Syriza’ya Bağlanan Boş Umutlar


Kapitalizmin tarihsel krizinin hüküm sürdüğü mevcut konjonktürde, krizin en çok ezdiği ülkelerden birinde, düzen içi sol bir partinin hükümet kurmasından zafer sarhoşluğuna kapılanları büyük bir hüsran beklemektedir. Bu gelişme, proleter devrimcilerin işini kolaylaştırmak şöyle dursun, onların görevlerini çok daha acil, yakıcı ve hayati hale getiriyor.



Beş yıldır derin bir ekonomik ve siyasi kriz içinde olan Yunanistan’da 2014 sonunda yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin üçüncü turunda da sonuç alınamaması üzerine, parlamentonun feshedilip yeniden seçim yapılması zorunluluğu ortaya çıkmıştı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerini bloke ederek erken genel seçimi zorunlu kılma taktiğini izleyen Syriza, 25 Ocakta gerçekleştirilen erken genel seçimlerden birinci parti olarak çıktı.

Syriza %36,3 oy oranıyla 149 milletvekili çıkararak önemli bir seçim başarısı elde etti. Hükümeti kaybeden Yeni Demokrasi Partisi %27,8 oranıyla ikinci olurken, onun koalisyon ortağı durumundaki PASOK %4,7 oy oranıyla silinme noktasına geldi. Diğer taraftan son dönemde yediği darbeler nedeniyle önü şimdilik kapalı tutulan faşist Altın Şafak Partisinin aldığı %6,3’lük oy oranı, faşist tabanını arkasında tutabildiğini gösterdi. Stalinist çizgideki Yunanistan Komünist Partisi (KKE) ise aldığı yüzde 5,5 oyla son yıllarda bir ara yüzde 10’lara yaklaşan başarısının bir hayli uzağına düştü. Tek başına hükümet kurabilmek için gerekli 151 milletvekili sayısına ulaşamayan Syriza, sağ burjuva partilerinden Bağımsız Yunanlar Partisi ile birlikte bir koalisyon hükümeti kurdu.

Yunanistan’daki faşist cuntanın 1974’de devrilmesinden sonra kurulan, uçlarında PASOK ve Yeni Demokrasi Partisinin bulunduğu “tahterevalli” sistemi 2012 seçimlerinde ağır bir darbe yemişti. Bu son seçimle birlikte bu sistem artık kesin olarak çökmüştür. Aslında çöken, bu sistemin sözümona soldaki temsilcisi olan PASOK’tur. Birkaç parçaya ayrılarak seçim barajının kıl payı üstünde kalan PASOK siyaset sahnesinden silinmiştir silinmesine ama, temsil ettiği düzen içi sol zihniyet için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. İpliği pazara çıkmış PASOK’un yerini Syriza doldurmuştur. Neo-liberal saldırılar ve burjuvazinin kemer sıkma politikalarıyla nefesi kesilen emekçi kitleler ve son yıllarda dışa da vuran artan tepkileriyle radikalleşmiş gençlik, bir umut olarak Syriza’nın arkasında toplanmıştır.

Syriza kapitalist sistemi tehdit etmiyor

Kapitalist krizin ezdiği kitleler, kendilerine bir alternatif vaat eden Syriza’dan büyük beklentilere sahiptirler. Bu beklentiler bugün Syriza’yı iktidara taşımıştır, ancak aynı zamanda yakın gelecekte Syriza’dan yüz çevrilmesinin de nedeni olacaktır. Çünkü ismindeki Radikal Sol ibaresi dışında Syriza’nın “radikal sol”la bir ilişkisi bulunmamaktadır. Syriza, ilk ortaya çıktığı gün de bugün de, sosyalist çizgide değil, burjuva sol çizgide (sosyal-demokrat) bir parti idi.[*] O günden bugüne bu özelliği her geçen gün daha açık olarak ortaya çıkmaktadır. Oy oranları artıp iktidara yaklaştıkça, gerek yerli ve yabancı burjuvaziye, gerekse de Yunan küçük-burjuva seçmen kitlesine güven mesajları verebilmek için her adımda daha fazla sağa kaymış ve kapitalist düzenin içine daha fazla oturmuştur.

