Navigation

Hegemonya Savaşı ve İran’a Yönelik Yaptırımlar

ABD Başkanı Trump, Mayıs ayında Beyaz Saray’da bir basın toplantısı düzenlemiş ve Obama yönetiminin son dönemlerinde imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planından, bilinen adıyla nükleer anlaşmadan çekileceklerini, İran’a her zamankinden daha kapsamlı ve ağır yaptırımlar uygulanacağını açıklamıştı. Çekilme kararının açıklanmasının ardından ABD Hazine Bakanlığı, İran’a yönelik yaptırımların 90 ve 180 günlük sürelerle iki aşamada yeniden uygulanmaya başlayacağını duyurdu. Nitekim 90 günlük sürenin sonunda 7 Ağustos itibariyle yaptırımlar kademeli biçimde hayata geçirilmeye ve etkisini hissettirmeye başladı. Emperyalist paylaşım savaşının başını çeken ABD, Ortadoğu’yu kendi çıkarları temelinde dizayn etmek için çatışmaları derinleştirmekten, yeniden ve kendi lehine tesis edebilmek için dengeleri tekrar tekrar bozmaktan kaçınmıyor. ABD’nin 2015’te imzalanan söz konusu anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmesini ve İran’a yönelik sert yaptırımları yeniden gündeme getirmesini bu kapsamda düşünmek gerekiyor.

7 Ağustosta açıklanan yaptırımlar temel olarak İran’ın finans sektörünü hedef alan maddeleri içeriyordu. Buna göre İran’ın, ABD doları ile işlem yapmasına, devlet tahvili almasına, altın ve değerli madenlerle ticaret yapmasına, çelik, kömür, alüminyum ticaretine engeller konuldu. Otomotiv ve sivil havacılığa ambargo getirildi, İran’ın yolcu uçakları ve uçak parçası ithalatı engellendi. Sanayiye ilişkin yazılım satın alması engellendi. İran’ın para birimi tümen üzerinden yapılacak uluslararası işlemlere kısıtlamalar getirildi. ABD’ye İran tarafından yapılan el yapımı halı ve gıda ürünlerinin ihracatı yasaklandı. İran’ın dış borcunun bağış ya da satın alma yoluyla ödenmesine yasak getirildi.

180 günlük sürenin dolmasıyla 5 Kasımda yürürlüğe sokulan ikinci etap yaptırımların temel amacıysa İran ekonomisinin can damarı olan petrol ihracına büyük bir darbe indirmekti. Bu ikinci dalga yaptırımlarla İran’dan petrol, petrol ürünleri ya da petrokimya ürünlerinin satın alımına uluslararası kısıtlamalar getirildi. İran Ulusal Petrol Şirketi ve iştirakleri yaptırım kapsamına alındı. Liman, gemicilik ve deniz ulaşımı şirketleri de yaptırım listesine dâhil edildi. Yabancı finans kuruluşlarının İran Merkez Bankası ve belirli İranlı finans kuruluşları ile yapacağı işlemlere sınırlamalar getirildi. ABD, İran Merkez Bankasının bankalar arasındaki uluslararası fon transferlerini düzenleyen SWIFT sistemine erişimine engel koydu ve diğer ülkelerden bu sistemin ambargo uygulanan tüm İranlı finans kuruluşlarına kapatılmasını istedi. Ayrıca banka ve sigorta şirketleri, İran Havayolları şirketi ve Atom Enerjisi Kurumu da yan kuruluşlarıyla birlikte yaptırım kapsamına alındı. 

Trump, 7 Ağustosta “İran’la iş yapan ABD ile yapamayacak” demiş ve İran’la iş yapacak ülkelerin de ABD’nin yaptırımlarına maruz kalacağını duyurmuştu. Açıklamanın hemen ardından pek çok büyük şirket İran’daki yatırımlarını geri çektiğini ilan etti. Bu şirketler arasında İran’ın nükleer anlaşmaya uyduğunu ve ABD’nin anlaşmadan çekilmesinin doğru olmadığını dile getiren, hatta uzunca bir süre Trump’ı anlaşmadan çekilmemesi için ikna etmeye çalışan Fransa ve Almanya’nın şirketleri; ABD’nin başını ağrıtan iki yükselen güç konumundaki Rusya ve Çin’in şirketleri de vardı. Nitekim Avrupa’dan Daimler, Peugeot, Renault, Citroen gibi otomotiv devleri, Total gibi petrol devleri, Maersk, CMA CGM gibi taşımacılık devleri, Allianz, BNP Paribas gibi sigortacılık şirketleri, Danieli gibi çelik şirketleri; Rusya’dan MMK, Severstal gibi Çelik devleri hiç vakit kaybetmeksizin İran’la ticareti durdurduklarını açıklamak zorunda kaldılar. 5 Kasımda açıklanan yaptırımlardan geçici olarak muaf tutulan Çin şirketleri bile bu süre zarfında yaptırımlar nedeniyle İran’daki yatırımlarını sınırlandıracaklarını açıklamışlardı.

