneti beklememeliyiz. ... Avrupa belirleyici olaylar evresine giriyor. ... Almanya açıkça şiddetli bir iç savaşa doğru yürüyor....” (Pravda, 2 Şubat 1924)

1924 Şubatının ilk günlerinde KEYK Prezidyumu, Alman olaylarının dersleri üzerine kararında şöyle diyordu:

Almanya Komünist Partisi ayaklanma ve iktidarın ele geçirilmesi sorununu gündemden çıkarmamalıdır. Tam tersine [!] bu sorun önümüzde bütün somutluğu ve acilliği ile durmalıdır.... [Pravda, 7 Şubat 1924]

26 Mart 1924’te KEYK, Alman Komünist Partisine şunu yazdı:

1923 Ekiminde olayların temposunun değerlendirilmesinde yapılan hata [ne türden bir hata? L.T.] partide büyük zorluklara yol açmıştır. Yine de bu yalnızca oyunun bir perdesidir. Temel hüküm yine öncekinin aynısı olarak kalmaktadır. [Pravda, 20 Nisan 1924. vurgu bizim]

Bütün bu olanlardan KEYK şu sonucu çıkardı:

“Alman Komünist Partisi şimdiye kadar olduğu gibi bütün gücünü işçi sınıfını silâhlandırma işinde kullanmalıdır....” [Pravda, 19 Nisan 1924]

1923’ün büyük tarihsel trajedisi –büyük devrimci mevziin mücadelesiz teslimiyeti– altı ay sonra bir perde olarak değerlendiriliyor. “Yalnızca bir perde!” Avrupa hâlâ bu “perdenin” en ciddi sonuçlarından muztaribdir. Komintern’in dört yıl boyunca bir Kongre toplamak zorunda kalmayışı olgusu, Komintern partilerinde sol kanadın birbiri ardına ezilmesi olgusu gibi, 1923’ün bu “perdesinin” aynı ölçüdeki sonucudur.

Beşinci Kongre, Alman proletaryasının yenilgisinden sekiz ay sonra, bu felâketin bütün sonuçları artık belli olmuşken toplandı. Buradaki durum, yaklaşan bir şeyi tahmin etme zorunluluğu bile değil, yaklaşanın hangisi olduğunu görmekti. Beşinci Kongrenin temel görevleri şunlardı: Birincisi, bu yenilgiye açıkça ve acımasızca adını koymak ve, kimsenin nesnel şartlar bahanesinin ardına gizlenmesine izin vermeksizin, yenilginin “öznel” nedenini sergilemek; ikincisi, kitlelerin geçici olarak geri çekildiği, sosyal demokrasinin büyüdüğü ve komünist partinin etkisini yitirdiği yeni bir aşamanın başlangıcını saptamak; üçüncü olarak da, Kominterni fenersiz yakalanmamak üzere, yeni bir değişiklik olana değin savunma mücadelesinin ve örgütsel sağlamlaşmanın gerekli yöntemleri ile donatacak şekilde bütün bunlara hazırlamak.

Ama Kongre bütün bu konularda doğrudan doğruya ters yönde bir tavır takındı. Zinovyev Kongrede Alman olaylarının önemini şöyle tanımladı: “Alman devrimini bekledik ama gelmedi.” (Pravda, 22 Haziran 1924)

Oysa devrim, gerçekte haklı olarak şu yanıtı veriyordu: “Gelmesine geldim baylar ama siz randevuya çok geç geldiniz.”

Kongre liderleri, Brandler’le birlikte bizim durumu “abarttığımıza ” hükmettiler. Oysa “biz” gerçekte fazlasıyla hafifsemiş ve geç bir değerlendirmede bulunmuştuk. Kendisinin bu sözde “abartmasına” kolayca razı gelen Zinovyev, esas kötülüğü başka yerde gördü:

Durumu abartılı değerlendirmek en kötü şey değildir. Ondan daha kötü olan, Saksonya örneğinin gösterdiği gibi, partimiz saflarında hâlâ birçok sosyal demokrat kalıntının varlığıdır. [Pravda, 24 Haziran 1924]

Zinovyev felâketi görmüyordu ve bunu görmeyen yalnız o değildi. Kendisiyle birlikte Beşinci Kongrenin tümü dünya devriminin bu en büyük yenilgisini düpedüz gözardı etti. Alman olayları esas olarak Saksonya Landtag’ındaki ... komünistlerin politikaları açısından incelendi.[18] Kongre, kararında, KEYK’i

... Alman Merkez Komitesinin oportünist tavrını ve herşeyden çok, Saksonya hükümeti deneyinde gösterdiği birleşik cephe taktiğinin çarpık uygulanmasını mahkûm etti. [Pravda, 29 Haziran 1924]

diyerek övdü.

Doğrusu bu, bir katilin “herşeyden çok”, kurbanının evine girerken şapkasını çıkarmayı unuttuğu için mahkûm edilmesine benziyor.

Zinovyev,

“Saksonya deneyi yeni bir durum yarattı. Bu, Komünist Enternasyonal’in devrimci taktiğinin tasfiyesine bir başlangıç tehdidi taşıyordu.” [Pravda, 24 Haziran 1924]

diye ısrar etti.

Ve “Saksonya deneyi” mahkûm edilip Brandler görevden alındığına göre, gündemin öteki maddesine geçmekten başka bir iş kalmamıştı.

Zinovyev, ve onunla birlikte Kongre, şöyle demekteydi:

“Genel siyasi perspektifler esas olarak eskisi gibi durmaktadır. Durum devrime gebedir. Devasa bir mücadele başlamaktadır....” vs. [Pravda, 24 Haziran 1924]

Bu ne denli dayanıksız ve güvenilmez bir “solculuk”tur ki, pireyi deve yapıp deveyi kayıtsızlıkla görmezden geliyor.

Beşinci Kongre liderleri, durumun alabildiğine farkında olup Ekim yenilgisinin anlamını ortaya koyanları, bunun ardından devrimci dalganın kaçınılmaz biçimde uzun dönemli olarak geri çekileceğine ve (onu izleyen bütün siyasi sonuçları ile birlikte) kapitalizmin geçici olarak güç kazanacağına (“istikrar kazanacağına”) işaret edenleri oportünistler ve devrimin tasfiyecileri olarak damgalama girişiminde bulundular. Zinovyev ve Buharin’in kendilerine temel görev edindikleri şey buydu. Onlarla birlikte önceki yılın yenilgisini küçümseyen Ruth Fischer, Rus Muhalefetinde “dünya devrimi perspektifini kaybetme, Alman ve Avrupa devriminin yakınlığına olan inançtan yoksunluk, kötümserlik ve Avrupa devriminin tasfiyesini, vs.” gördü. (Pravda, 25 Haziran 1924)

Yenilgiden dolayı doğrudan doğruya en fazla suçlanması gerekenlerin, “tasfiyecilere” karşı, yani yenilgilere zafer damgası vurmayı reddedenlere karşı en yüksek sesle uluduklarını açıklamaya gerek yok. Öyle ki, Bulgar partisinin[19] yenilgisinin belirleyici bir yenilgi olduğunu görmek cesaretini gösteren Radek’e karşı Kolarov şöyle gürledi:

Partinin yenilgisi ne Haziranda ne de Eylülde belirleyiciydi. Bulgaristan KP’si sapasağlam durmakta ve kendini yeni kavgalara hazırlamaktadır. [Kolarov yoldaşın Beşinci Kongredeki konuşması.]

Yenilgilerin Marksist tahlili yerine, her konuda övünen bürokratik yaygaracılık. Ama Bolşevik strateji, kendini beğenmiş ve ruhsuz Kolarovculukla bağdaşamaz.

Beşinci Dünya Kongresinin yaptığı işin büyük bir kısmı doğru ve gerekliydi. Başlarını kaldırmak için fırsat kollayan sağ eğilimlilere karşı mücadele mutlak olarak acildi. Ama bu mücadele, durumun kökten yanlış değerlendirilmesiyle yolundan saptı, şaştı ve çarpıtıldı; bunun sonucunda herşey karmakarışık oldu ve dünün, bugünün ve yarının olaylarını daha iyi ve daha açık görebilenler sağ kampa dahil edildiler. Üçüncü Dünya Kongresinde o zamanın Solları muzaffer çıksaydı, Lenin de Levi, Klara Zetkin ve diğerleri ile birlikte aynı nedenlerden ötürü sağa dahil edilirdi. Beşinci Kongrenin yanlış siyasi yönelişinin neden olduğu ideolojik kargaşa daha sonradan yeni büyük belâların kaynağı oldu.

Siyasi alanda Kongrece kabul edilen değerlendirme aynı şekilde eksiksiz olarak ekonomik alana da taşındı. Alman burjuvazisinin zaten belirgin olan ekonomik toparlanışının belirtileri ya inkâr ya da gözardı edildi. Ekonomik gerçekleri daima mevcut egemen siyasi eğilime uyduracak şekilde hazırlayan Varga bu kez de getirdiği raporda şöyle diyordu: “...Kapitalizmin hiçbir toparlanma perspektifi bulunmamaktadır.” (Pravda, 28 Haziran 1924)

Ama bir yıl sonra, “toparlanma” gecikmeli olarak “istikrar” diye yeniden adlandırılınca, Varga olaydan sonra keşfini özenle yaptı. O zamana kadar muhalefet zaten istikrarı görmeme suçlamasına tahammül etmek zorunda kalmıştı. Çünkü 1925’te bu istikrarın temelini oyan eğilimleri fark etmişken, bir buçuk yıl önce istikrarın başladığını saptama cesaretini göstermişti. (İngiltere Nereye Gidiyor?)[20]

Beşinci Kongre, politik süreçleri ve ideolojik gruplaşmaları, yanlış bir yönelişin çarpık aynasından yansıdıkları biçimde kavradı; bu da Rus Muhalefetini “küçük burjuva bir sapma” olarak sınıflayan kararına yol açtı. Bu yanlışı kendine özgü tarzda düzelten tarih, Zinovyev’i, yani Beşinci Kongrenin başsavcısını, 1923’deki Muhalefetin merkezi çekirdeğinin, tartışmalı bütün temel konularda haklı olduğunu iki yıl sonra herkesin önünde[21] kabul etmeye zorlamıştır.

Beşinci Kongrenin temel stratejik yanlışı, zorunlu olarak Alman ve uluslararası sosyal demokrasi içinde meydana gelmekte olan süreçlerin de anlaşılmamasına yol açmıştı. Kongrede sosyal demokrasinin çürüdüğünden, dağıldığından ve çöktüğünden söz eden konuşmalar oldu yalnızca. Alman Komünist Partisinin 3.700.000 oy aldığı son Reichtag seçimlerine ilişkin olarak Zinovyev’in söylediği şuydu:

Eğer Almanya’da parlamenter alanda 100 sosyal demokrata 62 komünist düşüyorsa, bu, herkes için, Alman işçi sınıfının çoğunluğunu kazanmaya ne denli yakın olduğumuzun kanıtı olmalıdır. [Pravda, 22 haziran 1924]

Zinovyev sürecin dinamiklerinden kesinlikle hiçbir şey anlamamıştı; AKP’nin etkisi o yıl ve takip eden yıllarda artmamış, azalmıştır. 3.700.000 oy, partinin 1923 sonuna doğru Alman proletaryasının çoğunluğu üzerinde sahip olduğu belirleyici etkinin yalnızca büyüleyici bir kalıntısını temsil ediyordu. Bu sayı seçimlerde şüphesiz ki azalacaktı.

Bu arada, 1923’te çürük bir hasır gibi parçalanmaya yüz tutan sosyal demokrasi, 1923 sonunda devrimin yenilgisinden sonra sistemli olarak şifa bulmaya, esas olarak da komünizmin zararına yükselip büyümeye başladı. Bunu önceden gördüğümüz ölçüde ‑nasıl görülmeyebilir ki?‑ öngörümüz “karamsarlığımız”a yoruldu. Sosyal demokrasi için çoktan fatiha okumakta olan “iyimserler” büyük ölçüde yanılırken, bizim, 1924’ün başında, belli bir dönem için sosyal demokrasinin yeniden canlanışının kaçınılmaz olacağını söylerken ve yazarken haklı olduğumuzu kanıtlamak, sosyal demokratların 9 milyondan fazla oy aldıkları 1928 Mayısındaki son seçimlerden sonra hâlâ gerekli mi? Herşey bir yana Komintern Beşinci Kongresi büyük ölçüde yanılmıştır.

Sendeleyen ihtiyarlığın bütün özelliklerini gösteren sosyal demokrasinin ikinci gençliği, doğal olarak uzun ömürlü değildir. Sosyal demokrasinin ölümü kaçınılmazdır. Ama ölümünün ne kadar süreceği de şimdiye kadar saptanmış değildir. Bu da bize bağlıdır. Ölümünü yakınlaştırmak için gerçekleri kabul edebilmeli, siyasi bir durumun dönüm noktalarını zamanında kavrayabilmeli, bir yenilgiye yenilgi diyebilmeli ve gelen günü önceden görmeyi öğrenebilmeliyiz.

Eğer Alman sosyal demokrasisi bugün hâlâ, hem de işçi sınıfı içinde, birkaç milyonluk bir gücü temsil ediyorsa, bunun doğrudan iki nedeni vardır. Birincisi 1923 güzünde teslim olan Alman partisinin yenilgisi ve ikincisi, Beşinci Kongrenin yanlış stratejik yönelişi.

1924 Ocağında komünistlerle sosyal demokrat seçmenler arasındaki oran hemen hemen 2’ye 3’tü; ama dört ay sonra bu oran epeyce düşüp 1’e 3’ün birazcık üzerinde kaldı. Başka bir deyişle, bir bütün olarak ele alındığında bu dönemde bırakın işçi sınıfının çoğunluğunu kazanmaya yaklaşmayı, ondan uzaklaştıkça uzaklaştık. Ve bu, partimizin, doğru bir politikayla, çoğunluğun kazanılması için bir başlangıç noktası olabilen ve olması gereken geçen yıl boyunca şüphe götürmez bir güçlenişine rağmen oldu.

Beşinci Kongrenin aldığı tavrın siyasal sonuçları üzerinde sonra duracağız. Ama hem bir bütün olarak çağımızın temel eğrisini hem de bir makinist için demiryolu eğrileri neyse parti önderliği için de her verili anda aynı önemi taşıyan bu eğrinin tek tek parçalarını araştırıp inceleme yeteneği olmaksızın, Bolşevik stratejiden ciddi ciddi söz edilemeyeceği zaten açık değil midir? Keskin bir dönemeçte buhar vanasını sonuna kadar açmak, şüphesiz treni raydan çıkarmak demektir.

Birkaç ay önce Pravda, bizim daha 1923 sonu gibi erken bir tarihte yaptığımız tahminin doğruluğunu açıkça kabul etmek zorunda kaldı. 28 Ocak 1928’de Pravda şöyle yazıyordu:

“1923 yenilgisinden sonra başlayan ve Alman sermayesine mevzilerini sağlamlaştırma fırsatı sunan belli [!] bir cansızlık ve çöküş evresi, sona ermeye başlıyor.”

1923 güzünde başlayan “belli” bir çöküş, ilk olarak ancak 1928’de sona ermeye başlamaktadır. Dört yıllık bir gecikmeyle yayınlanan bu sözler, Beşinci Kongrenin saptığı hatalı yönelişin ve aynı zamanda, izlenen hataları açığa çıkarıp aydınlatmak yerine onları örtbas edip, dolayısıyla için düştüğü ideolojik kargaşanın çapını genişleten önderlik sisteminin de acımasız bir mahkûm edilişidir.

Hem 1923 olaylarını hem de Beşinci Kongrenin başlıca hatasını değerlendirmeden geçen bir taslak program, emperyalist çağda proletaryanın devrimci stratejisinin gerçek sorunlarına düpedüz sırtını dönüyor demektir.

6. “Demokratik-Pasifist Çağ” ve Faşizm

Alman komünizminin tehdit edici proleter tehlikeyi asgariden bir iç savaşla ortadan kaldıran 1923 güzündeki teslimiyeti, kaçınılmaz olarak yalnızca komünist partinin değil, aynı zamanda faşizmin de durumunu zayıflatmak zorundaydı. Çünkü burjuvazinin muzaffer çıktığı bir iç savaş bile kapitalist sömürünün şartlarını zayıflatır. Tam da o sırada, yani 1923’ün sonunda, Alman faşizminin gücü ve tehlikesinin abartılmasına karşı mücadele ettik. Biz, bütün Avrupa’da siyasal sahnenin belli bir dönem için demokratik ve pasifist gruplaşmalarca işgal edileceği, faşizmin geri püskürtüleceği üzerinde ısrar ettik: Fransa’da Sol blok, İngiltere’de İşçi Partisi. Ve bu gruplaşmaların güçlenmesi, Alman sosyal demokrasisinin yeni bir gelişmesi için hız sağlayacaktı. Bu kaçınılmaz süreci anlamak ve faşizme karşı mücadeleyi yeni bir cephede örgütlemek yerine, resmi önderlik faşizm ile sosyal demokrasiyi bir tutmaya ve yakın bir iç savaşta ikisinin birden yıkılacağı kehanetinde bulunmaya devam etti.

Birleşik Devletler ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkiler sorunu, faşizm ve sosyal demokrasi konusu ile çok yakından bağlantılıydı. Ancak 1923 Alman devriminin yenilgisi, ilk önce, Amerikan sermayesinin Avrupa’ya (geçici olarak) “barışçıl biçimde” boyun eğdirme planlarının gerçekleşmesini olanaklı kıldı. Bu koşullar altında Amerikan sorunu bütün boyutuyla ele alınmalıydı; oysa Beşinci Kongre önderliği bunu düpedüz geçiştirdi. Önderlik, Avrupa devriminin uzun zamandır ertelenmesinin, uluslararası ilişkiler eksenini aniden Avrupa üzerine bir Amerikan saldırısına doğru döndürdüğünü bile fark etmeksizin, bütünüyle Avrupa’nın iç durumundan hareket ediyordu. Bu saldırı, Avrupa’nın ekonomik açıdan “toparlanması”, normalleşmesi ve barışçıllaşması, ve demokratik ilkelerin “geri gelmesi” biçimini aldı. Yalnızca harabolmuş küçük burjuvazi değil, aynı zamanda ortalama işçi de kendi kendine şöyle diyordu: Komünist parti zafere ulaşamadığına göre, o zaman belki sosyal demokrasi bize zaferi değil (kimse ondan bunu beklemez) ama Amerikan altınının yardımı ile sanayiyi canlandırarak bir parça ekmek getirir. Dolar kaplaması ile birlikte Amerikan pasifizminin iğrenç hayalinin –Alman devriminin yenilgisinden sonra– Avrupa’nın yaşamında en önemli etken olacağını ve olduğunu anlamak gerekirdi. Bu maya sayesinde yalnızca Alman sosyal demokrasisi değil, büyük ölçüde Fransız Radikalleri ve İngiliz İşçi Partisi de yeniden yükselişe geçti.

Bu yeni düşman cephesinin karşı kefesinde işaret edilmesi gereken şey, burjuva Avrupa’nın ancak Birleşik Devletler’in bir mali vasalı olarak varolabileceği ve sürekliliğini sağlayabileceği ve Birleşik Devletler’in pasifizminin Avrupa’yı yiyecek karnesine bağlama gayreti anlamına geldiği idi. Komintern önderliği, Amerikancılık yeni diniyle bezenmiş sosyal demokrasiye karşı verilecek yeni mücadelenin kalkış noktası olarak bizzat bu perspektifi almak yerine, ters tarafa ateş açtı. Amerikan karnelerine dayalı, savaşlar ve devrimlerden uzak bir normalleşmiş emperyalizm saçma teorisini bizim üstümüze attı.

KEYK Prezidyumu, Alman Partisi için gündemde silâhlı ayaklanmanın “somut ve acil olarak bulunduğu”nu ilân ettiği tam da aynı Şubat oturumları sırasında –Kongreden dört ay önce–, o sıralar “sol parlamenter” seçimlere yaklaşan Fransa’daki durumu şöyle değerlendiriyordu:

Bu seçim öncesi heyecan aynı zamanda yalnızca en önemsiz ve en zayıf partileri ve ölü siyasi gruplaşmaları etkilemektedir. Yaklaşan seçimlerin ışığı altında, Sosyalist Parti canlanmış ve yeniden hayata dönmüştür... [Pravda, 7 Şubat 1924]

Fransa’da küçük burjuva pasifist bir solculuk dalgasının apaçık yükselip geniş işçi kesimlerini sürüklediği ve hem proletarya partisini hem de sermayenin faşist müfrezelerini zayıflattığı bir sırada; kısacası “Sol blok”un zaferi karşısında, Komintern önderliği tam karşıt bir perspektiften hareket etti. 1924 Mayıs seçimleri arifesinde, küçük burjuva pasifizminin sol bayraktarı olan Fransa Sosyalist Partisinden “ölü bir siyasi gruplaşma” olarak söz etti. O zamanlar, sosyal-yurtsever partiye ilişkin bu hafif değerlendirmeyi SBKP delegasyonuna hitaben özel bir mektupta protesto etmiştik. Ama boşuna. Komintern önderliği, bu olgulara aldırmayışını “solculuk” olarak görmemekte inatla ısrar etti. Komintern partilerinde şaşkınlığa yol açan, demokratik pasifizm üzerine o çarpık ve sefil polemik buradan kaynaklandı. Muhalefet sözcüleri, sırf Komintern önderliğinin önyargılarını paylaşmadıkları ve Alman proletaryasının bir mücadele olmaksızın uğradığı yenilginin (faşist eğilimlerin kısa süren bir kuvvetlenişinden sonra) kaçınılmaz olarak küçük burjuva partileri öne çıkaracağını ve sosyal demokrasiyi güçlendireceğini zamanında görmüş oldukları için, pasifist önyargılara sahip olmakla suçlandılar.

Daha önce de söylediğimiz gibi Zinovyev, İngiltere’de İşçi Partisinin ve Fransa’da Sol bloğun zaferinden üç ya da dört ay kadar önce, Uluslararası Kızıl Yardım Konferansında, açıkça bana karşı bir polemikte şunu söylüyordu:

Fiilen bütün Avrupa’da durum öyle bir şekil almıştır ki, şu anda, kısa da olsa, dışsal bir pasifizm ya da herhangi türden bir sükûnet dönemi beklemeyi gerekli görmüyoruz. ... Avrupa, belirleyici olaylar aşamasına giriyor. ... Almanya, açıkça şiddetli bir iç savaşa doğru gidiyor... [Pravda, 2 Şubat 1924]

Görünüşe bakılırsa Zinovyev, 1922’deki Dördüncü Kongre sonrasında benim, bizzat Zinovyev’in ve Buharin’in oldukça inatçı muhalefetine rağmen, bir komisyonda Kongre kararına bir düzeltme (epeyce değiştirilmiş, bu doğru) getirmeyi başardığımı tümüyle unutmuş; bu düzeltme, burjuva devletin politik gerileyişi yolunda olası bir aşama ve komünizmin –ya da faşizmin– egemenliğine bir ilk adım olarak “pasifist-demokratik” bir çağın yaklaşan gelişinden söz etmektedir.

