Navigation

Diziler ve Emekçi Kadınlar

Geçtiğimiz yıllarda televizyonda bir dizi yayınlanmıştı. Komedi filmi diye çekilmiş bu dizide evli bir çift vardı. Kadın dayak yemediği gün mutlu oluyordu ve sanki o gün bayrammış gibi davranıyordu. Bazı bölümlerinde kadının ağzından kocasından yediği dayağın ne kadar haklı gerekçeleri olduğunu duyuyorduk. Mesela şöyle diyordu: “Adam da haklı, yemeği pekiyi pişirmedim galiba”, “Burnumu kıracağına kalbimi kır daha iyi”, “Dayak yedim sayılmaz alt tarafı bir yumrukçuk, hem bu sefer hak ettim galiba. Çay demleyeceğime portakal sıkaydım bunların hiçbiri başıma gelmeyecekti” diyordu. Bu kadıncağız kocasından dayak yememek için süslenmesi ve ona daha güzel görünmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu gibi konuşmalar, yüzü gözü morarmış kadınlar son derece normalmiş gibi gösteriliyor hatta güldürü malzemesi yapılıyordu. Böyle sahnelerle kadına yönelik şiddet normal hale getiriliyordu. Hadi bu film birkaç yıl önce yayınlanmıştı, peki, şimdilerde durum değişti mi? Tersine, yıllar geçtikçe durum daha da ağırlaşıyor. Egemenlerin kadınlara yönelik kullandığı dil gitgide daha aşağılayıcı bir hal alıyor. AKP iktidarı döneminde bunun nice örnekleri sergilendi. “Kadınla erkek eşit olamaz; fıtrata aykırı”, “kahkaha atan kadın iffetsizdir”, “hamile kadın sokakta dolaşamaz”, “kadınlar için tek kariyer annelik”, “Türk kadını evinin süsüdür”…

İktidar sahiplerinin toplumu boyunduruk altına aldığı olağanüstü koşullarda kadın düşmanı zihniyet sokakta, evde, işyerinde ve dizilerde gün be gün daha da güçlendiriliyor. Dizi sektörü, işçi ve emekçilerin mahkûm edildiği sefalet derinleştikçe artan sevgisizliğin, değersizliğin, şiddetin kullanıldığı ve bunun üzerinden büyük kârlar elde edildiği bir alan haline gelmiş durumda. Dizilerin senaryoları insanların dürtü ve zaaflarına hitap edecek şekilde hazırlanıp sunuluyor. Kadına yönelik düşmanca tutumları daha fazla körükleyen, meşrulaştıran ve hatta teşvik eden filmler insanları etkisi altına alıyor. Şiddet ve işkence sahneleri, hem özendirici olması bakımından hem de şiddete maruz kalan kişilere karşı duyarsızlaşma yaratması bakımından önemli işlev görüyor. Her kanalda haftanın yedi günü yayınlanan onlarca dizi var. Pıtrak gibi artan dizilerin pek çoğunda erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünü normalleştiren görüntüler ve temalar var. Çoğu bol silahlı, bol erkekli bu filmlerde erkeğin egemenliği sarsıldığında ilk işi kadına şiddet uygulamak oluyor. Dizilerde öyle sahneler sergileniyor ki değme işkence yöntemlerine taş çıkartıyorlar. Kafasını suya sokup boğmaya çalışmaktan kemerle dövmeye, kafasını duvardan duvara vurup boğazını sıkarak boğmaya çalışmaya kadar daha pek çok şiddet-işkence sahnesi var. Kadını aşağılayıcı, küçük düşürücü konuşmalardan bahsetmeye bile gerek yok.

