Son yıllarda bilgisayar, iletişim ve internet teknolojilerinin insanların çalışma, iletişim kurma, hizmetlere erişme, boş zamanlarını geçirme biçimlerini, tüketim alışkanlıklarını vs. nasıl dönüştürdüğü, zihinsel, fiziksel ve ruhsal durumlarını nasıl etkilediği üzerine önemli araştırmalar yapılıyor, yoğun tartışmalar yürütülüyor. Özellikle eğitimde dijitalleşmenin, çocuklarda ve gençlerde ekran karşısında geçirilen sürenin uzamasının etkileri üzerine yapılan araştırmaların sonuçları pek çok çarpıcı boyut içeriyor ve burjuvalar bu araştırmalarla yakından ilgileniyor, hatta pek çoğunu kendileri yaptırıyor ya da fonluyorlar. Mesela eski bir öğretmen olan ve öğrenme üzerine çalışan Amerikalı nörobilimci Jared Cooney Horvath, 2026’nın başında Amerikan Senatosu Ticaret, Bilim ve Ulaşım Komitesine konuyla ilgili bir sunum yapmış, bu sunuma medyada geniş yer verilmişti. Horvath’ın yoğun tartışmaları tetikleyen sunumunun can alıcı bölümü şuydu: “Yirminci yüzyılın büyük bölümünde, bilişsel performans nesiller boyunca istikrarlı bir şekilde gelişti; bu gelişme büyük ölçüde örgün eğitime erişimin genişlemesi ve öğretim kalitesinin iyileşmesiyle desteklendi. 2000’li yılların ortalarından itibaren bu eğilim birçok Batı ülkesinde durağanlaştı ve ardından tersine döndü. Çok sayıda gösterge artık okuryazarlık, sayısal beceriler, problem çözme, yaratıcılık ve genel bilişsel performansta ergenler arasında durgunluk veya düşüş olduğunu göstermektedir.” Horvath gibi pek çok uzman da, 1800’lerin sonundan bu yana bilişsel gelişimin ölçüldüğünü, o günden bugüne her neslin ebeveynlerinden daha iyi bir performans gösterdiğini, son 20 yılda ise ibrenin tersine döndüğünü, ilk kez bir kuşağın kendisinden önceki kuşağa göre daha kötü bir performans gösterdiğini vurguluyor.
Peki bu durum ne anlama geliyor, burjuvazinin işine hangi açılardan yarıyor, işçi ve emekçi kitleler için bedeli ne oluyor?
Uzayan ekran süresi, gerileyen bilişsel yetenek
Bilişsel yetenek, kabaca beynin bilgiyi alma, işleme, saklama ve kullanma becerisi olarak tanımlanır. Bir bireyin bilgiyi alma ve analiz etme, dikkat dağıtıcı unsurları ayıklayarak spesifik uyaranlara odaklanma, öğrenme, akıl yürütme, muhakeme yapma, hafızada tutma ve hatırlama, sorumluluklar ve kararlar alma, sorunları etkili şekilde çözme, görevleri yerine getirme, dili kullanarak iletişim kurma, soyut düşünme, fikirleri ifade etme gibi becerileri kapsar. Bu beceriler günlük işlevsellik için son derece gereklidir, aynı zamanda mental yetenek ve kapasitemizi ve hatta ruh halimizi doğrudan etkilemektedir.
