Navigation

Çin Üzerine

Lev Troçki

1925_1940





Çin'de Köylü Savaşı ve Proletarya

22 Eylül 1932



Sevgili Yoldaşlar:

Uzun bir gecikmeden sonra, mektubunuzu 15 Haziranda aldım. Söylemeye gerek yok ki, maruz kaldığı en gaddarca zulümlere rağmen Çin Sol Muhalefetinin yeniden canlanmasından ve rönesansından büyük sevinç duyduk.[162] Buradan, bilgi eksikliğimizin aşırılığıyla malul bir yargıya varılabildiği kadarıyla, mektubunuzda ifade ettiğiniz tutum bizimkiyle çakışmaktadır.

Köylü hareketine ilişkin vulger demokratik Stalinist konuma yönelik uzlaşmaz tavrımızın, şüphesiz bizzat köylü hareketine yönelik bir ilgisiz tavırla ortak hiçbir yanı yoktur. İki yıl önce yayınlanan ve Çin’in güney eyaletlerindeki köylü hareketini değerlendiren Uluslararası Sol Muhalefetin manifestosu şunları söylüyordu: “İhanete uğrayan, yenilen, takatsizleştirilen Çin devrimi hâlâ canlı olduğunu göstermektedir. Umalım ki proleter başını tekrar doğrultacağı an çok uzak olmasın.” Dahası: “Köylü isyanlarının muazzam seli, hiç şüphe yok ki sınai merkezlerindeki politik mücadelenin yeniden dirilmesi için bir itki sağlayabilir. Buna kesinlikle itimadımız var.”

Mektubunuz, bunalımın ve Japon müdahalesinin etkisi altında, arka plandaki köylü savaşına rağmen, kent işçilerinin mücadelesinin bir kez daha filizlendiğine tanıklık ediyor. Manifesto’da bu olasılığı gerekli ihtiyatla birlikte dile getirmiştik: “Bugün hiç kimse, proleter öncünün kendi gücünü toplaması, işçi sınıfını mücadeleye sevk etmesi ve kendi iktidar mücadelesini köylülerin en ivedi düşmanlarına karşı yürüttükleri genel saldırıyla birleştirmesi gereken tüm uzun zaman dilimi boyunca, köylü ayaklanmasının merkezlerinin ateşi canlı tutup tutamayacağını önceden kestiremez.”

Şu anda doğru bir politika aracılığıyla, işçi hareketini ve genel olarak kentsel hareketi, köylü savaşıyla birleştirmenin mümkün olacağı ve bunun üçüncü Çin devriminin başlangıcını oluşturacağı umudunu dile getirmek için sağlam sebepler olduğu açıktır. Ama unutmadan, bu halen yalnızca bir umuttur, kesinlik değil. En önemli çalışma önümüzde duruyor.

Bu mektupta, en azından uzaktan bana en önemli ve en ağır gibi görünen bir sorunu ortaya koymak istiyorum. Size bir kez daha hatırlatırım ki; elimdeki bilgiler tümüyle yetersiz, rastlantısal ve bütünlükten yoksundur. Herhangi bir düzeltme ve güçlendirmeyi gerçekten de memnunlukla karşılarım.

Köylü hareketi kendi ordularını yaratmış, büyük alanları ele geçirmiş ve kendi kurumlarını tesis etmiştir. Daha büyük başarılar gerçekleştirdiği takdirde –ve şüphesiz hepimiz böylesi başarıları ateşli bir şekilde arzu ederiz– hareket kentler ve sınai merkezlerle bağlantılı hale gelecek ve tam da bu olgu aracılığıyla, işçi sınıfı ile karşı karşıya gelecektir. Bu karşılaşmanın doğası ne olacak? Bu karşılaşmanın karakterinin barışçıl ve dostça olacağı kesin midir?

İlk bakışta soru gereksiz görünebilir. Köylü hareketi Komünistlerce ya da sempatizanlarca yönetiliyor. Bir araya gelmeleri durumunda işçilerin ve köylülerin oybirliğiyle Komünist bayrağın altında birleşmek zorunda olduklarının kanıtı kendi içinde değil midir?