İngiltere ve Fransa’daki “sol” hükümetlerin yükselmesinin hemen ertesinde toplanmış olan Beşinci Kongrede Zinovyev –gayet uygun olarak– benim bu düzeltmemi hatırlattı ve yüksek sesle şunu ilân etti:

Şu anda, uluslararası durum, faşizmle, sıkıyönetimle ve proletaryaya karşı yükselen bir beyaz terör dalgasıyla karakterize olmaktadır. Ama bu, yakın gelecekte, en önemli ülkelerde, burjuvazinin açık gericiliğinin yerini “demokratik-pasifist bir çağın” alacağı olasılığını dışlamaz.

Ve Zinovyev hoşnutlukla şunları eklemeye devam etti:

“Bu 1922’de söylenmişti. Böylece Komintern, bir buçuk yıl önce, demokratik-pasifist bir çağı kesinlikle önceden kestirmişti.” [Pravda, 22 Haziran 1924]

Gerçeklik bu. Bana karşı uzun süredir “pasifist” bir sapma (gelişmenin tarihsel akışının değil de benim sapmam) olarak ileri sürülen teşhis, Beşinci Kongrede, MacDonald ve Herriot hükümetlerinin balayları sırasında, işe yaradı. Genel olarak teşhislere ilişkin sorunlar ne yazık ki böyledir.

Zinovyev ve Beşinci Kongre çoğunluğunun, kapitalist çürüme yolunda bir aşama olarak “demokratik-pasifist çağ” eski perspektifini fazlasıyla kitabi biçimde tahlil ettiğini de eklemeliyiz. Nitekim Zinovyev Beşinci Kongrede şunu ilân ediyordu: “Demokratik-pasifist çağ, kapitalist çürümenin belirtisidir.”

Ve sonuç bölümünde yine şöyle diyordu: “Tekrar ediyorum ki, demokratik-pasifist çağ, [kapitalizmin] çürümesinin ve onulmaz krizinin bir belirtisidir. (Pravda, 1 Temmuz 1924)

Eğer bir Ruhr krizi olmamış olsa ve böylesi bir tarihsel “atılım” olmaksızın evrim daha pürüzsüz sürmüş olsa, bu doğru olurdu. Alman proletaryası 1923’te zafer kazanmış olsaydı, bu, iki hatta üç misli doğru olurdu. Bu durumda, MacDonald ve Herriot rejimleri yalnızca, bir İngiliz ve Fransız “Kerenski dönemi” anlamına gelirdi. Ama Ruhr krizi çıktı ve evin efendisinin kim olduğu sorusunu derhal ortaya koydu. Alman proletaryası zafer kazanmayıp kesin bir yenilgiye uğradı ve bir bakıma Alman burjuvazisini en yüksek dereceden cesaretlendirmiş ve güçlendirmiş oldu. Devrime duyulan güven bütün Avrupa’da yıllarca darmadağın oldu. Bu şartlar altında, MacDonald ve Herriot hükümetleri hiçbir suretle, bir Kerenski dönemine ya da genel olarak burjuvazinin çürümesine delâlet etmiyordu. Tam tersine bunlar, daha ciddi, daha sağlam ve daha kendinden emin burjuva hükümetlerin yalnızca geçici işaretleri olacaklardı ve olabileceklerdi. Beşinci Kongre bunu anlamadı, çünkü Alman felâketinin büyüklüğünü değerlendirmekte başarısız kalarak ve bu felâketi sadece Saksonya Landtag’ındaki bir güldürü sorununa indirgeyerek, Avrupa proletaryasının halihazırda bütün cephe boyunca politik bir geri çekilme içinde olduğunu ve bizim görevimizin bir silâhlı ayaklanmayı değil, yeni bir yönelimi, artçı düzenlemeleri ve partinin örgütsel mevzilerinin öncelikle sendikalar içinde sağlamlaştırılmasını kapsadığını fark etmedi.

“Çağ” sorunu ile bağıntılı olarak, aynı çarpıklık ve ilkesizlikle, faşizm üzerine bir polemik doğdu. Muhalefet, burjuvazinin, faşist omzunu, yalnızca doğrudan devrimci bir tehlikenin burjuva rejimin temellerini tehdit ettiği ve burjuva devletin normal organlarının yetersiz kaldığı bir anda ileri süreceğini savundu. Bu anlamda, faşizm, başkaldıran proletaryaya karşı kapitalist toplum tarafından yürütülen bir iç savaşa işaret etmektedir. Tersine olarak da burjuvazi, kendi solunu, sosyal demokrat omzunu, ya proletaryayı yanıltmak, uyuşturmak ve moralini bozmak için iç savaşa ön gelen bir dönemde, veya proletarya üzerinde ciddi ve kalıcı bir zaferi takip eden bir dönemde, yani normal rejimi yerleştirmek için geniş halk kitlelerini ve bunlar arasında da devrim tarafından düş kırıklığına uğratılmış işçileri parlamenter yollarla ele geçirmek zorunda kaldığı bir dönemde ileri sürmek zorunda kalır. Teorik bakımdan mutlak olarak su götürmez ve mücadelenin bütün seyri boyunca doğrulanan bu tahlile karşı, Komintern önderliği, sosyal demokrasinin faşizm ile özdeş olduğu şeklindeki anlamsız ve aşırı basitleştirilmiş iddiayı ortaya attı. Sosyal demokrasinin burjuva toplumun temellerine faşizmden daha az bağlı olmadığı ve tehlike anında Noske’sini gönüllüce teklif etmeye daima hazır olduğu su götürmez gerçeğinden hareketle, Komintern önderliği, sosyal demokrasi ile faşizm arasındaki politik farkla birlikte açık bir iç savaş dönemi ile sınıf mücadelesinin “normalleşme” dönemi arasındaki farkı da bütünüyle sildi. Kısacası herşey, yalnızca iç savaşın doğrudan gelişmesi üzerine sahte bir yönelimi sürdürmek için baş aşağı çevrildi, birbirine bulaştırıldı ve karmakarışık edildi. Sanki 1923 güzünde Almanya’da ve Avrupa’da olağanın dışında hiçbir şey olmamış gibi; bir perde –hepsi bu!

Bu polemiğin akışını ve düzeyini göstermek için Stalin’in “Uluslararası Durum Üzerine” (Pravda, 20 Eylül 1924) makalesinden alıntı yapıyoruz:

“Birçokları, burjuvazinin «pasifizm»e ve «demokrasi»ye gelişini zorunluluğa değil de, adeta kendi arzusuna, özgür seçimine bağlıyorlar.”

diyordu Stalin bana karşı polemik yürüterek.

Hareket noktası olarak alınması kesinlikle utanç verici olan bu temel tarihsel-felsefi tezi, iki esas sonuç izliyor:

“Birincisi, faşizmin yalnızca burjuvazinin bir savaş örgütü olduğu yanlıştır. Faşizm sadece askeri-teknik bir kategori değildir [?!].”

Burjuva toplumun savaş örgütünün neden politik bir “kategori” değil de teknik bir “kategori” sayılması gerektiği akla sığacak şey değil. Peki nedir faşizm? Stalin’in dolaylı cevabı şudur: “Sosyal demokrasi nesnel olarak faşizmin ılımlı bir kanadıdır.”

Sosyal demokrasinin burjuva toplumunun sol kanadı olduğu söylenebilir ve aşırı basitleştirici bir yorum yapılmadığı ve dolayısıyla sosyal demokrasinin hâlâ ardındaki milyonlarca işçiye önderlik ettiği ve belli sınırlar içinde yalnızca burjuva efendisinin arzusunu değil, aynı zamanda proleter seçmenlerinin de çıkarlarını hesaba almak zorunda kaldığı unutulmadığı takdirde, bu tanım oldukça doğru olurdu. Ama sosyal demokrasiyi “faşizmin ılımlı kanadı” olarak nitelendirmek kesinlikle anlamsızdır. Bu durumda bizzat burjuva toplum ne olacak? Politikada en temel anlamda yön tayin etmek için, herşey tek bir sepete doldurulmamalı, bunun yerine burjuva cephenin iki kutbunu, -tehlike anında birleşmiş– ama yine de iki kutup, temsil eden sosyal demokrasi ile faşizm birbirinden ayırt edilmelidir. Bunu şimdi, aynı zamanda faşizmin gerileyişi ve sosyal demokrasinin büyümesiyle karakterize olan, tesadüfe bakın ki bu kez de komünist partinin sosyal demokrasiye bir birleşik işçi cephesi önerdiği 1928 Mayıs seçimlerinden sonra vurgulamak hâlâ gerekli midir?

Makale devamla şöyle diyor:

İkinci olarak, sonucu belirleyici çarpışmaların meydana geldiği; proletaryanın bu çarpışmalarda bir bozguna uğradığı; ve sonuç olarak burjuvazinin güç kazanmış olduğu yanlıştır. Sonucu belirleyici mücadeleler henüz hiçbir şekilde gerçekleşmemiştir, [?] yalnızca henüz ortada gerçek Bolşevik kitle partileri olmadığı için olsa bile [?].

Böylece henüz mücadele diye bir şey olmadığı için burjuvazi kendini güçlendirememekte ve bir Bolşevik parti henüz varolmadığı için “olsa bile”, mücadele diye bir şey olmamaktadır. Böylece burjuvaziyi kendi kendini güçlendirmekten alıkoyan şey ... Bolşevik partinin yokluğu olmaktadır. Oysa gerçekte burjuvazinin kendini güçlendirmesine yardım eden şey tam da, partiden çok Bolşevik bir önderliğin eksikliğiydi. Savaşta olduğu gibi, politikada da, bir ordu kritik bir anda düşmana çarpışmadan teslim olursa, o zaman “sonucu belirleyici çarpışmanın” yerini tümüyle bu teslim oluş alır. Daha 1850’de Engels, devrimci bir durumu kaçıran bir partinin uzun süre sahneden silineceğini söylemişti. Ama “emperyalizm öncesinde” yaşayan Engels’in bugün artık modası geçmiş olduğundan habersiz olan var mı? O halde Stalin’in yazdıklarına bakalım: “Emperyalizm koşullarında böylesi [Bolşevik] partiler olmaksızın hiçbir diktatörlük mücadelesi mümkün değildir.”

Böylece eşitsiz gelişme yasasının henüz keşfedilmediği Engels çağında, böylesi mücadelelerin tamamen mümkün olduğunu varsaymaya zorlanmakta insan.

Tüm bu düşünce zinciri, gayet uygun olarak, şu politik teşhisle taçlandırılmaktadır:

“Sonuç olarak, ... bu «pasifizm»in burjuvazinin iktidarının güçlenmesine ve devrimin belirsiz bir süre ertelenmesine yol açacağı da yanlıştır.”

Yine de, Stalin’e göre değilse de, Engels’e göre böyle bir ertelenmenin ortaya çıktığı gerçektir. Bir yıl sonra, burjuvazinin durumunun daha da güçlendiği ve devrimin belirsiz bir süre ertelendiği artık bir kör için bile açıkken, Stalin, bizi istikrarın varlığını reddetmekle suçlamaya girişti. “İstikrarın” yeniden çatırdamaya başladığı, İngiltere ve Çin’de yeni bir devrimci dalganın yaklaştığı dönemde, bu suçlama özellikle şiddetlendi. Ve tüm bu ümitsiz şaşkınlık, yönetimde olan bir çizginin görevlerini yerine getirmeye hizmet etti! Dikkat edilmelidir ki, taslakta yer alan (Bölüm 2) faşizm tanımı ve onun sosyal demokrasiyle olan ilişkisi, kasıtlı olarak katılan (geçmişle bağının kurulması için) muğlaklıklara rağmen, esas olarak Beşinci Kongrenin şemasıdır ve yukarıda atıf yaptığımız Stalin’in şemasından çok daha akılcı ve doğrudur. Ama ileri doğru atılan bu önemsiz adım sorunu çözmemektedir. Son on yılın deneyimlerinden sonra, devrimci durumun, onun ortaya çıkış ve ortadan kalkışının bir betimlemesi olmaksızın, böyle bir durumun değerlendirilmesinde yapılan klâsik hataları göstermeksizin, dönemeçlerde bir makinistin nasıl davranması gerektiğini açıklamaksızın ve dünya devriminin başarısının iki ya da üç günlük bir mücadeleye bağlı olduğu böylesi durumların varolduğunu partilerin kafasına sokmaksızın, bir Komintern programı hazırlanamaz.

7. Aşırı-Solcu Politikanın Sağcı Özü

1923’teki çalkantılı kabarma döneminden sonra, uzun süreli bir geri çekilme dönemi başladı. Strateji dilinde bu, düzenli bir geri çekilme, artçı çarpışmalar, kitle örgütlerinde durumumuzun güçlendirilmesi, saflarımızın yeniden gözden geçirilmesi ve teorik ve politik silâhlarımızın temizlenip bilenmesi anlamına gelmekteydi. Bu tavır tasfiyecilik olarak damgalanmıştı. Son yıllarda Bolşevik sözlüğün diğer kavramları gibi, tasfiyecilik kavramı da en kötü muameleyle karşılaşmıştır; artık öğretme ve eğitim değil, yalnızca ortalığa karışıklık ve hata saçma vardır. Devrimden vazgeçmek demek olan tasfiyecilik, devrimin yol ve yöntemleri yerine reformizmin yol ve yöntemlerini geçirme çabasıdır. Leninist politikanın tasfiyecilikle ortak bir yanı yoktur; ama onun, partiyi yeni bir devrime hazırlamak için kitleler arasında uzun, inatçı, düzenli ve azimli bir çalışmaya geçmek gerekirken, nesnel durumdaki değişmeleri görmezden gelmekle ve devrim zaten bize sırtını döndükten sonra sözlü olarak silâhlı ayaklanma rotasını sürdürmekle de en küçük bir ilişkisi yoktur.

Merdiven çıkarken başka, inerken başka tür hareketler gerekir. Karanlıkta, yukarı çıkmak için ayağını kaldıran birinin gerçekte alçalan basamaklarla karşılaşması ne kadar tehlikelidir. Bu durumda düşme, yaralanma ve çıkık kaçınılmazdır. Komintern önderliği 1924’te, hem Alman Ekiminin deneyimlerinin eleştirisini, hem de genel olarak her eleştiriyi bastırmak için elinden gelen herşeyi yaptı. Ve inatla şunları tekrarladı: İşçiler doğrudan devrime ilerlemektedir, merdivenler yukarı doğru yönelmektedir. Devrimci çekilme sırasında uygulanan Beşinci Kongre direktiflerinin, politik düşüşlere ve çıkıklara yol açmasına şaşmamak gerek!

Alman Muhalefeti Haber Bülteni’nin 5-6. sayısı, 1 Mart 1927’de şöyle diyordu;

Solcuların bu parti kongresindeki [önderliği ele geçirdikleri 1924 Frankfurt Kongresi] en büyük hataları, 1923 yenilgisinin ağırlığından partiye açıkça söz etmemeleri; bundan gerekli sonuçları çıkarmamaları, kapitalizmin görece istikrar eğilimlerini partiye doğru dürüst ve süsleyip püslemeksizin açıklamamaları ve gelecek dönem için mücadeleleri ve sloganları ile birlikte uygun bir program formüle etmemelerinde yatmaktadır. Oysa bunu yapmak ve programda yer alan tezlerin altını keskin bir şekilde çizmek, doğru ve mutlak biçimde gerekli olduğu gibi, tamamen mümkündü de. [vurgu bizim]

Bu satırlar, o sıralar, bizim sözde “tasfiyeciliğimiz”e karşı Beşinci Kongrede yürütülen mücadeleye katılan Alman solunun bir kesiminin 1924-25 derslerini ciddi bir biçimde kavradıklarına dair bir belirtiydi bizim için. Ve bu bizi daha sonra ilkeli bir biçimde birbirimize yaklaştırdı.

Durumdaki keskin dönüşün kilit yılı, 1924 oldu. Ama bu keskin dönüşün meydana gelmiş olduğu (“istikrar”), ancak bir buçuk yıl sonra kabul edildi. 1924-25 yıllarının sol hatalar ve darbeci deneyimlerle dolu yıllar olması, bu yüzden hiç şaşırtıcı değildir. Aralık 1924 Estonya silâhlı ayaklanmasının trajik tarihi gibi, Bulgaristan’daki terörist macera da, hatalı yönelişten kaynaklanan bir çaresizlik patlamasıydı. Tarihsel süreci bir darbeyle olgunlaştırma girişimlerinin eleştirel bir inceleme yapılmaksızın terk edilmesi, aynı şeyin 1927 sonuna doğru Kanton’da nüksetmesine yol açtı. Politikada, tıpkı büyük hatalar gibi, cezasız kalmayan en küçük bir hata bile yoktur. Ve en büyük hata da, eleştiriyi ve hataların doğru bir Marksist değerlendirmesini mekanik olarak bastırmaya çalışarak, hataları örtbas etmektir.

Son beş yılın Komintern tarihini yazmıyoruz. Biz buraya yalnızca, bu dönemin temel aşamalarındaki iki stratejik çizginin olgular eşliğinde sergilenişini ve aynı zamanda bütün bu sorunları yok sayan taslak programın cansızlığının sergilenişini getiriyoruz. Bu yüzden burada, Beşinci Kongrenin direktifleri ile politik gerçeklik arasında sıkışıp kalan Komintern partilerinin payına düşen içinden çıkılmaz çelişkilerin genel de olsa bir betimlemesini veremeyiz. Şüphesiz, 1924’te Bulgaristan ve Estonya’nın durumunda olduğu gibi, her yerde çelişkiler böylesine ölümcül çalkantılarla çözülmedi. Ama daima ve her yerde partiler kendilerini, eli kolu bağlanmış, kitlelerin özlemlerine yanıt vermeyi başaramamış, gözü kapalı gitmiş ve tökezlemiş hissettiler. Parti propagandasında ve ajitasyonunda olsun, sendikalar içinde çalışmada olsun, parlamento kürsüsünde olsun, her yerde komünistler, Beşinci Kongrenin hatalı tavrının ağır prangasını taşımak zorunda kalmışlardır. Her parti, az ya da çok, hatalı kalkış noktalarının kurbanı oldu. Her biri hayaletlerin peşinden gitti, gerçek süreçleri gözardı etti, devrimci sloganları laf kalabalıklarına dönüştürdü, kitlelerin gözünde kendini uzlaşmacı haline getirdi ve bastığı zemini kaybetti. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, şimdi olduğu gibi o zaman da Komintern basını, son yıllarda komünist partilerin yürüttüğü çalışmalara ilişkin olguları ve rakamları toplama, düzenleme ve yayınlama olanağından yoksun bırakıldı. Hatalardan, yenilgilerden ve başarısızlıklardan sonra epigon önderlik, geri çekilmeyi ve muhaliflerle uğraşmayı bütün ışıklar sönükken tercih ediyor.

Kendisini gerçek etkenlerle acımasız ve sürekli olarak artan bir çelişki içinde bulan önderlik, daha da sahte etkenlere sığınmak zorundaydı. Bastığı zemini yitiren KEYK, devrimci güçlerin ve belirtilerin izinin bile bulunmadığı yerlerde bunları keşfetmeye zorlandı. Dengesini kaybetmemek için çürük tahtalara basmak zorunda kaldı.

Proletarya içinde sağa doğru açık ve büyüyen kayışlar sürdüğü ölçüde, Komintern içinde, köylülüğün idealleştirilmesi, köylülüğün burjuva toplumla her “kopuş” belirtisinin hiçbir eleştiriye tâbi tutulmadan abartılması, bir günlük ömrü olan her köylü örgütünün allanıp pullanması ve “köylü” demagoglarının açık dalkavukluğu evresi başladı.

Proleter öncünün burjuvaziye ve sahte burjuva demagojisine karşı ve yoksul köylülüğün en yoksul tabakalarının etkilenmesi için vereceği uzun ve inatçı mücadele görevi, yerini giderek köylülüğün ulusal ve uluslararası ölçekte doğrudan ve bağımsız bir devrimci rol oynayacağı umuduna bıraktı.

1924 boyunca, yani esas “istikrar” yılında, komünist basın, son zamanlarda örgütlenen Köylü Enternasyonali’nin gücüne ilişkin son derece hayalci raporlarla dolduruldu. Bu örgütün temsilcisi Dombal, kuruluşundan altı ay sonra, Köylü Enternasyonali’nin birkaç milyon üyeyi kucakladığını bildiriyordu.

Daha sonra Radiç’in skandal olayı patlak verdi. Hırvatistan “Köylü” Partisinin lideri olan Radiç, Yeşil Zagrep’ten geçerken, Beyaz Belgrad’da bakan olma şansını arttırmak için kendini Kızıl Moskova’da göstermenin yararlı olacağını düşünmüştü. Zinovyev, 9 Temmuz 1924 tarihinde, Leningrad parti işçilerine Beşinci Kongrenin sonuçları üzerine verdiği raporda, kendisinin yeni “zafer”inden şöyle söz ediyordu:

Bu noktada köylülük içinde önemli değişiklikler olmaktadır. Herhalde hepiniz Radiç’in Hırvatistan Köylü Partisinden haberdarsınızdır. Radiç şimdi Moskova’da. Kendisi gerçek bir halk lideridir. ... Radiç’in ardında, Hırvatistan’ın bütün yoksul ve orta köylülüğü birleşmiş olarak durmaktadır. ... Radiç şimdi partisi adına Köylü Enternasyonali’ne katılmaya karar vermiş bulunuyor. Bunu çok önemli bir olay olarak görüyoruz. ... Köylü Enternasyonali’nin oluşturulması çok önemli bir olaydır. Bazı yoldaşlar bundan büyük bir örgüt çıkmayacağına inanmaktaydılar. ... Şimdi büyük bir yardımcı kitleye ulaşıyoruz; köylülük... [Pravda, 22 Temmuz 1924]

Ve saire, ve saire.