Bilindiği gibi beyin on milyarlarca sinir hücresinden yani nöronlardan oluşur. Beynin çalışması sırasında, sinir hücreleri birbirlerine elektriksel sinyaller iletirler. Sinaps adı verilen bağlantı noktalarında bulunan özel kimyasal maddeler aracılığıyla mesajlar iletirler. Yoğun zihinsel aktivite, sinir hücreleri arasındaki bağlantıları güçlendirerek bilişsel rezervi arttırır. Özellikle öğrenme, yeni şeyler deneme, zihni çalıştıran aktiviteler sırasında, sık kullanılan bağlantı noktaları gelişir, hafızayı güçlendiren yeni bağlantılar kurulur, beynin bazı bölgelerinde yeni sinir hücreleri oluşur, eskiler yeni görevler üstlenir vs. Beyin kendini yeniden organize edebilme, kapasitesini arttırabilme, yaralanmaların ardından hasarları telafi edebilme, yapısal olarak değişebilme yeteneğine sahiptir. Uzmanlar, beynin nöroplastisite denilen bu özelliği sayesinde insanın çevresel değişimlere uyum sağlayabildiğini, yeni stratejiler geliştirebildiğini, zorlu durumlarla baş etme becerilerini arttırabildiğini, duygusal esnekliğini, stresle başa çıkma yöntemlerini geliştirebildiğini, davranışsal değişimler gösterebildiğini belirtiyorlar. Yani beyin sabit, statik bir organ değil; harıl harıl çalışan, çalıştıkça güçlenip gelişen çok yönlü, çok boyutlu, son derece karmaşık, esnek ve dinamik bir bağlantılar ağıdır. Ama ekran bağımlılığı ve bunun bir sonucu olarak azalan zihinsel ve fiziksel aktivite tüm bu süreçleri sekteye uğratır. Ekran karşısında geçirilen süre uzadıkça nöronlar arasındaki iletişim azalır, sinaptik bağlar zayıflar, bilişsel rezerv azalır, bilişsel kapasite geriler.
Bilişsel kapasite bireyler arasında farklılık gösterir, ilerlemesi ya da gerilemesi beynin içinde gerçekleşir. Ama bu, sorunun bireysel olduğu anlamına gelmez, bireyin içinde bulunduğu nesnel koşullarla doğrudan ilgilidir. Bu durum aynı şekilde kuşaklar için de geçerlidir. Yeni kuşakların bilişsel kapasitesini gerileten, zihinsel işlevselliğini ve ruhsal bütünlüğünü zedeleyen içinde bulunduğumuz nesnel koşullardır. Horvath gibi uzmanlar bilişsel gerilemenin eğitimde sınıf ortamında dijitalleşmeden, uzayan ekran süresinden kaynaklandığını, bire bir cihaz kullanımının insan etkileşimini azalttığını, odaklanma ve hafıza sorunları yarattığını belirtiyorlar. Araştırmaların, çocukların ve gençlerin eğitimde dijitalleşme yüzünden sınıfta geçirdikleri sürenin önemli bir bölümünde dersten kopuk olduğunu, dikkat sürelerinin düştüğünü gösterdiğini söyleyerek, eğitimde geleneksel yöntemlere geri dönülmesini, akıllı tahta, tablet, telefon gibi cihazların bir kenara bırakılmasını, ekran süresinin sınırlandırılmasını öneriyorlar. Elbette bu tespitler doğrudur, öneriler önemlidir ama sorunu tüm yönleriyle sergilemekten, nedenlerini ve çözümünü bütünlüklü olarak ortaya koymaktan uzaktır. Sınıflarda olup bitenlere odaklanan bir yaklaşım, ekranların bu denli etkili olabilmesinin, çocukların ve gençlerin ekran bağımlılığına sürüklenmesinin gerçek nedenlerinin üzerinden atlamak demektir.
İlk olarak belirtmek gerekir ki okullarda akıllı tahta ve tablet olsun olmasın, tüm ülkelerde, eğitimde olsun olmasın tüm çocuk ve gençlerde bilişsel gerilemeyi körükleyen ekran bağımlılığı artıyor. Dünya Sağlık Örgütünün yakın tarihli bir araştırmasına göre, dünya genelinde gençlerin %90’ından fazlası her gün en az 2 saatini ekran başında geçiriyor, bunların önemli bir kısmı bu süreyi sıklıkla 2 saatin epey üzerine çıkarıyor. Türkiye ise, bu konuda çarpıcı bir örnek olarak sivriliyor ve eğitimde dijitalleşmenin ağır sonuçlarına olduğu kadar, sorunun eğitimde dijitalleşmeyle sınırlı olmadığına da güçlü bir kanıt teşkil ediyor.