Yaptırım hamlesi ABD’nin sadece İran’ı değil emperyalist hegemonya savaşındaki rakiplerini de sıkıştırma amacı taşımaktadır. Bu kararla Trump, rakiplerine diş göstermiş, onlar karşısında yeni kozlar elde etmiş, onları sıkıştırarak gücünü ortaya koymuştur. Ancak işinin kolay olmadığı ve ABD’nin pek çok dengeyi gözetmek zorunda olduğu da ortadadır. Nitekim sert açıklamalara rağmen Çin, Hindistan, Yunanistan, Güney Kore, Japonya, Tayvan, İtalya ve Türkiye geçici bir süreliğine yaptırımlardan muaf tutuldu. Sıkı pazarlıkların ve hesapların sonucu olan muafiyet 6 aylık bir süreyi kapsıyor ve bu sürenin sonunda daha sıkı pazarlıkların yapılacağı açıktır.

Tablo ortadadır. ABD’nin başını çektiği hegemonya savaşı kızışmakta, çelişkiler derinleşmekte, daha büyük çatışmaların zemini döşenmektedir.

Dengeler nasıl değişti, yaptırımlar nasıl gündeme geldi?

Kapsamlı Ortak Eylem Planı, 2015 Temmuzunda ABD, Rusya, Çin, Almanya, Fransa, İngiltere ve İran arasında imzalanmıştı. Bu anlaşmaya göre İran temel olarak nükleer programını, uranyum zenginleştirme çalışmalarını sınırlandıracak, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının kapsamlı denetimlerine izin verecekti. Buna karşılık İran’a yıllardır uygulanan yatırım ve ticaret ambargosu kaldırılacak, İran’ın bloke edilen uluslararası hesapları yeniden kullanıma açılacaktı.

O dönemde ABD sermaye sınıfının büyük bir kesimi ile Almanya, Fransa ve İngiltere açısından böyle bir anlaşma gerekliydi. Çünkü İran gibi zengin enerji yataklarına sahip, yatırım ve pazar olanakları sunabilecek bir ülkeye ambargo uygulamanın, böyle bir ülkeyi dünya piyasalarının dışında bırakmanın maliyeti giderek daha fazla büyüyordu. Obama yönetimi, Ortadoğu’da bir bölge gücü olarak sivrilen ve ABD’nin planlarına taş koyan İran kalesini diplomatik ve ticari ilişkiler yoluyla içten fethetmeyi ve dünya ekonomisine entegre etmeyi hedefliyordu. Böylelikle hem İran baş ağrıtan bir güç olmaktan çıkacak hem de başta petrol olmak üzere çeşitli malların ticaretinde, nakliye ve bankacılıkta anlamlı bir canlanma yaşanacaktı.

İran’la köklü ekonomik ve siyasi ilişkileri olan Çin ve Rusya açısındansa bu ülkenin yaptırım cenderesinden kurtulması önemliydi. Çin İran’dan yüklü miktarda ham petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ithal ediyor. Çinli şirketler İran’a büyük yatırımlar yapıyor ve petrol arama anlaşmaları imzalıyor. İran’a silah ve askeri malzeme satıyor. Rusya da aynı şekilde bölgede işbirliği yaptığı İran’la geniş bir ticaret hacmine sahip ve İran’ın silahlanmasına büyük katkı sağlıyor. Bu nedenle anlaşmanın sadece İran için değil tüm taraf ülkeler için yararlı olacağı, büyük kârlar sağlayacağı umuluyordu.

