Navigation

Çin Üzerine

Lev Troçki

1925_1940





Boğazlanan Devrim

9 Şubat 1931

André Malraux’nun Les Conquérants adlı kitabı çeşitli yerlerden ve dört kopya haline elime ulaştı fakat maalesef bu kitabı ancak bir buçuk iki yıllık bir gecikmeden sonra okuyabildim.[153] Kitap, Çin devrimine, yani, son beş yılın en büyük olayına adanmıştır. Zarif ve sağlam bir stil, bir sanatçının titiz gözleri, orijinal ve cüretkâr gözlemler –tüm bunlar romana istisnai bir önem bahşediyor. Eğer burada ondan bahsediyorsak, bu, kitabın her ne kadar gözardı edilmez bir gerçek olsa da bir yeteneğin çalışması olmasından ötürü değil, son derece değerli bir politik dersler kaynağı sunmasındandır. Bu dersleri Malraux mu çıkarıyor? Hayır, yazarın farkında bile olmadığı biçimde anlatımdan çıkıyor ve ona karşı işliyor. Bu, yazarı bir gözlemci, bir sanatçı olarak onurlandırabilir ama bir devrimci olarak değil. Ne var ki Malraux’yu da bu açıdan değerlendirmeye hakkımız vardır; hem kendi adına hem de herşeyden önce yazarın öteki egosu olan Garine adına, yazar, devrim hakkındaki yargılarında tereddüt etmiyor.

Kitap bir roman olarak adlandırılıyor. Aslında, önümüzde, ilk dönemlerinden Kanton dönemine kadar Çin devriminin romantikleştirilmiş bir tarihi duruyor. Bu tarih tam değildir. Toplumsal enerji bazen tablodan kayboluyor. Fakat okuyucunun gözlerinin önünden yalnızca devrimin parıltılı epizotları değil aynı zamanda insanın hafızasına toplumsal simgeler olarak kazınan açık ve net siluetler de geçebilsin diye.

Malraux, pointilizm yöntemini takip ederek birkaç küçük fırça darbesiyle genel grevin unutulmaz bir tablosunu sunuyor, muhakkak ki aşağıda olduğu şekliyle, gerçekleştiği şekliyle değil, yukarıdan gözlendiği şekliyle: Avrupalılar kahvaltı edemiyorlar, sıcaktan bunalıyorlar, çünkü Çinliler mutfaklarda çalışmayı ve vantilatörleri işletmeyi bırakmışlardır. Yazara bir sitem değil bu. Yabancı sanatçılar aksi takdirde hiç şüphesiz onun temasıyla ilgilenmeyeceklerdi. Fakat edilecek bir sitem var ve üstelik küçük bir sitem de değil: Kitap, yazarın tüm bildiklerine, anladıklarına ve yapabildiklerine rağmen, yazar ile onun kahramanı –devrim– arasında doğuştan gelen bir yakınlıktan yoksundur.

Yazarın asi Çin’e duyduğu aktif sempati açıktır. Fakat ani tesadüfler bu sempatileri kesintiye uğratıyor. Bireyciliğin aşırılıkları ve estetik kapris bu sempatiyi aşındırıyor. Başından sonuna kadar aynı dikkatle okunduğunda, insan yer yer, hikayenin inandırıcı tonunda, tutkulu barbarlara yönelik koruyucu bir ironi notası algıladığında bir sinirlenme duygusuna kapılıyor. Hiç kimse, Çin’in geri olduğunun, politik dışavurumlarının bir çoğunun ilkel bir karakter taşıdığının sessizce geçirilmesini istemiyor. Fakat herşeyi yerli yerine yerleştiren doğru bir perspektif gerekir. Malraux’nun “romanı”nın üzerinde geliştiği temeli oluşturan Çin olayları, insanlık kültürünün gelecekteki kaderi için Avrupa parlamentolarının boş ve bayağı patırtısından ve tıkanmış uygarlığın edebi ürünler dağından karşılaştırılmaz ölçüde daha önemlidir. Malraux bunu hesaba katmaktan belli bir korku duyuyor gibi görünüyor.

