Navigation

İslamcı Burjuvazinin Faizsiz Sigortacılık Yalanı

Laikçi, dinci, demokrat, muhafazakâr gibi farklı kimlikleri üstlenseler de özünde aynı olan burjuva sınıf,   emekçi kitlelerin bilinçlerini bulandıracak söylemler geliştirir. Milliyetçi ve İslamcı söylemler eşliğinde totaliter rejimin kurumsallaştığı Türkiye’de, İslamcı burjuva kesim de bu bağlamda yeni bir “hayırlı işle” karşımıza çıkıyor.

Gün geçmiyor ki burjuvazinin sinsi saldırılarının üstünü örtecek, sınıfsal ayrımı gizleyecek yeni bir bilinç çarpıtması, “şirin” kılıflar pazarlanmasın. Emperyalist savaşıyla, kriziyle, çürümüşlüğüyle hâli ortada olan kapitalist sistemde, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki çelişkiler daha da artıyor, iki sınıf arasındaki uçurum iyice keskinleşiyor. İşçiler açısından hayat; uzun çalışma saatleri, düşük ücretler, sermayenin hem işyerlerinde hem de savaş alanlarında dönen kanlı çarkında can vermek, yoksulluk, acı, bunalım gibi kapitalizmin getirdiği tüm olumsuzlukları barındıran bir cendereye bürünmüşken, bunun karşısında varlığını bu karanlık tablo üzerinde devam ettiren burjuvazi duruyor.  Aslında iki sınıf arasındaki uzlaşmaz çelişki, bugün ortadan kalkmak bir yana varlığını çok daha güçlü bir şekilde korumaktadır. Sınıf bilincinden yoksun emekçilerin yaşam koşulları ortada dururken, egemen sınıf eliyle yapılan ideolojik bombardımanlarla, demagojilerle, “hepimiz kardeşiz”, “biz bir aileyiz” söylemleriyle yalan değirmenine su taşınıyor. Sınıfsal ayrımların üstüne perde çekilmeye çalışılıyor. Oysa kapitalist egemenler, işçi-emekçilerin sınıf düşmanıdır.

Burjuvazinin “altın kuralı” ikiyüzlü olmaktır

Laikçi, dinci, demokrat, muhafazakâr gibi farklı kimlikleri üstlenseler de özünde aynı olan burjuva sınıf,   emekçi kitlelerin bilinçlerini bulandıracak söylemler geliştirir. Milliyetçi ve İslamcı söylemler eşliğinde totaliter rejimin kurumsallaştığı Türkiye’de, İslamcı burjuva kesim de bu bağlamda yeni bir “hayırlı işle” karşımıza çıkıyor.

Geçtiğimiz haftalarda yasalaşan ve Resmi Gazetede yayınlanan “Faizsiz Sigortacılık” tüm Müslüman âlemine hayırlara vesile olması dileğiyle sunuldu. Mülklerin olası tehlikelere karşı teminat altına alınmasını sağlayan sigortacılık, katılımcılardan alınan güvence bedellerinin bir fonda toplanmasını sağlıyor. Malını sigorta ettirmiş mülk sahipleri, olası bir hasar ya da kayıp durumunda en başta sağladıkları katılım oranında parasal bir geri dönüş alıyorlar. Geleneksel sigortacılıkta elde edilen bu fonlar, her türlü yatırım ortamında kullanılıyor ve faiz geliri elde ediliyor. Farklı bir alternatif gibi sunulduğu hâlde, işleyiş mantığı açısından geleneksel sigortacılıktan çok bir farkı olmayan faizsiz sigortacılık ya da diğer adıyla Katılım Sigortacılığı modelinin, faiz uygulamasını kaldırarak İslami kurallara göre işletileceği belirtiliyor. Ayrıca faizin uygulanmayacağı belirtilirken şimdiden birkaç yıl sonrası için birikecek fon miktarının hesapları da yapılmaya başlanmış durumda.