Ne yazık ki sorun hiç de bu kadar basit değil. Rusya deneyimine atıf yapmama izin verin. İç savaş yılları boyunca köylülük ülkenin çeşitli kısımlarında bazen gerçek ordular haline gelen kendi gerilla müfrezelerini oluşturdu. Bu müfrezelerin bazıları kendilerini Bolşevik olarak görüyor ve çoğunlukla işçiler tarafından yönetiliyordu. Diğerleri parti-dışı kalıyorlar ve çoğunlukla köylülüğün arasından çıkan görevlendirilmemiş eski subaylarca yönetiliyordu. Mahno’nun komutasında “anarşist” bir ordu da vardı.

Gerilla orduları Beyaz Muhafızların gerisinde hareket ettikleri sürece, devrim davasına hizmet ettiler. Bazıları istisnai kahramanlıkları ve cesaretleri ile ayırt ediliyordu. Fakat kentlerde bu ordular, işçilerle ve yerel Parti örgütleri ile çatışma içine girdiler. Çatışmalar, partizanların düzenli Kızıl Ordu ile karşılaşmalarında da ortaya çıkıyordu, ve bazı durumlarda bu çatışmalar son derece acı ve şiddetli bir nitelik alıyordu.

İç savaşın acımasız deneyimi, Kızıl Ordu, Beyaz Muhafızlardan temizlenmiş eyaletleri işgal ettikten hemen sonra köylü müfrezelerini silahsızlandırma zorunluluğunu hepimize göstermiştir. Bu tür durumlarda, en iyi, en sınıf bilinçli ve en disiplinli unsurlar Kızıl Ordunun saflarına alınmıştır. Fakat partizanların önemli bir bölümü bağımsız bir varoluşu korumaya çabalamış ve sıklıkla Sovyet iktidarıyla çatışma içine girmişti. Mahno’nun ruhen bütünüyle kulak olan anarşist ordusunda durum buydu. Ancak yegâne örnek bu değildi; toprak beyliğinin restorasyonuna karşı yeterince görkemli bir savaş veren birçok köylü müfrezesi, zaferden sonra karşı-devrimin kurumlarına dönüştüler.

Tek tek her durumdaki kaynağına bakılmaksızın –ister Beyaz Muhafızların bilinçli provokasyonu, ister Komünistlerin patavatsızlığı, isterse de koşulların olumsuz bir bileşiminin sonucu olsun– silahlı köylüler ile işçiler arasında çatışmalar bir ve aynı toplumsal zeminde köklerini bulurlar: işçilerin ve köylülerin sınıf konumu ve eğitimi arasındaki farklılık. İşçiler sorunlara sosyalist bir kalkış noktasından yaklaşırlar; köylülerin bakış açısı küçük-burjuvadır. İşçiler, sömürücülerin elinden alınan mülkiyeti toplumsallaştırmaya çabalarlar; köylüler ise onu küçük parçalara bölmeye. İşçi, sarayları ve parkları ortak kullanıma sunmayı arzular; köylü ise onları parçalara bölemediği sürece, sarayları yakma ve parkları kökünden biçmeye meyillidir. İşçi, sorunları ulusal ölçekte ve bir plana göre çözmeye çabalar; köylü ise tüm sorunlara yerel bir ölçekte yaklaşır ve merkezi planlamaya vb. karşı düşmanca bir tutum takınır.

Fakat yine de Çin Kızıl ordularının başındakiler Komünistler değil midir? Bunun kendisi, köylü müfrezeleri ile işçi örgütleri arasındaki çatışma olasılığını ortadan kaldırmaz mı? Hayır, bu söz konusu olasılığı dışlamaz. Tekil Komünistlerin köylü ordularının liderliğinde bulunmaları olgusu hiçbir şekilde bu orduların toplumsal karakterini dönüştürmez, hatta onların Komünist liderleri kesin bir proleter damga taşısalar bile. Peki Çin’de meselenin durumu nedir?