Okyanusun öte yakasında ise “gerçek halk lideri” Radiç’e, lider LaFollette karşılık geliyordu. Komintern temsilcisi Pepper, “yardımcı kitleyi” –Amerikan çiftçilerini– hızlandırılmış bir tempoda harekete katmak için, genç ve zayıf Amerikan Komünist Partisini, Amerikan kapitalizmini çabucak devirmek amacıyla LaFollette’in etrafında bir “Çiftçi-İşçi Partisi” yaratma biçimindeki anlamsız ve uğursuz maceraya sürükledi.

Amerika Birleşik Devletleri’nde çiftçilere dayalı devrimin yakın olduğuna ilişkin mutlu sözler, o zamanlar, KEYK’in resmi liderlerinin konuşmalarını ve makalelerini dolduruyordu. Beşinci Kongrenin bir oturumunda Kolarov şunları söylüyordu:

Amerika Birleşik Devletleri’nde küçük çiftçiler bir Çiftçi-İşçi partisi kurmuşlardır; bu parti giderek daha radikal olmakta, komünistlere yaklaşmakta ve Amerika Birleşik Devletleri’nde bir işçi-köylü hükümetinin yaratılması fikriyle dolup taşmaktadır. [Pravda, 6 Temmuz 1924]

Ne fazla, ne eksik!

Moskova’daki Köylü Kongresine Nebraska’dan Green –LaFollette’in örgütünün liderlerinden biri– gelmişti. Önüne gelen herşeye “iştirak eden” Green, daha sonra, alışılageldiği üzere, St.Paul konferansında,[22] komünist parti Pepper’in büyük planlarını gerçekleştirmeye başlamak amacıyla cılız bir girişimde bulunduğunda, komünist partiyi yere sermeye yardım etmişti; bu Pepper, Kont Karolyi’nin danışmanı, Üçüncü Kongrede bir aşırı solcu, bir Marksizm reformcusu ve Macaristan devrimini boğazlayanlardan biri olan o aynı Pepper’dir.

Pravda, 29 Ağustos 1924 tarihli sayısında şunları yazmaktadır:

“Amerikan proletaryası kitlesel olarak, İngiliz İşçi Partisi gibi işbirlikçi bir parti ihtiyacına karşılık gelen bir bilinç düzeyine dahi erişmiş değildir.”

Ve daha bir buçuk ay kadar önce Leningrad parti işçilerine Zinovyev şöyle sesleniyordu:

“Tarımsal kriz milyonlarca çiftçiyi isteyerek ya da istemeyerek işçi sınıfına doğru sürüklemektedir.” [Pravda, 22 Temmuz 1924]

Kolarov da hemen şunu ekliyordu: “Ve bir işçi-köylü hükümetine!”

Basın ise, kapitalizmin devrilmesi için, Amerika’da, “saf proleter olmayan ama bir sınıf partisi” olan bir Çiftçi-İşçi partisinin kısa sürede kurulacağını tekrarlayıp duruyordu. “Proleter olmayan ama bir sınıf” karakteri taşıyandan ne kastedildiğine gelince herhalde bunu okyanusun her iki yakasındaki astrologlar da açıklayamazdı. Sonuçta bu, Çin devrimi derslerine ilişkin olarak ayrıntılarıyla ele alacağımız “iki sınıflı işçi ve köylü partisi” fikrinin, yalnızca Pepperci bir yorumudur. Burada, bu proleter olmayan sınıf partileri gerici fikrinin, tümüyle, bastığı zemini yitiren ve Radiç’e, LaFollette’e ve Köylü Enternasyonali’nin şişirilmiş tiplerine sarılan 1924’ün “sol” politikasından ortaya çıktığına işaret etmek yeterlidir.

Şimdi, köylü kitlelerin burjuvaziden koptuğu, köylülüğün burjuvaziye karşı yürüdüğü ve kapitalist ülkelerde kapitalist sisteme karşı mücadele yürüten köylülük ile işçi sınıfı arasındaki birleşik cephenin gittikçe güçlendiği olağanüstü önemli ve anlamlı bir sürece tanık olmaktayız. [Pravda, 27 Temmuz 1924]

diyordu sıradan akademisyen Milyutin.

İşçilerin açıkça sağa kaydığı, sosyal demokrasinin gücünün arttığı ve burjuvazinin kendi konumunu güçlendirdiği bir dönemde, çoğu durumda yalnızca hayali olan bu köylü radikalleşmesinden bağımsız bir rol beklenebilirmiş gibi, Komintern basını bütün bir 1924 yılı boyunca usanmadan “köylü kitlelerinin” evrensel “radikalleşmesinden” söz etti durdu.

Politik görüşteki aynı hatayı, 1927 sonu ve 1928 başında Çin’e ilişkin olarak görmekteyiz. Proletaryanın kesin ve uzun süren bir yenilgiye uğradığı her büyük ve derin devrimci krizin ertesinde, tıpkı taşın suda yarattığı halkaların yayılışı gibi, yarı-proleter kent ve kır kitleleri arasında da uzun süre bir heyecan dalgası varlığını sürdürür. Eğer bir önderlik bu dalgalara bağımsız bir önem atfeder ve işçi sınıfı içindeki süreçlerle ters düşmesine karşın bunları yaklaşan bir devrimin belirtileri olarak yorumlarsa, iyi bilinsin ki, bu, önderliğin 1924’de Estonya veya Bulgaristan ya da 1927’de Kanton’dakilere benzer maceralara doğru yöneldiğinin işaretidir.

Aynı aşırı-solcu dönemde Çin Komünist Partisi, birkaç yıl boyunca, Beşinci Kongre tarafından “sempatizan parti” olarak nitelenen Kuomintang’a girmeye zorlandı (Pravda, 25 Haziran 1924), hem de bu partinin sınıf karakterini belirlemek için hiçbir çalışma yapılmaksızın. Daha da derine indikçe, “ulusal devrimci burjuvazinin” giderek daha da idealleştirildiğini görüyoruz. Böylece Doğudaki gözleri kapalı ve sabırsızlıkla yanıp tutuşan hatalı sol gidişat, daha sonraki oportünizmin temelini attı. Bu oportünist çizgiyi formüle etmesi istenen bizzat Martinov oldu. Üç Rus devrimi boyunca küçük burjuvazinin kuyruğuna takılmış olan Martinov, Çin proletaryası için haydi haydi güvenilir bir danışmandı.

Dönemlerin yapay olarak hızlandırılması peşinden koşulurken, yalnızca Radiç’e, LaFollette’e, Dombal’ın milyonlarca köylüsüne ve hatta Pepper’e sarılmakla kalınmadı, aynı zamanda İngiltere için temelden yanlış bir perspektif de oluşturuldu. İngiliz Komünist Partisinin zayıflıkları, o sıralar, olabildiğince hızlı bir biçimde onun daha zorlayıcı bir etkenle ikame edilmesi gereğini doğurdu. İşte o zaman da, İngiliz sendikacılığı içindeki eğilimlerin yanlış değerlendirilişi doğdu. Zinovyev’e göre devrim, İngiliz Komünist Partisinin dar kapısından değil, sendikaların görkemli kapılarından kendisine bir geçit bulacaktı. Sendikalarda örgütlü kitlelerin komünist partisi aracılığı ile kazanılması mücadelesi, yerini, devrimin başarılması için, sendikaların hazır aygıtlarını mümkün olan en büyük hızla kullanma ümidine bıraktı. Bu hatalı tutum daha sonra İngiliz-Rus Komitesi politikasına[23] kaynaklık etti; bu komite, İngiliz işçi sınıfına olduğu kadar, Sovyetler Birliği’ne de bir darbe indirdi ve bu darbenin daha ağırı ancak Çin yenilgisinde yaşandı.

Daha 1924 yazında yazılan Ekim Dersleri’nde hızlandırılmış ‑bu fikrin daha sonraki gelişiminin gösterdiği gibi, Purcell ve Cock ile dostluk sayesinde hızlandırılmış‑ bir yol düşüncesi şu sözlerle reddedilmişti:

Parti olmadan, partinin dışında, partinin üzerinde, ya da parti yerine başka bir örgütle proletarya devrimi başarıya ulaşamaz. Son on yıldan alınacak en önemli ders budur. Elbette İngiliz sendikaları proleter devrime büyük bir kaldıraç olabilirler. Örneğin, belirli şartlar altında ve belirli bir süre için, işçi sovyetlerinin yerini bile alabilirler. Ama komünist partiden ayrı ve elbette ona karşı böyle bir rol oynayamazlar, yeter ki sendikalardaki komünist etki belirleyici olsun. Partinin proleter devrimdeki rolünü ve önemini böyle kolayca reddetmenin ya da hatta zayıflatmanın bedelini çok pahalıya ödedik. [Troçki, Eserler, Cilt III, kısım 1, s.9]

Aynı sorun, İngiltere Nereye Gidiyor? adlı kitabımda daha geniş çapta ortaya konmuştur. Başından sonuna kadar bu kitap, İngiliz devriminin de komünizmin kapılarından kurtulamayacağını ve dolambaçlı yollara ilişkin tüm hayallerden kaçınan, doğru, cesur ve uzlaşmaz bir politika sayesinde, İngiliz Komünist Partisinin birkaç yıl içinde önündeki görevlerin üstesinden gelecek şekilde olgunlaşıp, hamleler ve sıçramalarla büyüyebileceğini kanıtlamaya çalışmaktadır.

1924’ün sol hayalleri, sağcı öz sayesinde gelişti. 1923’teki hatalar ve yenilgilerin anlamını kendinden ve başkalarından gizlemek için, proletarya saflarındaki sağa yalpalama süreci gözardı edilmeli ve diğer sınıflar içindeki devrimci süreçler iyimser bir abartmaya uğratılmalıydı. Bu, proleter çizgiden merkezci çizgiye, yani küçük burjuva çizgiye kaymanın başlangıcıydı. Bu çizgi, artan istikrarla birlikte, aşırı-solcu kabuğundan kurtulacak, SSCB’de, Çin’de, İngiltere’de, Almanya’da ve tüm diğer yerlerde kendini kaba bir işbirlikçi çizgi olarak açığa vuracaktı.

8. Sağ Merkezciliğe Kayma Dönemi

En önemli komünist partilerin Beşinci Kongreye uyarlanan politikaları, kısa sürede tüm yetersizliğini ortaya koydu. Komünist partilerin gelişimini engelleyen sahte “solculuğun” hataları, daha sonra yeni ampirik zikzaklara hız kazandırdı: Yani sağa doğru hızlanan bir kaymaya yol açtı. Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer. Bir dizi partinin “solcu” merkez komitesi, Beşinci Kongre öncesinde seçildikleri hızla alaşağı edildi[24]. Maceracı solculuk, sağ merkezci türden açık bir oportünizme yol açtı. Bu örgütsel sağa yalpalamanın karakterini ve temposunu kavramak için, bu dönüşün yöneticisi olan Stalin’in, daha 1924 Eylülünde, partilerin Bolşevikleşmesinin bir ifadesi ve devrime ilerleyen ve “devrimci önderler isteyen” Bolşevik işçilerin taleplerine bir yanıt olarak, parti önderliğinin Maslow’a, Ruth Fischer’e, Treint’e, Suzanne Girault’a ve diğerlerine geçmesini takdir ettiğini hatırlamak gerekir.

Stalin şöyle yazıyordu: “Son altı ay, Batının komünist partilerinin yaşamında radikal bir dönüş noktasını temsil etmesi, sosyal demokrat kalıntıların kesin olarak tasfiye edilmesi, parti kadrolarının Bolşevikleşmesi ve oportünist unsurların tecrit edilmesi bakımından dikkat çekicidir.” (Pravda, 20 Eylül 1924)

Ama on ay sonra gerçek “Bolşevikler” ve “devrimci önderler” bir sosyal demokrat ve dönek olarak ilân edilmişler, önderlikten uzaklaştırılıp partiden atılmışlardır.

Aygıtın kaba ve vefasız mekanik önlemlerine başvurarak sık sık gerçekleştirilen bu lider değişiklikleri, panik derecesinde apar topar bir nitelik taşımasına karşın, aşırı-solcu politika evresi ile onu izleyen oportünizme kayma dönemi arasına kesin bir ideolojik sınır çizgisi çekmek olanaksızdır.

SSCB’de sanayi ve köylülük, sömürge burjuvazisi, kapitalist ülkelerde “köylü” partileri, tek ülkede sosyalizm, proleter devrimde partinin rolü sorunlarında, “Troçkizm”e karşı mücadele bayrağı ardında gizlenmiş olan revizyonist eğilimler 1924-25 yıllarında çoktan ortaya çıkmış ve en açık oportünist ifadelerini, 1925 Nisanındaki SBKP konferansı kararlarında bulmuşlardır.

Bir bütün olarak ele alındığında, sağa gidiş, 1923 yenilgisinin neden olduğu devrimci gelişimdeki duraklamaya, yarı-kör, tamamen ampirik ve gecikmiş bir uyarlanma çabasıydı. Daha önce de söz edildiği gibi, Buharin’in ilk formülasyonu, sözcüğün en kitabi ve en mekanik anlamında, devrimin “sürekli” gelişimi üzerine dayanmaktaydı. Buharin, hiçbir “soluk alma süresi”, kesinti ya da herhangi bir geri çekilme tanımıyordu; her koşulda “saldırıyı” sürdürmeyi devrimci bir görev sayıyordu.

Stalin’in, bir tür program olan ve uluslararası sorunlara ilk olarak eğilişini simgeleyen yukarıda alıntıladığımız “Uluslararası Durum üzerine” adlı makalesi, taslak programın öteki yazarının da, “Troçkizm”e karşı mücadelenin ilk döneminde aynı saf mekanik “solcu” anlayışa sahip olduğunu göstermektedir. Bu anlayış için, daima ve değişmez bir şekilde, yalnızca, “çözülmekte olan” sosyal demokrasi, “radikalleşen” işçiler, “büyüyen” komünist partiler ve “yaklaşan” devrim vardı. Ve etrafına bakınıp olayları ayırt etmeye çalışan herkes bir “tasfiyeci” idi ve hâlâ da öyledir.

Avrupa’daki durumun 1923’te bir kopuş göstermesinden sonra, bu “eğilimin” yeni bir şeyin varlığını hissetmesi ve bilâhare panik içinde kendini zıddına dönüştürmesi bir buçuk yıl aldı. Önderlik, çağımıza ve onun iç eğilimlerine ilişkin herhangi bir sentezlenmiş kavrayış olmaksızın, sadece el yordamıyla yürüyerek (Stalin) ve her durum için yenilenen skolastik şemalardan elde edilen parça parça sonuçları ekleyerek (Buharin) kendine yön çizdi. Bu yüzden politik çizgi, bir bütün olarak, bir zikzaklar zincirini temsil eder. İdeolojik çizgi ise, Stalinist zikzağın her dilimini saçmalığa sürükleme eğiliminde olan bir şemalar kaleydoskopudur.[25]

Altıncı Kongre, Buharin tarafından yaratılan ve İngiliz-Rus Komitesi’nin bütün aşamaları için bir temel ilke görevi görmesi tasarlanan bütün teorileri derlemek için özel bir komisyon seçmeye karar verseydi, doğru bir şekilde davranmış olacaktı; bu teoriler, içerdikleri fikirlerin bir hararet grafiğinin çıkarılabilmesi için, kronolojik sıraya göre derlenmeli ve sistemli bir şekilde düzenlenmeliydi. Bu, oldukça öğretici bir stratejik diyagram olurdu. Aynı şeyler Çin devrimi, SSCB’nin ekonomik gelişmesi ve daha az önemli sorunlar için de geçerlidir. Skolastizm çarpı kör ampirizm; bu rota hâlâ acımasızca mahkûm edilmeyi beklemektedir.

Bu rotanın etkileri, kendisini en ölümcül derecede, üç önemli sorunda göstermiştir: SSCB’nin iç politikasında, Çin devriminde ve İngiliz-Rus Komitesinde. Bu etkiler, doğrudan sonuçları bakımından daha az aşikâr ve daha az ölümcül olmakla birlikte, Komintern politikalarına ilişkin genel olarak diğer tüm konularda da aynı yönde olmuştur.

SSCB’nin iç sorunlarına ilişkin olarak, kayma politikasının yeterince ayrıntılı nitelemesi, Bolşevik-Leninistler (Muhalefet) Platformu’nda[26] mevcuttur. Biz burada kendimizi bu platformla sınırlamak zorundayız. Şimdiki SBKP önderliğinin 1923 ile 1928 yılları arasındaki politikanın sonuçlarından kurtulmak için harcadığı bütün çabaların, yazarları veya taraftarları hapiste ve sürgünde olan Platform’dan neredeyse cümle cümle yapılan alıntılara dayanması, Platform’un en umulmadık bir şekilde doğrulanmasıdır. Mevcut önderliğin, herhangi bir sonuç çıkarmaksızın, yalnızca küçük parçalar halinde Platform’a başvurması, şu anki sol dönüşü son derece kararsız ve belirsiz kılmaktadır; ama bu aynı zamanda, Platform’a, gerçek bir Leninist rotanın genel ifadesi oluşundan çok daha büyük bir değer kazandırmaktadır.

Platform’da Çin devrimi sorunu oldukça yetersiz, eksik ve kısmen de Zinovyev tarafından kesin olarak yanlış bir biçimde ele alınmıştır. Bu sorunun Komintern için belirleyici öneminden ötürü, bunu ayrı bir bölüm olarak daha ayrıntılı bir incelemeye tâbi tutmak zorundayız.

Komintern’in son yıllardaki stratejik deneyleri içinde en önemli üçüncü sorun olan İngiliz-Rus Komitesine gelince, pek çok makale, konuşma ve tezde Muhalefet tarafından zaten söylenmiş olanlardan sonra, bize yalnızca kısa bir özet yapmak kalıyor.

Daha önce değindiğimiz gibi, İngiliz-Rus Komitesinin hareket noktası, genç ve yavaş gelişen komünist partinin üzerinden atlamak gibi sabırsız bir itkiydi. Bu, daha genel grev öncesinde, yaşanan tüm deneyime hatalı bir karakter kazandırmaktaydı.

İngiliz-Rus Komitesine, dağılması gereken ve Genel Konseyi tehlikeye atacak ilk ciddi sınavda kaçınılmaz ve kesin bir biçimde dağılacak olan tepedeki geçici bir blok gözüyle bakılmamaktaydı. Yalnız Stalin, Buharin, Tomski ve diğerleri değil, Zinovyev bile bunu, uzun süreli bir “ortaklık” olarak düşünmekte, İngiliz işçi kitlelerini sistemli olarak devrimcileştirmeye yarayan bir alet gibi görmekte, onu İngiliz proletaryasının devriminin geçeceği kapı olarak değilse bile, o kapıya en azından bir yaklaşma yolu olarak değerlendirmekteydi. İngiliz-Rus Komitesi giderek geçici bir ittifak olmaktan çıkıp, gerçek sınıf mücadelesinin üstünde tutulan dokunulmaz bir ilkeye dönüşür oldu.

Kitle hareketinin açık devrimci aşamaya geçişi, az çok solcu olan liberal işçi politikacılarını burjuva gericilik kampına itti. Bunlar genel greve açıktan açığa ve bilerek ihanet ettiler; ardından madenciler grevini ayaklar altına alıp ihanet ettiler. İhanet olasılığı reformizm içinde daima mevcuttur. Ama bu, her zaman için reformizmin ve ihanetin aynı şeyler olduğu anlamına gelmez. Gerçek tam böyle değildir. İleri doğru adımlar attıkları sürece reformistlerle geçici antlaşmalar yapılabilir. Ama bir hareketin gelişmesinden ötürü korkuya kapılıp ihanet ettikleri sırada onlarla bir bloğu sürdürmek, hainlere canice göz yummak ve ihaneti gizlemekle aynı şeydir.

Genel grevin, beş milyon işçinin gücüyle işverenler ve devlet üzerinde birleşik bir baskı uygulama görevi vardı; zira kömür madenciliği sanayii, devlet politikasının en önemli sorunu haline gelmişti. Önderliğin ihaneti sayesine, grev ilk aşamasında kırıldı. Maden işçilerinin sürdüreceği yalıtık bir ekonomik grevin, genel grevin başaramadığı şeyleri başaracağına inanmak büyük bir yanılsamaydı. Genel Konseyin gücü tam da buradan kaynaklanmaktaydı. O, ince bir hesapla, işçilerin hatırı sayılır bir kesiminin Genel Konseyin hain direktiflerinin “doğruluğuna” ve “mantıklılığına” ikna olmaları sonucunda, maden işçilerinin yenilgisini hedefliyordu.

Genel Konseyle dostane bloğun sürdürülmesi ve aynı zamanda maden işçilerinin uzun ve yalıtık ekonomik grevine eşzamanlı destek verilmesi, ki Genel Konsey buna karşı çıkmıştır, sanki, sendikaların başındakilere bu ağır sınavdan olabildiğince az kayıpla çıkma olanağı vermek için önceden hesaplanmış gibi gözüküyordu.

Burada Rus sendikalarının rolünün, devrimci bakış açısından, oldukça olumsuz ve kesinlikle acınası olduğu anlaşıldı. Yalıtık olsa bile, bir ekonomik grevin desteklenmesi elbette gerekliydi. Bu konuda devrimciler arasında hiçbir ikilik olamaz. Ama bu destek yalnızca mali değil, devrimci-politik bir nitelik de taşımalıydı. Tüm Rusya Sendikalar Merkez Konseyi, İngiliz maden işçilerine ve tüm İngiliz işçi sınıfına açıkça şunu söylemeliydi ki, maden işçileri grevinden ciddi olarak zafer beklenebilmesi, ancak onun, inatçılığı, azmi ve kapsamıyla, genel grevi yeniden patlatacak yolları hazırlamasıyla mümkündür. Buna ulaşmanın yolu doğrudan doğruya, hükümetle maden işçileri arasındaki aracı rolündeki Genel Konseye karşı açık bir mücadele vermekten geçmekteydi. Böylece, ekonomik grevi siyasal greve dönüştürme mücadelesi, Genel Konseye karşı dehşetli bir politik ve örgütsel savaş demek olacaktı. Böylesi bir savaşın ilk adımı, işçi sınıfının ayağını bağlayan bir zincir, bir engel haline gelmiş olan İngiliz-Rus Komitesinden ayrılmak olacaktı.