Kitlelerin iktidardaki düzen partilerine duydukları tepkileri kendi arkasına yedekleyebilmek için, başlangıçta solun geleneksel söylemlerini (bu söylemlerin ne denli sosyalist bir çizgide olduğu önemli ve ayrı bir konudur) öne çıkaran Syriza, bugün bu yüklerinden kurtulma yoluna girmiştir. NATO üyeliğini, AB üyeliğini, ortak para birimi olarak euronun kullanımını, IMF programlarını, dış borçları hedef tahtasına oturtarak yola çıkmış, bugün geldiği noktada ise tüm bu başlıklarda “geri adımlar” atmıştır. Son iki yılda ABD ve Avrupa başkentlerinde dolaşıp uluslararası burjuvaziye sadakat yeminleri ederek önünün açılmasını talep eden Çipras’ın gündeminde artık NATO’dan, AB’den veya euro bölgesinden çıkmak, dış borçları reddetmek gibi bir madde yok. Tüm bunlar, yerini, dış borçların koşullarının yeniden düzenlenmesine ve kemer sıkma politikalarının gevşetilmesine bırakmış durumda.

Tam da bu yüzdendir ki, seçim sonuçları Avrupa piyasalarında çok büyük dalgalanmalara yol açmamıştır. 2012 yılındaki gelişmelerle karşılaştırıldığında, Avrupa borsalarının verdiği tepkinin panik havasından uzak olduğunu görüyoruz. Buna rağmen, gerek Yunan gerekse de Avrupa burjuvazisi için Syriza dört elle sarılacak bir ilk tercih değildir. Syriza ile AB arasındaki gerilim, her şeyden önce esas olarak Alman hükümetiyle yaşanmaktadır. Alman burjuvazisi, son krizle birlikte AB üzerindeki hegemonyasını daha da pekiştirmiş ve kendi istediği doğrultudaki ekonomik programları daha zayıf konumdaki AB üyelerine dayatmıştır. Fakat bu sonuca ulaşmasının hiç de kolay olmadığını, Almanya’nın gerek İngiltere gerekse de Fransa’yla yaşadıkları ihtilaflardan hatırlamak mümkün. Kemer sıkma programlarını diğer ülkelere güç belâ kabul ettirebilen Alman burjuvazisi, bu programda bir aksama yaşanmasını, kurduğu istikrar görüntüsünün bozulmasını istemiyor. Bu noktada, euronun itibarının korunması, kredi-borç geri dönüşlerinin istikrarının sağlanması gibi hususlar Alman burjuvazisinin önceliği durumundadır.

Dolayısıyla Syriza’dan burjuva cenahta pek haz edilmemesinin nedeni, onun kapitalist sistemi tehdit etmesi değil, esas olarak Alman hükümetinin ve dolayısıyla büyük ölçüde AB’nin kabul görmüş ekonomik-mali politikalarının değiştirilmesini ya da en azından yumuşatılmasını istemesidir. “Euro bölgesi krizi” olarak anılan krizin başlamasından bu yana ilk kez AB ülkelerinden birinde kemer sıkma politikalarını en azından vaatler programında reddeden bir parti iktidara gelmiş oldu. Başta Almanya olmak üzere AB burjuvazisi, bu gelişmenin yine krizle boğuşan İtalya, İspanya, Portekiz ve hatta Fransa’daki benzer eğilimleri güçlendirmesinden endişe ediyor. Almanya ile Fransa arasındaki “kemer sıkma programı” mı yoksa “büyüme dostu reform programı” mı tartışmasının bitmemiş oluşunu ve Syriza’nın bu tür çatlaklardan yararlanmaya çalıştığını da bu bağlamda not etmekte fayda var.

Burjuvazinin bu endişesi yersiz değil kuşkusuz, zira kapitalizm tüm dünyada tarihsel önemdeki bir kriz döneminden geçiyor ve bu krizden kısa vadede bir çıkış gözükmüyor. Kırılganlığın alabildiğine arttığı, bıçak üstündeki bir dengeyi güç belâ korumaya çalıştığı böylesi bir dönem, burjuvazinin manevra alanının daralması anlamına geliyor.