Elbette Ortadoğu’da sürüp giden hegemonya kavgasına dâhil bazı güçler anlaşmadan rahatsız oldular ve bu yeni dengeye göre konumlanma ihtiyacıyla tutum belirlediler. İsrail ve Suudi Arabistan İran’ı güçlendireceği ve bölgedeki etkinliğini arttıracağı gerekçesiyle anlaşmadan rahatsız oldular. İsrail lobi faaliyetlerini arttırarak ABD Kongresini ve Senatoyu Obama’ya karşı tutum almaya zorlarken, Suudi Arabistan Yemen’e dönük saldırıları fitilledi. İran’a yönelik yaptırımlardan kısmen muaf tutulan ve aynı zamanda ambargoyu delmek yoluyla İran’la ticaret yapmaya devam eden Türkiye ise esas olarak İran’ın Suriye’deki etkinliğini azaltmaya, Esad’ı devre dışı bırakmaya ve Kürtlerin statü elde etmesini engellemeye odaklandı.

Öte yandan bu anlaşma İran egemen sınıfı içinde de çekişmelere neden oldu. İran burjuvazisinin “reformcular” olarak adlandırılan kesimi ABD ile anlaşmadan yanaydı. İran kapitalizminin kendine özgü gelişim çizgisi içinde iyice palazlanan burjuvazinin bu kesimleri, İran’ın ulaştığı sermaye birikiminin ve tekelleşme düzeyinin verdiği itilimle sınırlarını zorlamak arzusundaydı. Özlemleri, küresel piyasalara açılmak, daha geniş bir arenada rekabete girişmek, İran’ı bir bölge gücü olarak daha da sivriltmekti. Bunun için uluslararası sermayeyle entegrasyonu sağlayacak yapısal dönüşümlerin bir an önce hayata geçirilmesini, devletin sermayenin yeni ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yeniden organize edilmesini, özelleştirmelerin yapılmasını, serbest piyasaya işlerlik kazandırılmasını, Batı’yla ilişkilerin geliştirilmesini istiyorlardı.

Muhafazakâr kanat ise dönüşümün kendi çıkarlarına zarar vermeden, iktidar kefesindeki ağırlıklarını azaltmadan gerçekleşmesini istiyordu. Dünya piyasalarıyla tam anlamda entegre olamamış, nispeten daha içe kapalı bir ekonomiye adapte olmuş bu kesimler için hızlı dönüşümler statükonun köklü biçimde sarsılmasına neden olabilirdi ve tehlikeliydi. Öte yandan dönüşüm ihtiyacı da aşikârdı. Bu nedenle muhafazakâr kesim dönüşümlerin zamana yayılarak, tepeden ve kontrollü bir biçimde gerçekleştirilmesinden yanaydı. Aynı şekilde ambargonun kalkması, ülkeye dış yatırımların ve metaların akması da büyük riskler barındırıyordu. Nükleer anlaşmanın sorunları ağırlaşan İran kapitalizminin zincirlerini çözeceği, ekonomiyi büyüteceği açık olsa da reformcuların zeminini güçlendireceği de açıktı. Bu nedenle anlaşma imzalanır imzalanmaz muhafazakâr kanadın lideri ve İran’ın velayet-i fakihi Ayetullah Ali Hamaney, Ruhani’ye seslenen bir mesaj yayınlayarak ABD’ye taviz verilmemesi gerektiği uyarısında bulundu. Anlaşma imzalanan ülkelerin bazılarının güvenilmez olduğunu söyleyerek Ruhani’ye gözünü dört açması çağrısında bulundu.

Hiç kuşkusuz anlaşmanın imzalanmasından en büyük rahatsızlığı duyan kesim ABD egemen sınıfı içindeki “şahin” kesimdi. Anlaşmaya karşı çıkan ve bu anlamda yoğun lobi çalışmaları yürüten bu kesimler için Obama’nın İran’ı diplomatik ve ekonomik ilişkilerle dizginleme planı hiç de gerçekçi ve faydalı değildi. “Şahinler” İran’a yönelik daha saldırgan politikalar güdülmesinden, İran’a karşı Suudi Arabistan ve İsrail’le işbirliğinin daha da güçlendirilmesinden, ambargolar ve ekonomik saldırılarla İran’a boyun eğdirilmesinden, bölgedeki etkinliğini yok edecek adımlar atılmasından yanaydılar. Nitekim bu kesimler 2015’ten bu yana anlaşmanın bozulması için girişimlerini devam ettirdiler. Obama’nın ardından 2016’da seçimleri kazanan Cumhuriyetçi Trump, ABD egemen sınıfının İran’a dönük saldırgan politikalar yürütülmesi gerektiğini savunan bu kesimlerinin temsilcisidir.

