Navigation

“Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” ve “Dönüş Yolu”nda Anlatılanların Güncelliği

Emperyalist savaşlar, savaşın yıkıcılığı, insanın insana yabancılaştığı, müthiş travmaların yaşandığı tarihsel kesitler… Kapitalizmin insanlığa çektirdiği acılardan bir kesit… Yazar Erich Maria Remarque, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşındaki bir grup askerin hikâyesini 19 yaşındaki iki gencin, Paul ve Ernest’in gözleriyle anlatıyor “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” ve onun devamı niteliğinde olan “Dönüş Yolu” romanlarında.

Emperyalist savaşlar, savaşın yıkıcılığı, insanın insana yabancılaştığı, müthiş travmaların yaşandığı tarihsel kesitler… Kapitalizmin insanlığa çektirdiği acılardan bir kesit… Yazar Erich Maria Remarque, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşındaki bir grup askerin hikâyesini 19 yaşındaki iki gencin, Paul ve Ernest’in gözleriyle anlatıyor “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” ve onun devamı niteliğinde olan “Dönüş Yolu” romanlarında.

Remarque, “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” romanı için verdiği bir röportajda bu eserin, bir panorama olmadığını, çağın bir belgesi olduğunu söylüyor. Yani yaşanılanların, hissedilenlerin, yıkımların, çağın gerçeklerinin belgesidir bu kitap. Remarque, savaştan on yıl sonra yazdığı “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” romanının birer kopyasını, 50’ye yakın yayınevine gönderir. Ama romanı hiç kimse basmak istemez. Yayınevleri savaşın gerilerde kaldığını ve anlatılanların kimseyi etkilemeyeceğini düşünür. Fakat kitaba gösterilen ilgi bunun yanlışlığını ortaya koyar. Gelen tepkilerle binlerce insan, anlatılanların tam da yaşadıklarının birer yansıması olduğunu ifade eder ve aslında “anlatılan senin hikâyendir” gerçeğini ortaya koyar.

“Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”ta Remarque, emperyalist savaşın insanlığa çektirdiklerini, savaşın yıkıcılığını, tüm vahşetini bizlere cephedeki bir grup askerin gözüyle aktarmaya çalışıyor. Bu kitabın devamı niteliğinde olan Dönüş Yolu’nda ise savaş bittikten sonra cepheden dönen askerlerin halet-i ruhiyesi üzerinde duruyor. Geri dönen askerlerin, kaybettikleri arkadaşlarını, cephede öldürdükleri Fransızları düşünerek, “kimin için ve ne uğruna savaştık?” gibi soruları sormaya başlamaları, boşluğa düşmeleri, hayatlarını nasıl sürdürecekleri konusunda çelişkiler yaşamaları, olup bitenleri anlamaya çalışmaları üzerinden ilerlemektedir roman.

Savaştan önce bir grup lise öğrencisinin dönemin egemen havasından nasıl etkilendiğine, neleri kendilerine değer olarak aldıklarına şahit oluyoruz. Bu gençler, kendilerini milliyetçi duygularla besleyenlerin, vatan-millet edebiyatı yapanların savaşla olan yakınlıklarının “tren istasyonlarına kadar” olduğunu çok sonradan anlayacaklardı.

Cephede Fransız askerlerle savaşan Alman askerler, daha okul sıralarındayken onları savaşa gönderenlerin söylediklerini hatırlayarak içinde oldukları durumu anlamaya çalışacaklardı. Kropp adlı bir asker ona anlatılanların ne kadar da temelsiz ve anlamsız olduğunu, herkesin aynı yalanlarla beslendiğini kafasında oluşan soru işaretleriyle şöyle dile getirecekti: “Bizler vatanımızı savunmak için burada bulunuyoruz. Ama Fransızlar yine vatanlarını savunmak için buradalar. Şu halde haklı olan hangi taraf?” Bir başka asker olan Albert ise şöyle sorar: “Ama profesörlerimiz, rahiplerimiz ve gazetecilerimiz sadece bizim haklı olduğumuzu söylüyorlar. İnşallah öyledir. Şu var ki, Fransız profesörleri, papazları ve gazetecileri de sadece kendilerinin haklı olduğunu iddia ediyorlar. Şu halde doğrusu ne?” Bu sorular günümüzde de geçerliliğini koruyan, devletlerin kullanmaktan vazgeçmediği yalanlara işaret ediyor.

