Navigation

Çürüyen Kapitalizm, Çıkışsız Kitleler ve Sivrilen Uçlar

Burjuva ideologların iddialarının aksine milenyum kapitalizm için parlak bir dönemin açılışı anlamına gelmedi. Tam tersine dünyanın dört bir yanında siyasi çalkantıların, ekonomik krizlerin, savaşların ve otoriterleşme eğiliminin baskın olduğu bir yüzyıl başlamıştı milenyumla birlikte. Kapitalizmin yarattığı kaotik siyasi atmosfer hayatın her alanında etkisini gösterdi. İşsizlik, yoksulluk ve savaşların pençesinde kıvranan geniş emekçi kitleler öfke ile çıkışsızlık karışımı bir ruh haline sürüklendiler. Azımsanamayacak bir kesim dertlerine derman olur düşüncesiyle, geleneksel burjuva partilerden farklı söylemler geliştiren parti ve hareketlerin etkisi altına girdi. Bu bağlamda dünyanın birçok ülkesinde aşırı sağ hareketler de milliyetçi söylemlerle tabanlarını genişlettiler. Kimi ülkelerde uzun zamandır görülmemiş derecede güçlendiler. Kimi ülkelerde iktidara gelmeyi dahi başardılar. Her ne kadar baskın olan faşizan söylemin giderek yaygınlaşması eğilimi olsa da, kimi ülkelerde aynı zamanda sol/sosyalist görüşlerde de bir canlanma yaşanmaktadır.

Son süreçte dünyanın neresinde olursa olsun seçimler küresel siyasi atmosferi yansıtan sonuçlarla tamamlanıyor. İspanya’nın en kalabalık özerk bölgesi olan Endülüs’te 2 Aralıkta yapılan yerel parlamento seçimlerinde aşırı sağcı Vox Partisi 12 vekil çıkardı. İspanya’da 1982’den beri ilk defa bir aşırı sağ parti parlamentoda temsil hakkı kazanıyor. Programında yabancı düşmanlığı, cinsiyet ayrımcılığı vb. unsurlar yer alan bu partinin yerel parlamentoya 12 vekil göndermesi, birçok kentte binlerce kişinin katıldığı yürüyüşlerle protesto edildi. Ekim ayı içerisinde Almanya’nın Bavyera ve Hessen eyaletlerinde yapılan seçimler de benzer bir sonuçla tamamlanmıştı. İki eyalet meclisine de temsilci sokmayı başaran AfD, böylece Almanya’nın tüm eyaletlerinde temsil edilen bir parti konumuna erişmiş oldu. Diğer yanda ise Yeşiller Partisi de oylarını önemli oranda arttırdı.

Geçen sene Almanya’da yapılan federal seçimlerden sonra sonuçların tüm ileri kapitalist ülkelerde ortaya çıkan şu eğilimleri teyit ettiğini söylemiştik: “Siyaset sahnesinin merkezinde yer alan düzen partilerinin önemli ölçüde güç kaybetmesi; sahnenin uçlarında gözüken partilere verilen desteğin artması; faşist ya da faşizan partilerin emekçi kitleleri kendi demagojileriyle aldatmayı daha çok başararak güç kazanması; milliyetçilik, yabancı düşmanlığı ve göçmen karşıtlığının bir girdap gibi düzenin merkezindeki partileri de artan ölçüde içine çekmesi ve siyasal gündemin ön sıralarına taşınması.” (Özgür Doğan, Almanya’da Genel Seçimler: Faşist Hareket Güçleniyor, 26 Eylül 2017, marksist.com)

Son bir yıl içerisinde farklı ülkelerde yaşanan siyasi gelişmeler bu tespitimizi doğrulamaya devam etti. Kitlelerin geleneksel burjuva partilerden uzaklaşması tüm dünyada giderek daha belirgin hale gelmektedir. Brezilya’da faşist Bolsonaro’nun iktidara gelmesi, “parmakla gösterilen” İsveç’te faşistlerin Mecliste önemli bir güç kazanması, göçmen karşıtı Kurz’un seçimleri kazanarak Avusturya tarihindeki en genç başbakan olması bu siyasi tablonun seçimlere yansımasından başka bir şey değildir. Emperyalist piramidin tepesindeki ABD’nin başına Trump’ın gelmesi ve ardından gelişenler, bir diğer emperyalist ülke İngiltere’nin Brexit kararı ve sonrasında yaşananlar, burjuvazinin siyasi krizinin birkaç “küçük” ülke ile sınırlı olmadığının açık göstergesidir.