Kızıl müfrezelerin Komünist liderleri arasında şüphesiz proleter mücadele okulundan geçmemiş birçok deklase olmuş aydın ve yarı-aydın mevcuttur. İki ya da üç yıl boyunca partizan komutanı ve komiseri olarak yaşam sürdüler; savaş verdiler, toprak fethettiler vb. Kendi çevrelerinin ruhunu özümsediler. Bu arada Kızıl müfrezelerdeki sıra neferi Komünistlerin çoğunluğu tartışmasız köylülerden; tüm dürüstlüğü ve içtenliğiyle Komünist adını kabul eden ama gerçekte devrimci yoksullar ya da devrimci küçük mülk sahipleri olarak kalan köylülerden oluşur. Politikada, toplumsal olgularla değil unvanlarla ya da etiketlerle yargılara varanlar kaybederler. Bu, söz konusu politika elde silah gerçekleştirildiğinde haydi haydi geçerlidir.

Gerçek Komünist Parti, proletaryanın öncüsünün örgütüdür. Ama unutmamalıyız ki; Çin işçi sınıfı geçtiğimiz dört yıl boyunca ezilmiş ve şekilsiz bir durumda bulunmaktadır ve ancak yeni yeni canlanma işaretleri veriyor. Kent proletaryası zeminine sıkıca dayanan bir Komünist Partinin, işçiler aracılığıyla bir köylü savaşına önderlik etmeye çalışmasıyla; gerçekten Komünist olan ya da yalnızca bu ismi almış olan birkaç bin ve hatta birkaç on bin devrimcinin, proletaryanın ciddi bir desteğine sahip olmaksızın bir köylü savaşının liderliğini ele almaları tümüyle farklı şeylerdir. Çin’deki durum tam da bu ikincisidir. Bu, silahlı köylüler ile işçiler arasında çatışma tehlikesini en aşırı noktaya çıkarıyor. Her halükârda emin olabilirsiniz ki, burjuva provokatörler eksik olmayacaktır.

Rusya’da, iç savaş döneminde, proletarya ülkenin büyük bölümünde iktidarı almış durumdaydı, mücadelenin önderliği güçlü ve çelikleşmiş bir partinin ellerindeydi, merkezi Kızıl Ordunun tüm komuta aygıtı işçilerin ellerindeydi. Tüm bunlara rağmen, Kızıl Orduyla karşılaştırılamayacak kadar zayıf olan köylü müfrezeleri, Kızıl Ordu zafer kazanarak köylü gerilla alanlarına ilerledikten sonra onunla çatışma içine girdiler.

Çin’de durum kökten farklıdır ve dahası tamamen işçilerin aleyhinedir. Çin’in en önemli bölgelerinde iktidar burjuva militaristlerin ellerindedir; diğer bölgelerde ise silahlı köylülerin liderlerinin ellerinde. Henüz hiçbir yerde bir proleter iktidar mevcut değil. Sendikalar zayıf. Partinin işçiler arasındaki etkisi önemsiz. Kazandıkları zaferlerle coşan köylü müfrezeleri Komintern’in bayrağı altında duruyorlar. Kendilerine “Kızıl Ordu” diyorlar, yani kendileri Sovyetlerin silahlı kuvvetleriyle bir tanımlıyorlar. Sonuç olarak ortaya çıkan şey şudur ki; Çin’in devrimci köylülüğü, yönetici katmanının şahsında, eşyanın tabiatı gereği Çinli işçilere ait olması gereken politik ve moral sermayeyi peşinen kendisine maletmiş görünüyor. Olayların, tüm bu sermayenin belli bir anda işçilerin aleyhine yöneleceği bir hal alması mümkün değil midir?

Doğal olarak yoksul köylülük –ki Çin’de ezici bir çoğunluğu oluşturur– politik düşündüğü ölçüde –bu küçük bir azınlıktır– içten ve tutkuyla işçilerle ittifakı ve dostluğu arzular. Fakat köylülük, silahlandığında dahi, bağımsız bir politika izleme yeteneğinde değildir.

