Navigation

Kapitalist Ekonomide Kriz Çanları

Kapitalist ekonominin barometresi olan borsalar, özellikle 2007’nın ortalarından başlayarak ABD merkezli bir krizle dalgalanıyorlar. İlk önce Mortgage, yani kredili konut sisteminde kendini gösteren kriz, gelinen aşamada dünya ölçeğinde daha derin bir bunalıma doğru ilerlemektedir. Citigroup gibi dünyaca ünlü finans tekelleri peş peşe milyarlarca dolar zarar ettiklerini açıkladılar. Şu ana kadar Amerika ve Avrupa bankaları yaklaşık 150 milyar dolar zarar etmiş, onlarca ipotek bankası ve aracı kredi kurumu batmıştır. Kriz rüzgârlarının esmeye başladığı günden beri dünya borsaları ortalama %25 değer kaybetti. Yani borsalarda işlem gören şirketlerin hisse senetleri birkaç haftada 5-6 trilyon dolar gibi, muazzam ölçüde değer yitirdi. Krizin merkez üssü ABD’de inşaat sektörü %25 oranında küçüldü ve daha da küçüleceği öngörülüyor.

Ancak bu daha başlangıçtır. Kredi mekanizması ve spekülatif borsa hareketleriyle şişirilen balon her an patlayabilir. Tam da bundan ötürüdür ki, emperyalist ülkelerin merkez bankaları ekonomiye suni teneffüs yapıyorlar. Geçen yazdan itibaren Amerika, Avrupa ve Japonya merkez bankaları bir taraftan batmakta olan bankaları kurtararak krizin derinleşmesinin önüne geçmeye ve öte taraftan da bankalara para pompalayarak onların likidite sorununu aşmaya çalışıyorlar. Nitekim bu temelde Amerikan merkez bankası (FED) son dalgalanmada da bankaları milyarlarca dolar fonladı ve kredi faizlerini 1,25 puan düzeyinde indirdi. Böylece FED son yedi ay içersinde kısa vadeli faizleri %5,5’ten %3’e düşürmüş oldu. Derken Bush yönetimi ekonomiyi canlandırmak için 168 milyar dolarlık bir destek paketi açıkladı. 168 milyar dolarlık bu kamu harcamasıyla –belirli kurallar konarak vergi iadesi olarak kitlelere dağıtılacak ve böylece tüketim kışkırtılacak– ekonomi canlandırılmaya çalışılacak! Fakat bu meşakkatli çabanın kalıcı bir çare olacağını düşünmemek gerekiyor.

Daha düne kadar piyasaların “sihirli eli”nin her şeyi düzene sokacağını savunan, ekonomiye devlet müdahalesini ve Keynesciliği horlayan ve her derde deva neo-liberalizmi göklere çıkartan burjuvazi, şimdi devleti imdada çağırmaktadır. Elbette bu durum biz devrimci Marksistleri şaşırtmıyor. Çünkü her kriz döneminde, burjuvazi ve onun ideologları gerçeklerin üzerini örterek, sorunu olduğundan küçük göstererek ve düzenin çelişkili doğasını emekçi kitlelerin gözünden ırak tutarak pembe tablolar çizmeye devam ederler. Fakat mızrak çuvala sığmayınca da ekonomik sistemin kurallarının işletilmediğini ve yanlış iktisadi programlar uygulandığı için krizlerin meydana geldiğini ileri sürerler. Nitekim bugünkü krizin nedeni de “finansal kuralsızlık ve denetimsizlik” olarak gösterilmek isteniyor. Marx’ın deyimiyle, minareye kılıf arayanlar felâketin doğasını araştıracak yerde, “her şey kitabına uygun yapılsaydı bunalım patlak vermeyecekti” demektedirler. Bu nedenle ekonominin görece iyiye gittiği dönemlerde el üstünde tutulan iktisat politikaları, kriz anlarında çöpe atılabilmekte ve hatta tüm kötülüklerin müsebbibi olarak ilan edilebilmektedir. Dolayısıyla neo-liberalizmin gözden düşmesi ve Keynesciliğin yeniden burjuvazinin prensi katına yükselmesi pekâlâ mümkündür.