Milli Eğitim Bakanlığının eğitimde dijitalleşme amacıyla 2010’da başlattığı Fatih Projesi kapsamında yıllar içinde binlerce akıllı tahta ve milyonlarca tablet dağıtıldı. Özellikle pandemi döneminde dijitalleşme hızlandı. Nitekim Türkiye’nin Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) sonuçları bakımından içler acısı durumu, lise ve üniversitelere giriş sınavlarında “sıfır çeken” çocukların ve gençlerin sayısındaki artış bu tabloyla uyumlu: Daha uzun ekran süresi daha geri bilişsel kapasite! Ama dediğimiz gibi, sadece PISA kapsamındaki öğrenciler için değil, herkes için. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığının Dijital 2025 araştırmasına göre Türkiye’de çocuklar için ekran süresi dünya ortalamasına göre oldukça yüksek. OECD araştırmalarının sonuçları her yaştaki çocuklarda ekrana bağımlılık ve telefon kullanımı konusunda Türkiye’nin ilk sırada yer aldığını gösteriyor. Okul öncesi çağda olanlar da dâhil çocukların büyük çoğunluğu ellerinde ebeveynlerinin telefonlarıyla saatler geçiriyor. Ne eğitimde ne istihdamda yer alan, ev genci olarak anılan gençlerin ezici çoğunluğu gününü ekran başında geçiriyor. Ve bu çocuklardaki ve gençlerdeki bilişsel gerilemeyi tespit etmek için anketler, araştırmalar yapmak gerekmiyor, gündelik yaşamdaki basit gözlemler yeterli oluyor.
Türkiye’de iktidarlar uzun yıllardır temel bir hak olan kamusal eğitimin içini boşaltan politika ve uygulamalara imza atıyorlar. Eğitim ticarileştiriliyor, niteliksizleştiriliyor, ailelerin odağını şaşırtan, gençlerin ezber-test-sınav üçgeninde debelenip durmasını, işsizlik ve gelecek kaygısını ötelemesini sağlayan bir işlev görüyor. Gençler eğitimin iyi bir iş bulmaya ve geçimi sağlamaya yetmediğini gördükleri için eğitimden uzaklaşıyor. Çocuklar bilişsel ve zihinsel gelişimlerini sekteye uğratan kötü beslenme ve açlık sorunuyla yüz yüze bulunuyor. Ebeveynlerse yoksullukla, güvencesizlikle, kaotik kentlerin sorunlarıyla, ağır çalışma ve yaşam koşullarıyla boğuşuyorlar. Faşist rejimle yönetilen bir ülkede ekonomik, siyasi ve toplumsal sorunların ağırlığını, zehirli toplumsal atmosferin kasvetini derinden hissediyorlar, yalnızlığa, çaresizliğe itiliyorlar. Çoğu kez çocuklarını güvenle teslim edecekleri bir kreş, oyun oynamak üzere yollayacakları bir park ya da sokak bile bulamıyorlar. Bu koşullarda çocuklarını güvende tutmanın, teskin etmenin, oyalamanın yolunu onları ekran başında tutmakta görüyorlar, çok daha küçük yaşlardan itibaren ekran bağımlılığı geliştirmelerine neden oluyorlar. Birbirleriyle, çevreleriyle ve çocuklarıyla sağlıklı bağlar kuramayan bu ebeveynlerin kendileri de ekranlara bağımlı hale gelebiliyor ve kısır döngü misali çocuklarının bağımlılık eğilimlerini daha da güçlendirebiliyorlar.
Sonuç olarak bugün ülkeden ülkeye fark göstermekle beraber çocuk ve gençlerin azımsanmayacak bir bölümü okuduğunu anlayamıyor, temel sayısal işlemleri yapamıyor. Dikkat dağınıklığı, öğrenme güçlüğü, komut ve yönlendirmeleri algılayamama, empati kuramama, muhakeme yapamama, sorumluluk taşıyamama vb. sorunlar yeni kuşaklarda ürkütücü düzeyde yaygınlaşmış bulunuyor. Ve ne yazık ki sorun günden güne büyüyor. Dolayısıyla bilişsel gerileme, bireysel değil toplumsal bir sorundur ve sadece eğitim sisteminden kaynaklanmamaktadır. Durum buyken, sorun senatolara demeçler veren uzmanların öğütlerine uymakla, öğrencilerin ellerinden cep telefonunu, tableti almakla, eğitim sistemini yeni baştan kurgulamakla çözülemez. Zaten bu önerileri yapanların niyeti sorunu çözmek değil, doğan fırsatları değerlendirmek, bir taşla nice kuş vurmaktır.