Ne dediğini bilen bir devrimci, bu çizgi izlenseydi zafer garanti olacaktı diye iddia etmez. Ama zaferin mümkün olduğu tek yol buydu. Bu yol üzerinde uğranan bir yenilgi, daha sonra zafere ulaşacak olan bir yol üzerinde uğranan yenilgi demekti. Böylesi yenilgiler eğiticidir, yani işçi sınıfı içinde devrimci fikirleri güçlendirir. Hal böyleyken kararsız ve umutsuz sendika grevini (yöntemde sendika grevi, amaçta devrimci-politik grev) yalnızca mali olarak desteklemek, sadece, grevin açlıktan çöküşünü ve böylece kendi “haklılığının” ortaya çıkmasını sakin sakin bekleyen Genel Konseyin değirmenine su taşımak demekti. Genel Konsey şüphesiz, açık bir grev kırıcı rolünde aylarca fırsat kollayamazdı. İşte tam da bu çok kritik dönemdedir ki, Genel Konsey, İngiliz-Rus Komitesine, kendisini kitlelerden gizleyecek politik bir perde olarak ihtiyaç duydu. Böylece İngiliz sermayesi ile proletaryası arasındaki, Genel Konsey ile maden işçileri arasındaki ölümcül sınıf mücadelesi sorunları, adeta, aynı blok içinde yer alan müttefikler, yani İngiliz Genel Konseyi ile Tüm Rusya Sendikalar Merkez Konseyi arasında geçen, o an için şu iki yoldan hangisinin daha iyi olduğu yolundaki dostça bir tartışmanın sorunlarına dönüştü: Anlaşma yolu mu, yoksa yalıtık ekonomik mücadele yolu mu? Grevin kaçınılmaz sonucu anlaşmaya yol açtı, yani dostça “tartışmayı” Genel Konsey yararına, trajik bir biçimde noktaladı.

İngiliz-Rus Komitesinin bütün politikası, hatalı çizgisinden ötürü, başından sonuna kadar yalnızca Genel Konseye yardım etti. Grev uzun süre parasal bakımdan Rus işçi sınıfının büyük özverisi ile sürdürüldü ise de, bu olgu maden işçilerine veya İngiliz Komünist Partisine değil, Genel Konseye yaramıştır. Çartizm günlerinden bu yana İngiltere’deki en büyük devrimci hareketin neticesinde İngiliz Komünist Partisi pek büyümemiş, oysa Genel Konsey durumunu genel grev öncesine göre daha da güçlendirmiştir.

Bu benzersiz “stratejik manevranın” sonuçları bunlardır.

1927 Nisanında yapılan utanç verici Berlin toplantısında açıkça uşaklığa yol açan Genel Konseyle bloğun sürdürülmesi çabası, yine aynı “istikrar” tekerlemeleri ile açıklandı. Devrimin gelişiminde bir engel varsa, görüldüğü gibi, Purcell’e sarılmak zorunda kalınmaktadır. Bir Sovyet memuru ya da Melniçanski türünden bir sendikacıya çok derin gelen bu akıl yürütme, gerçekte içine Skolastizm katılmış kör ampirizmin mükemmel bir örneğidir. Özellikle 1926-1927 yıllarında, İngiliz ekonomisi ve politikası bakımından “istikrar” ne anlama gelmekteydi? Üretici güçlerin gelişmesine mi işaret ediyordu? Ekonomik durumun düzelmesine mi? Yoksa gelecek için daha iyi umutlara mı? Hiçbiri. İngiliz kapitalizminin şu sözde istikrarı tümüyle, İngiliz Komünist Partisinin zayıflığı ve kararsızlığı karşısında, her akım ve renkten eski işçi örgütlerinin tutucu güçleriyle sağlanmakta ve sürdürülmektedir. İngiltere’nin ekonomik ve toplumsal ilişkileri alanında, devrim zaten olgunlaşmıştı. Sorun tamamen politiktir. İstikrarın başlıca payandaları İşçi Partisi ve sendikalardır; bunlar İngiltere’de tek bir birim oluşturmakla birlikte bir işbölümü temelinde çalışırlar.

Genel grevin açığa çıkardığı üzere, işçi kitlelerinin durumu göz önüne alındığında, kapitalist istikrar mekanizması içindeki en yüksek mevki artık McDonald ve Thomas tarafından değil, Pugh, Purcell, Cook ve şürekâsı tarafından işgal edilmektedir. Onlar işi bitirmekte, Thomas da son rötuşları yapmaktadır. Purcell olmadan Thomas havada asılı kalacaktır, Thomas’la birlikte Baldwin de. İngiliz devriminin önündeki esas fren, bazen birbiri ardı sıra, bazen de aynı anda hem din adamlarıyla hem de Bolşeviklerle dost olan ve yalnızca geri çekilmelere değil ihanetlere de daima hazır olan Purcell’in yalancı, diplomatik, sahte “solculuğu”dur. İstikrar Purcellciliktir. Purcell’le gerçekleştirilen bloğu haklı göstermek için “istikrarın” varlığına dair yapılan atıflarda ne kadar derin teorik saçmalık ve kör oportünizmin yattığını görmekteyiz. Yine de, kesinlikle “istikrar”ı parçalayıp atmak için öncelikle Purcellcilik yok edilmeliydi. Böylesi bir durumda, Genel Konseyle yapılacak en ufak bir dayanışma bile, işçi kitlelere karşı en büyük cinayet ve alçaklık olurdu.

En doğru strateji bile, kendi başına, daima zafere götürmez. Bir stratejik planın doğruluğu, onun, sınıf güçlerinin gerçek gelişim çizgisini izleyip izlemediği ve bu gelişimin öğelerini gerçekçi biçimde kestirip kestiremediğiyle kanıtlanır. Hareket için en ölümcül sonuçlar doğuran, en ciddi ve en utanç verici yenilgi, tipik Menşevikçe yenilgidir, yani sınıfların hatalı değerlendirilmesinden, devrimci etkenlerin küçümsenmesinden, düşman güçlerinin abartılmasından (idealleştirilmesinden) doğan yenilgidir. Bizim Çin’deki ve İngiltere’deki yenilgilerimiz bu türdendi.

İngiliz-Rus Komitesinden SSCB ne beklemeliydi?

1926 Temmuzunda, Stalin, Merkez Komite ile Merkez Denetleme Kurulunun ortak toplantısında bize şöyle seslendi:

Bu bloğun [İngiliz-Rus Komitesi] görevi, yeni emperyalist savaşlara ve genel olarak ülkemize (özellikle) Avrupa’nın en güçlü emperyalist ülkelerinden, başta da İngiltere’den gelecek müdahalelere karşı işçi sınıfının geniş hareketini örgütlemekten ibarettir.

Stalin, biz Muhaliflere “dünyanın ilk işçi cumhuriyetini müdahaleye karşı korumaya dikkat edilmelidir” (biz tabii ki bunun farkında değiliz) diye ders verirken, şunları söylüyordu:

Eğer kendi ülkelerinin karşı-devrimci emperyalistlerine karşı İngiltere’nin gerici sendikaları bizim devrimci sendikalarımızla bir blok kurmaya hazırlarsa, biz böyle bir bloğu neden selâmlamayalım?

“Gerici sendikalar” kendi emperyalistlerine karşı mücadele yürütebilselerdi, gerici olmazlardı. Stalin artık gerici ve devrimci kavramlarını birbirinden ayırt edememektedir. İngiliz sendikalarını alışılageldiği üzere gerici olarak nitelemekte, ama gerçekte onların “devrimci ruhlarına” ilişkin sefilce hayaller beslemektedir.

Stalin’den sonra partimizin Moskova Komitesi, Moskova işçilerine şöyle seslenmekteydi:

SSCB’ye yönelen bütün muhtemel müdahalelere karşı mücadelede İngiliz-Rus Komitesi muazzam rol oynayabilir, oynamalıdır ve şüphesiz ki oynayacaktır. Bu komite, uluslararası burjuvazinin yeni bir savaş kışkırtma yolundaki tüm çabalarına karşı mücadele etmek üzere proletaryanın uluslararası güçlerini örgütleme merkezi haline gelecektir. [Moskova Komitesi Tezleri.]

Buna Muhalefetin yanıtı ne oldu? Biz şöyle dedik:

“Uluslararası durum keskinleştikçe, İngiliz-Rus Komitesi İngiliz ve uluslararası emperyalizmin bir silâhı haline gelecektir.”

İşçi devletinin koruyucu meleği olarak Purcell’e beslenen Stalinist umutların eleştirilmesi, aynı oturumda Stalin tarafından “Leninizmden Troçkizme” bir sapış olarak nitelendirildi.

VOROŞİLOV: “Doğru.”

BİR SES: “Voroşilov söylenenlere imzasını atmıştır.”

TROÇKİ: “Bereket bütün bunlar Tutanaklara geçiyor.”

Evet, bütün bunlar, kör, kaba ve bağlılık nedir bilmeyen oportünistlerin Muhalefeti “yenilgicilikle” suçladığı Temmuz oturumunun Tutanaklarında yer almaktadır.

Daha önceden yazmış olduğum “Ne Verdik, Ne Aldık” adlı makalemden[27] kısaca aktarmak zorunda kaldığım bu diyalog, taslak programda strateji üzerine yer alan çaylakça bölüme oranla çok daha yararlı bir stratejik derstir. Ne verdik (umduk) ve ne aldık sorusu genel olarak stratejide esas kriterdir. Bu soru, Altıncı Kongrede, son yıllarda gündeme gelmiş olan bütün sorunlara yöneltilmelidir. O zaman, özellikle 1926 yılından başlamak üzere, KEYK’in stratejisinin, hayali toplamalar, hatalı hesaplar, düşmana ilişkin yanılsamalar ve en güvenilir ve sağlam militanlara yapılan işkencelerden oluştuğu kesinlikle ortaya çıkacaktır. Tek kelimeyle bu strateji, sağ merkezciliğin çürümüş stratejisiydi.

9. Devrimci Stratejinin Manevracı Karakteri

İlk bakışta, Bolşevik stratejinin “manevracılık” ve “esnekliğinin” taslakta neden tam bir sessizlikle geçiştirildiği anlaşılmaz gibi görünüyor. Bu sorunun yalnızca bir tek noktası, sömürge burjuvazisiyle anlaşmalara ilişkin noktası ele alınmış bulunuyor.

Yine de sağa doğru görülmemiş zikzaklar çizen son dönem oportünizmi, esas olarak manevra stratejisi bayrağı altında yürümektedir. İlkesiz, tam da bu nedenle pratikte zararlı uzlaşmalara yanaşmamak, “esneklik” yoksunluğu olarak gösterildi. Çoğunluk, temel ilkesinin manevra olduğunu ilân etti. Zinovyev 1925’te Radiç ve LaFollette ile manevra yaptı. Ardından Stalin ve Buharin, Çan Kay-şek, Purcell ve kulaklarla manevraya girişti. Aygıt da devamlı olarak partiyle manevra halindeydi. Şimdi de Zinovyev ve Kamanev aygıtla manevra yapıyor.

Böylece bürokratik amaçlar için manevra yapmakta uzmanlaşmış bir yığın adam çıktı; bunlar, çoğu devrimci savaşçılıkla ilgisi olmayan ve şimdi devrimin zaferinden sonra onun önünde olanca şevkle eğilen kişiler. Borodin Kanton’da manevra yapıyor; Rafes ise Pekin’de; D. Petrovski Manş Denizi etrafında, Pepper ABD’de; ama Pepper Polinezya’da da manevra yapabilir. Uzaktan uzağa manevra yapan Martinov, bunu telâfi etmek için manevracılığını dünyanın dört bir köşesinde ortaya koyuyor. Bolşevik esnekliğe esas olarak kendi omurgalarının esnekliğiyle yaklaşan, genç bir akademisyen manevracılar kuşağı yetiştirilmiş bulunuyor. Bu strateji okulunun görevi, ancak devrimci sınıf güçleriyle kazanılabilecek bazı şeyleri, manevralarla elde etmekten ibarettir. Tıpkı diğerlerinin başarısızlığına rağmen altın yapmaktan umudunu kesmeyen her ortaçağ simyacısı gibi, bugünkü manevra stratejistleri de, kendi paylarına, tarihi yanıltmayı ümit ediyorlar. Şüphesiz aslında onlar stratejist değil, her boydan, büyük boy hariç, bürokratik kombinasyonculardır. Bunların bazıları Üstadın küçük sorunları nasıl çözdüğünü görerek, kendilerinin de strateji sırlarında ustalaştıklarını hayal etmektedirler. Epigonculuğun özü tam da budur. Kombinasyonculuğun sırlarını ikinci ve üçüncü ellerden elde eden diğerleri de, bunlarla küçük meselelerde bazen mucizelerin başarıldığına inanınca, bu yöntemlerin büyük meselelere de haydi haydi uygulanabileceği sonucunu çıkardılar. Büyük sorunları çözmek için devrimci mücadelelere göre “daha ekonomik” bulunan bürokratik kombinasyonlar yöntemini uygulama girişimleri, değişmez biçimde, utanç verici başarısızlıklara yol açmış ve bununla da kalmayıp, parti ve devlet aygıtıyla da silâhlanmış olan kombinasyoncular, her defasında genç partilerin ve genç devrimlerin omurgasını kırmıştır. Çan Kay-şek, Wang Çing-wei, Purcell, kulaklar; bütün bunlar, “manevralar” aracılığıyla hareket etme girişimlerinden şimdiye kadar hep galip olarak çıkmışlardır.

Doğaldır ki bu, manevraya genel olarak yer verilmeyeceği, yani manevranın işçi sınıfının devrimci stratejisiyle bağdaşmadığı anlamına gelmez. Ama devrimci mücadelenin temel yöntemleriyle ilişkisi açısından manevranın ancak bağımlı, yardımcı ve ona uygun bir karakter taşıyabileceği de açıkça bilinmelidir. Son olarak, manevranın büyük sorunlarda asla hiçbir şeyi belirleyemeyeceği kavranmalıdır. Bazı ufak tefek işler kombinasyonlarla çözülüyorsa bu daima büyük işlerin aksaması pahasına olmaktadır. Doğru bir manevranın çözüm sağlaması, ancak zaman kazanma olanağı veya az bir güçle büyük sonuçlar elde etme olanağı sunmasıyla olur. Temel güçlükleri manevralar yardımıyla atlatmak olanaksızdır.

Proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişki, temel bir çelişkidir. Çin burjuvazisini örgütsel ve kişisel manevralarla gemleme ve kombinasyoncu planlara teslim olmaya zorlama girişimleri bu yüzden, çapı ne denli büyük olursa olsun, aslında bir manevra değil, kendini alçakça aldatmaktır. Sınıflar aldatılamazlar. Tarihsel olarak alındığında bu, bütün sınıflar için geçerlidir; hele hakim, mülk sahibi, sömürücü ve eğitim görmüş sınıflar için doğrudan ve özellikle geçerlidir. Bu sınıflar dünya çapında o denli deneyimli, sınıf içgüdüleri o denli incelmiş ve casusluk organları o denli çeşitlidir ki, başka bir kılığa girip onları aldatmaya kalkmak, gerçekte düşmanı değil, kendi dostlarını tuzağa düşürmeye yol açar.

SSCB ile kapitalist dünya arasındaki çelişki temel bir çelişkidir. Bu çelişki, manevralar yoluyla atlatılamaz. Sermayeye verilen net ve samimi olarak belirlenmiş ödünler yoluyla, sermayenin değişik kesimleri arasındaki çelişkilerin kullanılmasıyla, soluklanma dönemi uzatılıp zaman kazanılabilir; ama bu bile, asla her şart altında değil, ancak belli tarihsel koşullarda mümkündür. Sosyalizmin inşasına dek uluslararası burjuvazinin “tarafsızlaştırılabileceğine” inanmak, yani temel çelişkilerin manevralar yoluyla aşılabileceğine inanmak, koca bir kendi kendini aldatmadır. Böyle bir aldanma Sovyet Cumhuriyeti’nin hayatına mal olabilir. Temel çelişkiden bizi kurtarabilecek olan şey, yalnızca uluslararası proleter devrimdir.

Bir manevra, ya düşmana verilen bir ödünden veya geçici ve dolayısıyla daima kuşkulu bir müttefikle varılan bir anlaşmadan ya da düşmanın pençelerini boğazımızdan uzaklaştırmak hesabıyla iyi zamanlanmış bir geri çekilmeden ve nihayet, düşman kampı bölecek şekilde artarda kısmi talepler ve sloganlar ileri sürmekten ibarettir. Başlıca manevra çeşitleri bunlardır. Daha başka ikincil manevralar da sayılabilir. Ama her manevra, doğası gereği, mücadelenin temel stratejik çizgisinde ancak geçici bir olgudur. Kuomintang ve İngiliz-Rus Komitesi ile manevra yapılırken daima bunların Bolşevik değil, Menşevik bir manevranın mükemmel örnekleri olduğu hatırda tutulmalıdır. Olan tam tersiydi. Yalnızca taktik bir olgu olması gereken şey, orada stratejik bir çizgi haline gelirken, gerçek stratejik görev de (burjuvaziye ve reformistlere karşı mücadele) bir dizi ikincil ve küçük, üstelik sadece süs niteliğindeki taktik olgulara parçalandı.

Bir manevra yaparken, ödün verilen muhalife veya kendisiyle anlaşmaya varılan güvenilmez müttefike karşı en iyi varsayımlarla değil, en kötü varsayımlarla hareket etmek gerekir. Müttefikin yarın bir düşman haline gelebileceği hiç unutulmamalıdır. Köylülük gibi bir müttefik için bile bu geçerlidir:

Köylülüğe karşı güvensiz olmalı, daima ondan ayrı olarak örgütlenmeliyiz ve köylülük kendini gerici veya proletaryaya karşı olma şeklinde açığa vurduğunda, ona karşı mücadeleye hazır olmalıyız. [Lenin, Eserler, Cilt VI, s.113]

Bu, Lenin’in pratik olarak olduğu kadar ilkin teorik olarak derinlemesine saptayıp geliştirdiği proletaryanın büyük stratejik göreviyle, yoksul köylülerin sömürülen tabakalarını burjuvazinin etkisinden koparmak ve onlara önderlik etmek göreviyle hiçbir surette çelişmemektedir. Ama proletarya ile köylülük arasındaki ittifakı tarih asla hazırlop sunmaz ve bu ittifak kaypak manevralar, aşağılık yaltaklanma girişimleri ve acıklı söylevlerle yaratılamaz. Proletarya ile köylülüğün ittifakı siyasi güç ilişkileri sorunudur ve dolayısıyla proletaryanın diğer bütün sınıflardan tam bağımsız olması sorunudur. Müttefikin önce eğitilmesi gerekir. Bunun başarılması, bir yandan onun bütün ilerici ve tarihsel gereksinimlerine önem vermekle ve öte yandan müttefike karşı örgütlü güvensizlik besleyip onun her anti-proleter eğilim ve alışkanlığına karşı yorulmaz ve amansız bir kavga vermekle mümkündür.

Bir manevranın önemi ve sınırları daima açık biçimde düşünülmeli ve belirlenmelidir. Ödünün adı ödün, geri çekilmenin adı geri çekilme olmalıdır. Ödünleri ve geri çekilmeleri abartmak, küçümsemekten çok daha az tehlikelidir. Sınıfın uyanıklığı ve partimizin örgütlü güvensizliği unutturulmamalı, aksine sürdürülmelidir.

Genel olarak işçi sınıfının her tarihsel eyleminde olduğu gibi, bir manevranın da temel aygıtı partidir. Ama parti manevra “üstatları” elinde kolayca yönetilen bir aygıt değil, genel olarak proleter öz-eyleminin en yüksek ifadesi olan, bilinçli ve öz-eylemli bir aygıttır. Bu yüzden, uygulanışının başından sonuna kadar her manevra bizzat parti tarafından açıkça kavranmalıdır. Buradaki sorun, şüphesiz, diplomatik, askeri veya gizli sırları, yani proleter devletin ya da proletarya partisinin kapitalist koşullar altındaki mücadelesinin tekniği değildir. Sorun, manevranın politik içeriğidir. 1924’ten 1928’e kadar kulaklara karşı izlenen rotanın büyük bir manevra olduğu yolundaki fısıltılı açıklamalar, saçma ve canicedir. Kulakı aldatamazsınız. O, sözlere değil, yapılanlara, vergilere, fiyatlara ve net kâra bakar. Bununla birlikte kendi partinizi –işçi sınıfı ve yoksul köylü– pekâlâ aldatabilirsiniz. Hiçbir şey, proleter partinin devrimci ruhunu parçalamayı, ilkesiz manevracılık ve onun ardından gelen kombinasyonculuk kadar iyi başaramaz.

Her manevra için geçerli olabilen en önemli, en iyi saptanmış ve en değişmez kural şudur: Kendi parti örgütünüzü, günün en “sempatik” örgütü bile olsa, yabancı bir örgütle kaynaştırmaya, karıştırmaya ve birleştirmeye asla kalkışmamalısınız. Doğrudan ya da dolaylı, açık ya da kapalı bir biçimde, partinizin diğer partilere veya başka sınıfların örgütlerine boyun eğmesine, ajitasyon özgürlüğünüzü ya da sorumluluğunuzu, başka partilerin politik çizgisi uğruna, kısmen bile olsa, kısmaya yol açacak adımlara kalkışmayın. Başka bayraklar önünde diz çökmek bir yana, bayrakları karıştırmayın.

Eğer bir manevra, zıt yönlere kürek çeken örgütleri ve unsurları yarım yamalak, düzenbazca, diplomasiyle, kombinasyonlar ve üçkâğıt yoluyla bağlayarak, karıştırarak ve birleştirerek, kendi partisinin gelişimini bastırmak ve partinin gelişimi için zorunlu olan aşamaların üzerinden atlamak (atlanmaması gereken aşama varsa tam da buradadır) şeklinde aceleci bir oportünist çabadan kaynaklanıyorsa, bu en kötü ve en tehlikeli şeydir. Bu tip deneyimler daima tehlikelidir; genç ve yeni partiler için ise ölümcüldür.

Muharebede olduğu gibi manevrada da belirleyici olan tek başına stratejik bilgelik (ya da kombinasyoncuların kurnazlığı) değil, karşılıklı güç ilişkileridir. Genel olarak söylemek gerekirse, doğru şekilde hazırlanmış bir manevra bile, düşmanları, müttefikleri ve yarı-müttefikleri karşısında genç ve zayıf olan bir devrimci parti için çok tehlikelidir. Bu nedenledir ki, –ve burada Komintern için çok önemli bir noktaya geldik– Bolşevik parti, hiçbir şekilde, işe manevra yapmakla başlamadı, tersine, işçi sınıfı içinde derin kökler saldığı, politik bakımdan güçlenip ideolojik bakımdan olgunlaştığı ölçüde manevra yapmaya girişti ve onun ustası haline geldi.