Romanda devrimci nefretin, boyunduruk altında kalmaktan, cehaletten, kölelikten nasıl doğduğunu ve nasıl bir çelik gibi sertleştiğini gösteren, yoğunluk bakımından muhteşem sayfalar var. Malraux kitlelere daha özgürce ve daha korkusuzca yaklaşmış olsaydı ve Çin halkının ayaklanmasıyla kurduğu geçici temastan ötürü, Fransa’daki akademik mandarinlerin ve ruhani afyon kaçakçılarının önünde olduğu kadar belki kendi önünde de af diliyor izlenimi vererek kendi gözlemlerine hafif bir kanıksanmış üstünlük havası katmamış olsaydı, bu sayfalar devrim antolojisine girebilirlerdi.

* * *

Borodin, Kanton hükümetinin “yüksek danışmanlık” mevkiinde Komintern’i temsil etmektedir. Yazarın gözdesi Garine propaganda servisindedir. Tüm faaliyet Kuomintang çerçevesi içinde yürütülür. Borodin, Garine, Rus “General” Galen, Fransız Gerard, Alman Klein ve diğerleri, kendisini ayaklanan insanların üstüne yükselten ve devrimin politikası yerine kendi “devrimci” politikasını yürüten devrimin ilk bürokrasisini oluştururlar.

Kuomintang’ın yerel örgütleri şöyle tanımlanıyor: “Fanatik gruplar –şan şöhret ve güvence peşinde koşan birkaç plütokratın … cesareti– ve öğrenci ve kuli kalabalıkları.” Burjuvazi yalnızca her örgüte girmekle kalmamış, partiye bütünüyle yön vermektedir de. Komünistler Kuomintang’a tabidirler. İşçiler ve köylüler, burjuvazinin sadık dostlarını ürkütebilecek eylemlere girişmemeye ikna edilmişlerdir. “Kontrol ettiklerimiz işte bu tip topluluklar (şöyle ya da böyle kendinizi bu konuda aldatmayın)”. Örnek bir itiraf! Komintern bürokrasisi, tıpkı uluslararası bankokrasinin geri ülkelerin ekonomik yaşamını denetim altında tutması gibi, Çin’deki sınıf mücadelesini “denetim altında tutmaya” çalıştı. Ama devrim denetlenemez. Ancak onun iç kuvvetlerine politik bir ifade kazandırılabilir. İnsan bu kuvvetlerden hangisine kaderini bağlayacağını bilmelidir.

“Bugün kuliler varolduklarını, ama sadece varolduklarını anlamaya başlıyorlar”. (s.26) Niyet iyi. Fakat varolduklarını hissetmek için, kulilerin, sanayi işçilerinin ve köylülerin, kendilerini varolmaktan alıkoyanları devirmeleri gerekir. Yabancı egemenliği yerli boyundurukla çözülmezcesine birbirine bağlıdır. Kuliler yalnızca Baldwin ya da MacDonald’ı defetmek zorunda değil aynı zamanda egemen sınıfları da devirmek zorundadırlar. Biri olmadan diğeri halledilemez. Böylelikle, Fransa nüfusunun on katından fazla olan Çinli kitlelerde insan şahsiyetinin uyanışı derhal bir toplumsal devrim lavına dönüşecektir. Muhteşem bir manzara!

Ama burada Borodin sahneye çıkar ve ilân eder: “Devrimimizde işçiler burjuvazinin kuliliğini yapmalıdırlar”, tıpkı Çen Tu-ziu’nun Çin komünistlerine açık mektubunda belirttiği gibi.[154] İşçiler, kendilerini kurtarmaya çalıştıkları toplumsal köleliği politika alanına aktarılmış buluyorlar. Bu kalleş operasyonu kime borçlular? Komintern bürokrasisine. Kuomintang’ı “denetlemeye” çabalarken aslında, “şan şöhret ve bir güvence” peşinde koşan burjuvaziye, varolmak isteyen kulileri köleleştirmekte yardım etmektedir.