Trump başkan seçilir seçilmez İran’ı köşeye sıkıştıracak hamleler yapmaya, nükleer anlaşmanın “felâket” olduğunu ve İran’ı daha da güçlendirmekten başka bir işe yaramadığını dillendirmeye başladı. Bu anlaşmanın İran’ın nükleer silahlanma için gerekli altyapıyı edinmesini engellemediği, hatta İran’ın nükleer silaha sahip ülkeler arasına kabul edilmesi anlamına geldiği söylemleri tedavüle sokuldu. Sonuçta ABD üzerinden henüz 3 yıl geçmeden anlaşmadan tek taraflı olarak çekildi. Kararın ardından ABD sermaye sınıfının şahin kesimlerinden, İsrail ve Suudi Arabistan gibi kimi ülkelerden ardı ardına Trump’a teşekkür açıklamaları geldi.

ABD’nin yaptırım kararı, kuşkusuz Ortadoğu’ya yönelik genel stratejide değil ama temel taktiklerde önemli bir değişiklik anlamına gelmektedir. Trump’ın ABD başkanı seçilmesi, 7 yıl aradan sonra ilk defa terörle mücadele strateji belgesi açıklanması, bu belgede İran’ın uluslararası terörizmin merkez bankası ilan edilmesi, Suudi Arabistan’da Amerikan destekli bir saray darbesi ile İran’a karşı daha çatışmacı bir çizgi izleyen Muhammed Bin Selman’ın veliaht prens ilan edilmesi, Suudi Arabistan’ın yüksek teknolojili silahlarla donatılması, Trump’ın “İsrail’in başkenti Doğu Kudüs’tür” diyerek ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması, Filistin’deki Nakba katliamı, İsrailli politikacıların aleni biçimde İran karşıtı Arap ülkelerinde arz-ı endam eder olması, Arap NATO’su kurma, Suriye’de İran’ın destek verdiği güçleri tasfiye etme, Fırat’ın doğusunda Arap Gücü oluşturma çabası, bu olguya işaret etmektedir.

Açıktır ki ABD, saldırgan politikalarla İran’ı dize getirmek istemektedir. Onu çepeçevre kuşatmayı, İsrail karşısında güçsüz bırakmayı, Sünni Arabistan öncülüğünde Şii İran’a karşı bir savaş başlatmayı hedeflemektedir. Yaptırımlarla İran’ı zayıflatmayı, bölgedeki etkisini kırmayı ve daha uzun vadede rejimi yıkarak ABD’nin çıkarları temelinde şekillenmiş bir Ortadoğu’nun parçası haline getirmeyi arzulamaktadır. Trump ve ekibi ABD’nin bölgedeki kanlı emperyalist planlarını bozan değil bu planların ortağı olan bir İran tahayyül etmektedir. Nitekim ABD’nin, yaptırımları geri çekmek için öne sürdüğü “şartlar” da bu gerçeği doğrulamaktadır. ABD yaptırımları geri çekmek için İran’dan, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansına (UAEA) önceki nükleer programlarının askeri boyutlarını tamamen açıklamasını ve bu çalışmalarını tamamen bırakmasını, UAEA’ya tüm ülkedeki tesislere koşulsuz erişim hakkı tanımasını, uranyum zenginleştirmeyi durdurmasını, plütonyum işlememesini, balistik füze üretimine son vermesini, nükleer kapasiteli füze fırlatmayı ve geliştirmeyi durdurmasını, tutukladığı tüm ABD ve müttefiki ülkelerin vatandaşlarını serbest bırakmasını istiyor. Daha da önemlisi Hizbullah, Hamas ve Filistin İslami Cihad Hareketi gibi gruplara verdiği desteği geri çekmesini, Irak’ta Şii milisleri silahsızlandırmasını ve tasfiye etmesini, Yemen’de Husi milislere askeri desteği kesmesini, Suriye’nin tamamında İran komutasında bulunan güçleri geri çekmesini, Devrim Muhafızları Kudüs Gücünün etkinliğine son vermesini, ABD’nin bölgedeki müttefikleri olan İsrail, S. Arabistan ve BAE’ye yönelik tehditlerine son vermesini istiyor.