Emekçiler mutlu olmak, sıkıntılarını unutmak, eğlenmek istediklerinde de çoğu kez televizyona, dizilere sığınıyorlar. Çünkü başka türlü faaliyetlere ne zaman ne para ne olanak bulabiliyorlar. Emekçi kadınlar, çocuklarından, evdeki işlerden, hayatın omuzlarımıza yıktığı yüklerden bir süreliğine sıyrılıp televizyonun içindeki görüntülerde kaybolduklarında, kendilerini “iyi” hissettiklerini düşünüyorlar. Emekçi kadınlara hitap eden dizilerde çoğu kez kahramanlar patronlar oluyor ve onlar o kadar “masum” ve “iyi yürekli” insanlar ki asla kötülük yapmıyorlar! Çoğu örnekte yoksul kız, zengin ve yakışıklı patronuna âşık oluyor. Bu yoksul kızlarımızın hayatı zengin patronları sayesinde değişiyor. Zengin, patron, erkek sevgili karşısında mahcup, kırılgan, masum ve güzel kahramanımızın ayakları yerden kesiliyor. Ve elbette her zaman “mutlu sona” ulaşılıyor. “Zengin bir koca bulup sınıf atlayabilir, hayal ettiğiniz dünyada yaşayabilirsiniz” deniyor. Bu yalanlar kadın seyirciye romantizm diye sunuluyor. Kendi ayakları üstünde durabilen, çalışan, haklarını bilen, kendisi gibi yoksul emekçi kadınlarla dayanışma içinde olan, erkek egemen sisteme karşı çıkan bir kadın karakter yerine, zenginlere özenen ve kolay yoldan zengin olmaya bakan karakterler öne çıkarılıyor. Bu dizi konularını ısıtıp ısıtıp öne sürmelerinin egemenler açısından bir karşılığı var. Onlar daha iyi bir yaşam sürmek, sevmek, sevilmek ihtiyacı gibi insani duyguları sömürerek gerçekleri karartıyorlar. Gerçek mutluluğun yerine sahte ve geçici tatminleri koyuyorlar. Gerçek hayattaki derin eşitsizlikler, çelişkiler yüzünden mutsuz olan insanlara sahte çözümler gösteriyorlar, prens-prenses masalları anlatıyorlar. Dizilerde muktedirler, sömürücüler, yoksulları zerre kadar umursamayanlar iyi ve özenilesi gösteriliyor. İzleyici de bu karakterlerle özdeşlik kuruyor ve kendi hayatından uzaklaşıyor.

Peki gerçek hayatta neler cereyan ediyor? Geçtiğimiz yıl Şule Çet adında gencecik bir kızımız Çankaya’da bir plazanın yirminci katından atılarak katledildi. Medya olayın haberini Şule’yi karalayan adi bir dille verdi. Olayın detayları açığa çıktıkça anlaşıldı ki kadın cinayetine kurban giden emekçi kadınlarımızdan biriydi Şule. Hem üniversitede okuyor hem de masraflarını karşılamak, ailesine yük olmamak için çalışıyordu. Eğitim masraflarını kendisi karşılamak istemişti. Daha önce çalıştığı işyerinin kapatılması nedeniyle işsiz kalmıştı. Eski patronu Şule’ye onu yeni açacakları işyerinde çalıştıracağını söylüyordu. “Üzülme, işsiz kalmazsın” diyordu. Onu iş görüşmesine çağıran patron ve arkadaşları Şule’yi vahşice katlettiler. Okul masraflarını karşılamak için çalışmak isteyen gencecik bir kadın olan Şule Çet’in tecavüze uğraması ve buna direnince katledilmesi dizilerle gerçek hayatın ne kadar farklı olduğunu ortaya koyan acı bir örnektir.

Gerçek hayatta emekçi kadınların eşlerinden, sevgililerinden, abilerinden, babalarından şiddet görmesini engellemek üzere hiçbir şey yapılmıyor. Tam tersine egemenler, toplumda erkek egemenliğini kışkırtacak politikalar güdüyorlar. Şiddeti emekçi kadının bireysel sorunu olarak gösteriyorlar. Şiddetten korunması için kadının “mazbut” davranması gerektiğini söyleyerek şiddet uygulayanı değil mağduru suçluyorlar. Dizilerde de bu zihniyeti güçlendirecek mesajları kesintisiz veriyorlar. Bu dizilerde kadın kahramanlar onlara çizilen sınırların dışına çıktıklarında bunun bedelini ödüyorlar. Her zaman pasif, erkekler tarafından korunması gereken, tek başlarına varlık gösteremeyen, yanında daima güçlü bir erkeğe ihtiyaç duyan insanlar olarak gösteriliyorlar. Sözde kadına şiddete duyarlı davrandığını iddia eden bir dizide bile kadına şiddet uygulayan bir erkeğin karşısına kadını “kurtaran” başka bir erkek konuluyor, kadın kendini koruyamıyor, onu yine başka bir erkek koruyor. Her zaman olduğu gibi bir “kahramana” başvuruluyor. Kadının bir bekçiye ihtiyacı varmış gibi bir algı oluşturuluyor. Bu “bekçi” kadını korumak ve kontrol altında tutmakla sorumluymuş gibi davranılıyor. Şiddete boyun eğmeyen, ayakları üstünde durabilen, mücadele eden kadın değil, bir erkeğe sırtını yaslayan kadın makbul gösteriliyor.

Egemenlerin bizlere sunduğu yapay çözümlerin kurtuluş olmadığı ortadadır. Bu yüzden önce kendi sınıfımızın insanlarına güven duymalıyız. Dayanışmayı, paylaşmayı ve bir arada durabilmeyi başarmalıyız. İşçi sınıfının kadınları olarak, bize dayatılan değerlere değil, kendi sınıfımızın değerlerine sahip çıkmalıyız. O zaman gücün ellerimizde olduğunu göreceğiz.