Tarihten dersler çıkarmak

Günümüz dünyası birçok açıdan Birinci ve İkinci Dünya Savaşı dönemleri ile benzerlikler taşıyor. Periyodik krizleri fersah fersah aşıp geçen ve kapitalist sistemin bağrında biriken büyük sorunların dışa vurduğu, sistemin derin krizlerle sarsıldığı dönemlerde egemen güçler arasındaki kapışma tırmanır. Ortaya çıkan hegemonya krizi, küçük çatışma veya lokal savaşların yerini büyük emperyalist güçlerin karşı karşıya geldiği dünya savaşlarına bırakmasına yol açar. Çünkü sistemi tıkanma noktasına getiren yapısal sorunlar, birtakım ekonomik tedbirlerle veya yeni hükümet politikaları ile atlatılamaz. Bozulan güç dengelerinin yeniden düzenlenmesi gerekir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde hegemon güç İngiltere’nin karşısına Almanya ve ABD çıkmıştı. Ancak özellikle Almanya İngiltere’nin dünya çapındaki sömürge imparatorluğu karşısında dezavantajlı durumdaydı. Birinci Dünya Savaşı bu duruma son vermek ve emperyalist hiyerarşiyi yeniden biçimlendirmek üzere patlak vermişti. Ancak Rusya’da gerçekleşen Ekim Devrimi dünyanın yeniden paylaşılmasının yarım kalmasına yol açmıştı. Savaş sona ermişti ama emperyalist kapitalist sistemin sorunları olduğu yerde duruyordu. Üstelik Rusya’da iktidarı Bolşeviklerin önderliğinde ele geçiren işçiler, kapitalist sistem için çok daha büyük bir tehlikeye işaret ediyordu. İşte iki dünya savaşı arasındaki bu koşullar finans kapitalin çıplak diktatörlüğü olan faşizmi ortaya çıkarmış ve işçi sınıfının örgütlülüğünü ezen faşizm tüm Avrupa’ya musallat olmuştu.

1929 krizinin ardından yaşanan kitlesel işsizlik, çalışabilenlerin ise çalışma ve yaşam koşullarının ağırlaşması, yoksulluk ve açlığın çok geniş kitleleri pençesine alması kapitalizmin çelişkilerini ve sınıf mücadelesini keskinleştiriyordu. Devrimciler işçileri kapitalizme karşı mücadeleye örgütlemeye çalışırken, faşist hareketler ise sermayenin can simidi olarak sahneye çıkıyorlardı. Faşist hareketler sermayenin her türlü desteğini alarak büyüyor ve devrimci işçi hareketine saldırıyorlardı. Başarılı oldukları ölçüde de sermayenin desteğini daha fazla alıyorlardı. Sermaye desteği büyüdükçe de siyaset sahnesindeki daha güçlü aktörler haline geliyorlardı. Ancak bu noktada üzerinde durulması gereken bir olgu da şudur. Bu dönemde faşist hareketler toplumu şiddet ve baskı ile sindirmenin yanı sıra işçilerin bir kesiminin desteğini alarak iktidara yerleşebilmişlerdi. İtalya ve Almanya’da iktidara oturan sivil faşizm, içinde işçilerin de bulunduğu bir tabana dayanıyordu.