ABD, bölgede “aslan” olmaya soyunan İran’ın uysal bir kediye dönüşmesini arzu ediyor ama işinin hiç de kolay olmadığını çok iyi biliyor. 1979’dan evvel Şah despotizmi altındaki İran ABD’nin müttefiki konumundaydı ve ABD İran’ın SSCB’nin nüfuz alanına girmesini engellemek istiyordu. O dönemde ABD ve Batılı devletler İran’ın nükleer programını destekliyorlardı. Hatta ABD “Barış İçin Atomlar” projesine İran’ı da dâhil etmişti. Petrol yataklarının zenginliği ve büyüyen nüfus İran kapitalizmine hızlı büyüme olanakları sunuyordu. Ancak 1978 sonunda İran’da Şah despotizmine karşı kitlesel ayaklanmalar baş gösterdi. İşçi sınıfının sahneye çıkması, yaygın ve kararlı grevler uygulaması, “halk silahlansın”, “Şah devrilmeli” diyerek siyasi taleplerini ortaya koyması ayaklanmayı devrimci durum katına taşıdı. Ne yazık ki sonuçta işçi sınıfına doğru tarzda yol gösterecek devrimci bir önderliğin yokluğu belirleyici oldu. 1979 başında Şah devrildi ancak iktidarı Humeyni ve mollalar ele geçirdi. İşçilerin öz örgütlülükleri ve Humeyni’nin oyunlarına gelen sol acımasızca ezildi. O günün dünyasında Humeyni rejimi ABD ve Batı karşıtı bir tutum aldı, zaman içinde güç kazanarak Ortadoğu’da ABD’ye kafa tutmaya başladı. Bölgede bir müttefikini kaybeden ABD, on yıllar boyunca dizginlemeye çalışacağı bir bölge gücüyle karşı karşıya kaldı.

Molla rejimi, kitlelerin özlem ve taleplerini karşılamak bir yana sömürü ve baskıyı dizginsizce yükseltti. Demokratik hak ve özgürlükler yok edildi. Faşizan uygulamalar, idamlar, Devrim Muhafızlarının, Besiclerin zorbalıkları, idam ve recm cezaları ile toplum korkutulup sindirildi. Sendikalar yasaklandı, işçiler devletin kurduğu sendikalara üye olmaya zorlandı. İşçi hakları ortadan kaldırıldı. Mollalar, yıllar içinde İran burjuvazisinin ana gövdesi haline geldi ve işçi sınıfının dizginsizce sömürüsü İran’ı Ortadoğu’da önemli güçlerden biri haline getirdi.

İran’ın ABD’nin yalıtma ve sıkıştırma operasyonlarına rağmen halen ayakta kalabilmesinin bir nedeni, direngen yapısıyla İran rejiminin gücü olsa da kuşkusuz çok daha önemli faktörler mevcuttur. ABD’nin İran’ı zayıflatma amaçlı biteviye hamlelerinin tam anlamıyla istenen sonucu verememesinin, İran’ın ABD’yi giderek daha fazla zorlar hale gelmesinin nedenleri kızışan hegemonya kavgasının karmaşasında, Ortadoğu’da ve uluslararası dengelerde meydana gelen değişimlerde aranmalıdır. Örneğin bir zamanlar İran’a yönelik yaptırımlara uymak, Ortadoğu’da ABD politikalarına boyun eğmek zorunda kalan Almanya gibi bir ülkenin, ABD müttefiki ve anlaşmanın tarafı olan AB ülkelerinin bugün “anlaşmadan çekilmiyoruz” demeleri, emperyalist Rusya ve Çin’in geldiği düzeyin ABD ile büyük kapışmalara zemin döşemesi İran’a bir kez daha çıkış şansı olarak görünmektedir.