Kapitalizmin ekranında çürüme var!
Milenyum dönemecinden bu yana tüm ekonomik, siyasal ve toplumsal gelişmeler kapitalizmin tarihsel kriz, çürüme ve tıkanıklık çağıyla karakterize oluyor. Küresel kapitalizmin 1990’lı yıllarda parlatmakla uğraştığı yaldızlı kostümleri çoktan sökülüp parçalandı, makyajı aktı, alttaki canavar ortaya çıktı. Kapitalizmin, milyarlarca insanın canını yakan kötülüklerini, yarattığı küresel sorun ve krizleri gizlemeye, yığınların öfkesini bastırmaya kudreti yok artık. Hal böyle olunca ve her türden felâketle sınadığı işçi ve emekçilerin isyanları ülkeden ülkeye yayıldıkça, sistemin zirvelerinde kapitalizmin geleceğine dair endişeler iyiden iyiye büyüyor. “Karl Marx’ın kehanetinin” gerçekleşeceği korkusunu savuşturmak artık eskisi gibi kolay değil. Kapitalist düzeni ayakta tutmak için gereken bedel, enerji ve çaba giderek büyüyor.
Bu çabanın bir ayağını kuşkusuz tüm dünyada gerici, baskıcı, otoriter, faşist rejim ve liderleri sahneye sürmek, toplumu zapturapt altına alacak zor mekanizmalarını topyekûn harekete geçirmek oluşturuyor. Ekonomik, sosyal, siyasal, moral, kültürel her alanda tefessüh içindeki bu düzen tam da kendine yakışır biçimde egemen sınıfın saflarından en açgözlü, çapsız, narsist ve ahlâksız plütokratları seçiyor, toplumu demir yumrukla yönetmek üzere iktidarın zirvelerine fırlatıyor. Ama tarihin sayısız kez ispatladığı gibi, zor hiçbir zaman tek başına yeterli olmaz. Dolayısıyla kapitalizmi ayakta tutma çabasının diğer ayağını burjuva ideolojisinin en gerici, en zehirli versiyonlarını üretmek, en hızlı biçimde her alana yaymak oluşturuyor. Elif Çağlı’nın vurguladığı gibi, günümüz kapitalizmi ideolojisiyle de ancak köhnemiş bir toplumsal sisteme yaraşır yaklaşım ve eğilimler sunuyor.[1] Öyle ki Epstein belgelerinde ifşa olduğu üzere, kapitalizmin zirvelerindeki plütokratlar “yoksullardan nasıl kurtuluruz” konulu tartışmalar yürütüyor. İçinde bulunduğumuz tarihsel çağın karakteri düşünüldüğünde, bilişsel gerileme gerçeği ile egemenlerin bu niyeti arasında güçlü bir bağ olduğunu görmemek için kör olmak gerekir.
Egemenler, ekranların bireyi ve yığınları yönlendirmede ne denli etkili olduğunu çoktandır keşfetmiş durumdalar ve televizyonlardan bilgisayarlara, LED panolardan dijital tabelalara, tabletlerden cep telefonlarına kadar ter türlü ekranı tepe tepe kullanıyorlar. Fakat bugün elden düşürülmeyen telefonlar, iyice hızlanan internet ve yapay zekâ ile birlikte, ekranlar artık çok daha etkin biçimde kullanılıyor. Bireyi ve kitleleri alıklığa, duyarsızlığa, pasifliğe hatta psikoza sürüklüyor. Kapitalist egemenlerse bu durumdan sonuna kadar istifade etmeye çalışıyorlar. Kapitalizmin kendi bağrında mezar kazıcısı olarak yarattığı ve güçlendirmeye devam ettiği işçi sınıfının, öfkeli emekçilerin ayağına bu yolla çelme takabilmeyi, dizleri üzerinde doğrulamaz hale getirmeyi umuyorlar.