Bolşevik stratejinin epigonlarının, manevra ve esnekliği genç komünist partilere bu stratejinin özü olarak sunmaları ve böylece onları tarihsel eksenlerinden ve ilkeli temellerinden koparıp kafeste dolanan sincap misali ilkesiz kombinasyonlara yöneltmeleri, tam bir talihsizliktir. Geçmişte (ve bugün de öyle olması gerekir) Bolşevizmin temel özelliği esneklik değil, onun granit sertliği olmuştur. Düşmanları ve muhalifleri, Bolşevizmin haklı olarak gurur duyduğu bu özelliğinden yakınmışlardır. Gönlü hoş tutan bir “iyimserlik” değil, tersine uyuşmazlık, uyanıklık, devrimci güvensizlik ve bağımsızlığın her karışı için mücadele; işte Bolşevizmin esas özellikleri. İşte size Batının ve Doğunun komünist partilerinin kalkış noktası olarak benimsemeleri gereken esaslar. Onların önce büyük manevraları yürütme hakkını kazanmaları gerekir; bunun için de bu manevraların gerçekleştirilmesini olanaklı kılacak politik ve maddi hazırlığı yapmaları, yani güçlü, katı, sağlam bir örgüt hazırlamaları gerekir.

Kuomintang ve Genel Konsey ile yapılan Menşevik manevralar on kat canice manevralardır; çünkü bunlar Çin ve İngiliz Komünist Partilerinin henüz zayıf olan omuzlarına yüklenmiştir. Bu manevralar yalnızca devrime ve işçi sınıfına yenilgi tattırmakla kalmamış, aynı zamanda geleceğin temel mücadele aleti olan genç komünist partileri uzunca bir süre için ezmiş, zayıflatmış ve baltalamıştır. Aynı zamanda, bütün bunlar, Komintern’in en eski partisi olan SBKP saflarına politik bakımdan moral bozucu unsurları da sokmuştur.

Taslağın stratejiye ayrılan bölümü, –son yılların gözde atı olan– manevra yapma konusunda, adeta dilini yutmuş gibi, inatla sessiz kalmaktadır. Hoşgörü sahibi eleştirmenler, suskunluğun yeterli olduğunu söyleyebilirler. Talihsizlik şurada ki, bir dizi örnekle göstermiş olduğumuz ve ileride de göstereceğimiz gibi, taslak programın kendisi de, sözcüğün kötü, yani kombinasyoncu anlamıyla bir manevra karakteri taşımaktadır. Taslak kendi partisiyle manevra yapmaktadır. Bazı zayıf noktalarını “Lenin’e göre” formülüyle örtmekte; diğerlerini de susarak geçiştirmektedir. Bugün manevra stratejisini ele alış tarzı budur. Bu konuda Çin ve İngiltere’deki deneylere değinmeden bir şeyler söylemek olanaksızdır. Ama manevranın sözünü bile etmek kafalarda Çan Kay-şek ve Purcell’ın hayalini canlandıracaktır. Taslak yazarları bunu istememektedirler. Onlar en esaslı konuda sessiz kalmayı ve Komintern önderliğinin elini serbest bırakmayı yeğlemektedirler. Ve izin verilmemesi gereken de aslında budur. Kombinasyoncuların ve onların adaylarının ellerini bağlamak zorunludur. Programın hizmet etmesi gereken amaç tam da budur. Yoksa program gereksiz olacaktır.

Stratejiye ayrılan bölümde, manevra yapmayı, sınıf düşmanına karşı verilen ve ancak bir ölüm kalım mücadelesi olabilen devrimci mücadelenin yardımcı bir yöntemi olarak belirleyen ve sınırlayan temel kurallara yer ayrılmalıdır. Yukarıda sözü edilen ve Marx ve Lenin’in öğrettiklerine dayanan kurallar şüphesiz daha özlü ve kesin biçimde sunulabilirler. Ama her halükârda bu kurallar Komünist Enternasyonal’in programına sokulmalıdırlar.

10. İç Savaş Stratejisi

Silâhlı ayaklanma sorunuyla bağlantılı olarak, taslak program ilgisiz bir şekilde şunları söylüyor:

“Bu mücadele savaş sanatının kurallarına bağlıdır. Askeri bir planı, saldırı karakteri taşıyan savaş operasyonlarını ve proletaryanın sınırsız fedakârlığını ve kahramanlığını şart koşar.”

Burada, taslak, Marx’ın bir zamanlar yaptığı birkaç arızi belirlemenin özlü tekrarından öteye geçmemekte. Aradan geçen zaman içinde, bir yandan Ekim devriminin deneylerini yaşadık, bir yandan da Macar ve Bavyera devrimlerinin yenilgisinin, 1920’de İtalya’daki mücadelenin, 1923 Eylülünde Bulgaristan ayaklanmasının, 1923 Alman hareketinin, 1924 Estonya’sının, 1926 İngiliz genel grevinin, 1927’de Viyana proletaryasının ayaklanmasının ve 1925-27 ikinci Çin devriminin deneylerini yaşadık. Bir Komintern programı, hem silâhlı ayaklanmanın toplumsal ve siyasal önkoşullarının, hem de zaferi güvenceye alabilecek askeri ve stratejik koşulların ve yöntemlerin son derece açık ve somut şekilde açıklanmasına yer vermelidir. Bu belgenin yüzeysel ve kitabi karakterini, hiçbir şey, devrimci stratejiye ayrılan bölümün, proletaryanın emperyalist çağdaki stratejisinin genel niteliklerini çizmekle ya da canlı tarihsel malzeme temelinde iktidar mücadelesi yöntemlerini kesin olarak açıklamakla değil de, Cornelissen ve Lonca sosyalistleriyle (adları birer birer sayılan Orage, Hobson, G.D.H.Cole ile) doldurulduğu gerçeği kadar ortaya koyamaz.

1924’te, Almanya’daki trajik deneylerden sonra, bu sorunu yeniden ortaya attık ve silâhlı ayaklanmanın ve genel olarak iç savaşın stratejik ve taktik sorunlarını gündeme alıp işlemesini Komintern’den talep ettik.

Silâhlı ayaklanmanın süresi sorununun, bugüne kadar devrimin temel görevlerine pasif, kaderci yaklaşımdan kendilerini kurtaramayan pek çok Batı Avrupalı komünistin devrimci bilincini test eden bir turnusol kağıdı niteliği taşıdığını açıkça söylemek gerekiyor. Böyle bir yaklaşım en derin ve en yetkin ifadesini Rosa Luxemburg’da bulmuştur. Psikolojik olarak bu, tamamen anlaşılır bir şeydir. Onun gelişme dönemi, esas olarak, Alman sosyal demokrasisinin ve sendikaların bürokratik aygıtlarına karşı mücadeleyle geçmiştir. O, bu aygıtın kitlelerin inisiyatifini boğduğunu yorulmaz biçimde göstermiş ve bu durumdan çıkışı ve kurtuluşu, bütün sosyal demokratik müdahale ve engellemeleri yıkacak, tabandan gelen kendiliğinden bir harekette görmüştür. Burjuva toplumunun kıyılarını sular altına alan devrimci bir genel grev, Rosa Luxemburg için proleter devrimi ile eş anlamlı olmuştur. Ama üstün bir kitle gücüyle bile bir genel grev iktidar sorununu belirlemez; ancak bu sorunu öne çıkarır. İktidarın ele geçirilmesi için, genel grev temelinde silâhlı ayaklanmayı örgütlemek gerekir. Rosa Luxemburg’un tüm gelişimi şüphesiz bu yönde olmuştur: O, son sözlerini, hatta sondan bir önceki sözlerini söyleyemeden sahneden ayrılmıştır. Ne var ki, son zamanlara kadar Alman Komünist Partisi içinde devrimci kaderciliğe yönelik çok güçlü eğilimler hüküm sürdü. Devrim yoldadır, devrim yakındır, devrim beraberinde silâhlı ayaklanmayı getirecektir ve bize iktidarı sunacaktır; bu arada ... parti de devrimci ajitasyon yürütüp sonucu bekleyecektir. Bu şartlarda ayaklanmanın günü sorununu şüpheye yer vermeyecek şekilde koymak, partiyi kaderci pasiflikten uyandırıp onu temel devrimci göreve, yani iktidarı düşmanın elinden koparıp almak için silâhlı ayaklanmanın bilinçlice örgütlenmesine doğru yöneltmek demektir. [Askeri Bilim Derneği Yönetim Kurulunun 29 Temmuz 1924 tarihli oturumunda Troçki’nin konuşması, Pravda, 6 Eylül 1924.]

1871 Paris Komünü için çokça zaman ve teorik emek ayırıyoruz, ama iç savaş konusunda değerli deneyimler kazanmış bulunan Alman proletaryasının mücadelesini bütünüyle ihmal ediyoruz; örneğin, geçen Eylül ayındaki Bulgar ayaklanması deneyi bizi pek meşgul etmiyor; ve nihayet en şaşırtıcısı, Ekim deneylerini tümüyle arşivlere havale etmiş bulunuyoruz....

Şimdiye kadar tek muzaffer proleter devrimi olan Ekim devriminin deneyleri özenle incelenmelidir. Ekimin stratejik ve taktik bir takvimi derlenmelidir. Olayların nasıl geliştiği ve bunların partiye, sovyetlere, Merkez Komiteye ve askeri örgüte nasıl yansıdığı sırayla gösterilmelidir. Parti içindeki yalpalamalar ne anlama gelmekteydi? Bunlar, olayların genel akışı içinde ne gibi bir ağırlık taşımaktaydı? Askeri örgütün rolü neydi? Böyle bir çalışma paha biçilmez bir öneme sahip olacaktır. Bunu daha fazla ertelemek kesinlikle bir cinayet olacaktır.” [age]

O halde tam olarak görev nedir? Görev, iç savaş ve dolayısıyla hepsinden çok da, devrimin en yüksek noktası olarak silâhlı ayaklanma sorunu üzerine evrensel bir başvuru kitabı, bir rehber veya el kitabı ya da kurallar kitabı derlemektir. Deneylerin bir muhasebesi çıkarılmalı, başlangıç koşulları baştan sona tahlil edilmeli, hatalar incelenmeli, en doğru operasyonlar seçilmeli ve gerekli sonuçlar çıkarılmalıdır. Böylece tarihsel gelişimin yasalarının bilgisi demek olan bilimi mi, yoksa deneylerden çıkarılan eylem kurallarının bütünlüğü demek olan sanatı mı zenginleştirmiş olacağız? Sanırım her ikisini de. Zira benim amacım tamamen pratik bir amaçtır; yani devrimin askeri sanatını zenginleştirmektir.” [age]

Yapı itibarıyla böylesi “kurallar” oldukça karmaşık olacaktır. Herşeyden önce, proletaryanın iktidarı ele geçirmesi için gereken temel öncüller nitelendirilmelidir. Burada hâlâ devrimci politikanın alanı içindeyiz; çünkü ayaklanma, politikanın yalnızca özel araçlarla sürdürülmesidir. Silâhlı ayaklanma için gerekli öncüllerin tahlili, değişik tipte ülkelere uyarlanmalıdır. Nüfusun çoğunluğunu proletaryanın oluşturduğu ülkelerin yanı sıra, proletaryanın önemsiz bir azınlık ve köylülüğün mutlak bir çoğunluk oluşturduğu ülkeler de vardır. Bu ikisi arasında da geçiş tipinde ülkeler vardır. Demek ki tahlilimize temel olacak en az üç “tip” ülke vardır: sanayi ülkeleri, tarım ülkeleri ve aradakiler. Giriş bölümü (devrim için gerekli öncülleri ve koşulları ele alan), iç savaş bakımından bu üç tip ülkenin de ayrı ayrı özelliklerini belirten bir bölüm olmalıdır. Biz ayaklanmaya iki açıdan bakarız. Bir yandan, tarihsel sürecin belli bir aşaması olarak, sınıf mücadelesinin nesnel yasalarının belli bir yansıması olarak; öte yandan öznel ya da aktif bakış açısından: Zaferi en iyi şekilde güvenceye almak için ayaklanma nasıl hazırlanmalı ve yürütülmelidir?” [age]

Askeri Bilim Derneği etrafında toplanan çok sayıda insan tarafından 1924’te, iç savaş direktiflerinin geliştirilmesi üzerine, yani açık sınıf çatışması ve diktatörlük için silâhlı ayaklanma sorununa Marksist bir rehber hazırlanması yolunda kolektif bir çalışma başlatılmıştı. Ama bu çalışma derhal Komintern’in muhalefetiyle karşılaştı. Bu muhalefet, sözde Troçkizme karşı yürütülen genel mücadele sisteminin bir parçasıydı ve çalışma sonra bütünüyle durduruldu. Bundan daha dar kafalı ve canice bir adım düşünülemez. Ani dönüşlerin olduğu bir çağda, yukarıda sunulan anlamıyla iç savaş kuralları, bırakınız parti liderlerinin, bütün devrimci kadroların demirbaşı olmalıdır. Bu “kurallar” devamlı olarak incelenmeli ve her ülkenin taze deneyleriyle çoğaltılmalıdır. Gerek sağduyu ve sabır gerektiren dönemlerde maceracı atılımlara karşı, gerekse olağanüstü yiğitlik ve kararlılık gerektiren dönemlerde panik ve teslimiyete karşı belli bir güvenceyi ancak böyle bir çalışma sağlayabilir.

Böylesi kurallar bir dizi kitapta toplanmış olsa, bu kitapların incelenmesi her komünist için Marx, Engels, Lenin’in temel fikirlerini öğrenmek kadar önemli bir görev olacağına göre, son yıllarda yaşadığımız ve özellikle o denli boş bir dar kafalılıkla hazırlanan Kanton ayaklanması gibi asla kaçınılmaz olmayan yenilgilerden pekâlâ sakınabilirdik. Taslak programda bu sorunlar neredeyse Hindistan’daki Gandicilikten söz eden satırlar kadar bir yer tutuyor. Bir programın ayrıntılara kaçamayacağı kuşkusuzdur. Ama bir meseleyi, en önemli başarıları ve hataları belirterek bütün kapsamıyla koymalı ve onun temel formüllerini vermelidir.

Bundan tamamen bağımsız olarak, bizce, Altıncı Kongre özel bir kararla, KEYK’i, geçmiş zafer ve yenilgi deneylerine dayanan bir el kitabı halinde savaş kurallarını hazırlamakla görevlendirmelidir.

11. Parti İçi Rejim Sorunu

Bolşevizmin örgütsel sorunları, program ve taktik sorunlarına kopmaz şekilde bağlıdır. Taslak program buna ancak geçerken değinmekte ve “demokratik merkeziyetçiliğin en sert devrimci düzenini sürdürme” zorunluluğuna işaret etmektedir. Parti içi rejimi tanımlayan tek formül budur ve üstelik bu formül oldukça yenidir. Parti rejiminin demokratik merkeziyetçilik ilkelerine dayandığını biliriz. Teoride (ve pratikte de bu yürütülmüştür) bu, demokratik merkeziyetçilik rejiminin, tıpkı seçilip değiştirilebilir yönetici organların tam yetkili önderliği altında eylemde demirden bir disiplini gerektirmesi gibi, partiye tam bir tartışma, eleştirme, hoşnutsuzluk belirtme, seçme ve azletme olanağı sunmasını da şart koşmaktaydı. Demokrasiden anlaşılan partinin bütün kendi organları üzerindeki egemenliğiyse, merkeziyetçilik de, partinin savaşma yeteneğini güvenceye alan, doğru saptanmış, bilinçli bir disiplin demekti. Şimdi ise, geçmişteki tüm deneylerden geçmiş olan bu parti içi rejim formülüne bütünüyle yeni bir kriter eklenmiştir; “en sert devrimci düzen.” Öyle görünüyor ki, artık parti için salt demokratik merkeziyetçilik yeterli olmamaktadır, şimdi demokratik merkeziyetçiliğin belli bir devrimci düzenine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu formül düpedüz, kendi kendine yeten “devrimci düzen” fikrini, demokratik merkeziyetçiliğin üzerine, yani partinin üzerine koymaktadır.

Demokrasi ve merkeziyetçilik fikirlerinin üzerinde duran bu devrimci düzen –hatta “en sert” düzen denmektedir– fikrinin anlamı nedir? Bu, partiden tamamen bağımsız bir parti aygıtı veya böyle bir bağımsızlık özlemi demektir; parti kitlelerinden bağımsız olarak “düzen”i koruyacağı varsayılan ve parti iradesini askıya alıp çiğneyebilen, onun kurallarını ayaklar altına alabilen, “düzen” gerektirdikçe parti toplantılarını erteleyebilen ya da hayali kongrelere dönüştürebilen kendi kendine yeten bir bürokrasi.

Aygıt, demokrasinin ve merkeziyetçiliğin üzerinde yükseltilen böylesi bir “devrimci düzen” formülünü, uzun süredir ve dolambaçlı yollardan amaçlıyordu. Son iki yıl boyunca bize, demokrasiyi ve merkeziyetçiliği üst organlara basit biçimde boyun eğmeye indirgeyen parti önderliğinin en sorumlu temsilcileri tarafından, bir dizi parti demokrasisi tanımı sunuldu. Pratikte yapılan herşey bu yönde ilerledi. Ancak, boğulmuş ve içi boşaltılmış demokrasiye eşlik eden merkeziyetçilik, bürokratik merkeziyetçiliktir. Şüphesiz böyle bir “düzen”, demokrasi biçimleri ve ayinleri ile kamufle edilmeli; yukardan gönderilen yönergelerle kamçılanmalı ve 58. maddenin[28] tehdidi altında “özeleştiriye” yöneltilmeli; ve demokrasi ihlâllerinin yönetim merkezinden değil sözde “yürütücüler”den kaynaklandığını sürekli olarak göstermelidir; ama bu “yürütücüler”e karşı açılan hiçbir dava yoktur, çünkü her “yürütücü” kendi altındaki kademelerin lideri durumundadır.

Bu yüzden yeni formül teorik olarak bütünüyle saçmadır. Onun bu yenilik ve saçmalığı, formülün, olgunlaşmış bazı istekleri karşılamak için oluşturulduğunu kanıtlamaktadır. Bu formül, kendisini yaratan bürokratik aygıtı kutsallaştırmaktadır.

Bu sorun, hizipler ve gruplaşmalar sorunuyla kopmaz bağlara sahiptir. Her çekişmeli sorunda ve her görüş ayrılığında, sadece SBKP’ninki değil, Komintern ve onun tüm seksiyonlarının önderliği ve resmi basını da, tartışmayı hemen hizipler ve gruplaşmalar sorununa kaydırmıştır. Partinin ideolojik hayatı, geçici ideolojik gruplaşmalar olmaksızın düşünülemez. Bunun dışında bir yol henüz kimse tarafından keşfedilmiş değildir. Bunu keşfetmeye çalışanlarsa buldukları çarenin, ancak partinin ideolojik hayatını boğmaya eşit olduğunu göstermişlerdir.

Gerek farklı görüşler gerekse gruplaşmalar, doğal olarak, birer “belâ”dır. Fakat bu belâlar, tıpkı insan organizmasının yaşamındaki toksinler gibi, partinin gelişim diyalektiğinin ayrılmaz birer gerekli parçasını oluştururlar.

Gruplaşmaların örgütlü, hatta kapalı hiziplere dönüşmesi daha büyük bir belâdır. Parti önderliği sanatı, özellikle böyle bir gelişmeyi engellemekten ibarettir. Bu engellemeyi salt yasaklamayla sağlamak olanaksızdır. Bunu en iyi SBKP deneyi gösterir.

Onuncu Parti Kongresinde, Kronştad ayaklanması ve kulak isyanlarının yankıları altında, Lenin, hizip ve gruplaşmaları yasaklayan bir kararı kabul ettirdi. Gruplaşmalardan anlaşılan, parti yaşamında kaçınılmaz olarak doğan geçici eğilimler değil, kendilerini gruplaşma diye gösteren hiziplerin bizzat kendileriydi. Parti kitlesi yaşanan ölümcül tehlikenin açıkça bilincindeydi ve hizipleri ve hizipçiliği yasaklayan biçimiyle haşin ve katı olan bu kararı kabul ederek liderlerini destekledi. Fakat parti bu formülün Lenin’in önderliğindeki Merkez Komite tarafından yorumlanacağını, hele hele yetkinin kötüye kullanılmayacağını da (bakınız Lenin’in “Vasiyeti”) çok iyi biliyordu. Parti, kesinlikle bir yıl sonra ya da partinin üçte biri isterse bir ay sonra, yeni bir parti kongresinde deneylerin incelenebileceğini ve gerekli her türlü değişikliğin getirilebileceğini biliyordu. Onuncu Parti Kongresinde alınan karar, Savaş Komünizminden NEP’e doğru yapılan en tehlikeli dönüşte, yönetici partinin içinde bulunduğu kritik durumdan ileri gelen çok sert bir önlemdi. Bu sert önlemin yerinde olduğu ortaya çıkmıştır, çünkü bu önlem yalnızca doğru ve ileri görüşlü bir politikaya eklemeler yapmış ve Yeni Ekonomik Politikaya geçiş öncesinde ortaya çıkan gruplaşmaların önünü kesmiştir.

Fakat Onuncu Parti Kongresinin o zaman bile iyi niyetli bir yorum ve uygulama gerektiren kararı, asla ülke, durum ve zamandan bağımsız olarak parti gelişiminin bütün diğer gereklerinin üzerinde yer alan mutlak bir ilke değildir.

Lenin’in ayrılışından sonraki parti önderliği, kendini her çeşit eleştiriden korumak için Onuncu Parti Kongresinin hizip ve gruplaşmalar konusundaki kararına dayandıkça, bunu parti demokrasisini daha da boğmak için kullandı ve böylelikle gerçek amacını, yani hiziplerin kaldırılmasını başarmakta daha da yetersizleşti. Çünkü görev, hiziplerin yasaklanması değil, onların ortadan kaldırılmasıdır. Ayrıca, şimdiye değin hizipler asla Lenin’in önderlikten ayrılmasından sonraki kadar partiyi tahrip etmemiş ve birliğini parçalamamıştır. Yine daha önce, tamamen yanıltıcı ve sadece parti yaşamının boğulmasına üstü kapalı hizmet eden böyle bir % 100 monolitiklik asla egemen olmamıştı.

Tam da On İkinci Parti Kongresinden önce, SBKP’de partiden gizli bir aygıt hizbi oluştu. Bu daha sonraları kendi illegal Merkez Komitesi (“Septumvira”[29]) ile, kendi iç bültenleri, ajanları, şifreleri, vb. ile, konspiratif bir örgüt niteliğine büründü. Parti aygıtı, kendi saflarından, denetimsiz, yalnızca partinin değil devlet aygıtının da muazzam kaynaklarını kullanan ve parti kitlelerini kendi kombinasyoncu manevralarına yardımcı bir alete, bir örtüye dönüştüren kapalı bir düzen oluşturmaktadır.