Nitekim ABD, yaptırımlarla İran’ı kuşatma planının tıkır tıkır işlemeyeceğini iyi biliyor. İran’ı zayıflatma hamlelerinin Rusya’yı daha fazla karşısına almak anlamına geldiğini, Çin’in ve Almanya’nın da bu kapışmada kendisini fena halde zorlayacağını görüyor. Bu nedenle bütün kartlarını masaya sürmekten, savaşa sıkı biçimde hazırlık yapmaktan geri durmuyor. Yaptırımların yanı sıra her fırsatta İran açısından gerilimi arttıracak, egemen sınıf içinde, toplum içinde çatlaklar yaratacak, rejimi değişime zorlayacak çelişkileri kaşıyor. İran halkının haklı isyanları karşısında “destek” açıklamaları yapıyor. İran’ı kışkırtıp harekete geçirmek için özellikle İsrail eliyle olmadık provokasyonlara girişiyor. İran’daki planlarını hayata geçirirken Rusya’yı Ukrayna kartıyla oyalamaya çalışıyor. Pazarlıklar sonucu yaptırımlardan muaf tuttuğu Çin’le ticaret savaşlarını kızıştırıyor. Ortadoğu’daki askeri üslerini arttırmaya, müttefiklerini en teknolojik silahlarla donatmaya devam ediyor. Bu arada Türkiye’yi Suriye’de sıkıştırıp İran konusunda kendisiyle birlikte hareket etmeye zorluyor.

Hem avantajlarının ve ABD açısından kolay lokma olmadığının hem de tehlikenin büyüklüğünün farkında olan İran da son derece dikkatli politikalar yürütüyor. Bir kez daha ABD’nin tuzaklarını boşa çıkarmaya, sıkışmışlıktan kurtulmaya çalışıyor. Bir yandan büyük bir serinkanlılıkla on yıllardır ambargo ve yaptırımlar ile karşı karşıya olduğunu, bu konuda çok deneyimli olduğunu, yaptırımları delmenin ve petrol ihraç etmenin yolunu bulacağını söylüyor. Öte yandan İran, AB ülkeleri, Rusya ve Çin ile işbirliğini derinleştirerek, bölgedeki nüfuz alanlarını korumaya ve tahkim etmeye gayret göstererek, Irak, Lübnan ve Suriye’de kendisine açtığı alanları genişleterek, Yemen başta olmak üzere siyasi/askeri etkinliğini arttırarak, İran halkını ABD ve İsrail karşısında birleşmeye çağırarak, Fars milliyetçiliğini ve mezhepçiliği azdırarak bölgede bir güç olarak yükselmeye çalışıyor.

Anlaşmaya taraf olan diğer ülkeler için de büyük açmazları görmek ve gemiyi buz dağları arasında ustalıkla yüzdürmek önem taşıyor. Almanya, bir yandan Rusya ve Çin ile birlikte ABD’ye kafa tutmayı planlarken bir yandan da piyasaların selameti açısından yaptırımlara uymak zorunda kalmaktadır. ABD’nin ticaret savaşları hamlesinin üzerine gelen İran’a yaptırım hamlesi iki ülke arasındaki çekişmeyi büyütürken, Almanya’nın Rusya ile birlikte bir çıkış yolu aramak zorunda kalabileceği ortadadır. Hem Almanya hem de Fransa ve İngiltere bir yandan İran’daki yatırımlarını geri çekeceklerini açıklarken bir yandan da İran pazarını Rusya’ya ve Çin’e kaptırmaktan endişelenmektedir. Öte yandan bu güçler yaptırımları delmek için hep birlikte çeşitli yollar aramaktadır. Örneğin AB ülkeleri, İran ile ticaretin ABD yaptırımlarına takılmadan devam etmesi için “özel amaçlı ortak girişim şirketleri” (SPV) adını verdikleri mekanizmalar oluşturmayı hedefliyorlar. Buna göre Amerikan finansal sistemi kullanılmadan ödemeler yapılabilecek. Bir banka gibi çalışması planlanan SPV, İran ve İran’la ticaret yapan şirketler arasındaki işlemleri dolaylı ödemelerle gerçekleştirerek. Özellikle petrol ticareti bu yolla yapılacak. “Engelleyici Mevzuat” hamlesi ile şirketler ABD yaptırımlarına karşı korunacak.