Günlük yaşamda iki arada bir derede, kararsız ve bocalayan bir konumu işgal eden köylülük, belirleyici anlarda ya burjuvaziyi ya da proletaryayı takip eder. Köylülük proletaryaya giden yolu kolayca bulamaz. Bu yolu ancak bir dizi yanlışlar ve yenilgilerden geçtikten sonra bulabilir. Burjuvazi ve köylülük arasındaki köprü, kentli küçük-burjuvazi tarafından, en başta da genellikle sosyalizm ve hatta komünizm bayrağı altında öne çıkan aydınlar tarafından sağlanır.

Çin “Kızıl Ordu”sunun komuta kademesi, hiç şüphe yok ki, emir vermenin alışkanlığıyla kendi kendisine telkinde bulunmakta başarılı olmuştur. Güçlü bir devrimci partinin ve proletaryanın kitle örgütlerinin yokluğu, komuta kademesi üzerindeki kontrolü hakikatte imkânsız kılıyor. Komutanlar ve komiserler durumun mutlak hakimi kılığında gözükmektedirler ve şehirleri işgal ettikleri takdirde işçilere tepeden bakmaya oldukça eğilimli olacaklardır. İşçilerin talepleri onlara, genellikle münasebetsizce ve düşüncesizce görünebilir.

Şehirlere gelindiğinde, muzaffer orduların kurmay ve bürolarının proleter barakalarında değil, kentin en göz alıcı binalarında, burjuvaların evleri ve apartmanlarında kurulması gibi “önemsiz şeyler” de unutulmamalıdır; ve tüm bunlar köylü ordularının üst katmanının kendisini hiçbir surette proletaryanın değil, “kültürlü” ve “eğitimli” sınıfların bir parçası olarak hissetme eğilimini kolaylaştırır.

Bu nedenle Çin’de, bileşimi itibarıyla köylü ve liderliği itibarıyla küçük-burjuva olan ordu ile işçiler arasındaki çatışmaların nedenleri ve temelleri yalnızca ortadan kalkmamış değildir, tersine tüm koşullar, bu çatışma olasılığını büyük ölçüde arttıracak ve hatta bunu kaçınılmaz kılacak türdendir. Ve buna ek olarak, proletaryanın şansı, başlangıç için Rusya’daki durumdan çok daha azdır.

Stalinist bürokrasi bu çelişik durumu işçilerin ve köylülerin “demokratik diktatörlüğü” sloganıyla örtbas ettiğinden dolayı teorik ve politik açıdan tehlike misliyle artmıştır. Görünüş itibarıyla bundan daha çekici ve özü itibarıyla da bundan daha haince bir tuzağın hazırlanması mümkün müdür? Bürokratlar, toplumsal kavramlar aracılığıyla değil, basmakalıp ifadelerle düşünüyorlar; biçimcilik bürokrasinin temel özelliğidir.

Rus Narodnikleri, Rus Marksistlerini köylülüğü “ihmal” etmekle, köylerde çalışma yürütmemekle vb. suçlarlardı. Marksistler bunu şöyle yanıtladılar: “Biz, ileri işçileri harekete geçirir ve örgütleriz ve köylüleri de işçiler aracılığıyla harekete geçireceğiz.” Bu yaklaşım genel olarak proleter bir parti için tasarlanabilecek yegâne yoldur.

Çin Stalinistleri diğer türlü davrandılar. 1925-27 devrimi boyunca, işçilerin ve köylülerin doğrudan ve acil çıkarlarını ulusal burjuvazinin çıkarlarına bağımlı kıldılar. Karşı-devrim yıllarında proletaryanın üzerinden atlayarak köylülüğe vardılar, yani Rusya’da halen devrimci bir parti oldukları dönemde SR’ler tarafından yerine getirilen rolü üstlendiler. Çin Komünist Partisi son birkaç yılda çabalarını şehirlerde, sanayide, demiryolları üzerinde yoğunlaştırsaydı; sendikaları, eğitim klüpleri ve çevrelerini ayakta tutsaydı; işçilerden kopmaksızın onlara köylerde neler olduğunu anlamayı öğretseydi, genel güçler ilişkisinde proletaryanın payı bugün karşılaştırılamaz ölçüde daha elverişli olurdu.