Her daim arka planda kalan Borodin romanda “bir eylem adamı”, bir “profesyonel devrimci”, Bolşevizmin Çin topraklarındaki canlı bir cisimlenişi olarak nitelendirilmektedir. Hiçbir şey gerçeklerden bu kadar uzak olamaz! İşte Borodin’in politik biyografisi: 1903’de, on dokuz yaşındayken, Amerika’ya göç etti; 1918’de, İngilizce bildiği için “yabancı partilerle temas sağladığı” Moskova’ya geri döndü; 1922’de Glasgow’da tutuklandı; daha sonra Komintern temsilcisi olarak Çin’e gönderildi. Rusya’yı ilk devrimden önce terk eden ve ancak üçüncü devrimden sonra geri dönen Borodin, devrimi ancak zafer kazandıktan sonra fark eden parti ve devlet bürokrasisinin mükemmel bir temsilcisi olarak ortaya çıktı. Genç bir insan söz konusu olduğunda bazen bu bir kronoloji meselesinden fazla bir şey değildir. Ancak kırk ya da elli yaşında birinde sorun bal gibi politik bir nitelendirme sorunudur. Eğer Borodin Rusya’daki muzaffer devrime başarıyla destek verdiyse, bu hiç de onun Çin’deki devrimin zaferini garanti altına almak için göreve çağrıldığı anlamına gelmez. Bu tip insanlar hiçbir güçlük çekmeksizin “profesyonel devrimcilerin” davranışlarını ve konuşma tarzlarını özümserler. Birçoğu, kendi koruyucu maskeleriyle, yalnızca başkalarını değil, kendilerini de kandırırlar. Bolşeviklerin gözüpek bükülmezliği, onlarda çoğunlukla herşey için hazır olan memurun o kinizmine dönüşür. Ah! Merkez Komiteden görevlendirilmiş olmak! Borodin’in her daim cebinde taşıdığı bu dokunulmazlık zırhıdır.

Garine bir memur değildir, Borodin’den çok daha kendine has ve belki de devrimci tipe daha yakın biridir. Ama elzem olan eğitimden yoksundur; hevesli ve teatral bir kişiliktir, büyük olaylara hiçbir umut beslemeksizin katılır ve her adımda da bunu dışa vurur. Çin devriminin sloganlarına bakışını bu nedenle şu şekilde ifade eder: “… demokratik gevezelik –«proletaryanın hakları» vs.” (s.32) Bu radikal bir sestir fakat yanlış bir radikalizm. Demokrasi sloganları Poincaré’nin, Leon Blum’un, Fransa’nın hokkabaz sanatçılarının ve Hindiçini’nin, Cezayir’in ve Fas’ın hapishanecilerinin ağzında iğrenç bir gevezeliktir. Ama “proletaryanın hakları” adına Çinliler isyan ettiğinde, bunun on sekizinci yüzyıl Fransız devriminin sloganları gibi, gevezelikle en küçük bir alâkası bile yoktur. Britanya şahinleri Hong Kong’da grev sırasında kırbaç cezasını yeniden yürürlüğe sokma tehdidinde bulundular. “İnsan ve yurttaşlık hakları” Hong Kong’da, Çinlilerin Britanya kamçılarıyla kırbaçlanmama hakkı anlamına gelir. Emperyalistlerin demokratik çürümüşlüğünün maskesini düşürmek devrime hizmet etmektir. Ezilenlerin ayaklanmasının sloganlarını “gevezelik” olarak adlandırmak istemeyerek de olsa emperyalistlere yardım etmektir.