Meselenin ideolojik boyutuna dikkat çekmek gerekiyor. Elif Çağlı’nın da değindiği üzere, iktisat bir bilim dalı değil burjuvazinin ideolojisidir, politik ekonomidir. “Marksist iktisat diye bir şey de yoktur. Marx’ın kapitalist ekonomi üzerine tüm çözümlemeleri, bu politik ekonominin eleştirisidir. Bu politik ekonomide gerçeklik burjuva ideolojisinin hizmetinde ters yüz edilmiştir, ileri sürülen tahliller olanı değil, sermaye sınıfının olmasını istediklerini gösterir.”[1]Kapitalizmin son 200 yıllık tarihi boyunca burjuva ideologlar, ekonominin krize girmesini önlemek ve sistemin sorunsuz bir şekilde yol almasını sağlamak için “yasalar” geliştirdiler. Keynes’ten Friedman’a kadar pek çok burjuva iktisatçı, her kriz öncesinde veyahut sonrasında “krizi önleyecek yasaları” keşfettiklerini ilan ettiler. Ancak her seferinde de kapitalizmin anarşik doğası, yol açtığı sarsıcı krizlerle bu “yasaları” boşa çıkardı. Meselâ 1929’da Amerikan burjuvazisi pembe tablolar çizerek “yeni bir çağ” başladığını, krizlerin üstesinden gelindiğini, işsizliğin ve yoksulluğun ortadan kalkacağını ve herkesin zenginleşeceğini iddia ediyordu. Lakin çok geçmeden kapitalizm tarihinin en büyük ve en şiddetli bunalımına sürüklendi; zenginlik düşleriyle aldatılan emekçi kitleler, muazzam bir işsizliğin ve sefaletin kucağına itilmekle kalmadılar, ilerleyen yıllarda savaş cephelerinde buldular kendilerini.

İkinci Emperyalist Savaş sonrasında kapitalist ekonomi bu kez tarihinin en büyük yükselişini yaşadı. Çeşitli Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan devrim tehlikesinin savuşturulması ve ekonominin 20 yıllık canlı bir büyüme (boom) yaşamasıyla burjuvazi güven tazeledi. Bir kez daha burjuva ideologlar, kapitalizmin bu özel ve geçici dönemini genel yasa katına yükseltmeye çalıştılar. Nihayet sistem yerli yerine oturmuş, çürük yanlarını tespit etmiş ve krizin üstesinden gelecek mekanizmaları yaratarak güçlenmişti! Kapitalizmin sosyalizmden üstünlüğünü ve ebediliğini pazarlamanın adı bu kez Keynesci politikalardı. Piyasaların sihirli bir el gibi her şeyi düzenleyeceğini savunan klasik burjuva iktisadının aksine Keynescilik, piyasaların kendiliğinden dengeye gelemeyeceğini ve “genel dengenin” sağlanabilmesi için devletin piyasalara müdahale etmesi gerektiğini söylüyordu. Bu politika temelinde kapitalist devletler, istihdam yaratmak ve tüketimi kışkırtmak için kamu harcamalarına hız verdiler. Kapitalist ekonominin büyük bir yükseliş kaydettiği savaş sonrası yıllarda Keynesci politikalara hız verilmiş ve o dönemde bir sorun da çıkmamıştı.