Parti kendi sınıfıyla bağını fiilen koparmıştır. Bu nedenle son tahlilde köylülüğün de zarar görmesine neden olabilir. Proletaryanın örgütten ve liderlikten yoksun olarak kenarda kalmayı sürdürmesi durumunda köylü savaşının, bütünüyle zafere ulaşsa bile, kaçınılmaz olarak bir çıkmaz sokağa girecek olmasından dolayı.

Eski Çin’de her muzaffer köylü devrimi, yeni bir hanedanlığın ve takiben yeni bir büyük mülk sahipleri grubunun da oluşturulmasıyla sona ermiştir; hareket bir kısır döngüye saplanmıştır. Bugünün koşullarında kendiliğinden köylü savaşı, proleter öncünün doğrudan önderliği olmaksızın, yalnızca iktidarı yeni bir burjuva kliğin, pratikte Çan Kay-şek’in Kuomintang’ından pek az fark edecek olan bir “sol” Kuomintang’ın ya da başkasının, bir “Üçüncü Partinin” vb. ellerine verebilir. Ve bu, sırası geldiğinde “demokratik diktatörlüğün” silahlarıyla yeni bir işçi katliamı anlamına gelecektir.

O zaman tüm bunlardan çıkan sonuçlar nelerdir? İlk sonuç şu ki; kişi olgularla oldukları gibi, açıkça ve cesurca yüzleşmelidir. Köylü hareketi, büyük toprak sahiplerine, militaristlere, feodallere ve tefecilere karşı yöneldiği ölçüde muazzam bir devrimci faktördür. Fakat köylü hareketinin kendisi çok güçlü mülkiyetçi ve gerici eğilimlere sahiptir. Bu hareket belli bir aşamada işçilere düşman hale gelebilir ve bu düşmanlığı silahlanmış olarak sürdürebilir. Köylülüğün ikili doğasını unutan Marksist değildir. İleri işçilere, “Komünist” etiketler ve bayraklar arasından gerçek toplumsal süreci ayırt etmek öğretilmelidir.

“Kızıl Ordu”nun faaliyetleri dikkatle takip edilmelidir ve işçilere gidişatın, köylü savaşının öneminin ve perspektiflerinin ayrıntılı bir açıklaması sunulmalıdır; ve proletaryanın acil talepleri ve görevleri köylülüğün kurtuluşu sloganlarıyla birbirine bağlanmalıdır.

Kendi gözlemlerimiz, raporlarımız ve diğer dokümanlar temelinde, köylü ordularının yaşamını ve onlar tarafından ele geçirilen bölgelerde kurulan rejimi dikkatlice ele almalıyız; yaşayan olgularda çelişik sınıf eğilimlerini keşfetmek ve işçilere desteklediğimiz ve karşı çıktığımız eğilimleri açıkça göstermek zorundayız.

Kızıl ordular ile yerel işçiler arasındaki karşılıklı ilişkileri, aralarındaki küçük anlaşmazlıkları bile gözden kaçırmaksızın özel bir itinayla izlemeliyiz. Tek tek şehir ve bölgeler çerçevesinde, çatışmalar, keskin olsalar bile, önemsiz yerel olaylar şeklinde görünebilir. Fakat olayların gelişimiyle, sınıf çatışmaları ulusal bir ölçeğe kavuşabilir ve devrimi bir felâkete, yani burjuvazinin aldattığı köylüler tarafından yeni bir işçi katliamına sürükleyebilir. Devrimler tarihi böylesi örneklerle doludur.

İleri işçiler, proletarya, köylülük ve burjuvazinin karşılıklı sınıf ilişkilerinin canlı diyalektiğini daha net bir biçimde anladıkça; kendilerine en yakın köylü katmanıyla birlik olmaya daha fazla özgüvenle çabalayacak ve kentlerde olduğu kadar bizzat köylü ordularındaki karşı-devrimci provokatörleri de daha büyük başarıyla yok edecektir.