İyi bir Marksizm aşısı, yazarı bu tür vahim küçümsemelerden alı koyabilirdi. Ama Garine genel olarak devrimci doktrinin “doktriner saçmalık” (le fatras doctrinal) olduğunu düşünür. Gördüğünüz gibi o, devrimi yalnızca belirli bir “durum” olarak görenlerdendir. Bu şaşırtıcı değil mi? Ama devrim tam da bir “durum” olduğundan yani nesnel nedenlerle koşullanmış ve belli yasalara tâbi olan toplumun gelişiminin bir aşaması olduğundan dolayı bilimsel bir kafa süreçlerin genel doğrultusunu önceden görebilir. İnsanın olayların akışına, kendisini bir heves konjonktürüne değil de bilimsel öngörüye dayandırarak tepkide bulunmasını sağlayan şey, ancak toplumun anatomi ve fizyolojisinin dikkatlice bir incelenişidir. Devrimci doktrini “hor gören” devrimciler, hiçbir haberi olmadığı halde tıbbi doktrini hor gören üfürükçülerden, ya da teknolojiyi reddeden bir mühendisten bir adım bile ileride değildir. Bir hastalık olarak adlandırılan “durumu” bilimin yardımı olmaksızın düzeltmeye çalışanlara şarlatan denir ve yasalarca kovuşturulurlar. Eğer devrim şarlatanlarını yargılayacak bir mahkeme olsaydı, kuvvetle muhtemeldir ki, Borodin, tıpkı Moskovalı ilham kaynakları gibi, çok sert bir şekilde cezalandırılırdı. Korkarım ki Garine’in kendisi de bu mahkemeden pek sağ salim çıkmazdı.

Romanda, tıpkı ulusal devrimin iki kutbu gibi, iki figür birbirine zıt olarak konuluyor; yaşlı Çen-Dai, Kuomintang’ın sağ kanadının manevi otoritesi, burjuvazinin peygamberi ve azizi, ve Hong, teröristlerin genç lideri. Her ikisi de güçlü bir biçimde tasvir ediliyor. Çen-Dai, Avrupa terbiyesiyle yetişmiş birinin diline çevrilen eski Çin kültürünü kendi şahsında cisimleştirir, bu zarif elbiseyle, Çin’in tüm egemen sınıflarının çıkarlarını “soylulaştırır.” Muhakkak Çen-Dai de ulusal kurtuluşu arzulamaktadır ama emperyalistlerden çok kitlelerden ödü kopmaktadır; ulusun sırtına vurulmuş boyunduruktan çok devrimden nefret etmektedir. Eğer devrime yaklaşıyorsa, bu yalnızca onu yatıştırmak, hizaya getirmek ve takatsiz bırakmak içindir. Her iki cephede de, hem emperyalizme karşı hem de devrime karşı, pasif direniş politikası izler; tıpkı belli dönemlerde ve şu ya da bu biçimde burjuvazinin her enlem ve boylamda izlediği Hindistan’daki Gandhi’nin politikası gibi. Pasif direniş, burjuvazinin kitlelerin hareketini kanalize etme ve onu harcama eğiliminden kaynaklanır.

Garine, Çen-Dai’nin etkisinin politika üstü olduğunu söylediğinde, bu lafa ancak omuz silkilir. Çin’deki “dürüst adam”ın bu maskelenmiş politikası tıpkı Hindistan’da olduğu gibi mülk sahiplerinin muhafazakâr çıkarlarının en yüce ve en soyut ahlâki biçimini ifade eder. Çen-Dai’nin kişisel ilgisizliği onun politik işlevine hiçbir şekilde ters değildir: Sömürücüler, tıpkı yozlaşmış kilise hiyerarşisinin azizlere ihtiyaç duyması gibi “dürüst adamlara” ihtiyaç duyarlar.

Çen-Dai’nin etrafında kimler toplanıyor? Roman bu soruya övgüyü hak eder bir kesinlikte cevap veriyor: “Yaşlı mandarinlerden, afyon ve müstehcen fotoğraf kaçakçılarından, işi bisiklet acentalığına dökmüş memurların, Paris’te okumuş avukatlardan ve her türden aydınlardan” (s.124) oluşan bir dünya. Onların da ardında, devrime karşı General Tang’ı silahlandıran İngiltere’ye sımsıkı bağlanmış çok daha sağlam bir burjuvazi. Zafer beklentisindeki Tang, Çen-Dai’yi hükümetin başına getirmeye hazırlanmaktadır. Her ikisi de, Çen-Dai ve Tang, buna rağmen Borodin ve Garine’in hizmet ettiği Kuomintang’ın üyesi olmayı sürdürürler.