Amma velâkin 1970’lere gelindiğinde ekonomik yükseliş durmaya ve kriz çanları bir kez daha çalmaya başladı. “Krizsiz kapitalizm” düşü kuran ve bunu işçi-emekçi kitlelere karşı ideolojik bir silaha dönüştüren burjuvazinin foyası bir kez daha ortaya çıkmıştı. Krizin günah keçisi tez zamanda bulundu: Keynescilik! Yeni dönemin parlayan yıldızı, Milton Friedman gibi iktisatçılar tarafından teorize edilen ve 1973’te faşist Pinochet diktatörlüğü altındaki Şili’de laboratuar uygulaması başlatılan neo-liberal politikalardı. Bu dönemde Friedman ve çömezleri Pinochet’in ekonomik danışmanlığını yapıyordu. Burjuvazi 1976’da Friedman’a Nobel ödülü vererek onun nezdinde neo-liberalizmi taçlandırdı. Elbette neo-liberalizmin burjuva devletçilik anlayışına saldırmasının nedeni, silahlı bir aygıt olarak burjuva devleti küçültmek istemek değil –ki bu kapsamda devlet aygıtı daha da büyümüştür–, işçi sınıfının sosyal ve ekonomik kazanımlarına saldırabilmek için ideolojik bir temel oluşturmaktı. Böylece Keynesciliğin yerini, “kapitalist devletin, iktisadi devlet teşebbüslerinden ve eğitim, sağlık, ulaşım, iletişim gibi kamusal alandan elini çekerek ekonomiyi tamamen piyasanın serbest rüzgârlarına bırakmasını ve tüm bu kuruluşların özelleştirilmesini savunan neo-liberalizm aldı.”[2] Fakat her şeye rağmen kapitalizm önceki dönemdeki gibi canlı bir büyüme kaydedemedi. Tersine, sistemin bünyesinde biriken sorunlar 1982 Latin Amerika borç kriziyle ve 1987’de New York borsasının çökmesiyle kendini dışa vurdu. 1990 dönemecinde dünya ekonomisi ciddi bir durgunluk ile karşı karşıya geldi. Bu sarsıntıyı ABD hafif sıyrıklarla atlatsa da, Avrupa ülkelerinin sanayi üretiminde büyük gerilemeler yaşandı; ağır bir darbe alan Japon ekonomisi ise o günden bu yana durgunlukla boğuşuyor.

Kapitalizmin yeni prensi neo-liberalizm SSCB’nin çöküşüyle birlikte yeni bir itilim kazandı. Bu tarihsel dönemeç bir başka önemli gelişmeyle de çakıştı: internet, bilgisayar ve cep telefonu benzeri yeni teknolojiler sıçramalı bir şekilde yaygınlaştı. Üst üste oturan bu iki gelişmeyi burjuvazi, işçi sınıfına karşı yıkıcı bir ideolojik fırtınaya dönüştürdü. SSCB’nin çökmesiyle kapitalizmin ölümsüzlüğü tescillenmiş, tarihin sonu gelmiş ve sınıf mücadelesi bitmişti! Yeni teknolojik gelişmeler beraberinde “krizsiz kapitalizm” iksirini de yaratmıştı! Küreselleşme rüzgârlarının estiği, sermayenin yeni pazar ve yatırım alanlarına kavuştuğu bu dönemde, yeni teknolojiler kapitalizme nefes aldırdı. Ama yeni pazarlar, teknolojik gelişmeler ve işçi sınıfının ekonomik-sosyal kazanımlarına dönük neo-liberal saldırılar da sistemin biriken sorunlarına yanıt olamayacaktı. Nitekim sevinç fırtınaları sürerken, kriz, sistemin zayıf halkalarında limanlara vurmuştu bile: 1994’de “Meksika mucizesi” çöktü, 1997’de “Asya kaplanları” kediye dönüştü ve bunları 1998 Brezilya ve Rusya, 2001 Arjantin ve Türkiye krizleri izledi. Bu ülkelerde kriz patlak verdiğinde burjuva ideologların çarpıtmalarından biri de, krizleri adeta, işlerin kurallara uygun yapılmadığını söyledikleri azgelişmiş ülkelere özgüymüş gibi göstermekti. 2001’de Avrupa ve ABD’de kriz yaşanmaya başladığında ise bunun azgelişmiş ülkelerdeki krizlerin bir uzantısı olduğunu söyleyerek yine suçu azgelişmiş ülkelerin sırtına yıkmaya çalıştılar. Ancak bugün dünyaya yayılmakta olan krizin doğrudan ABD ve diğer emperyalist ülkeler merkezli bir kriz olduğu gözlerden saklanamayacak biçimde ortada olduğu için bu yalan da iyiden iyiye deşifre olmuştur.