Sigortacılığın yanı sıra katılım bankacılığı adıyla sözde farklı tür bir bankacılık sistemi sunan İslamcı burjuvazi “faizsizlik prensibi” esastır diyerek Müslüman işçi-emekçilerin aklını bulandırmaya çalışıyor. Faizsizlik adı altında kâr ve zarara katılma yoluyla fon toplanıp,  bilinen her türlü bankacılık faaliyetlerini gerçekleştirdiği ifade edilen bu yöntem, uluslararası alanda İslam Kalkınma Bankası tarafından uygulanıyor. Faize haram deyip de  “kâra katılım”a davet eden İslamcı burjuva kesimler, İslam ile banka kelimelerinin yan yana gelmesinin doğru olmayacağını belirterek, Türkiye’de Katılım Bankacılığı adını uygun görmüşler. Bu “hassasiyet” ise aslında bir başka ikiyüzlülüktür. Dini kaygılarla büyük tasarrufların işletilemediği, faizsizlik prensibiyle böylece daha fazla sermayeyi hem ulusal hem de uluslararası düzeyde yürütme ve faaliyete sokma imkânına erişilebileceği ifade ediliyor. Ayrıca biriken fonla yapılan türlü yatırımlar sonucunda, mevduat bankalarının dağıttığı faiz oranlarına yakın kâr payı dağıtan bu bankalar, bu kârın kazancında da haramlık bir durum görmüyorlar. “Masum bir dini bütün” kılıfına bürünen bu sahtekârların ikiyüzlülüğünü görmek için “sermaye” kavramını nasıl da rahatça kullandıklarına bakmak gerek. Faizi haram olduğu için güya reddeden ve faizsizliği “altın kural” olarak önümüze çıkaran kapitalistler, asıl “haram”ın sermayenin kendisi olduğu gerçeğinin üstünü örtüyorlar. Burada altı çizilmesi gereken husus, özü itibariyle faize karşı olduklarını söyleyenlerin ileri sürdükleri “haram” gerekçelerinin, kapitalist düzenin tüm işleyişinde var olmasıdır.

“Amelinin inancına uygun olması” lafını işlerine geldiği gibi kullanan bu burjuva kesimler, “faiz İslamda haramdır, biz de İslami kurallara uygun hareket ediyoruz” mesajını vermeye çalışıyor, emekçilerin gözünde iyi bir Müslüman oldukları imajını çizmeye çalışıyorlar. Gerçekte, “İslamda faizciliğin yahut tefeciliğin hoş görülmemesinin tarihsel kökeninde … nüfuzu ve ekonomik gücü artan Yahudi tüccar ve tefecilerin etkisinin kırılması isteği yatar. Dolayısıyla burada insani veya ahlâki bir kılıf aramaya gerek yoktur… Asıl amaç faizden farklı gösterdikleri kâr payı ve benzeri uygulamalarla bu kesimlerin sırtından kendi sermayelerini arttırmaktır. Oysa kapitalizmde sınai kâr, ticari kâr, faiz ve rant (kira gelirleri) emeğin sömürüsüyle elde edilen artı-değerin farklı biçimleridir. Sorun ‘paradan para kazanma’nın kötülüğü ise, gerçek şu ki, kapitalist toplumda emekçiler dışında herkes ‘paradan para kazanır.’ Dolayısıyla faiz ne kadar haramsa, her türlü sermaye kazancı da o kadar haram olmalıdır. Fabrikatör olmaktan ya da ticaretle uğraşmaktan tutun da, miras parası yemek, sermaye payı diye kâr payı almak veya hisse senedi almaya kadar birçok şeyin bu kapsama girmesi gerekir. Oysa bunlara karşı çıkmak kapitalizme karşı çıkmak demektir ve İslamcıların yapmadığı şey de budur.[*]

“Kardeşlik” yalanı

“Tüm Müslüman âlemi” kapsamına sokulan patronlar ve işçiler “din kardeşliği” temelinde sanki aynı kefedeymiş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Sınıfsal farklılıkların alabildiğine derinleştiği, çelişkilerin ayyuka çıktığı bir dönemde çıkartılan bu “yeni sistemler”, İslamcı burjuvazinin, sömürücü bir egemen sınıf olduğu gerçekliğini gizlemek, bilinçleri bulandırmak ve bu sömürüyü meşrulaştırmak için başvurduğu bir demagojiden başka bir anlam ifade etmez.