Fakat bu kapalı aygıt-içi hizip, kendini –zaten her türlü “gayretle” sulandırılmış olan– parti kitlesinin kontrolünden ne denli uzak tutarsa, sadece tabanda değil, aygıtın kendi içinde de hiziplere bölünme süreci o denli derin ve keskin biçimde artmaktadır. Aygıtın parti üzerinde On Üçüncü Kongre sırasında zaten gerçekleştirmiş olduğu sınırsız ve tam egemenliği altında, bizzat aygıt içinde ortaya çıkan ayrılıklar çözümlenmedi; çünkü gerçek bir karar için partiye başvurmak, aygıtı tekrar onun egemenliğine sokmak demek olacaktı. Tartışmalı bir sorunu aygıt demokrasisinin yöntemlerine başvurarak, yani gizli hizip üyelerini gizli oyla seçerek karara bağlamaya, ancak çoğunluğu önceden güvenceye alan aygıt grubu yanaşmaktadır. Sonuç, hakim aygıt hizbi içinde, hizip içi çoğunluğu ele geçirmektense birbirleriyle devlet aygıtının kurumlarının desteğini sağlama yarışı içine giren uzlaşmaz hiziplerin doğmasıdır. Parti kongrelerindeki çoğunluğa gelince, bu kendiliğinden sağlanmaktadır; çünkü Kongreyi en uygun zamanda toplamak mümkündür. Aygıtın gerek parti gerekse proletarya diktatörlüğü için en korkunç tehlikeyi oluşturan kötüye kullanımı, işte böyle gelişmektedir.

1923-24’de bu aygıt hizbinin yardımıyla yürütülen ilk “anti-Troçkist” kampanyadan sonra, başını Septumvira’nın çektiği yeraltı hizbinde derin bir bölünme[30] oldu. Bunun temel nedeni, Leningrad proleter öncüsünün, gerek uluslararası gerekse iç politika sorunlarında ortaya çıkan kaymadan duyduğu sınıfsal hoşnutsuzluktu. Moskova’nın ileri işçilerinin 1923’te başlattıkları işi, 1925’te ileri Leningrad işçileri sürdürdü. Fakat bu derin sınıfsal eğilimler, parti içinde kendilerini açıkça ifade edemediler. Bunlar sadece aygıt hizbi içinde boğulan mücadeleye yansıtıldı.

1925 Nisanında Merkez Komite, tüm partiye, “Leninistler” çekirdeği içinde, yani hizipçi Septumvira içinde, köylülük üzerine farklı görüşlerin varolduğu yolunda güya “Troçkistlerce” (!!) yayılan söylentileri yalanlayan bir bildiri dağıttı. Geniş parti kadroları gerçekte böylesi farklı görüşlerin varolduğunu bu mektuptan öğrendiler; fakat bu durum lider kadronun, “Muhalefet”in, rivayete göre “Leninist Muhafızların” monolitikliğini parçaladığına dair iddiayla parti üyelerini aldatmaya devam etmesini hiçbir surette engellemedi. On Dördüncü Parti Kongresi, yönetici hizbin iki kesimi arasındaki şekilsiz ve belirsiz ama yine de sınıf kökenleri bakımından derin ayrılıkları partinin üzerine çökertirken, bu aldatıcı propaganda da bütün hızıyla yürümekteydi. Parti Kongresinden hemen önce Moskova ve Leningrad örgütleri, yani partinin iki esaslı kalesi, kendi bölge toplantılarında tam karşıt nitelikli kararları kabul ettiler. Her iki kararın da oybirliğiyle alındığı bellidir. Moskova “devrimci düzen”in bu mucizesini, Leningrad’daki aygıtın zor kullanmasına bağlarken, Leningrad da buna Moskova’yı suçlayarak karşılık verdi. Moskova ve Leningrad örgütleri arasında adeta bir çeşit aşılmaz duvar vardı! Her iki durumda da kararı, parti yaşamının tüm temel sorunlarında yüzde yüz monolitikliğiyle partinin varolmadığını göstererek, parti aygıtı verdi.

On Dördüncü Parti Kongresi, çeşitli temel sorunlardaki yeni görüş farklılıklarını çözüme bağlamak ve danışılmayan partinin haberi olmadan yeni bir önderlik kompozisyonu belirlemek zorunda kaldı. Kongreye, bu kararı doğrudan doğruya, titizlikle tek tek seçilmiş bir parti sekreterleri hiyerarşisine bırakmaktan başka bir alternatif kalmadı. On Dördüncü Parti Kongresi, parti demokrasisinin, “düzen” yöntemleriyle, yani maskeli aygıt hizbinin keyfi gücüyle tasfiye edilmesi yolunda yeni bir kilometre taşıydı. Mücadelenin bir sonraki aşaması ise yakın geçmişte gerçekleşti. Yönetici hizbin marifeti, daima, partiyi zaten kabul edilmiş bir kararla, geri dönülmez bir durumla, bir oldubittiyle karşı karşıya bırakmaktan ibaret olmuştur.

Bununla birlikte “devrimci düzen”in bu yeni ve yüksek aşaması, her ne şekilde olursa olsun, hizip ve grupların tasfiyesi anlamına gelmiyordu. Aksine, bunlar gerek parti aygıtında, gerekse parti kitlesi içinde aşırı bir gelişme ve sivrilme gösterdiler. Partiye gelince, “gruplaşmaların” bürokratik olarak cezalandırılması gittikçe tırmandı ve Wrangel subayının[31] alçaklığına ve 58. maddeye dek inerek, burada güçsüzlüğünü kanıtladı. Aynı zamanda, bizzat yönetici hizip içinde yeni bir bölünme süreci başladı ve bu süreç gelişmesini sürdürmektedir. Kesinlikle, şimdi bile, zirvedekilerin tam bir görüş birliği içinde olduklarını çırpınarak anlatan yönergeler ve sahte monolitiklik gösterileri eksik değildir. Gerçekte ise, tüm belirtiler, kapalı aygıt hizbi içinde boğulan mücadelenin, aşırı gergin bir nitelik kazandığını ve partiyi hatırı sayılır bir yeni patlamaya[32] sürüklediğini göstermektedir.

Kaçınılmaz olarak bir gasp teorisi ve pratiği haline dönüştürülen “devrimci düzen” teorisi ve pratiği işte budur.

Ayrıca bütün bunlar sadece Sovyetler Birliği ile sınırlı değildir. 1923’te hizipçiliğe karşı başlatılan kampanya, esas olarak, hiziplerin birer yeni parti embriyonunu temsil ettiği iddiasından ve köylülüğün büyük çoğunluğu oluşturduğu ve kapitalizm tarafından kuşatılmış bir ülkede proletarya diktatörlüğünün partilerin özgürlüğüne izin vermeyeceği iddiasından yola çıkıyordu. Bu varsayım kendi içinde kesinlikle doğrudur. Fakat aynı zamanda bu doğru bir politikayı ve doğru bir rejimi gerektirir. Ne var ki sorunun bu şekilde formüle edilmesi, açıktır ki, iktidardaki SBKP’nin Onuncu Kongresinde kabul edilen kararın burjuva devletlerdeki komünist partiler için geçerli kılınamayacağı anlamına gelmektedir. Fakat bürokratik rejimin de kendine özgü bir yok etme mantığı vardır. Eğer Sovyet partisi içinde bürokratik denetimi hoş görmüyorsa, biçimsel olarak SBKP üzerinde yer alan Komintern’in içinde bu denetimi hiç mi hiç hoş görmez. Önderlik işte bu nedenle, Onuncu Parti Kongresinin –o sırada SSCB’deki özgün gereklilikleri yerine getiren– kararının kaba ve sadakatsiz yorumunu ve uygulamasını evrensel bir ilke haline getirdi ve onu yeryüzündeki tüm komünist örgütlerde geçerli kıldı.

Bolşevizm, örgütsel biçimleri çeşitlendirerek inceltmedeki tarihsel somutluğu nedeniyle daima güçlüydü. Katı şemalar yoktur. Bolşevizm bir aşamadan diğerine her geçişte örgütsel yapısını radikal biçimde değiştirmiştir. Oysa bugün tek ve aynı “devrimci düzen” ilkesi, hem proletarya diktatörlüğünün güçlü partisine, hem ciddi bir politik gücü temsil eden Alman Komünist Partisine, hem hızla devrimci mücadele girdabına çekilen genç Çin Partisine, hem de sadece küçük bir propaganda grubu olan ABD partisine uygulanmaktadır. ABD partisinde, o sıra hüküm süren Pepper’in partiye sokuşturduğu yöntemlerin doğruluğuna ilişkin kuşkular yükselir yükselmez, “kuşkucular” hizipçilik gerekçesiyle cezalandırıldılar. Kitlelerle gerçek bir bağı olmayan, devrimci bir önderliğin deneylerinden ve teorik eğitimden yoksun, tam anlamıyla embriyon aşamasındaki politik bir organizmayı yansıtan genç bir parti, babasının askeri teçhizatını kuşanmış altı yaşındaki bir çocuk gibi “devrimci düzen” adına tepeden tırnağa silâhlandırılmaktadır.

İdeoloji ve devrim alanında SBKP en büyük deney zenginliğine sahiptir. Fakat son beş yılın da gösterdiği gibi, SBKP bile, yalnızca kendi sermayesinin faiziyle bir tek gün bile zarar etmeden yaşayamamıştır, oysa sermayesini durmaksızın yenilemek ve genişletmek zorundadır; bu da ancak parti bilincinin kolektif bir tarzda çalışmasıyla mümkündür. Bu durumda, daha birkaç yıl önce oluşan ve teorik bilgi ve pratik beceri birikiminin ancak başlangıç aşamasında bulunan diğer ülkelerin komünist partileri için ne söylenebilir? Parti yaşamında gerçek bir özgürlük, tartışma özgürlüğü, parti çizgisini kolektif biçimde ve de gruplar aracılığıyla oluşturma özgürlüğü olmaksızın, bu partiler asla belirleyici bir devrimci güç haline gelmeyeceklerdir.

Hiziplerin oluşmasını yasaklayan Onuncu Parti Kongresi öncesinde SBKP, böyle bir yasaklama olmaksızın varlığını yirmi yıl sürdürmüştü. Özellikle bu yirmi yıl onu öyle eğitmiş ve hazırlamıştı ki, çok zorlu bir dönemeçte toplanan Onuncu Parti Kongresinin sert kararlarını kabul edebilir ve onlara tahammül edebilirdi. Oysa Batıdaki komünist partileri daha baştan bu noktadan hareket ederek yola koyuldular.

Lenin’le birlikte en çok korktuğumuz şey, devletin kaynaklarıyla silâhlanan SBKP’nin, daha yeni yeni örgütlenmekte olan Batının genç partileri üzerinde aşırı ve ezici bir etkide bulunacağıydı. Lenin merkeziyetçilik yolunda zamansız adımlar atmaya karşı, KEYK’in ve Prezidyumun bu doğrultudaki aşırı eğilimlerine karşı ve özellikle birer değişmez buyruk haline dönüşen yardım biçim ve yöntemlerine karşı yorulmaz biçimde uyarılarda bulundu.

1924’de “Bolşevikleştirme” adı altında değişim başladı. Bolşevikleştirme ile kastedilen, yabancı öğe ve alışkanlıkların, mevkilerine yapışık sosyal demokrat memurların, masonların, pasifist demokratların, idealist budalaların, vb. partiden temizlenmesi ise, bu zaten Komintern’in ilk gününden beri yapılıyordu. Hatta Dördüncü Kongrede Fransız partisiyle ilgili olarak yapılan böyle bir çalışma olağanüstü ölçüde keskin mücadele biçimleri almıştı. Fakat daha önceleri, bu gerçek Bolşevikleştirme, Komintern’in ulusal seksiyonlarının kendi deneylerine sıkıca bağlıydı; bu seksiyonlar bu deneylerle büyümüşlerdi ve uluslararası görevlerin yerine getirilmesi düzeyine yükselen ulusal politika sorunları onlar için mihenk taşıydı. 1924 “Bolşevikleştirmesi” ise tam bir karikatür niteliğindeydi. Herhangi bir bilgi alışverişi ya da tartışma olmaksızın, SBKP’deki iç tartışmalar konusunda derhal nihai bir tavır almaları talep edilerek, partilerin önder organlarının şakaklarına tabanca dayandı; ve ayrıca bu organlar Komintern’de kalmalarının, takınacakları tavra bağlı olduğunu önceden bilmekteydiler. Bu sırada, Avrupa’daki komünist partiler, proletarya diktatörlüğünün yeni aşamasından ortaya çıkan iki ilkesel eğilimin biçimlenmekte olduğu 1924 Rusya’sındaki tartışmalarda derhal tavır alabilmek için, hiçbir anlamda donanımlı değillerdi. Temizlik çalışmaları kuşkusuz 1924 sonrası için de gerekliydi ve yabancı unsurlar pek çok seksiyondan tamamen haklı olarak çıkarılmışlardı. Fakat bir bütün olarak alındığında, “Bolşevikleştirme” şundan ibaretti: Devlet aygıtının çekiç darbeleriyle yukarıdan güdülediği Rus tartışmalarının sıkıştırmasıyla, Batıdaki komünist partiler içinde o anda oluşmuş olan önderliklerin tekrar tekrar altüst edilmesi. Bütün bunlar hizipçiliğe karşı mücadele bayrağı altında yürütülmüştü.

Partinin savaşma yeteneğini uzun süre felce uğratma tehdidinde bulunan bir hizip, proleter öncünün partisi içinde billurlaşıyorsa, parti bu durumda doğal olarak, ya ek bir incelemeye daha fazla zaman ayırma ya da bölünmenin kaçınılmazlığını kabul etme kararı ile yüz yüze gelecektir. Savaşçı bir parti asla zıt yönlere kürek çeken hiziplerin toplamı olamaz. Bu, genel biçimiyle alındığında, su götürmez bir gerçektir. Fakat bölünmeyi, farklı görüşleri engelleyici bir önlem olarak kullanmak ve eleştirel bir ses yükselten her grubu ya da gruplaşmayı budamak, parti içi yaşamı bir örgütsel düşük zincirine dönüştürmektir. Böyle yöntemler türün devamını ve gelişmesini ilerletmez; ancak anaç organizmayı yani partiyi tüketir. Hizipçiliğe karşı mücadele, hiziplerin oluşmasından sonsuz kez daha tehlikeli hale gelir.

Şu dönemde, dünyanın hemen hemen tüm komünist partilerinin gerçek öncülerinin ve kurucularının Enternasyonal’in dışına atıldıkları bir durumda bulunuyoruz; hatta Enternasyonal’in önceki başkanı bile bundan nasibini almıştır. Parti gelişiminde birbirini izleyen iki aşamanın önder grupları, neredeyse bütün partilerde, ya önderlikten alınmışlar ya da partiden atılmışlardır. Almanya’da Brandler grubu bugün hâlâ partinin yarı-üyesi durumunda bulunmaktadır. Fransa’da eski Rosmer, Monatte, Loriot ve Souvarine grupları gibi, onlardan sonra gelen dönemin önderliğini yapan Girault-Treint grubu da sürülmüşlerdir. Belçika’da Van Overstraeten’in esas grubu atılmıştır. İtalya’da Komünist Partinin kurucusu olan Bordiga grubu eğer sadece yarı yarıya atılmış durumdaysa, bu, faşist rejim şartlarına yorulmalıdır. Çekoslovakya’da, İsveç’te, Norveç’te, Birleşik Devletler’de, kısacası Lenin sonrası dönemde dünyanın neredeyse tüm partilerinde, aşağı yukarı benzer bir olgunun ortaya çıktığını görmekteyiz.[33]

Atılanların çoğunun en büyük hataları işledikleri kuşkusuzdur ve biz bunu belirtmekte gecikmiş değiliz. Aynı ölçüde doğru olan diğer bir şey de, atılanların çoğunun, Komintern ile ilişkileri kesilince, büyük ölçüde başlangıçtaki kalkış noktalarına, sol sosyal demokrasi ya da sendikalizme döndükleridir. Ama Komintern önderliğinin görevi asla, ulusal partilerin genç önderliğini her defasında bir çıkmaz sokağa sürmek ve onların bireysel temsilcilerini böylece ideolojik yozlaşmaya mahkûm etmek değildir. Bürokratik önderliğin “devrimci düzeni”, Komünist Enternasyonal’in bütün partilerinin gelişim yolunda korkunç bir engel olarak durmaktadır.

* * *

Örgütsel sorunlar, program ve taktik sorunlardan ayrılmazlar. Komintern’deki oportünizmin en önemli kaynaklarından birinin, ona öncülük eden partideki gibi, bizzat Komintern’deki aygıtın bürokratik rejimi olduğunu açık bir biçimde hesaba katmalıyız. 1923-28 yıllarının deneyiminden sonra hiç kuşku yoktur ki, Sovyetler Birliği’ndeki bürokratizm, proletarya üzerine proleter olmayan sınıflar tarafından uygulanan baskının bir ifadesi ve aracıdır. Bürokratik sapmalar “kitlelerin yetersiz kültürel düzeyi ve proletaryaya yabancı sınıf etkilerinin zemini üzerinde kaçınılmaz biçimde yükselir” demekle, Komintern taslak programı bu noktada doğru bir formülasyon vermektedir. Sadece genelde bürokratizmi değil, onun son beş yıl içinde olağanüstü büyümesini de anlamamıza yarayan anahtar işte buradadır. Kitlelerin kültürel düzeyi bu dönemde yetersiz kalmakla birlikte (tartışma götürmez biçimde) sürekli yükselmektedir; o halde, bürokratizmin gelişme nedeni, sadece, proletaryaya yabancı sınıf etkilerinin gelişmesinde aranmak durumundadır. Avrupa komünist partileri, daha doğrusu bu partilerin yönetim yapıları, örgütsel olarak kendilerini SBKP aygıtındaki değişikliklere ve yeniden gruplaşmalara bakarak saflaştırdığına göre, SSCB dışındaki komünist partilerin bürokratizmi, çoğunlukla sadece SBKP içindeki bürokratizmin bir yansıması ve bütünleyicisi olmaktadır.

Komünist partilerdeki önder unsurların seçimi, esas olarak onların SBKP’deki en son aygıt gruplaşmasını onaylamaya ve kabul etmeye olan yatkınlıklarından kaynaklanmıştır ve halen de öyledir. SSCB dışındaki parti önderlikleri içinde yer alan, tamamen idari bir tavırla yapılan ayak oyunlarına boyun eğmeyi reddeden daha bağımsız ve sorumlu unsurlar, ya tamamen partiden atıldılar veya sağ (sık sık sahte-sağ) kanada itildiler, ya da bunlar sonunda Sol Muhalefetin saflarına katıldılar. Böylece devrimci kadroların, Komintern önderliği altındaki proleter mücadele temelinde seçilmesi ve kaynaştırılması organik süreci kesintiye uğratıldı, değiştirildi, çarpıtıldı ve kısmen de doğrudan doğruya yukarıdan gerçekleştirilen idari ve bürokratik elemelerle ikame edildi. Pek doğaldır ki, hazır kararları kabul etmeye ve tüm çözümleri imzalamaya anında yanaşan önder durumdaki komünistler, devrimci sorumluluk duygusuyla dolu parti unsurları karşısında sık sık üstünlük kazandılar. Denenmiş, sağlam devrimcilerin yerine, en uyumlu bürokratların seçilmesine sık sık tanık olduk.

İç politika ve uluslararası politikayla ilgili tüm sorunlar bizi şaşmaz şekilde yeniden parti içi rejim sorununa götürmektedir. Elbette, Çin devrimi ve İngiliz işçi hareketi sorunlarında, SSCB ekonomisinin ücretler, vergiler, vb. sorunlarında sınıf çizgisinden uzaklaşan sapmalar, kendi içinde ciddi bir tehlike oluşturmaktadır. Fakat bu tehlike, bürokratik rejimin partinin elini ayağını bağlaması ve onu önder parti yöneticilerini normal bir yolla doğru bir çizgiye getirmek için gerekli her fırsattan yoksun bırakması nedeniyle, on misli artmaktadır. Aynı şey Komintern için de geçerlidir. SBKP’nin On Dördüncü Parti Kongresinin, Komintern’de daha demokratik ve daha kolektif bir önderliğin gerekliliği üzerine kararı, pratikte kendi anti-tezine dönüşmüş bulunmaktadır. Komintern’in iç rejiminde bir değişikliğin yapılması, uluslararası devrimci hareket için bir ölüm kalım sorunu haline gelmektedir. Böyle bir değişiklik iki yolla sağlanabilir: Ya SBKP’nin iç rejiminde yapılacak bir değişiklik ile el ele, ya da SBKP’nin Komintern içindeki önder rolüne karşı yürütülecek bir mücadele ile. Birinci yolun kabulünün sağlanması için olanca çaba gösterilmelidir. SBKP’nin iç rejiminin değiştirilmesi için verilecek mücadele, Komintern rejiminin yenilenmesi ve partimizin Komintern’deki önder ideolojik rolünün korunması için verilecek mücadeledir.

Bu nedenle canlı, etkin partilerin, değiştirilmez bir idari parti bürokrasisinin “devrimci düzen”inin denetimine tâbi kılınabileceği görüşü, programdan kesinlikle silinip atılmalıdır. Parti, yeniden haklarına kavuşturulmalıdır. Parti, tekrar bir parti haline gelmelidir. Bu nokta, bürokratizmin ve gaspçı eğilimlerin teorik olarak haklı çıkarılmasına yer bırakmayacak sözlerle programda belirtilmelidir.

12. Muhalefetin Perspektifleri ve Yenilgisinin Nedenleri

Görüşlerini bir dizi belgede, esas olarak da, Bolşevik-Leninistlerin (Muhalefet) Platformu’nda ortaya koyan partinin sol proleter kanadı, 1923 sonbaharından başlayarak, düzenli bir örgütsel imha kampanyasıyla yüz yüze gelmiştir. Uygulanan baskı yöntemleri, proleter olmayan sınıfların proletarya üzerindeki basıncı arttıkça daha da bürokratikleşen parti içi rejimin karakterine uygun hale geldi. Bu tip yöntemlerin başarı olanakları, komünist partilerde merkezci-oportünist eğilimler gelişirken ve ayrıca merkezcilik son aylara kadar düzenli bir biçimde sağa kayarken, proletaryanın en büyük bozgunlara uğradığı, sosyal demokrasinin yeniden hayat bulduğu dönemin genel politik karakteri tarafından yaratıldı. Muhalefete karşı girişilen ilk şiddetli saldırı, Alman devriminin yenilgisinden hemen sonra gerçekleştirildi ve adeta bu yenilginin bir tamamlayıcısı görevini gördü. Alman proletaryasının, SSCB proletaryasının özgüvenini olağanüstü arttıracak ve böylece onun gerek içte gerekse dıştaki burjuva sınıflarının baskısına ve bu baskıya köprü olan parti bürokrasisine direnme gücünü yükseltecek bir zafer kazanması halinde, bu saldırı tamamen olanaksız olacaktı.