“İkinci Dünya Savaşı öncesinden başlayarak İtalya ve Almanya’da egemen olan faşist rejimler, Avrupa’yı sarsan emperyalist savaş, kriz ve işsizlik koşullarında yoksul kitleleri ölümüne aldatarak hüküm sürdüler. Kapitalist sistemin tepesinde yer alan mali sermaye çevrelerinden aldıkları esas destek bir yana, bu faşist diktatörlükler, yarattıkları «yalan imparatorluğu» sayesinde toplumun önemli bir bölümünü de yanlarına çekmeyi başardılar. Toplumun muhalif bölümünü ise burjuva devletin çıplak terörüyle bastırarak, yok ederek var oldular. Her iki örnekte de, faşist liderler daha önceki burjuva siyasetçilerin sergilediği elit görünüme oranla sanki halkın içinden çıkmış izlenimi vermeye özen gösterdiler. Faşist ekip, bu izlenimi sürdürmeye hizmet eden tutum ve davranışların üretimine hız verdi. Bu faşist rejimler bütünüyle kapitalist düzenin militarist giysilerini kuşanarak, ülkelerini emperyalist paylaşım maceralarına sürüklediler. Geniş kitleleri bu maceralarına alet edebilmek için, ırkçılığa, milliyetçiliğe, ayrımcılığa, ötekileştirmeye dayanan faşist bir propaganda dili yarattılar ve gündelik yaşamda bunu egemen kıldılar.” (Elif Çağlı, Faşizmin Panzehiri Devrimci Dirençtir, marksist.com ) 

Bugün kapitalizm artık çok daha fazla çürümüş, bu çürüme hayatın her alanına yansımış, ekonomik krizlerini aşmak için kullandığı araçlar alabildiğine aşınmış ve buna büyük bir toplumsal bunalım eşlik eder hale gelmiştir. Burjuva iktisatçılarının kısa süreli/geçici birtakım “olumlu” istatistikleri krizi atlattık diye propaganda etmelerini bir kenara bırakacak olursak, kapitalizm halen milenyumla başlayan tarihsel sistem krizi içinde debelenmeye devam etmektedir. Ekonomik sorunlar giderek daha da şiddetlendiği gibi, hegemonya mücadelesi dünyayı kana bulamaya devam etmektedir. Ortadoğu, Kafkaslar ve Kuzey Afrika’da sıcak çatışmalar ve savaşlar milyonların ölümüne, yerlerinden yurtlarından göç etmelerine yol açarken, nüfuz alanlarının yeniden paylaşılması için yürüyen savaşın sonuçları dünyanın geri kalan coğrafyalarını da etkilemektedir.

Faşizmin doğduğu dönemde emperyalist savaş, kriz ve işsizlik koşulları ırkçılığa, milliyetçiliğe, ayrımcılığa, ötekileştirmeye dayanan faşist propaganda için uygun bir zemin sunuyordu. Bugün devam eden 3. Dünya Savaşı, kapitalizmin tarihsel sistem krizi ve giderek artan yoksulluk ve işsizlik günümüzde de faşist propagandanın ayaklarını basacağı bir zemin oluşturuyor. Savaşın yerlerinden yurtlarından ettiği milyonlarca emekçi daha iyi bir yaşam umuduyla Avrupa’nın yollarını tutuyorlar. Hakeza Latin Amerika’daki emekçiler de yoksulluk ve işsizlik yüzünden çareyi ABD yollarına düşmekte arıyorlar. Trump göçmen kafilesinin üzerine orduyu göndermekle tehdit ederken, Avrupalı egemenler de Avrupa’ya ulaşmaya çalışan mülteci emekçileri durdurmak için her yola başvuruyorlar. Göçmenlerin bir umutla gittikleri ülkelerde de işçi sınıfının durumu pek parlak değil. Kapitalistler krizin faturasını emekçilere ödetiyorlar. Ama işçi sınıfına işsizliğin, yoksulluğun ve huzursuzluğun müsebbibi olarak göçmenleri gösteriyorlar. Irkçı ve milliyetçi söylem güç kazanıyor. Burjuvazi, böylece emekçilerde biriken öfkeyi başka bir kanala akıtarak, kapitalizmi hedef tahtası olmaktan kurtarmaya çalışıyor.