İşçi sınıfının katmerlenerek sömürülmesi üzerinden sahip olunan mülklerin güvencesine dayanan sigortacılık sisteminin ya da bankacılığın faizli olmasına karşı çıkılmasından önce, işçi sınıfını açlığa, yoksulluğa iten kapitalist sömürüye karşı çıkılmalıdır. Karşı çıkmak bir yana, büyüyen çelişkilerin üstünü örtmek etmek için işe koyulanlar da kapitalist efendilerin ta kendisidir! Yeni demagojik söylemlerle, çarpıtmalarla sistemlerine zeval gelmemesi için çalışıp duran egemen sınıfın bu son “hayrı” da yalanlarının sadece bir yenisidir.

İşçilerin sömürülmesi üzerinde yükselen şatafatlı yaşamlarına gölge düşmesinden ölesiye korkan bu İslamcı burjuva kesimler, “din kardeşlerine” kölelik koşullarını dayatmakta bir beis görmüyorlar. Çünkü hangi kimliği üstlenirlerse üstlensinler temelde var olan emek-sermaye çelişkisidir ve İslamcı kimlikleri burada fark yaratmaz. Ancak bu kimlikler bilinç çarpıtması yaratmak için oldukça kullanışlıdır! İşçilere her fırsatta şükretmeleri gerektiği söylenirken, diğer yanda saray gibi evlere, lüks otomobillere, özel uçaklarla hac ya da umre ziyaretlerine, milyon dolarların harcandığı gösterişli düğünlere gelince işler değişir! Söyledikleri bir anda kendileri için uçup gider, dünya nimetlerini silip süpürürlerken uydurdukları aza kanaat felsefesiyle yaşamazlar! Emekçilerin sorunlarına kader deyip geçmeleri istenirken, kendilerinin sermayesi tehlikeye girdiğinde kaderdendir deyip geçmez, vardır her işte bir hayır demezler.

Emekçilerin dini duyguları suiistimal edilerek yürütülen yalan kampanyaları, somut hayatta emekçilerin yaşamlarının gün be gün daha da kötüye gittiği gerçekliğini değiştirmiyor. Bu çarpıtmalarla, ekonomik ve demokratik anlamda hızla geriye giden işçiler, sorunlarının kaynağına yönelerek mücadele etmekten uzaklaştırılmaya çalışılıyor. İşçilerin algısında, patronunun onu sömürerek büyüyen bir parazit olduğunu düşünmesinden çok Müslüman olduğu vurgusu pekiştirilmeye çalışılıyor. Bunu, işçi bültenleriyle vardiya çıkışlarına giden mücadeleci işçilerin aktardığı anekdotlardan bazılarını paylaşarak somutlamak yerinde olacaktır. Mücadeleye çağıran bildirileri uzatan işçiler, “bizim patron dini bütün adamdır, kul hakkı yemez”, “işverenimiz Müslüman adam, işçilerinin hakkını veriyor, siz bunları hakkını alamayan işçilere götürün” gibi cevaplar alabiliyor. İşte tam da bu cümleler burjuvazinin çarpıtmalarının, yalanlarının işçilerde nasıl karşılık bulduğunu anlatıyor.

Altını tekrar kalınca çizmek gerek: İşçi sınıfı ile İslamcı ya da hangi kimliği üstlerinse üstlensin kapitalist egemenler hiçbir ortak paydada buluşamaz. Dini alet ederek saldırılarını meşru kılmaya çalışan burjuvazinin işçi sınıfıyla iddia ettiği tüm ortak noktalar sahtedir, yalandır! Artı-değer sömürüsünün kaynağı olan kapitalist sistem ortadan kaldırılıp sınıflar yok olmadıkça, “tüm insanlığın kardeşliği” egemen sınıfın sahtekârlığından öteye geçmeyecektir.



[*] Kerem Dağlı, İslam ve Kapitalizm, MT