Kimileri bu sözleri abartılı, hatta distopik bulabilir. Ama düşünülecek olursa, ayakta kalmak için sömürmek ve yağmalamak zorunda olan, kendi çıkarları doğrultusunda emperyalist savaşa tutuşan, gözlerini kırpmadan kitlesel imha yoluna başvuran, silah-uyuşturucu-insan ticaretiyle ihya olan kapitalistlerden beklenmeyecek bir şeyden mi bahsediyoruz? Toplumu atomize eden, toplumsal ilişkileri çürüten, insan ilişkilerini çıkar ilişkisine indirgeyip metalaştıran, bireyin zihinsel ve ruhsal bütünlüğünü parçalayan kapitalizm, konu teknolojiye, ekranlara, sosyal medyaya, yapay zekâya vs. geldiğinde masum olabilir mi? Mesela ayağa kalkan kitleleri pandemi umacısıyla evlerine kapatan, koronavirüsü küresel krizin nedeni ilan eden, pandemiyi işçi sınıfına en ağır saldırıları hayata geçirmek için kullanan egemenlerin kapitalizmi ayakta tutmak uğruna hiçbir kötülükten kaçınmadıkları, sinsiliğin şeytana parmak ısırtacak örneklerini sergiledikleri ortada değil mi? Tefessüh içindeki kapitalizmin dünyasında, tefessüh içindeki Roma’nın Caligulalarının, Neronlarının, Pompeilerinin, gladyatör dövüşlerinin modern versiyonları yok mudur?
Bilişsel gerilemenin kaynağında çürüyen, çürüdükçe her şeyi çürüten kapitalizmin ta kendisi vardır. Burjuva odakların bilişsel gerilemeye neden olduğu açıkça belli olan araçları ve yöntemleri hayatın her alanında devreye sokmasının, yaygınlaştırmasının, putlaştırıp tapınılacak olgular haline getirmesinin tek amacı kâr dürtüsü değil, gördüğü büyük fırsattır. Ekranları ve yapay zekâyı, büyük kârlar elde etmenin yanı sıra, insanı bilişsel ve psikolojik olarak tahakküm altına almanın, zihinsel yeteneklerini zayıflatmanın, ruh sağlığını bozmanın, etkisizleştirmenin, toplumsallığı dinamitlemenin ve böylece emekçi isyanlarını engelleyerek ömrünü uzatmanın yolu olarak kullanabileceği araçlar olarak da görmektedir.
Ekranlar, Google etkisi, sosyal medya, yapay zekâ…
Bugünün 40 yaş üstü kuşakları müzik dinlemek için, kasetçalar, radyo, CD; film izlemek için anten, televizyon, VHS kaset, DVD; telefon görüşmesi yapmak için santral, çevirmeli telefon, jeton; zamanı takip etmek için saat, takvim; not almak, ders çalışmak için defter, kalem, kitap kullanırdı. Para çekmek, alışveriş yapmak gibi işler için dışarı çıkmak zorundaydı. Oyunu sokakta, parkta arkadaşlarıyla oynardı. Aradığı adresi sokakta karşılaştığı insanlara sorardı. Hobisi varsa fotoğraf makinesi, kamera edinirdi, kendini değil ilginç objeleri, doğayı ve sevdiklerini çekerdi. Uzakta olan yakınlarına mektuplar yazardı, kartpostallar yollardı. Merak ettiği yerleri görmek için aklına ilk gelen yöntem gezmek, sorulara cevap bulabilmek için ansiklopedi-kitap karıştırmak, kütüphanelere gitmek, bir bilene sormak olurdu… Fakat birkaç kuşak içinde yaşam, davranışlar, alışkanlıklar dramatik biçimde değişti. Eskinin kuşak çatışması, bireyler ve kuşaklar arasına giren teknoloji ve ekranlar yüzünden adeta uçurum haline geldi. Artık televizyon, radyo, telefon, kamera, saat, takvim, pusula, defter, albüm, kütüphane, cüzdan, kayıtlar, anılar, cevaplar, siparişler, hobiler elimizdeki ekranda. Birey selfileriyle o ekranın içinde, gözleri o ekranda olduğu için dünya o ekranın içinde, insanlarla iletişim o ekranla kurulduğu için insanlar o ekranın içinde… Elimizdeki o küçük ekran, çarkı bozuk kapitalist düzenin insan üzerindeki bozucu etkisinin yansıması adeta.