Ne var ki kapitalizme içkin bu sorunların günah keçileriyle ortadan kaldırılması mümkün değildir. “Bu sistem, artık tarihsel çöküntü eğiliminin her geçen gün daha da ağır basmakta olduğu bir tıknefeslilik dönemine girmiştir. Kapitalizm, zengin ve yoksul arasındaki uçurumu inanılmaz ölçeklerde derinleştiren işleyişiyle bir «meçhule» doğru dörtnala sürükleniyor. Emperyalist paylaşım savaşları işçi-emekçi kitlelerin yaşamlarını cehenneme çeviriyor; çoluk çocuğuyla, kadınıyla erkeğiyle evlerini barklarını terk edip soğuk denizlerde son bulan «umut yolculuklarına» koyulan göçmen sürüleri, Jack London’ın Uçurum İnsanları’nı hatırlatıyor.” (Elif Çağlı, Gerçekler Ortada, 31 Aralık 2015, marksist.com)

Küresel zenginlik daha önce hiç olmadığı kadar adaletsiz bir biçimde dağılıyor. Bir avuç insan pastanın büyük dilimini mideye indirirken, büyük çoğunluk adeta kırıntılara talim etmek zorunda kalıyor. Geçen yılın istatistiklerine göre 43 insanın elindeki zenginlik dünyanın en yoksul yarısının sahip olduğu toplam zenginliğine eşit. Küresel zenginliğin %82’si %1’in cebine gidiyor. Kuvvetle muhtemel ki önümüzdeki aylarda 2018’e ait istatistikler yayınlandığında bu uçurumun daralmak bir yana derinleşmeye devam ettiğini göreceğiz. Çünkü sermayenin genel eğilimi daha fazla kâr elde etmek ve büyüdükçe büyümektir. Yüz milyonlarca insanın sefalet içinde yaşaması veya hatta ölmesi sermayenin bu dürtüsünde bir değişikliğe yol açmaz.

Gelir dağılımındaki küresel eşitsizlik sadece az gelişmiş ülkeleri ilgilendiren bir sorun değildir. Gelişmiş kapitalist ülkelerde de gelir dağılımında korkunç bir eşitsizlik söz konusu. Örneğin içinde ABD ve AB ülkelerinin olduğu ve dünya üretiminin yarısından fazlasını gerçekleştiren OECD ülkelerine dair açıklanan istatistikler de aynı çarpıcı sonuçları veriyor. OECD’nin 2015 yılında yayınladığı “Aynı Gemideyiz: Daha Az Eşitsizlik Niye Herkese Kazandırır” adlı raporda şu ifadeler yer alıyor: “Çoğu ülkede zengin ile yoksul arasındaki fark son 30 yılda en yüksek düzeyine çıktı. Günümüzde OECD ülkelerinde nüfusun en zengin %10’u en yoksul %10’a göre 9,6 kat daha fazla kazanıyor. 1980’lerde bu oran 7:1’de seyrederken 1990’larda 8:1’e ve 2000’lerde de 9:1’e çıktı.”

Bir tarafta muazzam bir zenginlik diğer tarafta ise korkunç bir yoksulluk ile kendisini gösteren kapitalizmin dünyanın büyük çoğunluğu için çekilmez hale gelişi bu düzenin efendilerini de endişelendirmektedir. Elbette bunun sebebi yüz milyonlarca insanın yoksulluğu, sefaleti değildir; milyonların savaşlarda ölmesi, yaralanması veya yerlerinden edilmesi de değildir. Onların korktuğu saltanatlarının bekasıdır, ezilenlerin, sömürülenlerin bu gidişe dur demeye kalkışmasıdır. Bu korkunç eşitsizliğin ve adaletsizliğin “sürdürülebilir” olmadığının farkında olan kimileriyse, burjuvazinin egemenliğinin devam edebilmesi için tatlı kârlardan fedakârlık yapılarak kapitalizmin vahşi yüzünün maskelenmesini istiyorlar.

