Navigation

Kinimiz Patronlara

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

İstanbul deyince aklıma martı gelir

Yarısı gümüş, yarısı köpük

Yarısı balık, yarısı kuş

İstanbul deyince aklıma bir masal gelir

Bir varmış, bir yokmuş

(Bedri Rahmi Eyüboğlu)

İstanbul denince aklıma, sabahları boğazdan yavaş yavaş dağılan sisi, vapur sesleri, martılar bir de simit gelir. Ama 6-7 Eylül olunca tarih, İstiklal Caddesindeki dehşet gelir aklıma. 6 Eylül 1955 Salı günü öğle saatlerinde bir haber geliyor: “Selanik’te Atamızın evi bombalandı!” Dönemin İstanbul Ekspres gazetesi ek baskı yapıyor bu habere. Büyük bir uğraş içine giriyor devlet büyükleri; radyolarda anonslar geçiliyor ve büyük bir kışkırtma oluyor. El birliğiyle ateşleniyor fitili milliyetçiliğin. Galeyana gelen kalabalık, Rumların en çok yaşadığı bölgelere doğru harekete geçiyor. Beyoğlu, Kadıköy, Eminönü gibi semtlere akın eden milliyetçilikle kışkırtılmış öfkeli halk kiliselere saldırıyor, Rum halka zarar veriyor. Bu zararın bilançosu ise insanların ölümüne, kadınların tecavüze uğramasına ve yüzlerce insanın yaralanmasına neden oluyor. Beyoğlu’nda ise dükkânlara, mağazalara yağmalar başlıyor. Ellerinde İstanbul Ekspres gazetesi, demir sopalar, taşlarla camı çerçeveyi indiriyorlar ve hep birlikte bağırıyorlar “Kıbrıs Türktür Türk kalacak”.

Türkiye’nin her yerinde duyuluyor bu azgın saldırı, radyolar ve gazetelerden. Bunun yanı sıra bu olay sadece İstanbul’u yakıp kavurmamış, ateş İskenderun’a da düşmüş. Bizim oturduğumuz evin birinci katında oturan Jorjet teyze o yıllarda 8-9 yaşlarında bir kız çocuğuymuş. Evleri portakal bahçesinin içerisinde küçük bir evmiş. Ailesi geçimini narenciye ile sağlıyormuş. O gün, 6 Eylülde İstanbul’da olan olayları radyoda dinlediklerinde ailesinin ne kadar korktuğunu, üzüldüğünü anlattı. Bir gün sonra evlerinin yakınında bir kiliseyi kundaklamaya gelmişler. İbadethanelerinin yandığı haberiyle artık can güvenliklerinin olmadığını anlayarak yaşadıkları evi, geçim kaynağı olan portakal ağaçları ile birlikte terk etmek zorunda kalmışlar. Maddi durumları da elverişli olmadığı için ülke dışına çıkamamış, Mersin’de tanıdıklarının yanına, Suntuıras diye bir Rum köyüne sığınmışlar. O yıllarda neler yaşadığını anlatmadı ama nasıl zorluklar ve acılar çektiğini tahmin edebiliyorum. Biz yıllardan beridir Rum, Ermeni, Türk, Kürt bu topraklarda yaşıyoruz. Hepimiz birbirimizle akrabayız, komşuyuz. Birbirimiz olmadan bir anlamımız olmaz bu topraklarda. Kinimiz bu toprakların emekçileri olarak birbirimize değil, bize bu yaşamı zehir eden egemenlere ve patronlara olmalı.