Komintern’de 1923 sonundan beri yeniden oluşan gruplaşmaların anlamını daha açık kılmak için, yönetici grubun, aşağı kayışının farklı aşamalarında, Muhalefete karşı kazandığı örgütsel “zaferler”i nasıl açıkladığını adım adım incelemek çok önemli olurdu. Bunu taslak programın eleştirisi çerçevesinde yapacak durumda değiliz. Fakat, 1924 Eylülünde Muhalefete karşı kazanılan ilk “zafer”in nasıl ele alındığını ve açıklandığını incelemek amacımız açısından yeterlidir. Uluslararası politika sorunu üzerine yazdığı ilk makalesinde Stalin şöyle demektedir:

“Komünist partiler içinde devrimci kanadın kesin zaferi, işçi sınıfı içinde oluşmakta olan derin devrimci süreçlerin açık bir göstergesidir....”

Aynı makalenin başka bir yerinde de şöyle demektedir:

SBKP içindeki oportünist akımların tam yalıtılışını bu olguya eklersek tablo tamamlanacaktır. Beşinci Kongre yalnızca, Komünist Enternasyonal’in temel seksiyonlarında devrimci kanadın zaferini pekiştirmiştir. [Pravda, 20 Eylül 1924. vurgu bizim]

Böylece Muhalefetin SBKP içindeki yenilgisi, Avrupa proletaryasının sola gidiyor oluşunun, doğrudan devrime doğru ilerlemekte oluşunun ve Komintern’in bütün seksiyonlarında oportünistler karşısında üstünlüğü devrimci kanada veriyor oluşunun bir sonucu olarak ilân edildi. Bugün, uluslararası proletaryanın 1923 sonbaharında uğradığı en büyük yenilgiden beş yıl kadar sonra, Pravda, “1923 yenilgisinden sonra ortaya çıkan ve Alman sermayesine durumunu güçlendirme olanağı veren belirli bir ilgisizlik ve sıkıntı dalgasının” şimdilerde kaybolmaya yüz tuttuğunu itiraf etmek zorunda kalmaktadır. (Pravda, 28 Ocak 1928)

Ama bu durumda, şimdiki Komintern liderleri için yeni ama bizim için yeni olmayan bir soru ortaya çıkmaktadır: Durum böyleyse, Muhalefetin 1923 ve onu izleyen yıllardaki yenilgisini, işçi sınıfının sola savruluşu ile değil de sağa savruluşu ile açıklamak gerekmez mi? Bu soruya verilecek cevap son derece belirleyicidir.

1924’de Beşinci Kongrede ve daha sonra çeşitli makale ve konuşmalarda buna verilen cevap açık ve kesindi: Avrupa işçi hareketi içinde devrimci unsurların güçlenmesi, yükselen yeni dalga, yaklaşan proleter devrim; bütün bunlar Muhalefetin “hızlı çöküş”ünü getirdi.

Oysa şimdi, 1923’ten sonra politik konjonktürün sola değil de sağa doğru keskin ve uzatmalı dönüşü, oldukça yerleşmiş, genel kabul gören ve su götürmez bir olgu haline gelmiştir. Sonuç olarak öteki olgu, yani Muhalefete karşı mücadelenin başlatılması, yoğunlaştırılması, ihraç ve sürgün noktasına dek şiddetlendirilmesi ile Avrupa’daki burjuva istikrar süreci arasında sıkı bağların bulunduğu olgusu da aynı derecede su götürmezdir. Bu istikrar süreci kuşkusuz son dört yılın büyük devrimci olayları tarafından kesintiye uğratılmıştır. Fakat önderliğin 1923 Almanya’sında yapılanlardan çok daha acıklı olan yeni hataları, her defasında proletarya ve komünist partisi için en kötü şartlarda düşmana zafer kazandırmış ve böylelikle burjuva istikrarı için yeni yaşam kaynakları yaratmıştır. Uluslararası devrimci hareket bozgunlara uğradı ve onunla birlikte SBKP’nin sol, proleter, Leninist kanadı ve Komintern de bu bozgunda yutuldu.

SSCB’nin ekonomik ve politik yaşamında bu dünya durumunun yol açtığı iç süreci görmezlikten gelirsek, yukarıdaki açıklamamız eksik kalmış olacaktır; bu süreçlerden kasıt, NEP temelinde çelişkiler büyürken, önderliğin, kent ve kır arasındaki ekonomik “smiçka” sorununu doğru kavrayamadığı, sanayileşmedeki oransızlıkları ve görevleri küçümsediği, planlı ekonominin anlamını kavramadığı, vb.dir.

Ülke içindeki bürokrat ve küçük burjuva tabakaların Avrupa ve Asya’daki proleter devrimlerin yenilgilerinden temellenen ekonomik ve politik basıncının büyümesi; bu dört yıl boyunca Muhalefetin boynuna dolanan tarihsel zincir işte budur. Bunu anlayamayan hiçbir şeyi anlayamaz.

* * *

Bu tahlilde, hemen hemen her önemli aşamada, Troçkizm adı altında reddedilen çizgiyi, gerçekte uygulanan çizginin karşısına koymak zorunda kaldık. Genel yönleriyle bu mücadelenin anlamı her Marksist için yeterince açıktır. Eğer son yirmi beş yıla ait bir yığın gerçek ve hayali alıntı gösterilerek güçlendirilen tesadüfi ve kısmi “Troçkizm” suçlamaları, zihinlerde geçici olarak karışıklığa yol açabildiyse, o zaman son beş yılın ideolojik mücadelesinin tutarlı ve genel değerlendirilişi, burada iki çizginin varolduğunun kanıtıdır. Bu çizgilerden biri bilinçli ve tutarlı bir çizgiydi; Lenin’in teorik ve stratejik ilkelerini, SSCB’nin iç sorunlarına ve dünya devriminin sorunlarına uygulayarak, sürdüren ve geliştiren bir çizgiydi; bu, muhalefetin çizgisiydi. İkincisi ise bilinçsiz, çelişik, tereddütlü, uluslararası politik çözülme döneminde düşman sınıfsal güçlerin baskısı altında Leninizmden zikzaklar çizerek kayan, yalpalayan bir çizgiydi; bu da resmi önderliğin çizgisiydi. Büyük dönüm noktalarında insanlar çoğunlukla, görüşlerinden vazgeçmeyi, alışılmış söz kalıplarından vazgeçmekten daha kolay bulurlar. İdeolojik renkleri solanların hepsi için genel bir yasadır bu. Lenin hemen hemen tüm esaslı noktalarda revize edilirken, önderlik bu revizyonizmi Leninizmin gelişmesi olarak yutturdu ve aynı zamanda Leninizmin uluslararası devrimci yüzünü Troçkizm olarak nitelendirdi. Bunu sadece kendini hem içten hem de dıştan maskelemek için değil, aynı zamanda kayma sürecine daha kolay uyum sağlamak için yaptı.

Bunları anlamak isteyen herkes, bize, taslak program eleştirisini Troçkizm efsanesinin teşhiriyle birleştirdiğimiz şeklinde ucuz bir iftirada bulunmayacaktır. Mevcut taslak program, her tarafı bu efsaneyle doldurulmuş bir ideolojik dönemin ürünüdür. Bu efsaneyi en çok besleyen, ondan hareket eden ve herşeyi onunla ölçmeye kalkanlar, bu taslağın yazarlarıdır. Taslak baştan sona bu dönemi yansıtmaktadır.

Politika tarihi, yeni ve olağanüstü öğretici bir bölümle zenginleştirildi. Bu bölüm, Mitolojinin Gücü ya da daha basitçe, Politik Bir Silâh Olarak İdeolojik İftira diye adlandırılabilirdi. Deneyler bize bu silâhın küçümsenmesine izin verilemeyeceğini öğretmektedir. Henüz “zorunluluk alanından özgürlük alanına sıçrama”yı tamamlamış olmaktan uzağız ve hâlâ cehalet, önyargılar ve boş inançlar olmaksızın düşünülemeyecek bir sınıflı toplumda yaşıyoruz. Belirli çıkarlara ya da geleneksel alışkanlıklara uygun düşen bir mit, sınıflı bir toplumda daima büyük bir tahakküm kurabilir. Fakat bu mit planlanarak örgütlenmiş ve tüm devlet kaynaklarını eline geçirmiş olsa bile, yalnızca bir mite dayanan hiçbir uzun vadeli politika, hele de devrimci bir politika, sürdürülemez, özellikle de şimdiki ani değişmeler çağında. Mitoloji, kaçınılmaz olarak kendi çelişkilerinin ağına dolanmak zorundadır. Bu çelişkilerin küçük ama belki de en önemli bölümünü ifade etmiş bulunuyoruz. Dışsal koşullar tahlilimizi sonuna kadar götürmeye izin versin ya da vermesin, öznel tahlilimizin tarihsel olayların sağlayacağı nesnel tahlille de doğrulanacağına derin inancımız var.

Avrupa işçi kitlelerinin son parlamento seçimlerinde ifadesini bulan radikalleşmesi, su götürmez bir olgudur. Fakat bu radikalleşme şu anda ancak başlangıç aşamalarından geçmektedir. Çin devriminin yakında yaşanan yenilgisi gibi etkenler bu radikalleşmeye karşıt bir etki yaratmakta ve çoğu kez bu radikalleşmeyi sosyal demokrasiye doğru kanalize etmektedir. Burada niyetimiz asla bu sürecin yakın gelecekte alacağı gelişme temposunu kestirmek değildir. Fakat her halükârda açıktır ki, ancak komünist partiye yönelişin sosyal demokrasinin büyük kaynakları pahasına artmaya başladığı andan itibaren, bu radikalleşme yeni bir devrimci durumun müjdecisi olacaktır. Şimdilik böyle bir durum yoktur. Fakat bunun gerçekleşmesi zorunludur.

Tüm rejimi değiştirmeksizin ve en denenmiş devrimci unsurlara karşı örgütsel mücadeleyi durdurmaksızın, kendi içinde birbiriyle uyumsuz şekilde sola doğru dümen kırma çabalarıyla, Komintern önderliğinin şimdiki belirsiz yönelimi, bu çelişik yönelim, yalnızca, Muhalefetin teşhislerini tümüyle doğrulayan SSCB’deki ekonomik güçlüklerin basıncından kaynaklanmamıştır; bu aynı zamanda Avrupalı işçi kitlelerin radikalleşmesinin ilk aşamasına da tam anlamıyla uygun düşmektedir. Komintern önderliğinin politik eklektizmi, taslak programının eklektizmi, gelişimin rotası tarafından sola itilmiş ama henüz rotasını belirlememiş ve Alman sosyal demokrasisine dokuz milyondan fazla oy vermiş olan uluslararası işçi sınıfının şu anki durumunun bir fotoğrafını andırmaktadır adeta.

İleri düzeyde gerçek bir devrimci yükseliş, işçi sınıfı içinde ve işçi sınıfının Komintern de dahil tüm örgütlerinde, muazzam bir yeniden gruplaşma demektir. Bu sürecin temposu henüz açık değildir, ancak billurlaşmanın meydana geleceği hatlar açıkça görülmektedir. Çalışan kitleler bölük bölük sosyal demokrasiden komünist partiye geçeceklerdir. Komünist politikanın ekseni sağdan sola doğru kayacaktır. Öte yandan, 1923’ün sonunda Alman proletaryasının uğradığı yenilgiden bu yana fırtına gibi sürdürülen suçlama ve cezalandırmalara rağmen, akıntıya karşı yüzebilen grubun tutarlı Bolşevik çizgisine duyulan talep artan biçimde yükselecektir.

Komintern’de ve dolayısıyla tüm uluslararası proletarya içinde gerçek ve tahrif edilmemiş Leninist görüşleri zafere götürecek örgütsel yöntemler, büyük çapta, Komintern’in şimdiki önderliğine ve dolayısıyla doğrudan doğruya Altıncı Kongreye bağlıdır.

Bununla birlikte bu kongrenin alacağı kararlar ne olursa olsun ‑en kötüsüne bile hazırız‑ yaşanan çağa ve onun içsel eğilimlerine ilişkin genel kanı ve özellikle son beş yılın deneyimlerinin değerlendirilmesi bize göstermektedir ki, Muhalefet Komintern dışında hiçbir kanala ihtiyaç duymamaktadır. Bizi ondan koparmayı hiç kimse başaramayacaktır. Bizim savunduğumuz görüşler Komintern’in görüşleri olacaktır. Bu görüşler kendi ifadelerini Komünist Enternasyonal’in programında bulacaklardır.

 



[13] Estonya ayaklanması bir darbeydi, yani tam anlamıyla kitlelerin haberi olmaksızın girişilen bir komplocu maceraydı. 1 Aralık 1924 sabahında, toplam 227 silâhlı komünist, subay okulu, silâh depoları, havaalanı, hükümet binaları, vs. üzerine düzenlenecek bir saldırı için, başkent Reval’de belirli noktalarda toplandı. Eylem öğleden sonra 5:15’te başladı ve aynı akşam saat 9’a kadar sürdü, darbe hükümet kuvvetleri tarafından tamamen ezildi. “Ayaklanmanın sonucunda kesin rol oynayan şey, askeri olarak örgütlenen, ayaklanmayı başlatan küçük devrimci işçi gruplarının, proletaryanın büyük bölümünden yalıtık kalmasıydı.... Reval’deki işçi sınıfı, büyük çoğunluğu itibarıyla, mücadeleye tarafsız bir biçimde seyirci kaldı.” (A.Neuberg, L’Insurrection Armée, Paris, 1931, s.77) Bulgaristan’da, Eylül 1923te, Zankov’un başını çektiği aşırı gericilik, köylü lideri Stambuliski’nin “radikal” hükümetini devirdiğinde, komünist parti tümüyle “tarafsız” kalmıştı. Mücadeleye aktif bir biçimde müdahale etme fırsatını tümüyle kaçırdıktan sonra, komünist parti safları, daha aşırı gösterilerinde bireysel terör eylemleri biçimini alan maceracı bir ruh halinin etkisi altına girdi. Meşhur gericilere suikastlar ve sonunda Nisan 1925’te Sofya katedralinin havaya uçurulması, Bulgar komünist liderlerin pasifliği ve oportünizmi sayesinde çileden çıkan ve bunu yanlış yola saparak bireysel eylem aracılığıyla telâfi etme arayışına giren devrimcilerin tepkisinin işaretleriydi.

[14] SBKP’nin On Beşinci Konferansına sunduğu Kasım 1926 tarihli raporunda Stalin şöyle diyordu: “Bu sorun [tek ülkede sosyalizmin olabilirliği] erken dönem Marksistleri tarafından, örneğin geçen yüzyılın Kırklarında, Ellilerinde ve Altmışlarında, nasıl ele alınmıştı? O zamanlar kapitalizmin tekelci gelişimi henüz gerçekleşmemişti, kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası henüz keşfedilmemişti ve keşfedilemezdi, dolayısıyla tek ülkede sosyalizmin zaferi sorunu şimdiki kadar önemli değildi. Marx ve Engels’ten başlayarak tüm Marksistler, o zamanlar, sosyalizmin tek ülkede muzaffer olmasının olanaksız olduğu görüşündeydiler; devrimin birkaç ülkede, en azından en ileri ve en uygar birkaç ülkede eşzamanlı olarak gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Ve o zamanlar bu doğruydu.” (International Press Correspondence, Cilt 6, No 77, 20 Kasım 1926, s.1320)

[15] Orta Almanya’daki mücadelelerle bağlantılı olarak, Alman Komünist Partisinin iktidarı ele geçirmek için 1921 Martında yaptığı silâhlı ayaklanma çağrısı, sözde “saldırı teorisi”nin doğrudan bir ilânıydı. Bu teorinin Komintern’deki başlıca esinleyicileri ve teorisyenleri, Buharin ve bir dereceye kadar da Zinovyev’di. Parti önderliği, işçi sınıfının küçük bir azınlığının beyhude bir askeri eylemi olmaya yazgılı olduğu peşinen belli bir şeye üyelerini sokmakla kalmadı, Mart eyleminin çökmesinden sonra, ilk fırsatta eylemi tekrar edeceğini de açıkladı. Bu eylemler, aşırı-solcuların ifadesine göre, işçi sınıfını elektriklendirecek ve her seferinde onları, sonunda kapitalist egemenliği yıkacak giderek daha büyük bir güç halinde seferber edecekti. “Mart eylemi hakkında gerçekten yeni olan ne diye sorulursa, şöyle cevap verilmelidir: Kesinlikle, muhaliflerimizin kınadığı şeydir, yani partinin kendisini kimin izleyeceğini düşünmeksizin mücadeleye girmesidir.” (A. Maslow, Die Internationale, Berlin, 1921, s.254) “Partinin yalıtık bir eylemi olarak Mart eylemi, –muhaliflerimiz bir dereceye kadar haklıdırlar– proletaryaya karşı bir cinayet olacaktı. Sürekli olarak yükselen bir dizi eyleme giriş olarak Mart saldırısı, bir telâfi eylemi.” (A. Thalheimer, Taktik und Organisation der Revolutionäre Offensive, Berlin, 1921, s.6) “Bu yüzden partinin sloganı, şundan başka bir şey olamazdı: Saldırı, ne pahasına olursa olsun saldırı, ciddi başarı olanakları sunan her durumda, her araçla saldırı.” (Heyder, age, s.22) Bu sorunla yüzleşen Komintern’in Üçüncü Kongresi, hemen hemen bir bölünmenin eşiğindeydi. Buharin kanadı, delegelerin ve liderlerin çoğunluğu tarafından desteklendi, Mart eylemini yönetmiş olan Pepper [Pogany] ve Rakosi, Bela Kun, Münzenberg, Thalheimer, Frölich, İtalyanların çoğu vs. de dahil. Kendisini kesin olarak “kongrenin sağ kanadı”na koyan Lenin, eğer Buharin ve “saldırı” taraftarları üstün gelirlerse, kongreyi bir bölünmeyle tehdit etti. Troçki bunu destekledi ve uzlaştırıcı bir rol oynayan Radek’in ortacılığı sayesinde, Zinovyev ve Buharin, Lenin’in görüşlerinin üstün geldiği nihai bir sonuçla Rus delegasyonunda yenildi. Üçüncü Kongre tezleri ve kısa bir dönem sonra onaylanan birleşik cephe politikasını ileri süren “Kitlelere!” sloganı, solculara kesin bir darbeydi ve Enternasyonal içindeki darbeci huysuzluklara uzun bir dönem son verdi.

[16] 1918 Ocağının ortalarında başlayan Fin devrimi, aynı yılın Nisanında nihai olarak bastırıldı. Devrimciler Güneyde (Helsingfors, Viborg), karşı-devrimciler Kuzeyde toplanmışlardı. Karşı-devrimciler, Alman, İsveç ve Rus Beyaz kuvvetlerinin, yani, daha sonra başlatılan yaygın Beyaz Terörle tanınan General Mannerheim komutasındaki 20.000 kişinin yardımıyla zaferi kazandılar. Devrimin sosyalist liderleri işçilere pasifizm ve yasallık öğüdünde bulundular ve komşu Rusya’da Bolşevik devrimin başarısını güvenceye alan önlemlerin hiçbirisini almayı başaramadılar. Finli liderlerden biri olan Kuusinen, terörden kaçıp Rusya’ya gitmeyi becerdi. Sonunda Komintern’in başlıca memurlarından biri oldu. Rusya’ya gelişi üzerine, Lenin’in önerisiyle, lider arkadaşlarının ve kendisinin davranışını şiddetle suçladığı bir “özeleştiri denemesi” yazdı. “Kendimize yanlış bir şekilde «Marksistler» diyen bizler, devrimci bir eylemi istemedik ve bizler olmaksızın sendikaların Merkezi Federasyonunun «devrimcileri» harekete geçmezdi. ... Gerçekte, bizler ‘Marksist’ değil «sosyal demokrat» idik. Gerçekte, asla devrimci olmayan barışçıl ve ilerlemeci bir sınıf mücadelesi görüşünü benimsedik. ... Devrime inanmadık, hiç umut beslemedik ve onun peşinden koşmadık. Bu bakımdan bizler tipik birer sosyal demokrattık.” (O.V.Kuusinen, La Révolution en Finlande, Essai D’Autocritique sur les Luttes de 1918, Petrograd, 1920, s.12)

[17] Stalin’in, o zamanlar (1923) Komintern Yürütme Komitesinin önde gelen Rus temsilcileri olan Zinovyev ve Buharin’e mektubuna bir atıf. Mektup, Zinovyev tarafından 1927’de, Merkez Komite Plenumunda ve Merkez Denetim Komisyonunda resmi parti kayıtlarına geçmek üzere okundu. Stalin şöyle yazıyordu: “Komünistler (şu aşamada) sosyal demokratlar olmaksızın iktidarı ele geçirmeye çalışmalı mıdırlar, bunun için yeterince olgunlaşmış mıdırlar? Bana göre sorun budur. Bizler iktidarı ele geçirdiğimiz zaman, Rusya’da şu gibi kaynaklara sahiptik; a) barış, b) köylülere toprak, c) işçi sınıfının büyük çoğunluğunun desteği, d) köylülüğün sempatisi. Alman komünistleri şu anda bunların hiçbirine sahip değiller. Şüphesiz, onların komşuları olarak Sovyet ulusu var, bizim yoktu; ama şu anda onlara ne vadedebiliriz? Eğer bugün Almanya’da iktidar, tabir caizse, düşerse ve komünistler onu ele geçirirse, onlar da büyük bir çatırtıyla düşeceklerdir. Bu “en iyi” durumda böyledir. En kötü durumda ise, paramparça olup geri püskürtüleceklerdir. Herşey, Brandler’in “kitleleri eğitmeyi” istemesinden ibaret değildir, burjuvazi artı sağ sosyal demokratlar, muhakkak ki, dersleri –gösteriyi– genel bir çarpışmaya (şu anda şans onlardan yanadır) dönüştürecek ve onların kökünü kazıyacaktır. Şüphesiz, faşistler uykuda değildirler, ancak onların ilk saldırıyı yapması bizim çıkarımızadır: Bu tüm işçi sınıfını komünistlerin etrafında toplayacaktır (Almanya Bulgaristan değildir). Üstelik, tüm bilgilere göre, faşistler Almanya’da zayıftır. Benim düşünceme göre, Almanlar frenlenmeli, mahmuzlanmamalıdırlar.” (Arbeiterpolitik, Leipzig, 9 Şubat 1929.)