Kriz mi? Asla!

Lakin iyimseri ve kötümseriyle burjuva ideologlar, küresel düzeyde yaşanan çalkantıyı finansal bir krizle sınırlayarak, yaşanan krizi olduğundan hafif göstermeye çalışıyor ve genel anlamda kriz sözcüğünü hâşâ ağızlarına almıyorlar. Alanlar ise, krizden ziyade resesyon sözcüğünü kullanmayı tercih ediyorlar ve esasında bunu krize karşı bir kavram olarak kullanıyorlar. Ne var ki, krizlerle yol alan kapitalizmin çelişkili doğasının bu şekilde üzerinin örtülmesi pek mümkün değildir. Elif Çağlı, burjuva iktisatçıların ideolojik çarpıtmalarına karşı şu uyarıda bulunuyor: “çevrimin hızlanma evresini yükseliş, refah veya boom kavramlarıyla nitelemek; kriz evresi için buhran, bunalım, çöküntü, depresyon vb. sözcüklerini kullanmak konunun özünde hiçbir değişiklik yaratmayacaktır. Kaldı ki Batı dillerindeki sözcüklerin Türkçeye çevirisi sırasında da çeşitlemeler söz konusudur. Örneğin depresyon’un sözlük karşılığında kriz, durgunluk kavramlarını bulacağınız gibi, resesyon sözcüğü için de aynı kavramlarla karşı karşıya gelirsiniz.”[3] Krizin bir finansal kriz olarak kendini dışa vurmasında ise, şaşıracak bir yön yoktur. Zira gerçekte aşırı-üretim biçiminde mayalanan kapitalist kriz, ilk başta para ve kredi bunalımı gibi görünebilir. Dolayısıyla ABD ekonomisinin krize girdiği ve dünya ekonomisini de etkilemeye başladığını söylemek abartı olmayacaktır.

Diğer sorunların yanında, ABD’nin bütçe ve cari açığı yüz milyarlarca dolara ulaşmıştır ve dolar gücünü kaybetmektedir. Amerikan ekonomisinde 2007’nin ilk 9 ayında %4,9 olan büyüme oranı, son çeyrekte keskin bir düşüş yaşayarak %0,6 düzeyinde kaldı. Öngörülere göre bu ve gelecek yıl ABD ekonomisi ya büyümeyecek ya da olası büyüme sistemin çarklarını döndürmeye yeterli olmayacak. Her ne kadar burjuva ideologların bir kesimi krizi karartmaya çalışarak yaşananları “geçici bir çalkantı” olarak tanımlıyorsa da, meselenin aslı öyle değildir. Meselenin ciddiyetini kavramış olan kapitalistler ya da iktisatçı unvanını taşıyan ideologlar, boş iyimserlikle krizin üstesinden gelinemeyeceğini ileri sürüyorlar. Uluslararası sermayenin en yetkili temsilcilerinden biri olan IMF başkanının şu açıklaması çarpıcıdır: “ABD’deki yavaşlama hem önemli olacak hem de bir süre devam edecek.” Şu sözler ise FED’in eski başkanı Greenspan’e ait: “Şu an itibariyle ABD’nin büyümesi sıfırda, toparlanma her zamankinden fazla zaman alabilir.” Dünyaca ünlü kapitalist Soros’un açıklamaları daha bir çarpıcı: “Bugünkü kriz daha önceki, 4 ile 10 yıllık devreler halinde yaşanan krizlere bazı açılardan benziyor. Ancak çok derin bir fark da var: Bugünkü kriz uluslararası rezerv para olan dolara dayalı bir kredi genişleme döneminin sonunu vurguluyor. Bu 60 yıldan fazla süren bir süper büyümenin sonunda oluşan bir krizdir.”[4]