Nitekim burjuva iktisatçısı Piketty’nin gelir dağılımındaki eşitsizliğe odaklandığı “Kapital” kitabındaki görüşleri ya da Ali Koç gibi burjuvaların sözde kapitalizm eleştirileri aynı kaygıdan beslenmektedir. Egemenlerin cenahından gelen bu yorum ve tespitler kapitalizmi yani kendilerini kurtarmaktan başka bir amaç gütmüyor. Nitekim son olarak Türkiye’nin bir başka sayılı burjuvası olan Bülent Eczacıbaşı da aynı kervana katıldı: “Solun geleneksel reçetelerinin işe yaramadığını dünya gördü. Başka sentezlere ihtiyaç var. Kapitalizmi nasıl herkesin yararına çalıştırırız? Zenginlik yaratmakta daha başarılı olmuş bir sistem yok. Ama bu sistem sağlıklı çalışmıyor. Hastalığın tedavisi gerekiyor.” Bu hastalığı “paranın politik güç, politik gücün para yaratması” olarak tarif eden Eczacıbaşı şöyle devam ediyor: “Para belirli ellerde toplandıkça bu odaklar daha fazla güce sahip oluyor. Politik gücü kendilerini zenginleştirmek için kullanıyorlar. Böylece toplumu büyük krize sürükleyen bir döngü ortaya çıkıyor. Bu dünya tarihinde ilk defa görülen bir gelişme değil ama şimdi yeniden böyle bir tehlikenin ortaya çıkmakta olduğunu görüyoruz. Geçmişte gerek ABD’de gerekse Avrupa’da kapitalizmin aşırılıklarını başarıyla törpüleyen hareketler görülmüştü.” (New Deal ve sosyal demokrasi kastediliyor -SK)

Gerçekten de kapitalizm yeniden büyük bir tehlike ile karşı karşıyadır. Ama kapitalistler daha önce bu tehlikeyi sosyal demokrasi ve New Deal ile değil faşizm ve emperyalist savaşla atlatabilmişlerdi. İkinci emperyalist paylaşım savaşından sonra SSCB’nin varlığı koşullarında başvurdukları “sosyal devlet” politikaları ise 80’lerin başından itibaren yerini neoliberal politikalara bırakmıştı. Bu politikaların hayata geçirilebilmesi için burjuvazi Arjantin ve Türkiye gibi ülkelerde yine faşizme başvurmuştur. Bugün de aynı yöntemlerle tehlikeyi savuşturmaya çalışıyorlar. Faşist hareketler, egemenler tarafından umutsuz, çıkışsız ve öfkeli emekçilerin umudu haline getirilmeye çalışılıyor. Trump’ın eski başdanışmanı Steve Bannon’ın, Avrupa’da faşist hareketleri desteklemeye yönelik faaliyetler yürütmesinin anlamı açık değil midir? Emperyalist piramidin tepesindeki ABD’nin, hegemonya mücadelesinde avantaj kazanmak için bu türden girişimlerde bulunması şaşırtıcı değildir. Ancak bunun yanı sıra emperyalist sistemin tamamı için de faşist hareketler bir sigorta olarak her zaman yedekte tutulmuştur, el altından beslenmiştir.

Hegemonya krizinin eşlik ettiği kapitalizmin derin bunalım dönemleri dünya işçi sınıfına bu sistemden kurtulmayı mümkün kılacak devrimci fırsatlar sunar aynı zamanda. Nitekim madalyonun bir yüzünde faşist hareketlerin güç kazanması, milliyetçilik, ırkçılık, göçmen ve yabancı düşmanlığı varken, madalyonun diğer yüzünde ise göçmenleri kucaklayanlar, onlara dayanışma elini uzatanlar ve sosyalizmin yeniden filizlenmesi var. Meselâ daha önce çeşitli yazılarımızda ABD’de sosyalizm düşüncesinin giderek yaygınlaştığını, daha fazla sempati kazandığını ifade etmiştik. ABD’de sosyalizme olan ilginin artması karşısında Beyaz Saray için hazırlanmış rapor dikkat çekicidir. “Marx’ın doğumunun 200. yıldönümüne denk gelecek şekilde sosyalizm Amerika’nın politik gündemine geri dönüş yapıyor” diyerek başlayan rapor, SSCB, Küba, Venezuela gibi örnekler üzerinden sosyalizm anti-propagandası yapıyor. Rapor, sosyalizm altında teknolojik gelişme hızının ve yaşam standartlarının düşeceğini söyleyerek bitiyor. Beyaz Saray “Soğuk Savaş” döneminin anti-komünist propaganda yalanlarını bugün boşuna yeniden masaya sürmüyor! Türlü makyajlarla ulaşılabilen tüm ihtişamlı görüntüsüne karşın karşımızda çürüyen bir sosyo-ekonomik sistem bulunmaktadır. Ve bu makyaj her yanından akmaktadır. Kapitalist dünyanın efendileri bunun farkındalar ve emekçilerin sosyalizme ilgisini kırmak, sosyalizm alternatifine yönelmelerini engellemek istiyorlar.