[18] 12 Ekim 1923’te üç Alman komünisti, Heckert, Brandler ve Böttcher, başını Bakan Zeigner’in çektiği sol sosyalistlerle birlikte Saksonya eyaletinde bir Landtag koalisyon hükümetine azınlık olarak girdiler. Böyle bir hükümete katılım, ki Komintern tarihinde türünün ilkiydi, Moskova’daki Yürütme Komitesinden Almanlara çekilen bir telgrafta kategorik olarak desteklendi. Tahminen, Almanya’nın her tarafında ayaklanma hazırlığı içinde olan işçilerin silâhlandırılmasını kolaylaştırma amacı güdülüyordu. Zeigner’in sert muhalefeti ve komünist bakanların buna razı olmaları yüzünden, işçilerin silâhlandırılmasına başlanmadı bile. Bir kaza sonucu Hamburg’daki hariç, sonuçlandırılmış ayaklanma yoktu. Görünüşte Bavyera’daki faşistlerin icabına bakmak amacıyla, fakat gerçekte Saksonya ve Thuringia’daki tomurcuk halindeki her isyancı işçi hareketinin daha baştan ezilmesi amacıyla Merkezi Hükümet tarafından gönderilen silâhlı güçlerin müdahalesiyle silip süpürüldükten sonra, koalisyon hükümeti dokuz gün dayandı. Çoğunlukla Alman teslimiyetine ayrılan Komintern’in Beşinci Kongresi’nde, Brandler önderliğinin asıl kınanışı, onun genel görüşleri, tereddüdü, ayaklanmayı yönlendirmek ve hazırlamaktaki eksikliği etrafında değil, Sakson Landtag’ında komünist bakanların oportünist konuşmaları, işçilerin silâhlandırılması yönünde baskı uygulamakta başarısızlık, fabrika konseyleri kongresini toplantıya çağırmaktaki başarısızlık vs. etrafında döndü.

[19] 1923 Haziranı başında, köylü lideri Stambuliski’nin hükümeti, aşırı gericiler tarafından yönetilen bir silâhlı mücadeleyle devrildi. 16 Haziran deklarasyonunda Bulgar Komünist Partisi şöyle diyordu: “Yüzlerce ve binlerce işçi ve köylü, eşkıyalık karşıtı olağanüstü yasalara dayanılarak tutuklandı ve devlet darbesine direndiği bahanesiyle mahkemelere havale edildi. Bizler, iki burjuva klik arasındaki iç savaş anında ortaya çıkan bu belirsiz durumda, bir kısım işçinin yaşamlarını ve ailelerini savunduklarını ama asla iktidar mücadelesine katılmadıklarını ilân ederiz.” Geleneksel olarak, görüşlerinde katı ve sert olan Bulgaristan Komünist Partisi, köylülük ve Makedonya sorununun önemini görmezlikten gelerek, mücadelede tam bir tarafsızlık konumu benimsedi ve, bağımsız olarak ya da başka şekilde, mücadeleye katılmadı. Bu, muzaffer gericiliği, komünistlere karşı neredeyse eşi görülmemiş bir Beyaz Terör başlatmaktan alıkoymadı. Kolarov’un daha sonraki çok şiddetli polemiklerine rağmen, Radek, Bulgar olaylarına ilişkin raporunu, genişletilmiş Komintern Yürütme Komitesi oturumuna sundu: “Bizler, Bulgaristan’daki devlet darbesinin partimizin kesin bir biçimde yenildiğini gösterdiği kanısındayız. Bunun yok edici bir yenilgi olmayacağını ümit etmek isteriz. Ama bu elbette, bir komünist partinin görüp geçirdiği en büyük yenilgidir. ... Bulgar partisi yenilgisini anlamaya değil, aksine onu süslemeye uğraşıyor. Bulgar partisinin yaptığı çağrılar önümüzde duruyor. Bunlar tüm yenilginin en üzücü tarafıdır. 9 Şubat çağrısı, 15 Şubat çağrısı ve bir dizi makale elimizde bulunuyor. Parti bunlarda şu görüşü savunuyordu: Burjuvazinin iki kliği savaşıyor; biz, işçi sınıfı, kenarda durup basın özgürlüğünün ve tüm güzel şeylerin ... bize bahşedileceğini ümit ve talep ederiz.” (Karl Radek, “Der Umsturz in Bulgarien”, Die Kommunistische Internationale, Cilt IV, No 27, Petrograd, 1923, s.115-118.)

[20] “... İngiliz kapitalizminin mevcut uluslararası ve içsel durumunun yalnızca düzelmeyeceği değil, aksine sürekli olarak daha da kötüye gideceği hipotezinden yola çıkıyoruz. Eğer bu kehanet yanlış çıksaydı, eğer İngiliz burjuvazisi, dünya piyasasındaki eski konumuna yeniden kavuşarak, sanayiyi kalkındırarak, işsizlere iş vererek, işçi ücretlerini yükselterek, imparatorluğu güçlendirmeyi başarsaydı, o zaman politik gelişme kolay anlaşılabilir bir dönemeçten geçerdi: Sendikaların aristokrat muhafazakârlığı tekrar güçlenirdi, İşçi Partisi düşüşe geçerdi, onun içindeki sağ kanat güçlenirdi, sonuncusunun liberalizme yaklaştığı koşulda da dinamik güçlerin akınına uğrardı. Fakat böyle bir kehanet için en küçük bir temel bile yok. Tam tersine, ekonomik ve politik durumda hangi özgün değişim olursa olsun, her şey İngiltere’nin şu anda içinden geçmekte olduğu zorlukların daha da yoğunlaştığına ve derinleştiğine ve bu yüzden onun devrimci gelişiminin temposunun daha da hızlandığına işaret etmektedir.” (Leon Trotsky, Where Is Britain Going? [Amerikan baskısı, Whither England?], Londra, 1926, s.167)

[21] 1926 Temmuzundaki SBKP Merkez Komitesi Plenumunda, Zinovyev aşağıdaki açıklamayı yaptı: “Yönetici hizbin tuttuğu yolun da kanıtladığı gibi, 1923 Muhalefetinin esas merkezinin, proleter çizgiden sapma tehlikesi ve büyüyen aygıt rejimi konusunda yaptığı uyarının haklılığının şüphesiz olduğunu ilân ederiz.” (International Press Correspondence, Cilt 6, No 77, 20 Kasım 1926, s.1318)

[22] Birleşik Devletler İşçi (Komünist) Partisi tarafından oluşturulan “Federal Çiftçi-İşçi Partisi”, 17 Haziran 1924’te, başkan adaylarını belirlemek amacıyla St.Paul’de toplandı. Komünist olmayan unsurlar, FÇİP içindeki kitle örgütlerini temsil ediyorlardı, fakat tümüyle Senatör LaFollette’in etkisi altındaydılar. Komünistler, komünist-kontrollü partinin çatısı altındaki kırsal-LaFolletteci arkadaşlarını kaçırmama ümidiyle, Komünist Parti üyesi olmayan iki üye tayin ettiler; başkanlık için Duncan McDonald ve başkan yardımcılığı için William Bouck. Aynı ruh haliyle, komünistler, ılımlı, yarı-LaFolletteci bir parti programı da yazdılar. Ama birkaç hafta içinde açığa çıktı ki, FÇİP içinde komünist olmayanlara ayrılan tüm önemli kontenjanlar LaFollette hareketine geçmişti ve başkanlık için Wisconsin Senatörü destekleniyordu. 8 Temmuz 1924’te, bu nedenle, Komünist Parti Merkez Komitesi, FÇİP adaylarının geri çekildiğini ve KP’nin, kendi adayları olan William Z. Foster ve Benjamin Gitlow ile kendi kampanyasını yürüteceğini duyurdu.

[23] 1924 Kasımında, Sendika Kongresi başkanı A. A. Purcell başkanlığındaki geniş bir İngiliz sendika liderleri delegasyonu Moskova’ya geldi ve Rusya’nın durumunu inceledikten sonra, Bolşevik hükümetin başarılarını öven bir rapor yayınlamak üzere geri döndü. Buna karşılık olarak da, Rus sendikaları Merkez Konseyi başkanı M. Tomski başkanlığındaki bir Rus delegasyonu İngiltere’ye gitti ve 1925 Mayısında İngiliz sendikaları Hall kongresinde boy gösterdi. 14 Mayıs 1925’te, iki sendikal hareketin liderlerinin, her iki örgütün de eşit temsil edildiği İngiliz-Rus Sendikalar Komitesini oluşturmak için anlaştıkları bir protokol kaleme alındı. Bu komitenin amacının, uluslararası sendikalar birliğinin kurulması, gericiliğin zaferini önleme mücadelesi ve yeni savaş tehlikelerine karşı mücadele olduğu anlatıldı. Komitenin İngiliz seksiyonu Mayıs 1926 Genel Grevinde alçakça bir tavır takındıktan sonra, Rus Muhalefetinin, Rusların candan ilişkilerinin onlara sağladığı devrimci örtüden İngiliz işçi liderlerinin mahrum bırakılması için Rusya’nın komiteyi kesin olarak terk etmesini istemesine rağmen, Komite varlığını bir yıl daha sürdürdü. Komite sonunda dağıldı; ancak Rus inisiyatifiyle değil, İngiliz sendikalar Genel Konseyi komiteden çekildiği için.

[24] Belirleyici Avrupa partilerine dayatılan en önemli Merkez Komiteleri, “Troçkizm”e karşı mücadelenin uluslararası ölçekte başlatılmasından hemen sonra işlevlerini benimsediler. Fransa’da, Rus Muhalefetine büyük bir sempati besleyen Souvarine, Rosmer ve ortaklarının önderliği yerine, Zinovyev rejimini destekleyen Albert Treint ve Suzanne Girault’un “sol” önderliği getirildi. Almanya’da, Rus Muhalefetine karşı, Troçki’nin deyişiyle “adresi yanlış sempatiler” besleyen ve Rus Muhalefetinin Alman bozgununun kabahatini yükleyerek birleşmeyi reddettiği Brandler-Thalheimer önderliğinin yerine, Zinovyevci taraftarlar olan Fischer ve Maslow getirildi. Polonya’da, Varski önderliğinin yerine, Domski’nin “sol” önderliği getirildi. Komintern’in 1925’teki Beşinci Plenumunda kutsanan bu önderliklerin hiçbirisi, bir yıldan fazla yaşamadı. Stalin-Buharin tarafından Zinovyev’i, özellikle Komintern’de, önderlikten ihraç etmek için hazırlıklar yapılırken ve Zinovyev’in Troçki ile birliğe yanaşması daha fark edilebilir hale gelirken, Beşinci Kongreden sonraki dönemin “sol” önderlikleri, atandıkları sürat ve keyfilikle uzaklaştırıldılar. Domski grubu, Varski-Kostrzeva önderliğiyle değiştirildi ve sonunda atıldı; Fischer ve Maslow atıldı ve yerine Thälmann-Neumann hizbi getirildi; Treint ve Girault uzaklaştırıldı ve ardından atıldı ve yerine Doriot-Barbé-Thorez grubu getirildi. Her seferinde, ihraç edilen “sol” önderlikler, bir değerlendirme ve kendini gözden geçirme döneminden sonra, kısa ya da uzun bir dönem boyunca Troçkist Muhalefeti desteklemeye yöneldiler. Uzaklaştırmalar, şüphesiz, Komintern politikasının sağa doğru gelişim döneminin başlamasıyla aynı zamana rastladı.

[25] Kaleydoskop: Bir tür dürbün; çiçek dürbünü. Bir tarafı buzlu camla kapatılan madeni ya da mukavvadan yapılmış bir borudur. Göze tutulup çevrildikçe renkli cam parçalarından kırılan ışınları, yine içinde bulunan küçücük aynalara yansıtır; bu yansımalardan ötürü türlü geometrik biçimler görülür.

[26] Bolşevik-Leninistler (Muhalefet) Platformu, SBKP’nin On Beşinci Kongresinden önceki görüşme dönemi için, Troçki, Radek, Piyatakov, Rakovski, Zinovyev, Kamanev, Yevdokimov, Peterson, Bakayev ve partinin Merkez Komite ve Merkez Denetim Komisyonunun çok sayıdaki diğer üyeleri tarafından 1927’de sunuldu. Rus parti basınında yayınlanması Stalinist bürokrasi tarafından reddedildi. Buna gerekçe olarak da “parti karşıtı belge” olması gösterildi. Preobrajenski, Serebriyakov ve diğerleri de dahil olmak üzere Muhalefetin pek çok lideri, bu belgeyi bir teksir makinesinde çoğaltmanın sorumluluğunu üstlendikleri için, tüm Muhalefet taraftarlarının toptan ihraç edilmesinden kısa bir süre önce partiden atıldı.

[27] Bu dönemde Muhalefet temsilcileri tarafından yazılan birçok makale gibi Ne Verdik, Ne Aldık adlı bu makalenin de Rus parti basınında yayınlanmasına izin verilmedi ve makale kopyalanmış el yazmaları biçiminde dağıtılmak zorunda kalındı. 1927’de yazılan makale ancak 1934’te ilk kez herhangi bir dilde basıldı.

[28] Sovyet ceza yasasının 58. maddesi, Sovyet devleti aleyhine karşı-devrimci faaliyete katılanların cezalandırılmasını gerektiriyordu. Stalin rejiminde, bu madde, Stalin’in Komünist Parti içindeki politik karşıtlarına baskı yapmak amacıyla kullanıldı.

[29] 1926 Temmuzundaki SBKP Merkez Komitesi Plenumunda, Stalin ve Buharin’le kopuşlarını tamamlayan ve Moskova Muhalefeti ile blok içine giren Zinovyev ve Kamanev; Zinovyev, Stalin ve Buharin’in (artı Kamanev, Voroşilov, Kalinin, Politik Büro üyesi olmayan ve Merkez Denetim Komisyonunun başkanı olarak, parti değerlerini ve törelerini denetlemekle görevli olmasına rağmen Kuybişev) daha önceki anti-Troçkist grubundan oluşan bir hizipsel Septumvira’nın [yedi kişiden oluşan grup –ç.n.], oldukça uzun bir zamandır partinin resmi Politik Bürosundan ayrı faaliyet gösterdiğini söylediler. Bu grup resmi parti aygıtı çatısı altında gizli bir aygıt örgütlemiş ve partinin bilgisi ya da rızası olmaksızın resmi parti aygıtını fiilen yönetmiştir.

[30] Bölünme, Leningrad delegasyonunun Stalin ve Buharin’in egemen grubuna yöneltilen farklı bir görüşle ortaya çıktığı, Rus Komünist Partisinin 1925’teki On Dördüncü Konferansında gündeme geldi. Bununla birlikte, Leningrad delegasyonu Konferansta yalnız başına kaldı. Oturumlar sırasında ve özellikle sonrasında, partinin merkezi aygıtı harekete geçti ve Leningrad örgütü, insafsızca, çabucak ve sistematik bir biçimde yeni Muhalefetten temizlendi. Liderleri uzaklaştırıldı ve Sovyet Cumhuriyeti’nin dört bir yanına dağıtıldı. Yeni Muhalefetin liderleri, Komintern’in ve Leningrad Sovyetinin başkanı Zinovyev; Moskova Sovyetinin başkanı ve Politik Büronun eski başkanı Kamanev; Londra’ya gönderilen hükümet temsilcisi Sokolnikov; Leningrad Pravda’sının editörü Sarkis; Lenin’in eşi Krupskaya; savaş komiseri yardımcısı Laşeviç; Genç Komünistler Enternasyonali başkanı Vuyoviç ve pek çokları gibi önemli kişiden oluşuyordu.

[31] On Beşinci Parti Kongresi arifesinde, Rus parti basınında birdenbire, Muhalefet Blokunun, kötülüğüyle ün salmış Beyaz Muhafız generali Baron Peter Wrangel’in bir subayıyla birlikte karşı-devrimci bir komplo tertibi içindeyken yakalanmış olduğu duyuruldu. Muhalefet tarafından yapılan bir araştırmayla, “Wrangel subayı”nın, onu tehlikeye sokmak için Muhalefet saflarına gönderilmiş bir GPU ajanı olduğu anlaşıldı. Onun “karşı-devrimci etkinliği”, parti önderliğinin yayınını yasakladığı Platform gibi belgeleri yeniden çoğaltmak için gerekli makineleri sağlayabileceğini Muhalefetçilere önermekten ibaretmiş gibi görünüyordu. GPU şefi Menjinski ve Stalin tarafından yapılan, “Wrangel subayı”nın gerçekte Muhalefet grubuna kasten girmiş olan bir Sovyet polis ajanı olduğu şeklindeki itiraflar, şüphesiz resmi kayıtlara geçti. Fakat Stalinist basın tüm dünyaya “komplo tertibi” haberlerini etkili bir şekilde yaydı ve bundan söz etmeyi sürdürdü, oysa gerçeklerin sınırlı bir çevrenin ötesine ulaşmasına asla izin verilmedi.

[32] Troçki tarafından önceden görülen “yeni patlama”, kısa bir süre sonra gerçekten meydana geldi. 1929’un sonuna doğru, Politik Büro içinde bir çatlağın varlığını yalanlandıktan sonra, Stalin, partideki “sağ kanat” ve (kapitalist) “restorasyoncu” eğilimlere birdenbire açık bir saldırı başlattı. Bu eğilimin temsilcisine gizli bir resmi söylemle Frumkin adı verildi. Kısa bir süre sonra görüldü ki, “restorasyoncu” eğilimin temsilcisi çok önemliydi, bu yüzden de görevinden apar topar uzaklaştırılan partinin Moskova Komitesi sekreteri Uglanov’a karşı tekrar ani bir saldırıya girişildi. Bu anlamda, Stalin, Politik Komite içindeki sağ kanattan muhaliflerine karşı yalnızca bir “ideolojik baraj” koymakla kalmadı, doğrudan doğruya onların hakkından gelmeden önce aygıt içindeki desteklerini de bertaraf etti. Ancak 1930’da Stalin’in saldırılarının hedefinin her zaman üç Politik Büro üyesi olduğu açıkça anlaşıldı; Komintern başkanı Buharin, Halk Komiserleri Konseyi başkanı Rikov ve Rus Sendikaları Merkez Konseyi başkanı Tomski. Üçü de (ve onların taraftarları) konumlarından uzaklaştırıldı, tüm itibarları ellerinden alındı, alenen küçük düşürüldü ve parti üyeliğinin sürmesi için izin verilmeden önce görüşlerini açıkça reddetmeye zorlandı. Onların yerlerini %100 Stalinist taraftarlar aldı.

[33] Brandler-Thalheimer grubu sonunda 1929’da Komintern’den atıldı ve Uluslararası Komünist Muhalefet adı altında, ihraç edilen sağ kanadın uluslararası bir birliğini kurmaya girişti. Tekrar üyeliğe kabul edilme girişimleri böylece daha da başarısızlığa uğradı. Maslow ve Fischer, Leninbund’la ilişkilerini kestikten ve Komintern’e tekrar kabul edilmeye çalıştıktan sonra, özellikle 1933’te Alman KP’sinin teslimiyetinden sonra, yeniden Troçkist Muhalefete yöneldiler. Rosmer ve Souvarine, Rus Muhalefetini az çok etkin bir destekleme dönemi sonrasında, politik yaşamdan çekildiler; Monatte ve Loriot (ölümünden önce) komünizmi terk etti ve devrimci sendikalizmin görüşlerine geri döndü; Treint, Troçkist örgütteki kısa bir dönemin ardından, Bolşevik-Leninistlerin pek çok görüşünü paylaşan küçük bir grup oluşturmak için ondan çekilirken, Girault Stalinist partiye geri döndü. Van Overstraeten 1929-30’da aktif politik yaşamdan çekildi, fakat 1928’de Belçika partisinin önderliğinden uzaklaştırılmış olan grubunun en büyük kısmı, Bolşevik-Leninistlerle (Uluslararası Komünist Birlik) kaldı. Bordiga, faşist ada hapishanesinden serbest bırakılması üzerine, iki-üç yıl önce taraftarlarının başına geldiği gibi, bir “Troçkist karşı-devrimci” olarak Komintern’den atıldı. Birleşik Devletler’de, Komünist Parti Merkez Komite üyeleri olan Cannon, Swabeck, Abern, Shachtmann, pek çok taraftarlarıyla birlikte “Troçkizm” yüzünden 1928’de atıldılar. Kanada’da, Komintern’in Yürütme üyesi Spector atıldı ve onu kısa bir süre sonra aynı kaderle yüz yüze gelen parti sekreteri MacDonald izledi. 1929’da Enternasyonal içindeki sözde sağ kanat grupların ihraçları başladı. Birleşik Devletler’de Lovestone, Gitlow ve Wolfe’un parti önderliği, parti üyelerinin %90’ının desteğini kazandıktan hemen sonra atıldı. Meksika’da, parti liderleri Monzon, Bach ve Rivera çeşitli politik nedenlerle atıldı. İtalya’da parti lideri Tasca (Serra), diğer üç lider Feroci, Santini ve Blasco’nun Troçkizm yüzünden ihracını takiben, bir sağ kanatçı olarak atıldı. Çekoslovakya’da, önde gelen parti ve sendika liderleri Hais ve Jilek atıldı ve sosyal demokrasiye geri döndü. Avusturya’da parti lideri Strasser, Brandler Muhalefetiyle ve Schlamm (kısa bir süre için) Sol Muhalefetle birlikte oldular. Fransa’da Doriot, Sellier ve onun grubuyla birlikte bir sağ kanatçı olarak atıldı, bu Barbé ve Celor’un başarılı önderliğinin ihracını izleyen bir hareketti. Çin’de, partinin lideri ve kurucusu Çen Tu-ziu “Troçkizm” yüzünden atıldı. İsveç’te, Kilbom tarafından başı çekilen parti önderliğinin ve üyelerinin en büyük kısmı, sağ kanat olarak ihraç edildi, bir süre için Brandler’le birlikte oldu ve daha sonra sosyalist bir parti olarak örgütlendi. İspanya’da, Nin ve Andrade gibi parti liderleri Troçkizmden dolayı atıldı ve Katalonya komünist hareketinin başını çeken Maurin sağ kanat sapmalardan dolayı atıldı. Başarılı Trilla, Adame ve Bullejos önderliği, belirsiz nedenlerden dolayı daha sonra atıldı.