Tang, ordularının saldırdığı bir köyü ele geçirip devrimcileri, parti yoldaşları olan Borodin ve Garine’den başlayarak kesmeye hazırlanırken, bunlar Hong’un yardımıyla işsizleri seferber eder ve silahlandırırlar. Fakat Tang üzerinde bir zafer kazandıktan sonra önderler daha önce varolan bir şeyleri değiştirmeye çalışmazlar. Çen-Dai’yle kurdukları muğlak bloğu bozamazlar, çünkü işçilere, kulilere, devrimci kitlelere güvenmezler; nitelikli birer kolu oldukları Çen-Dai’nin önyargılarıyla zehirlenmişlerdir.

Burjuvaziyi “ürkütmemek” amacıyla Hong ile mücadele etmeye başlarlar. Peki Hong kimdir, nereden gelmiştir? “En aşağı tabakadan”. (s.36) Devrime ancak zafer kazandığında kucak açanlardan değil, devrimi yapan insanlardan biridir. Hong Kong’un İngiliz valisini öldürmeyi kafasına koyduğunda, Hong’un ilgilendiği tek bir şey vardır: “İdam cezasına çarptırıldığımda gençlere sadece, benim yolumu izlemelerini söyleyin.” (s.36) Hong’a net bir program verilmeliydi: İşçileri uyandır, onları birleştir, silahlandır ve onları Çen-Dai’nin karşısına bir düşman olarak çıkar. Ama Komintern bürokrasisi Çen-Dai’nin dostluğunu kazanmaya çalışır, Hong’u geri çevirir ve onu çileden çıkarır. Hong, birbiri ardına tam da Kuomintang’ı “destekleyen” bankacıları ve tüccarları cezalandırmakta, misyonerleri öldürmektedir: “İnsanlara bu sefalete dayanmayı vazedenler cezalandırılmalıdır, ister Hıristiyan papazlar ister başkası olsun …” (s.274) Eğer Hong doğru yolu bulamıyorsa, bu, devrimi bankerlerin ve tüccarların ellerine teslim eden Borodin ve Garine’in hatasıdır. Hong zaten ayağa kalkmış ama henüz gözlerini ovuşturmamış ya da kendine gelememiş kitleleri yansıtır. Tabanca ve bıçağıyla, Komintern ajanlarının felç ettiği kitleler adına harekete geçmeye çabalar. Çin devriminin yalın gerçeği işte budur.

* * *

Bu arada, Kanton hükümeti “bir yanda polisi ve sendikaları elinde tutan Garine ve Borodin ile diğer tarafta hiçbir şeyi elinde tutmayan ama yine de varolan Çen-Dai arasında, düz durmaya çabalarken salınıp durmaktadır.” (s.68) Neredeyse ikili iktidarın mükemmel bir tablosuyla karşı karşıyayız. Komintern temsilcileri Kanton’un sendikalarına, polise, Whampoa Askeri Akademisine, kitlelerin sempatisine ve Sovyetler Birliği’nin yardımına sahiptir. Çen-Dai ise “ahlâki otoriteye,” yani ölesiye şaşkına dönmüş mülk sahiplerinin prestijine sahiptir. Çen-Dai’nin dostları uzlaşmacılar tarafından bile bile desteklenen iktidarsız bir hükümetin koltuklarında oturuyorlar. Ama bu tam da Şubat devriminin rejimi, Kerenskici sistem değil midir? Tek farkla, Menşeviklerin rolü bu kez sahte Bolşevikler tarafından oynanmaktadır. Borodin, bir Bolşevik makyajı yapmış olsa ve bu makyajı ciddiye alsa bile hiç kuşkusuz bu durumun farkındadır.