Ne var ki, bu endişe ve tedirginlikleri abartıp köpürterek, burjuvazinin Syriza’dan alabildiğine korktuğunu öne sürmek, ona boyunu hayli aşan özellikler atfetmek olacaktır. Hele bu abartılı “korku” saptamasını, Syriza’yı sosyalist saflarda ve hatta devrim kampında saymanın kanıtı olarak kullanmanın ciddiye alınabilir bir tarafı yoktur.

Burjuvazi ve düzen içi sol

Burjuvazinin genel olarak sol partilerden haz etmediği bilinen bir gerçek. Tekelci burjuvazi, nalıncı keseri gibi tüm kaynakları kendisine aktaracak, kârlarının daha da artmasını sağlayacak düzenlemeleri savunan sağ partileri her zaman el üstünde tutar. Ne var ki bu gerçeklikten, burjuvazinin düzen içi bir solla uzlaşmayacağı ya da onun önünü bir şekilde açmayacağı sonucu çıkmaz. Tersine, düzen içi sol, en kritik zamanlarda burjuvazinin imdadına yetişerek, kitlelerde beklentiler oluşturup onların öfkesini dindirmenin bir aracı olmuştur. Düzen içi sol, burjuva sol ya da sosyal-demokrasi denilen şey, hiçbir yerde ve hiçbir zaman devrimci atılımların ilk adımı olmamış, tersine, devrimci atılımların önünün kesilerek pörsütülmesinde kullanılan bir emniyet sübabı görevi görmüştür.

Kitle hareketlerinin yükseldiği dönemlerde, burjuvazinin, burjuva sol partilerin ve hatta reformist sosyalist partilerin önünü açması yeni bir olgu değildir. Böylesi durumlarda, burjuvazi, sözkonusu partileri epey bir dövüp yumuşatarak, onun içindeki “aşırılıkları” tırpanlayarak, onları “hayaller âleminden gerçekler dünyasına” davet edip “makul ve gerçekçi” bir çizgiye çekerek alttan alta destekleyebilmektedir. Burjuvazinin, bu tarz siyasi hareketleri kamuoyu önünde açıkça eleştirerek, endişelerden, tedirginliklerden vb. dem vurarak, ezilen emekçi kitlelerin gözünde bu partilere itibar kazandırdığı danışıklı dövüşleri çok gördük. Bunlar kamuoyunu yönlendirmeye dönük algı operasyonlarıdır, gerçek ve somut politikalar ise kapalı kapılar ardında yapılan toplantılarda belirlenmekte ve ortaya konulmaktadır.

Geçmişte yaşanan kriz dönemlerinde bunun nice örneğine şahit olmuşuzdur. Uzak geçmişi bir tarafa bırakalım, Fransa’da devletin başına sözümona “sosyalist” Hollande’ın getirilmesi sırasında koparılan yaygarayı, pompalanan umutları hatırlayalım. Son on yılda, Arjantin’den başlayarak tüm Güney Amerika ülkelerinde kriz sırasında iktidar koltuğuna oturtulan sözümona sol hükümetleri, eski gerillalardan devşirilen bakanları, başbakanları hatırlayalım. Bolivya’da, Venezuela’da “21. yüzyılın sosyalizmi” söylemleriyle iktidara yerleşen Morales’leri Chavez’leri hatırlayalım. Daha da önemlisi, barındırdığı dev potansiyeller, harekete geçirdiği muazzam kitleler, açıkça savunduğu sosyalizm hedeflerine rağmen Brezilya İşçi Partisi’nin (PT) ve onun meşhur lideri Lula’nın serüvenini hatırlayalım.

Brezilya’da askeri diktatörlüğe karşı yıllarca yeraltında illegal bir mücadele yürüten sosyalistlerin, devrimcilerin ve öncü işçilerin temellerini attığı bir parti idi PT. Lula da militan bir işçi kuşağının yine en önde gelen militan önderlerinden biri olarak diktatörlüğün yıkılışının ardından kurulan bu partinin başına geçmişti. 80’lerden 2000’lere uzanan yirmi yıllık bir sosyalizm söyleminden sonra 2002’de Lula devlet başkanı seçildi ve o günden bu yana Brezilya’da iktidar bu partinin elinde. Onun yönetimi altında Brezilya, emperyalist-kapitalist piramidin daha üst basamaklarına hızla tırmanırken, Brezilyalı emekçiler daha da yoksullaştılar. Geçtiğimiz yıl milyonlarca işçi-emekçi bu sözümona sosyalist hükümete karşı ücretlerin yükseltilmesi, eğitim ve sağlık harcamalarının arttırılması için günlerce sokaklardan çekilmediler, polisle çatıştılar ve nice canlar yitirdiler.