Şimdilik yaptırımlardan muaf tutulan Çin’in durumu da pek çok çelişki barındırmaktadır. İki ülkenin ticaret hacmi ve ABD pazarının Çin için önemi düşünüldüğünde Çin’in yaptırımlara direnmek ya da uymak seçeneklerinden hangisini tercih edeceği belirsizdir. Çin’in bu iki seçenek arasında sıkışıp kalmamak için adımlar atacağını ve bu adımların ABD ile gerilimleri arttıracağını, 6 aylık sürenin sonunda kıyasıya pazarlıklar yapılacağını tahmin etmekse zor değildir. ABD’nin çok büyük bir tehlike olarak gördüğü ve önünü kesmeye çalıştığı Çin, ABD’ye karşı Rusya ve AB ülkeleriyle aynı anda hem işbirliğini hem de sıkı bir rekabeti yürütmeye çalışıyor. Pasifik’te yoğunlaşan savaş tehdidini, ticaret savaşlarının etkisini bertaraf etmeye uğraşırken Afrika ve Ortadoğu’da AB üyesi rakiplerine de çelme takmaktan geri durmuyor.

Türkiye’ye gelince… ABD’nin yaptırım hamlesiyle Türkiye’nin sıkışmışlığını derinleştirdiği açıktır. ABD’nin Suriye’deki planlarına çomak sokmaya, Fırat’ın doğusunda kendi planlarını hayata geçirmeye çalışan Türkiye ABD açısından dizginlenmesi gereken bir aktördür. Bu nedenle yaptırım kozuyla elde ettiği pazarlık gücü Trump yönetimi açısından önemlidir. İran’a yaptırımlardan Türkiye’nin muaf tutulması, Suriye’deki pazarlıklardan bağımsız düşünülemez. Basına yansıdığı kadarıyla Türkiye, ABD’ye heyetler yollayarak İran’la komşu olduğunu, 2023’e kadar süren bir doğalgaz anlaşması olduğunu, anlaşmanın “al ya da öde” sistemine göre düzenlendiğini, anlaşmada garanti ettiği doğalgazı almazsa yüzde 75’lik kısmının bedelini ödemekle yükümlü olduğunu, petrol ithalatı bakımından da İran’a muhtaç olduğunu anlattı. Ancak muafiyet karşılığında ABD’ye verilen taahhütlere ilişkin bir açıklama yapılmadı.

Tepişen filler, ezilen çimenler…

Nükleer anlaşmanın imzalanması İran halkında ümit ve sevinç yaratmıştı. Kitleleri toplumda ve uluslararası alanda gerilimin azalacağı, yeni iş sahalarının açılacağı, yoksulluğun düşüşe geçeceği düşüncesi sarmıştı. Oysa bu dönemde İran burjuvazisi arzuları doğrultusunda palazlanırken işçi ve emekçiler cehennemi yaşamaya devam etti. İşçi sınıfının başlıca sorunları olan hayat pahalılığı, güvencesiz çalışma biçimleri, çok düşük ve ödenmeyen ücretler, iş kazaları ve iş cinayetleri gibi sorunlar daha da içinden çıkılmaz hale geldi.

Yaptırımların devrede olduğu bugün de İran egemenleri katmerli saldırılarını sürdürüyor. Başta petrol olmak üzere ihraç mallarından sağlanan gelirlerin azalması bahanesiyle, zaten son derece yoksul olan halk daha da büyük bir sefalete itiliyor, işsizlik katlanarak büyüyor. Üstelik egemenler, pek çok cephede yürüttükleri savaşı finanse edebilmek için işçi ve emekçi kitlelere dönük saldırılarını daha da arttırıyor. Bu da yetmezmiş gibi yöneticilerin yolsuzlukları, yozlaşma halkta büyük rahatsızlık yaratıyor. Kısacası ABD’nin anlaşmadan çekilme kararının ve yaptırımların faturası yine İranlı işçi ve emekçilere kesiliyor.

Hal böyleyken İranlı egemenler hedef şaşırtmaya ve bu tablonun tek sorumlusunun ABD olduğunu iddia ederek halkı kandırmaya çalışıyorlar. Daha büyük bir yoksulluk, savaş ve yıkım tehlikesiyle yüz yüze bulunan örgütsüz kitleleri ABD’ye karşı birlik olmaya çağırıyorlar. Oysa ABD’de de, bütün ülkelerde de işçiler ve yoksul emekçiler aynı saldırılarla karşı karşıyadır ve bunun sorumlusu bir bütün olarak sermaye sınıfıdır.