Garine ve Borodin’in temel düşüncesi, Kanton limanına yaklaşmakta olan Çinli ve yabancı gemilerin Hong Kong limanına girmesini engellemektir. Kendilerini devrimci gerçekçiler olarak değerlendiren bu insanlar ticari bir boykot aracılığıyla Güney Çin’deki Britanya egemenliğini paramparça etmeyi ümit ediyorlar. İlk iş olarak, devrimi İngiltere’ye teslim etmek için fırsat kollayan Kanton burjuvazisinin hükümetini yıkmayı asla gerekli görmüyorlar. Hayır, Borodin ve Garine her gün, içinde yürürlüğe konulacak kararnameler bulunan evrak çantalarıyla şapkaları ellerinde “hükümet”in kapısını çalıyorlar. İçlerinden biri Garine’e hükümetin tabanda bir hayalet olduğunu hatırlatıyor. Garine istifini bozmuyor. Hayalet ya da değil, diye yanıtlıyor, ona ihtiyacımız olduğu sürece bırakalım devam etsin. Papazların bal mumu ve pamukludan imal edip insanlara peygamberin kutsal emaneti diye yutturdukları eşyalara nasıl ihtiyacı varsa bu da aynı şeydir. Devrimi zayıflatan ve alçaltan bu politikanın ardında ne gizli? Küçük-burjuva devrimcisinin muhafazakâr katı burjuvaya duyduğu saygı. İşte en kızıl Fransız Radikallerinin bile Poincaré’nin önünde diz çökmeye her zaman hazır olmalarının nedeni budur.

Fakat belki de Kantonlu kitleler henüz burjuvazinin iktidarını yıkmak için yeterince olgunlaşmamışlardır? Tüm bu atmosferden şu kanaat hasıl oluyor ki, Komintern karşı çıkmasaydı bu hayalet hükümet kitlelerin basıncı altında çok uzun zaman önce yıkılmış olurdu. Ama varsayalım ki Kanton işçileri kendi iktidarlarını kurmak için hâlâ çok zayıf olmuş olsunlar. Genel konuşmak gerekirse, kitlelerin zayıf noktası nedir? Sömürücüleri izleme eğilimleri. Bu durumda, devrimcilerin ilk görevi, işçilere, kendilerindeki bu kölece güveni kırmakta yardımcı olmaktır. Ama Komintern bürokrasisinin yaptığı bunun yüz seksen derece tersidir. Burjuvaziye boyun eğmek gerektiği fikrini kitlelerin kafasına sokmuş ve burjuvazinin düşmanının kendilerinin de düşmanı olduğunu ilân etmiştir.

Çen-Dai’yi ürkütme! Ama eğer Çen-Dai buna rağmen geri çekilecek olursa, ki kaçınılmaz bir şeydir, bu durum, Garine ve Borodin’in burjuvaziye sundukları gönüllü vasallık hizmetinden vazgeçeceği anlamına gelmez. Yapacakları tek şey, kendi faaliyetlerinin yeni ilgi odağı olarak Çan Kay-şek’i, yani bu aynı sınıfın evladını ve Çen-Dai’nin küçük kardeşini seçmek olacaktır. Bolşevikler tarafından kurulan Whampoa Askeri Akademisinin başı olan Çan Kay-şek kendisini hiç de pasif direnişle sınırlamamıştır; kanlı bir güce başvurmaya hazırdır, plebyence, yani kitle tarzında değil, askeri tarzda ve ancak burjuvazinin ordu üzerinde sınırsız bir iktidarı elinde tutmasını mümkün kılacak sınırlar içinde. Borodin ve Garine, kendi düşmanlarını silahlandırmakla, kendi dostlarını silahsızlandırmış ve geri çevirmişlerdir. Felâketi işte bu şekilde hazırlıyorlar.

Ama devrimci bürokrasinin olaylar üzerinde etkisini abartmıyor muyuz? Hayır, bu etki –eğer olumlu açıdan değilse bile en azından olumsuz açıdan– kendisini düşünülebileceğinden de fazla göstermiştir. Politik olarak varolmaya daha yeni başlayan kuliler cesur bir önderliğe ihtiyaç duyuyorlar. Hong gözüpek bir programa ihtiyaç duyuyor. Devrim ayaklanan milyonlarca insanın enerjisine ihtiyaç duyuyor. Ama Borodin ve onun bürokratları Çen-Dai ve Çan Kay-şek’e gereksiniyorlar. Hong’u boğazlıyor ve işçilerin kafalarını kaldırmasını engelliyorlar. Birkaç ay içinde, burjuva ordu komutanını geri çevirmemek için köylülüğün toprak ayaklanmasını bastıracaklardır. Güçleri, Rus Ekimini, Bolşevizmi, Komünist Enternasyonal’i temsil etmelerindendir. Devrimlerin en büyüğünün otoritesini, bayrağını ve maddi kaynaklarını gasp eden bürokrasi, yine büyük bir devrim olmak için her türlü olanağa sahip olan bir başka devrime geçit vermiyor.