Reformizmin sınıf hareketine ne denli ağır bir faturaya mal olduğunu tartışırken, Şili’de 1973’de reformist-sosyalist Allende hükümetinin tepesine inen faşizm balyozunu da asla akıldan çıkarmamak gerekir. Zira, derin kriz anlarında hükümet koltuğuna oturup da hızlı, cesur ve kararlı devrimci adımları atmaktan çekinmenin nasıl faşizme kapı açtığını çok acı bir şekilde kanıtlamıştır bu deneyim. Syriza’nın kitlelerin sol beklentileriyle oynadığı bugünlerde Şili deneyimini döne döne incelemekte fayda vardır.

Son olarak yine Yunanistan tarihinden bir örnek verelim. 1981 yılında, Papandreu liderliğindeki PASOK, “demokratik sosyalizm” vaatleriyle %48 oy alarak iktidara gelmişti. O tarihlerde ne Yunanistan ne de dünya böylesi derin bir krizin içerisinde olmadığı gibi, SSCB halen “dimdik” ayaktaydı. Tüm koşullar elverişliyken, burjuva sol meşrepli PASOK izlediği çizgiyle emekçi sınıflara ihanet etti ve bugün siyaset sahnesinden silinme noktasına geldi. O günlerde PASOK’un seçim başarısını göklere çıkaran Yunan burjuva medyasının kimi organlarının, bugün aynı manşetlerle Syriza’nın başarısını kutlamaları manidardır. Kendisini işçi sınıfının sosyalist partisi olarak yutturan Lula ve eskinin PASOK’unun icraatları gözlerimizin önünde cereyan ederken, ne işçi sınıfı vurgusu ne de sosyalizm hedefi olan Syriza’ya teveccüh göstermenin kabul edilebilir bir tarafı olabilir mi?

Abartılı beklentiler, yaklaşan hayal kırıklığı ve tehlikeler

Bugün Syriza söz konusu olduğunda solun ağırlıklı bir kesimi, gerçek ve somut siyasal analizlerin yerine duyguları ve heyecanları geçiriyor. Gezi sürecinde de benzer bir duygu ve heyecan fırtınasına kendini kaptıran reformistler, aradan geçen iki yılda yaşananlardan ders çıkarmak yerine aynı argümanlara sarılıyorlar: “Elbette ki SYRIZA kazandı diye yarın dünya toz pembe olacak değil, Yunanistan’a da sosyalizm gelmeyecek. Ellerinde böyle bir sihirli değnek yok. Ama umut var. Bu daha başlangıç. …SYRIZA’nın eleştirilecek yanları yok mu, elbette ki var! Bunlar yeri ve zamanı geldiğinde dile getirilecektir. Ancak bugün mutluluğu paylaşma zamanı. Zira kaç kez desteklediğiniz bir partinin iktidara gelmesine tanık olabilirsiniz ki? Bu zafer tüm ezilenlere, emekçilere ve halklara «Biz de başarabiliriz» umudunu ve güvenini aşıladı. Bundan büyük kazanım mı olur?” (İbrahim Varlı, Birgün, 27/1/2015)

Bu satırlar, sadece yazarının ve dahil olduğu ÖDP çizgisinin değil, Türkiye solundaki hâkim reformist eğilimin yaklaşımını yansıtıyor: Bayram havası ve dizginsiz, ölçüsüz, hayalci bir iyimserlik. Bu tarz yorumlar arasında, “dünya ölçüsünde yankıları olan bir zafer”, “halkın zaferi” gibi ifadeler neredeyse en ihtiyatlı değerlendirmeleri temsil ederken, Syriza’dan “halkın partisi” ya da “devrimci bir halk partisi” şeklinde bahsedenler ya da en azından onun böyle bir parti haline gelmesine bel bağlayanlar çoğunlukta. Düzen içi soldan reformist-sosyalist sola kadar geniş bir yelpaze, Syriza’ya ve onun genç lideri Çipras’a sevgi ve saygılarını iletirken, onu örnek almaktan, Türkiye’nin Syriza’sını yaratmaktan dem vuranların haddi hesabı yok. Ortalık Küba devriminin önderlerinden Che Guevera’ya yapılan Che-pras atıflarından ya da Çipras acaba yeni bir Chavez olur mu sorularından geçilmiyor! Sanki Chavez devrimci bir öndermiş gibi! Öyle gözüküyor ki, kendini sol olarak satan düzen içi siyasetçilerin yukarı kalkan sol yumrukları reformistlerin yüreklerinin yağının erimesine yetiveriyor.