ABD ekonomisinin durgunluğa girmesi, buna mukabil dünya ekonomisinin bağımsız bir çizgi izleyerek bundan etkilenmemesi mümkün değildir. Nitekim IMF, krizin tüm dünyayı etkisine aldığını ve ekonomik büyümenin küresel düzeyde yavaşlayacağını açıkladı. IMF başkanına göre ABD’deki çalkantı Avrupa’da daha fazla hissedilecek ve gelişmekte olan ülke ekonomileri krizden muaf olmayacak. Zira yaşananlar global bir çözüm gerektiren global bir sorun haline gelmiş bulunuyor.[5] Tam da bu noktada, decoupling denilen teze değinmek gerekiyor. Kendilerine “iyimserler” lakabını takan bir kesim burjuva iktisatçı, dünya ekonomisinin bir decoupling –ayrışma ya da uzaklaşma– yaşadığını ve bundan ötürü krize girmeyeceğini ileri sürüyor. Bunlara göre, Çin ve Hindistan sanayi malı, Brezilya hammadde ve Rusya enerji ürettiği için, Amerika ve Avrupa ekonomilerinden ayrılıyorlar. Amerika ve Avrupa’daki ekonomik durgunluk, bir nevi gayri resmi bir blok oluşturan bu ülkeleri etkilememektedir; dolayısıyla bu dört ülke ekonomisi büyüyerek dünya ekonomisinin çarklarını döndürebilecektir!

Lakin bu sav baştan sona keyfi ve tutarsızdır. Birincisi, biraz yukarıda vurguladığımız üzere kapitalizm organik bir dünya ekonomisi yaratmış ve tüm ülkeleri binbir türlü iple birbirine bağlamıştır. İkincisi, tam da bu gelişmenin bir sonucu olarak, kurtarıcı olarak sunulan Çin ekonomisi, ABD ekonomisiyle iç içe geçmiştir. Bu iç içe geçmenin tablosu şudur: Çin’deki sermaye yatırımlarının önemli bir bölümü Amerika ve Avrupa tekelleri tarafından yapılmış bulunuyor. Fakat daha önemlisi Çin, milyarlarca dolarlık ihracatının %21’ini ABD’ye, %18’ini ise AB ülkelerine yapmaktadır. İthalatının %40’ını ise Japonya, Kore ve diğer Güney Asya ülkelerinden karşılamaktadır. Yani ekonomiler ayrışmak ne kelime, tersine, alabildiğine birbirlerine bağlı hale gelmişlerdir. Çin merkez bankası başkanının “eğer ABD tüketimi aşağı çekerse, bu bizim için kötü haberdir” demesi oldukça anlamlıdır. Zira sefalet ücretine talim eden Çinli işçilerin satın alma gücü oldukça düşüktür: iç pazarın tüketim kapasitesi %44 civarındadır. Dolayısıyla ABD ve Avrupa pazarlarında yaşanacak bir daralma Çin ile birlikte tüm ekonomileri de derinden etkileyecektir.