Google’ın hayatımıza girmesiyle “dijital amnezi” de hayatımıza girdi, yani bir tür hafıza kaybı yaşadık. Bilgi dijital cihazlara kaydedildiği ve arama motorlarıyla kolay ulaşılabildiği için, beyinlerimiz o bilgileri hatırlama ihtiyacı duymaz oldu. Telefon numaraları, adresler, kimi basit ama hayati bilgiler silindi, sadece o bilgilere nasıl erişebileceğimizi aklımızda tutmaya başladık. Erişim imkânı kaybolduğunda bilgi de kaybolur oldu. Bilişsel gerilemenin ilk belirtileri bu dönemde görülmeye başlandı. Fakat teknoloji de gerileme de durduğu yerde durmadı.[2]
Telefonların küçülüp ceplerimize girmesiyle iletişimin ve erişilebilirliğin kolaylaştığı söylendi. Ama “akıllı” telefonların piyasaya sürülmesi insanın aklını başından aldı, o küçük ekranlar insanları kendine bağımlı hale getirmeye başladı. Cep telefonu olmayanlar adeta yaşamdan ve sosyal ortamlardan silindi. Hele ki ilerleyen yıllarda Facebook, Whatsapp, Instagram gibi sosyal medya platformlarını kullanmayanlar adeta görünmezlik şalına bürünmüş gibi algılandı. Dünyanın öbür ucundaki çocukların başına gelen talihsiz olaylar, istismarlar, kaçırmalar, kazalar konusunda sistematik olarak “haberdar” edilen, teyakkuza geçirilen anneler babalar güvenlik paranoyasına itildi, küçücük çocuklarının bile ceplerine o telefonları yerleştirmek zorunda bırakıldı. Ebeveynler telefonları aracılığıyla evlerini, çocuklarını 24 saat gözetim altında tutmaya başladı. İnternet ağları en kuytu köşelerine kadar dünyayı kuşattı, sosyal medya platformları her türden insanın ilgisini çekebilecek sonsuz içerikle dolduruldu, 7’den 77’e herkes için günün 24 saati çevrimiçi kalmak mümkün hale getirildi. Yemek yerken, seyahat ederken, hatta sohbet ederken gözler telefona dikilir oldu.
Sürekli açık ekranlardan takip edilen sosyal medya uygulamaları, anlık bildirimler, bitmeyen akışlar milyonlarca insanın gerçek dünyaya odaklanma becerisini aldı götürdü. Sosyal medya insanı bir balonun içine hapsetti, asosyalliğe itti, sohbetlerin yerini kısa mesajlar, yorumlar, paylaşımlar, postlar, emojiler; gece uykusunun yerini ekran karşısındaki zihinsel uyuşukluk aldı. Sonsuz bir kaydırma, “like”lama, kafayı bir an bile kaldırmadan oyun oynama derken zaman algısı yitip gitti. Cep telefonu bozulduğunda, şarjı bittiğinde, bir sebeple bildirimleri kontrol edemediğinde anksiyete bozukluğu yaşayan insanların sayısı arttı, “nomofobi” yani telefonsuz kalma korkusu gibi psikolojik rahatsızlıklar ortaya çıktı. Sanal âlemdeki imajlarla gerçeklerin, gerçek benliğin örtüşmemesi gençlerde derin bir kimlik bunalımına yol açtı, benlik algısını bulandırdı. Kendisine, çevresine, dünyaya yabancılaşmış gençler yetişti. Ekranda gördüğü sosyal medya kişiliklerinin, yaratılmak istenen “vibe”[3] doğrultusunda bir performans sergilediğini, bir imaj inşa ettiğini, kusursuz ciltlerin, vücutların aslında filtrelerin ürünü olduğunu