Dünyanın farklı ülkelerinde emekçilerin kapitalizmden memnuniyetsizliklerini çeşitli şekillerde göstermesi burjuvaziyi endişeye gark ediyor. Kısaca belirtmek gerekirse, Fransa’da vergilerin arttırılmasına karşı sokaklara dökülen “Sarı Yelekliler” sermayenin dizginsiz saldırılarına emekçilerin sessiz sedasız boyun eğmeyeceğinin göstergesidir. Bulgaristan’da işçiler benzer taleplerle sokaklara döküldüler ve hükümetin politikalarını protesto ettiler. “Sarı Yelekliler”in eylemleri Belçika ve Hollanda’ya da sıçramış bulunuyor. Avrupa burjuvazisi bu eylemlerin diğer Avrupa ülkelerine de sıçramasından endişe duyuyor. Nitekim sonunda Fransa hükümeti vergi zammının 6 ay ertelendiğini açıkladı ama eylemciler bunun yeterli olmadığını ve eylemlerin devam edeceğini söylüyorlar.

Bu eylemlere tek başına büyük anlamlar yüklemek doğru olmasa da, diğer gelişmelerle birlikte düşünüldüğünde unutulmaması gereken çok önemli bir gerçeğe işaret ediyor: Her şey karşıtıyla birlikte vardır. Güçlenen faşist hareketlere karşın, kapitalizme karşı mücadele eden işçiler var. Irkçılığa, milliyetçiliğe karşı duran bir kitle var. Marksizm, gelip geçici olguları tek yönlü mutlaklaştırmak yerine, büyük tarihsel ilerleyişe odaklanmak, bu tarihsel akışın öznesi olmak gerektiğini söyler. İçinden geçtiğimiz bu kaotik dönem bu bakış açısını daha kritik hale getiriyor. Elif Çağlı ölmekte olanı ve yeşermekte olanı çarpıcı bir biçimde ifade ediyor:

“İşçi-emekçi kitleler, krizler içinde debelenen, kendilerine emperyalist savaşın acılarını, ağırlaşan çalışma koşullarını, düşen ücretleri, yoksulluğu, dayanılmaz haksızlık ve baskıları dayatan burjuva düzene başkaldıracak yerde ya siniyor ya da daha kötüsü büyük bir yanılsama içinde, kendilerine bunları reva görene destek çıkıyorlar. Bugün gerek Türkiye’de gerek dünyanın pek çok ülkesinde örgütsüzlük koşullarına itilen ve işsizlik tehdidi altında sersemletilen yoksul kitleler, otoriter rejimlerin ve faşizmin tabanı kılınmaya çalışılıyor.

“Dünyaya bugünün bu yakıcı gerçekleri açısından baktığımızda diyebiliriz ki, küresel kapitalizmin eseri olan bu zamanın ruhu hiçbir gelecek umudu içermiyor ve tam bir kuşku-korku toplumunda somutlanıyor. Fakat asla unutmayalım ki, kapitalist düzenin tükenmişliğini yansıtan bu zamanın ruhunun bizzat kendisinin de aslında hiçbir geleceği yok. O «ruh» çürümüştür ve tarihsel vadesi dolmuştur. Diğer yanda ise olumsuzluğun yanı sıra bir olumluluk mayalanmakta, günümüz dünyasında henüz son derece zayıf durumda görünse de, geleceği yaratma umuduyla beslenen bir devrimci mücadele azmi ve yeni bir zamanın ruhu yeşermektedir.” (Elif Çağlı, Gericilik Döneminde Devrimci Bilincin Önemi, 1 Eylül 2016, marksist.com)