Gerçekten de emperyalist merkezleri etkilemeye başlayan kriz, 1973-75 ekonomik buhranından sonra yaşanan en derin kriz olmaya adaydır. Bunun belli başlı üç nedeni vardır: birincisi, SSCB’nin çökmesinin ardından bu bloktaki ülkelerin de emperyalist sisteme entegre olması, yani kelimenin tam anlamıyla kapitalist bir dünya ekonomisinin ortaya çıkması ve sermayenin uluslararası düzeyde daha akışkan bir nitelik kazanarak daha da giriftleşmesidir. Dolayısıyla kriz emperyalist-kapitalist organizmanın çeperlerinde bile yaşansa, etkisini hızla dünya borsalarında göstermektedir. Bir diğer nedeni, bu seferki krizin kaynağı dünya ekonomisinin dörtte birini temsil eden Amerikan ekonomisidir. ABD merkezli bir kriz, periferide yaşanan sarsıntılardan farklı olarak tüm dünya ekonomisini etkisine alacak ve yıkıma sürükleyecek potansiyele sahiptir. Nihayetinde bırakın Amerikan ekonomisinin krize girmesini, bu olasılık bile dünya borsalarını sallamaya yetmektedir. Üçüncü nedeni ise, yapay mekanizmalarla hafifletilen daha önceki krizlerin çözemediği sorunların sürekli olarak ve katlamalı şekilde bir sonraki krize devrediliyor oluşudur.

Bugünkü krizin daha berrak kavranabilmesi için kredi mekanizması ve kriz arasındaki ilişkiye de değinmek gerekiyor. Bankacılık ve kredi mekanizması, kapitalist üretimi kendi sınırlarının ötesine itmede ve krizi ertelemede muazzam bir araca dönüşmüştür. Bankaların elinde biriken para-sermaye kredi sistemiyle kapitalistlere aktarılır ve bu sayede büyük ölçekli yatırımların yapılması mümkün hale gelir, yeniden üretim süreci hızlanır. Pazarların canlanmasıyla pek çok irili ufaklı yatırımcı, yeni krediler alarak yeni yatırımlar yapmaya girişir. Ancak kapitalist aşırı-üretim tez zamanda kapıyı çalar. Kapitalistler, genişleyen ürün kitlesi ile emekçi yığınların sınırlı alım gücü arasındaki çelişkinin pazara getirdiği kaçınılmaz engelleri, çeşitli tüketici kredileriyle aşmaya çalışırlar. Özellikle de 1990’lardan beri tüm ülkelerde tüketici kredileri hayli teşvik edilmektedir. Böylece satın alma gücü son derece sınırlı olan işçi-emekçi kitlelerin harcama kapasitesi kredi mekanizmasıyla şişirilir.

Ekonomik büyümeyle birlikte borsada işlem gören şirketlerin hisse senetleri değerlenir ve borsa değer kazanarak yükselişe geçer. Borsadaki bu yükseliş bir noktadan sonra ayakların yerden kesilmesine, gerçekliğin kaybolmasına ve spekülasyonun başını alıp gitmesine neden olur. Sanki büyüme ilânihaye devam edecekmiş gibi, borsa değerlenmeye, yeni krediler verilmeye ve ağızları sulandıran spekülatif kâr –oysa üretim alanında karşılığı yoktur– üzerinden yeni hamleler yapılmaya devam eder.

Ancak bu durumun ilelebet sürmesi mümkün değildir. Nihayetinde şişirilen balon patlar ve Marx’ın deyimiyle “belirli tarihlerde vadeleri dolan ödemeler zinciri, yüzlerce yerinden kopar. Karışıklık, sermaye ile birlikte gelişen kredi sistemindeki çökmeyle daha da büyür ve şiddetli, ağır bunalımlara, ani ve zoraki değer kayıplarına, yeniden-üretim sürecinde fiili durgunluklara ve kesintilere ve böylece de yeniden-üretimde gerçek bir düşmeye yol açarlar.”[6] İşte bugün ABD ekonomisinde kendini finansal kriz biçiminde dışa vuran şey de, böylesi bir krizin başlangıcıdır. Mortgage sisteminin çökmesi tüm dünya borsalarını etkisi altına almış, geri dönmeyen krediler yüzünden onlarca banka ve ipotek şirketi batmış ve kriz diğer sektörlere sıçramaya başlamıştır. Güvensizlik kredilerin kesilmesine, kredi ile alış-veriş yapılamamasına, nakit paraya olan ihtiyacın artmasına ve tüketimin yavaşlamasına yol açtığı için; 2007’nin yazından beri emperyalist ülkelerin merkez bankaları bir taraftan batan bankaları kurtararak ve öte taraftan da faizleri düşürerek para pompalayarak piyasayı canlandırmaya ve krizin derinleşmesinin önüne geçmeye çalışıyorlar. FED’in faizleri düşürerek bankaların devletten düşük faizlerle kredi almasını kolaylaştıran operasyonunun ve Bush’un kamu harcamalarını artırma paketinin hedefi de krizi ertelemeye dönüktür. Ancak krizlerin kredi sistemi sayesinde ve bu tür enflasyonist politikalarla ertelenmesi hem kriz periyotlarının arasını kısaltmakta hem de sonraki krizlerin şiddetini artırmaktadır.