Devam eden savaşın işçi sınıfının çıkarına olmadığı, emperyalistlerin çıkarları için emekçilerin birbirlerini boğazladığı birçok konuşmada dile getirilecekti kimi askerler tarafından. Bu savaşa onlar karar vermemiş, herhangi birisine bir şey sorulmamıştı karar alınırken. Ve onlar kendilerine şöyle diyecekti: “Almanya’nın savaşa katılmasında biz ne kadar etkili olduysak, karşı cephede Fransızların çoğu da aynı durumda.” Zaman zaman işçi sınıfını birbirine kırdıranların hükümetler olduğunu düşüneceklerdi. Fakat buna rağmen ne yapacaklarını, yönlerini nereye döneceklerini bilemeyen emekçiler birbirini boğazlamaya devam edeceklerdi. Cephede çarpıştığı “düşman” askerin yine onun gibi bir ailesinin olduğunu, belki çocuklarının olduğunu ancak askerleri yakından gördüklerinde anlayabileceklerdi. Tüm dünyanın emekçilerinin birbirine benzediğini, çıkarlarının birbirlerini boğazlamaktan değil aksine omuz omuza vermekten geçtiğini büyük acılarla kavrayabileceklerdi. Ernest, öldürdüğü bir Fransız askeri için, “bağışla beni arkadaş!” diyor ve içindeki müthiş öfke ve pişmanlık şu cümlelerle dökülüyordu ağzından: “Bizler hep geç fark ederiz. Sizlerin de tıpkı bizler gibi zavallı yaratıklar olduğunuzu, sizin analarınızın da tıpkı bizim analarımız gibi korku içinde titreştiklerini. Sen benim düşmanım olabilir misin hiç? Şu silahlarla üniformaları fırlatıp attık mı kardeş olabilirdik.”

Savaş milyonlarca insanın ölmesine, sakat kalmasına neden oldu. Kalanlar ise yoksulluk ve sefalet içinde hayatta kalma mücadelesi verdi. Cepheden dönebilenler, savaşın yıkıcılığını, ne için savaştıklarını, nasıl aldatıldıklarını egemenlerin mevcut durumunu gördüklerinde anlayabilecek ve “aldatıldık” diyeceklerdi. Savaştan sağ kurtulanlar, bu kez de şehirde açlıkla boğuşacaklardı. Buna karşı seslerini çıkaranların birçoğu ise yine o savundukları “kutsal” vatanın, o “kutsal” düzen koruyucuların, o “kutsal” kurşunlarıyla can verdiler.

Savaştan sonra şehre dönmüş olan ve sefalet içinde hayata tutunmaya çalışan Ludwig “aldatıldık” diyor ve egemenlerin her daim başvurdukları yalanları bir bir sıralıyordu: “Bizlere vatandan söz açtılar ama düşündükleri gözü doymaz bir sanayinin işgal planlarıydı. Bizler kendimize karşı savaştık hiç farkında olmadan. İsabet ettirdiğimiz her kurşun içimizden birine rastladı. Biz onların süslü sözlerine kapıldık ve onlara karşı savaşacak yerde onlar için dövüştük.”

Korkunç bir yıkım ve travmadan sonra kitleler, emperyalist savaşların kimlerin çıkarları için olduğunu, kendi sınıf çıkarlarını, bu çıkarları nasıl savunmaları gerektiğini büyük yıkımlar pahasına öğrenebiliyor. Nitekim 1917’de savaşın sonunu getiren, bu acı dersi alan Rusya işçi sınıfının gerçekleştirdiği Ekim Devrimi olmuştu. Almanya’da yine Spartakistlerin öncülüğünde büyük yıkımdan sonra sokaklara dökülen halk, çıkarının egemenleri ve burjuvaziyi def etmekten geçtiğini görmüş, belli ilerlemeler kaydetmişti. Bugün farklı biçimlerle de olsa bir dünya savaşı daha yaşanıyor. Emekçiler ölüyor, sakat kalıyor, yerlerinden yurtlarından ediliyorlar. Kapitalizm cephesinde değişen bir şey yok yani! Kapitalizm yol açtığı büyük yıkımlarla, acılarla onu yıkma görevimizi tekrar tekrar hatırlatmaya devam ediyor.