Sendika ve parti birimleri inşa edilmeli; ileri işçiler eğitilmeli, proleter öncü biraraya getirilmeli ve mücadeleye sürülmeli.

Resmi Komünist Partinin tüm üyelerine açıklayıcı ve meydan okuyan sözlerle gitmeliyiz. Büyük olasılıkla tabandaki Stalinist hizip tarafından yoldan çıkarılmış Komünistler bizi bir defada anlamayacaklar. Bürokratlar, bizim köylülüğü “küçümsediğimizi”, hatta belki de bizim köylülüğe “düşmanlığımızı” ulumaya başlayacaklar. Doğal olarak, bu tip ulumalar Bolşevik-Leninistleri şaşırtmaz. Nisan 1927’den önce Çan Kay-şek’in kaçınılmaz darbesine karşı uyarıda bulunduğumuzda Stalinistler bizi Çin ulusal devrimine düşmanlıkla suçlamışlardı. Olaylar kimin haklı olduğunu gösterdi; bu kez de gerekli kanıtı sağlayacaklardır.

Sol Muhalefetin, bugünkü aşamada olayları proletaryanın çıkarları doğrultusunda yönlendirmek için çok zayıf olduğu ortaya çıkabilir. Fakat tam da şimdi, işçilere doğru yolu işaret etmek ve onlara sınıf mücadelesinin gelişimi içinde, doğruluğumuzu ve politik derinliğimizi göstermek için yeterince güçlüyüz. Devrimci bir parti ancak bu yoldan işçilerin güvenini kazanabilir; ancak bu yoldan gelişip büyüyebilir, güçlenebilir ve halk kitlelerinin başındaki yerini alabilir.

NOT: 26 Eylül 1932

Düşüncelerimi olabildiğince açıkça ifade etmek amacıyla, teorik bakımdan bütünüyle mümkün olan şu varyantı kısaca açıklayayım.

Çin Sol Muhalefetinin yakın gelecekte sanayi proletaryası arasında yaygın ve başarılı bir çalışma gerçekleştirdiğini ve güçlü bir etki kazandığını varsayalım. Resmi parti, bu arada, tüm güçlerini “Kızıl ordular” ve köylü bölgeleri üzerinde yoğunlaştırmaya devam etsin. Köylü birliklerinin sınai merkezleri işgal edeceği ve işçilerle karşılaşacağı an çıka gelsin. Böyle bir durumda, Çinli Stalinistler nasıl davranacaklardır?

Köylü ordusunu “karşı-devrimci Troçkistler”e karşı düşmanca bir tarzda ileri süreceklerini önceden görmek zor değil. Diğer bir deyişle, silahlı köylüleri ileri işçilere karşı tahrik edeceklerdir. Bu, Rus SR’lerinin ve Menşeviklerin 1917’de yaptığı şeydir; işçileri kaybettiklerinde, kışlayı fabrikaya karşı, silahlı köylüyü Bolşevik işçiye karşı kışkırtarak askerler arasında destek bulmak için olanca güçleriyle savaştılar.

Bürokratik merkezciliğin, tıpkı merkezcilik gibi, bağımsız bir sınıf desteği olamaz. Fakat Bolşevik-Leninistlere karşı mücadelesinde, desteği sağdan yani onları proletaryanın karşısına koyarak köylülük ve küçük-burjuvaziden bulmak zorunda kalır. İki Komünist hizip, Stalinistler ve Bolşevik-Leninistler arasındaki mücadele, böylece bizzat kendi içinde bir sınıf mücadelesine dönüşme içsel eğilimini taşır. Çin’de olayların devrimci gelişimi bu eğilimi sonuçlarına kadar, yani Stalinistler tarafından yönetilen köylü ordusu ile Leninistlerin önderlik ettiği proleter öncü arasındaki bir iç savaşa kadar götürebilir.