Krizin nasıl seyredeceğini bugünden kestirmek güçtür. Ancak kesin olan şudur: dünya kapitalist sistemi genel bir bunalım içindedir ve bu bunalım gerek emperyalist savaş biçiminde gerekse ekonomik krizlerle kendini dışa vurmaktadır. İçine girdiğimiz dönem genel bir krizle karakterize olmaktadır. Elbette bu süreç, ekonomik alanda mutlak ve kesintisiz bir inişi temsil etmiyor. Arada bir toparlanma merhalelerinin de olmasını beklemek gerekiyor. Amma velâkin kapitalizmin uzun dönemli gelişme eğrisi aşağıya doğrudur. İşte aralarda yaşanacak ekonomik büyümeler ve peşi sıra gelecek düşüşler de bu eğri çizgisinin üzerine oturacaktır. Böylesi süreçlerde yaşanacak ekonomik büyüme cılız ve kısa ömürlü olurken, ekonomik durgunluklar daha uzun ömürlü olur. Bu dönemin ekonomik yükselişleri kapitalizmin uzun dönemli gelişme eğrisini yukarıya çevirecek derecede güçlü değildir. Nitekim 1970’lerden beri süren genel yavaşlama içinde yaşanan ekonomik boomlar –ki bunların en önemlisi özgün bir durum olarak SSCB’nin çöküşünü takip eden ve yeni teknolojilerin gelişerek yaygınlaştığı 1990’lardaki boomdu– süreci geri çevirememiştir.

Faturayı burjuvaziye ödetelim!

Ekonomik kriz, yürüyen emperyalist savaşın temposunu doğrudan etkileyecektir. ABD emperyalizmi uzun bir dönemdir var gücüyle krizi ertelemeye çalışıyor. Gerek 1990’da gerekse 2000-2001’de Amerikan ekonomisi resesyonla karşı karşıya geldi. İşte 1990’daki ve 2003’teki iki Irak savaşının önemli bir nedeni de ekonominin resesyondan çıkmasını sağlamaktı. Her iki savaş da Amerikan ekonomisine taze kan verdi. Silah ve uzay teknolojileri ve bunlara bağlı diğer sektörlerde üretim hızlandı ve tekeller büyük kârlar elde ettiler. Bu durum genel olarak iç pazarın da canlanmasına ve ekonomik durgunluğun ertelenmesine yol açtı. Lakin tüm çabalara rağmen ABD ekonomisi derdine derman olacak nitelikte bir yükseliş kaydedemedi. Dolayısıyla bugünkü çabaların da krizi ertelemeye yetmeyeceği açıktır. Bu durumda, emperyalist savaşın yeni cephelerinin açılması ve savaşın temposunun hızlanması beklenmelidir.