Borodin ve Hong arasındaki diyalog (s.182-184), Borodin ve onun Moskovalı ilham kaynakları için hazırlanacak iddianamenin en güzel örneğidir. Hong, her zamanki gibi kararlı eylemden yanadır. En göze çarpan burjuvalarının cezalandırılması ister. Borodin bula bula şu itirazı öne sürer: “Parasal yardımda bulunanlara” dokunulmamalı. “Devrim o kadar basit bir şey değil” der Garine kendi adına. “Devrim bir orduyu beslemek demektir” diye ekler Borodin. Bu aforizmalar Çin devriminin boğazına geçirilen ilmiğin tüm unsurlarını içerir. Borodin, “devrime” katkıda bulunmaları, yani Çan Kay-şek’in ordusunu beslemeleri karşılığında burjuvaziyi korumuştur. Çan Kay-şek’in ordusu proletaryayı imha etmiş ve devrimi tasfiye etmiştir. Bunu önceden görmek gerçekten imkânsız mıydı? Ve gerçekten daha önceden görülmedi mi? Burjuvazi gönüllü olarak ancak halka karşı kendisine hizmet eden bir orduyu besler. Devrimin ordusu bağış beklemez: Burjuvaziyi ödeme yapmak zorunda bırakır. Buna devrimci diktatörlük denir.

Hong işçi toplantılarında başarıyla öne çıkar ve “Ruslara”, devrimin yıkımının sorumluluğu taşıyanlara gürler. Hong’un tarzı hedefe götürmez ama Borodin’e karşı haklıdır. “Taiping önderlerinin Rus danışmanları mı vardı? Ya Boxerlerin?” (s.190)[155] Eğer 1924-27 Çin devrimi kendi haline bırakılsaydı belki derhal zafer kazanamazdı ama böylesi harakiri yöntemlerine de başvurmazdı, utanç verici bir teslimiyet olarak bilinmezdi ve devrimci kadroları eğitirdi. Kanton ile Petrograd ikili iktidarları arasında trajik bir fark vardır: Çin’de görünürde bir Bolşevizm yoktu; Bolşevizm, Troçkizm adı altında karşı-devrimci bir doktrin olarak ilân edildi ve her türlü iftira ve baskı yöntemiyle cendere altına alındı. Kerenski’nin Temmuz günlerinde beceremediği şeyi, Stalin, on yıl sonra, Çin’de becerdi.[156]

Borodin ve “onun kuşağından tüm Bolşevikler” diye bizi temin eder Garine, anarşistlere karşı yürüttükleri mücadeleyle ayırt edilirler. Yazar bu ifadeye, okuyucuyu, Borodin’in Hong’un grubuna karşı yürüttüğü mücadeleye hazırlamak için ihtiyaç duymuştur. Tarihsel olarak yanlıştır. Anarşizm, Bolşeviklerin ona karşı başarılı bir şekilde savaşmalarından ötürü değil, kendi ayağının altındaki toprağı kazdığı için Rusya’da başını kaldıramadı. Anarşizm, eğer ki aydın kafelerinin ve yazı kurulu bürolarının dört duvarı arasında yaşamıyor da, çok daha derinlere nüfuz ediyorsa, kitlelerin umutsuzluk psikolojine tercüman oluyor ve demokrasinin yalanlarının ve oportünizmin ihanetinin politik olarak cezalandırılması anlamına geliyor demektir. Bolşevizmin devrimci sorunları ortaya koymaktaki ve çözümlerini öğretmekteki cesareti anarşizmin gelişebileceği bir boşluk bırakmamıştı. Fakat Malraux’nun tarihsel incelemesi hatasız değilse de, onun anlatısı, Stalin-Borodin’in oportünist politikasının Çin’de anarşist terörizmin zeminini nasıl hazırladığını takdire değer bir biçimde göstermektedir.