Görünen tablo açıkça şudur: Sosyalizmden, proleter devrimden umudunu yitiren kim varsa, Lula’ların, Chavez’lerin, Morales’lerin, Çipras’ların (ve hatta Hollande’ların, Obama’ların) yaratacağı düzen içi değişim rüzgârlarının kuyruğuna takılmış durumdadırlar. Devrimden umudunu kesip reformistleşenler en küçük bir reform kırıntısını ve hatta reform umudunu bile devrim diye yutturmaktan bıkmıyorlar.

Abartılardan uzak durmaya çalışır gözüken daha ihtiyatlı reformistler de var. Onlar, derinlikli görünen analizlerle bu tarz önderliklerin istemeyerek de olsa sosyalist adımlar atmak zorunda kalabileceğini düşünerek hayal kuruyorlar. Bu hayali kurgular eşliğinde sözkonusu önderliklerin ya devrim ya da düzen tercihiyle karşı karşıya kalacaklarını varsayıyor ve tercihlerini devrimden yana yapmalarını umuyorlar. Tüm bunları yaparken, Çipras gibi düzen içi solcuların da bu tarz analizler yapabildiklerini, kendilerini böyle bir ikileme düşürmeyeceklerini, onların tercihlerini çoktan kapitalist düzenden yana yaptıklarını akıllarına bile getirmek istemiyorlar. Burjuvazinin aklını olduğundan fazla küçümsemenin bedeli, yeni hayal kırıklıkları, moral bozuklukları ve tasfiyecilik olmaktadır.

En acısı ise, her bir örnekte, sanki bu durum ilk kez yaşanıyormuş gibi bir hava yaratılmasıdır. Her seferinde, ama bu kez durum farklı, o partinin şu özgünlükleri var, o ülkenin ya da koşulların şu farklılıkları var vb. söylemler eşliğinde, reformizmin ortak özellikleri örtbas edilmeye çalışılıyor.

Gerçek şu ki, Syriza, umut da değildir, emekçi kitlelerin en acil sorunlarına bir çözüm de sunamaz. O, emekçi kitlelerin umutlarıyla oynamanın, emekçi kitlelere hayaller pompalayıp onları düzene bağlamanın adıdır. Yarınki büyük hayal kırıklıklarının bugünkü sorumlusudur. Ve bu durum, Yunanistan’da çok tehlikeli olabilecek gelişmelere işaret etmektedir. Yunanistan son derece derin bir ekonomik-toplumsal ve siyasal krizle sarsılmaktadır. Böylesi derin kriz anlarında kitlelerin hayalleriyle oynamanın bedeli de çok ağırdır. Geniş kitleler adeta bir yaşam savaşının içerisinde çırpınmakta ve bunun sorumlusu olarak da kapitalist sistemi değil dış güçleri (AB, AB Merkez Bankası, IMF) görmektedirler. Bu yabancı sermaye güçlerine kafa tutacağı iddiasıyla iktidara gelen bir düzen içi sol partinin büyük hayal kırıklıkları yaratması, AB’ye karşı demagojik bir söylem tutturan faşist güçlerin elini güçlendirecektir. Yunanistan’da ayağa kalkan kitleleri reformist hayallerle oyalamanın bedeli olarak faşizm tehlikesine işaret ettiğimiz şu satırlar güncelliğini koruyor:

Burjuvazinin şu ya da bu kesimiyle ittifak arayışlarına bel bağlayarak zaman yitirmek yerine, işçi sınıfının birleşik cephesini oluşturmaya çabalamak hayati önemdedir. … Demokratik ve sosyalist taleplerin geçişsel talepler mantığıyla kaynaştığı devrimci bir eylem programı temelinde, krizin sefalete sürüklediği milyonları tüm ezilen kesimlerle (faşist terörün kurbanı olan göçmenler, etnik ve dini azınlıklar, farklı cinsel tercihleri olanlar vb.) birlikte harekete geçirmek mümkün ve gereklidir. … Yunanistan’da bugün temel sorun, kapitalizmi açıkça hedef tahtasına oturtacak bir proleter devrimci çizgiyi ortaya koymaktır. … sol adına varolan partilerin kitlelere düzen dışı bir çözüm önerisini devrimci bir program temelinde sunmaması, reformist bataklıkta debelenmesi, krizden radikal bir çıkış bekleyen kitleleri faşist demagojiye teslim olmak ya da faşist terör karşısında geri çekilmek zorunda bırakabilir. Sosyalist hareket devrimci bir program temelinde cesur bir ileri adım atmadığı sürece, bu suçun karşılığı, faşistlerin büyümesi olacaktır.” (Oktay Baran, Yunanistan’da Faşist Tehdit Büyüyor, MT, Kasım 2013)

Tüm bunlar temelinde, bazılarını tekrarlamak pahasına da olsa önemli birkaç noktayı sıralayarak bitirelim:

Düzen içi solu temsil eden Syriza’nın, savunduğu program ve yöntemlerle, Yunan emekçilerinin ve gençliğinin beklentilerini karşılaması mümkün değildir. Vaatleriyle kapitalizmin gerçekliği arasında sıkışacak olan Syriza’nın, Yunan burjuvazisinin ve emperyalist burjuvazinin dikte ettiği yönde davranacağını öngörmek için kahin olmak gerekmiyor.

Yunanistan’daki siyasi kriz bu seçimlerle bir ölçüde yumuşamak şöyle dursun, potansiyel olarak daha da patlamalı bir hale gelmiştir. Büyük umutlarla pompalanan hayalleri hızla yıkıldığında, kitleler eğer geri çekilmezlerse, devrim ile karşı-devrim saflarında kutuplaşacaklardır. Bu kutuplaşmanın karşı-devrim saflarına önderlik edecek tarafları (Altın Şafak vb.) örgütlü olarak siyaset sahnesindedir, ancak devrim saflarına önderlik edebilecek kabiliyette olduğunu ispatlamış bir siyasi özne henüz ortada yoktur.

İzlediği sekter ve reformist politikalarla, Yunanistan Komünist Partisi (KKE) de böylesi bir özne olmaya aday değildir. Olası bir faşist tırmanış karşısında KKE, tıpkı geçmişte olduğu gibi, işçi sınıfının en ileri kesimlerini düzen sınırları içerisinde tutmanın ve anti-faşist mücadele adına burjuva parlamenter sistemi ihya edecek bir araç olmanın ötesine geçmeyecektir.

Devrimden ve sosyalizmden umudunu kesip Leninist parti anlayışını demode bulanlar, Syriza, Podemos, Rifondazione gibi oluşumları örnek göstererek “solun koşulsuz birliği” söylemine sarılıyorlar. Bu söylemler, işçi hareketinin devrimci temellerde ilerlemesine katkıda bulunmadığı gibi, öncü işçilerin ve devrimci duygularla dolu gençlerin kafasını bulandırdıkları ölçüde, devrimci temellerde yeniden toparlanmanın önünde engel teşkil ediyor.

Kapitalizmin tarihsel krizinin hüküm sürdüğü mevcut konjonktürde, krizin en çok ezdiği ülkelerden birinde, düzen içi sol bir partinin hükümet kurmasından zafer sarhoşluğuna kapılanları büyük bir hüsran beklemektedir. Bu gelişme, proleter devrimcilerin işini kolaylaştırmak şöyle dursun, onların görevlerini çok daha acil, yakıcı ve hayati hale getiriyor.



[*] Syriza hakkındaki önceki değerlendirmelerimiz için bak: İlkay Meriç, Yunanistan’da Reformizm Tuzağı, MT, Haziran 2012; İlkay Meriç, Yunan İşçi Sınıfı Reformizmin Kıskacında, MT, Mart 2012; Oktay Baran, Yunanistan’da Faşist Tehdit Büyüyor, MT, Kasım 2013.