Bu noktada Türkiye ekonomisine de değinmek gerekiyor. Bazı aklıevvel burjuva ideologları ve hatta AKP hükümeti, dünyayı etkisine alan krizin Türkiye’yi etkilemeyeceğini iddia ediyorlar. Oysa bu düpedüz yalandır. Zira IMF bile, ekonomik krizden hiçbir ülkenin muaf olamayacağını açıklamış bulunuyor. Kaldı ki, Türkiye ekonomisindeki canlılığın esas nedeninin yüksek faiz karşılığında gelen sıcak para olduğu bilinmektedir. Öyle ki bu sıcak para borsanın %70’ini oluşturmaktadır. Her ne kadar ekonominin sıcak paranın çekip gitmesiyle etkilenmeyeceği ve canlılığını kaybetmeyeceği söyleniyorsa da, bu doğru değildir. Türkiye’nin dış borcu 250 milyar doları geçmiş bulunuyor. Dolar yükseldiği takdirde, aşırı değerlenmiş Türk lirasının perdelediği dış borç yükü daha da ağırlaşacaktır. Bunun yanı sıra, bütçe açığı artıyor ve cari açık da 35 milyar dolara ulaşmış bulunuyor. Dünya ekonomisindeki krizin derinleştiği ve sıcak paranın ülkeyi terk ettiği bir ortamda Türkiye ekonomisinin ayakta kalacağını düşünmek saçmalık olur. Nitekim geçtiğimiz günlerde cumhurbaşkanı Gül’ün Ortadoğu turuna çıkmasının nedeni, yaklaşık 2 trilyona varan Arap fonlarının bir kısmını Türkiye’ye çekmekti.

Her krizde, kapitalistler sınıfı krizin acı faturasını emekçi sınıflara ödetirler. Ekonomik çöküşlerin işçi-emekçi kitleleri nasıl da işsizliğe, açlık ve yoksulluğa ve hastalıkların kucağına terk ettiğini tarihten biliyoruz. Daha şimdiden Birleşmiş Milletler küresel ekonominin içine girdiği durgunluktan ötürü 5 milyon işçinin işini kaybederek işsizler ordusuna katılacağını açıklamış bulunuyor. Uzun bir dönemdir neo-liberal saldırılarla işçi sınıfının kazanılmış haklarını gasp eden burjuvazi, ekonomik krizin ve emperyalist savaşın derinleşmesiyle elde avuçta kalana da el koymaya girişecektir. Açlık ve yoksulluğu, emekçi kitlelerin cephelere birbirlerini boğazlaması için gönderilmesi tamamlayacaktır. Türkiye işçi-emekçi kitleleri de bu savaş cehenneminden uzak kalamayacaktır. Bir taraftan Kürt halkına karşı haksız bir savaş yürüten Türkiye burjuvazisi, beri taraftan bu savaşla Ortadoğu’ya dönük emperyal emellerini hayata geçirmek istemektedir.

Önümüzdeki süreç, gerçekten de büyük altüst oluşlara gebedir. Ancak bu altüst oluşun sınıf mücadelesinin yükselmesini ve devrimci durumların ortaya çıkmasını içerdiğini de unutmamak gerekiyor. Savaşın nasıl gelişeceğini tayin edecek olan temel etmen kesinlikle sınıf mücadelesidir. Eğer işçi sınıfı uluslararası düzeyde örgütlü bir güç olarak ayağa kalkarsa, kapitalizmin bunalımına devrimci bir cevap verir ve savaştan bir işçi devrimi doğar. Aksi takdirde kapitalizmin bunalımının bir ifadesi olan mevcut emperyalist savaş çok daha yıkıcı bir hal alabilir. Tarih buna şahittir ve içinden geçtiğimiz dönemde başka alternatif yoktur.

 

 



[1] Elif Çağlı, Kapitalizmin Krizleri ve Devrimci Durum, Tarih Bilinci Yay., s.35-36

[2] Elif Çağlı, age, s.57

[3] Elif Çağlı, age, s. 15

[4] Financial Times, 23 Ocak 2008

[5] Referans, 14 Şubat 2008

[6] Marx, Kapital, c.3, Sol Y., 1990, s.225

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:36, Mart 2008