Bütünüyle Çinli Stalinistler yüzünden böylesi trajik bir çatışma ortaya çıkarsa, bu Sol Muhalefet ve Stalinistlerin Komünist hizipler olma durumunun ortadan kalktığına ve her biri farklı bir sınıfsal zemine sahip düşman politik partiler haline geldiğine işaret eder.

Bununla birlikte, böylesi bir perspektif kaçınılmaz mıdır? Hayır, hiç de öyle düşünmüyorum. Stalinist hizip (resmi Çin Komünist Partisi) içinde yalnızca köylü, yani küçük-burjuva eğilimler yok, aynı zamanda proleter eğilimler de mevcuttur. Sol Muhalefet açısından, “Kızıl ordular”ın ve genel olarak proletarya ile köylülük arasındaki ilişkilerin Marksist bir değerlendirmesini sunarak Stalinistlerin proleter kanadı ile bağ kurmaya çabalamak son derece önemlidir.

Proleter öncü politik bağımsızlığını korurken, devrimci demokrasiyle birleşik eylem gerçekleştirmeye her zaman hazır olmalıdır. Silahlanmış köylü müfrezelerini, proletaryanın silahlı gücü olarak Kızıl Ordu şeklinde tarif etmeyi reddetmemize ve Komünist bayrağın köylü savaşının küçük-burjuva içeriğini gizlediği olgusuna gözlerimizi kapama eğiliminde olmamamıza rağmen, diğer taraftan köylü savaşının muazzam devrimci-demokratik önemi hususunda kesinlikle net bir bakışa sahibiz. Biz işçilere köylü örgütleriyle zorunlu askeri ittifakı kavramayı öğretiriz.

Sonuç olarak görevimiz yalnızca, silahlı köylüye dayanan küçük-burjuva demokrasisinin proletarya üzerinde politik-askeri bir hakimiyet kurmasını engellemeyi değil, köylü hareketinin ve özelde onun “Kızıl ordular”ının proleter önderliğini oluşturmayı ve sağlamayı içerir.

Çinli Bolşevik-Leninistler politik olayları ve onlardan çıkan politik görevleri daha açık olarak kavradıkça, proletarya içindeki tabanlarını daha başarılı olarak genişleteceklerdir. Onlar resmi parti ve onun tarafından yönetilen köylü hareketine ilişkin olarak bir Birleşik Cephe politikasını daha kararlıca yerine getirdikçe, yalnızca devrimi proletarya ve köylülük arasındaki çok tehlikeli bir çatışmadan korumakta ve iki devrimci sınıf arasındaki zorunlu birleşik eylemi garanti altına almakta değil, aynı zamanda onların birleşik cephesini proletarya diktatörlüğüne doğru bir adıma dönüştürmekte de başarılı olmaları daha kesin olacaktır.




[162] Çin Sol Muhalefeti, Mayıs 1931’deki kuruluş konferansından kısa bir süre sonra ciddi baskılara maruz kalmıştı. Önde gelen üyelerinin birçoğu tutuklanmıştı. Japonların Şanghay’ı işgal etmesinden sonra, örgüt, KMT hükümetinin ciddi bir direniş yürütmekteki acizliğinin ve ÇKP’nin sekter çekimserliğinin bir sonucu olarak hatırı sayılır bir büyüme yaşadı. 1932’nin sonlarında, ÇKP’nin Şanghay’daki sınai hücrelerinin çoğunluğu Sol Muhalefet saflarına katıldı. Ne var ki Troçki’nin mektubundan kısa bir süre sonra, 15 Ekim 1932’de, Çin Muhalefetinin Çen Tu-ziu ve Peng Şu-ze de dahil olmak üzere sekiz merkezi önderi tutuklandı. Nanking’de askeri bir mahkeme önündeki duruşmaları iki yıl sürdü. Çen ve Peng on üç yıl hapse mahkûm oldu; beş yıl hapis yattıktan sonra, 1937’de Çin-Japon Savaşının patlak vermesiyle Japon bombardımanının hapishaneyi yıkması üzerine serbest bırakıldılar.