Navigation

Kapitalizmin Kutsadığı “Bireysel” Özgürlük

Kapitalizm ortaya çıktığı günden bu yana insanlığa büyük acılar çektirmiştir. Sömürü, ekonomik yıkım, savaş, yoksulluk, işsizlik, etnik ve dinsel ayrımcılık, toplumsal yozlaşma, cinsel istismar, ruhsal-manevi çöküntü gibi saymakla bitmeyecek sorunlar… Sömürücüler, biz gençlere bütün bu sorunlardan kurtulmanın yegâne yolunun bireysel özgürlüklerden geçtiğini söylemektedirler. Peki, kapitalistlerin iddia ettiği gibi bizler için “bireysel kurtuluş” mümkün müdür? Yoksa bireysel kurtuluş denilen aslında bir nevi yok oluş mudur?

Burjuva ideologların “bireysel özgürlük” söylemini yaygın biçimde propaganda etmelerinden bu yana, yalnızlık duygusunun, kaygının, korkunun ve depresyonun toplumda giderek daha fazla yaygınlaştığı görülüyor. Tek tek bireyler daha iyi maddi koşullara ulaşmak uğruna pek çok olumlu toplumsal değeri feda etmeye zorlanıyor. Mesela merkeze koyduğumuz “kendimiz” ötekini, kendi hırsları, tutkuları, istekleri uğruna görmezden gelebiliyor. Kapitalizmin dayattığı ve kurtuluş olarak parlattığı bireycilik, “biz” duygusunu inanılmaz bir hızla eritiyor. Oysa bireycilik, kolektif bilince giden yola vurulmuş en güçlü prangalardan birisidir. Toplumu bu prangadan kurtaracak yegâne anahtar ise işçi sınıfının kapitalizme karşı vereceği örgütlü mücadelenin ta kendisidir.

Bu sistemde her geçen gün daha fazla sayıda insan yalnızlar ordusuna dâhil ediliyor. Tüm sorunlarıyla tek başına baş etmek zorunda kalan “bireyler”, sınıfsal bir bilince, örgütlülüğe ulaşamadığında derin ruhsal bunalımlara sürükleniyor. “Modern Zamanlar” filminde olduğu gibi, bizler sistemin mükemmel işlemesi için makinenin bir parçası olarak görülüyoruz, makineleşiyoruz. Ve bu mekanizma içerisinde özgür olduğumuzu düşünmemiz isteniyor bizden. Sistem bizi küçük ücret ve makam farkları ile yönlendiriyor. Bütün bu durumun içerisinde hareket edecek alan bulamayan “genç, özgür insanlar” kolektif değerlerden hızla uzaklaşıyor. Kapitalistler de bu sorunun ciddiyetinin farkına varmış olacaklar ki, geçtiğimiz yıllarda İngiltere’de “Yalnızlık Bakanlığı” kurma çalışmalarından söz etmişlerdi. Oysa sorunun doğrudan yaratıcısı olan kapitalist düzendir. Onlar bu uygulamayla ikiyüzlülüklerini bir kez daha gözler önüne sermişlerdir. Sorunların kaynağında kapitalizmin kendisi yer aldığına göre, örgütlü mücadele bilincinin ve sınıfsal kavrayışın ne denli önemli olduğu açıktır. Bir romanında bireyciliği ve bireysel özgürlük anlayışını eleştirirken Dostoyevski şöyle diyordu: “Birimiz diğerinden sorumluyuz. Kimseciklerin olmadığı bu dünyada benim özgürlüğümün anlamı nedir? Benim anlamım nedir?”

Kapitalizm tüm küreye yayılırken, insanlar arasındaki kimi olumlu değer yargılarının, dayanışma ve paylaşma duygularının yok edilmesinin de zeminini hazırladı. İnsanı kendisine ve topluma yabancılaştıran, gelecek beklentisini yok eden bu sistem, insani ilişkileri ticari ilişkilere göre şekillendiren bir toplum yarattı. Günlük yaşamın her alanını sarmalayan kapitalist üretim ilişkileri, emekçi sınıfların geçmişteki mücadele deneyimlerinden yoksun yetişen genç nesillerini sürekli ideolojik bombardımana tabi tutuyor. Sorgulamaktan aciz, kendisinden yapılmasını isteneni hiç sorgusuz yapan, hakları uğruna mücadele etmeyen, örgütlenmekten korkan, sinik, itaatkâr ücretli kölelere dönüştürüyor. Toplumsal sorunlara duyarsız, bencil bir gençlik yaratılmak isteniyor.

İçinde yaşadığımız kapitalizm bataklığını kurutmadan bu sorunların çözümü mümkün değildir. İşsizlik, açlık, yoksulluk, sefalet ve bunalıma yol açan toplumsal koşulları yok etmeden insanlık için kurtuluş gelmeyecektir. Aklımızı ve insanlığımızı korumanın tek yolu, toplumu hasta eden, insanları bunalımlı ruh haline sürükleyen kapitalizme karşı örgütlü mücadeleden geçmektedir.