Bu politikanın mantığıyla hareket eden Borodin, teröristlere karşı bir kararnameyi kabullenmeye razıdır. Moskova önderliğinin işlediği suçların maceracılık yoluna sürüklediği sağlam devrimciler –Komintern’in onayıyla– Kanton burjuvazisi tarafından yasadışı ilân edilirler. Onların buna verdiği yanıt, paralı burjuvaları koruyan sözde devrimci bürokratlara karşı terörist eylemlerdir. Borodin ve Garine, artık yalnızca burjuvaziyi değil kendi kellelerini de kurtarmak için teröristleri ele geçirir ve yok ederler. Uzlaşma politikasının kaçınılmaz bir biçimde ihanetin en aşağılık düzeyine inişi işte böyledir.

Kitabın adı Les Conquérants. Devrim kendi hedeflerini emperyalizminkiyle karıştırdığında iki anlama da gelen bu başlıkla yazar Rus Bolşeviklerine, daha doğrusu onların bir kesimine atıfta bulunuyor. Fatihler? Çinli kitleler, örnek aldıkları Ekim ayaklanmasının ve bayrak bildikleri Bolşevizmin etkisiyle, devrimci bir ayaklanma için ayağa kalkmışlardı. Ama “fatihler” hiçbir şey fethetmediler. Tersine, herşeyi düşmana teslim ettiler. Eğer Rus devrimi Çin devrimini ortaya çıkardıysa, Rus epigonlar da bu devrimi boğazlamışlardır. Malraux bu sonuçları çıkarmıyor. Bunların varlığından bile kuşku duymaz. Onun dikkate değer kitabının arka planında bunlar çok açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Problems of the Chinese Revolution’dan.




[153] Les Conquérants, Türkçede, bir kenti fethedenler, fatihler anlamına geliyor. Bu kitap, Kanton’da İsyan adıyla 1981 yılında Yazko yayınları tarafından Türkçe yayınlanmıştır. Kanton’da İsyan Malraux’nun 1925-27 Çin devrimine dayanan iki romanından ilkidir. İkincisi ve daha ünlü olanı ise Man’s Fate’dir (1933) [İnsanlık Durumu, Oda Yayınları]. Troçki’nin Les Conquérants eleştirisi, Nouvelle Revue Française’de (Paris) Malraux’un yanıtıyla birlikte Nisan 1931’de yayınlandı. Troçki, Malraux’nun makalesine “Boğazlanan Devrim ve Onun Boğazlayıcıları” (13 Haziran 1931) adlı makaleyle yanıt verdi. Bu makale bu kitabın ilerleyen bölümlerinde mevcuttur.

[154] Bu kitabın Ek bölümüne bakınız.

[155] Taiping isyanı (1851-1864) bir Hıristiyan mistiği olan Hung Ziu-çuan önderliğinde Çing hanedanına karşı girişilmiş bir ayaklanma idi. Bu büyük köylü ayaklanması en sonunda Britanya askeri kuvvetlerinin müdahalesiyle yenilgiye uğratıldı. Boxer ayaklanması (ki Çinliler bu ismi kullanmazlar) 1899-1900’de I-ho Çüan (Dürüst ve Uyumlu Yumruklar) gizli derneğinin önderlik ettiği yabancı düşmanı bir ayaklanma idi. Ağustos 1900’de Pekin’i yağmaladıktan sonra, ABD, Fransa, Britanya, Almanya, Avusturya, İtalya, Rusya ve Japonya birliklerinden oluşan sekiz güç tarafından ezildi. Çing hükümeti ayaklanma bastırıldıktan sonra emperyalist hükümetlere tazminat ödemek zorunda kaldı.

[156] 1917 Temmuz günleri, Petrograd’daki Rus işçilerinin Alexandr Kerenski’nin Geçici Hükümetine karşı giriştikleri kendiliğinden kitle gösterileriyle başladı. Kerenski, Troçki’yi tutuklayıp Lenin’i yeraltına geçmeye zorlamak suretiyle Bolşeviklere karşı ciddi baskılar uygulayarak misillemeye girişti.