anlamayan, kendi sıradan yaşantısını başkalarının lüks ve konforlu görünen hayatlarıyla kıyaslayan gençler, özgüven ve öz benlik saygısını yitirdi. Sosyal medyada geçirilen vakit uzadıkça gençlerde yetersizlik duygusu, tatminsizlik, anksiyete bozukluğu ve depresyon oranları yükseldi. Dijital iletişim, yüz yüze etkileşimin yerini aldıkça insan insana gerçek ilişkiler zayıfladı. Kendini ifade edebilme, duygularını kontrol altında tutabilme, empati kurma, derin sohbetler yapma becerileri köreldi. Dopamin, kortizol, sirkadyen döngü dengelerindeki bozulma, nörolojik sistemimizin içine düştüğü kısırdöngü her şeyimizi etkiledi. Algılar, duygular, hisler, ihtiyaçlar, hayaller, zihinsel süreçler, eğilimler, davranışlar vs. ekran üzerinden şekillendirilirken ilişkiler ekran dolayımıyla deforme edilip yeniden kuruldu. İnsanın kendisiyle, bir başka insanla, çevresiyle, toplumla arasına sokulan ekranların giderek daha büyük bir tehlike haline geldiği ortaya çıktı.
Şimdi artık hayatın her alanında yapay zekâ var ve kapitalist egemenlerin elindeki yapay zekâ bilişsel gerilemeyi zihinsel gerileme boyutuna taşıyor. İnsan, zihni, beyni ve ruhuyla hedef alınıyor. Kendisiyle, insanla ve dünyayla ilişkisini ekran dolayımıyla kurmaya yönlendirilen birey şimdi de o ekrandakinin bir makine olduğunu unutmaya, o makineye sığınmaya yönlendiriliyor. Nitekim bir psikiyatrist bu durumu insan ruhsallığının teknolojiyle imtihanı olarak değerlendiriyor. Yapay zekânın insanda yarattığı sorunların bir çeşit psikoz olduğunu belirtiyor.[4]
Yapay zekânın insanların hayatında nasıl bir alan kaplamaya başladığını düşünelim. Artık tüm sorularımızı ekranlardan soruyoruz ve hepsine yapay zekâ tarafından verilen yanıtları alıyoruz. Üstelik aradan saniye bile geçmeden. “Bir konuyu araştırmak ya da bir soruya cevap bulmak için ne önce nerelere ve hangi kaynaklara bakmanız gerektiğini öğrenmek zorundasınız, ne de ilgili kaynakları okuyup incelemek, kafa patlatıp özet çıkarmak ya da sorunuza yanıt aramak. Yapmanız gereken tek şey soruyu YZ’ye sormak! Aradaki her işi o yapıp önünüze dilediğiniz derinlik ve ayrıntıda cevabı koyacaktır, hele ona para da ödüyorsanız, sorunuza bir kitap ebadında yanıt bile alabilirsiniz. Siz hiçbir şey yapmazsınız, sadece sorar ve cevabını alırsınız. Peki öğrenmiş olur musunuz? Nasıl öğreneceğinizi yani araştırma yöntemini öğrenmiş olur musunuz? Hiç emek harcamadığınıza göre size sunulan yanıtı ne kadar kavrayabilirsiniz? Kavrayıp öğrendiğinizi zannettiğiniz bilgi ne kadar kalıcı olur? Benzer sayısız soru sorabiliriz, ama belki de en önemlisi, YZ’nin size verdiği özet ya da detaylı yanıt gerçekten doğru mu acaba? Ya yanlışsa, hepten uydurduysa, «halüsinasyon görüyorsa», tek taraflıysa, aktarmadığı başka cevaplar da varsa? Araştırmadan bu şüpheyi ortadan kaldırmanız mümkün mü? Bir makineye ve onu elinde tutan kapitalist tekele ne kadar güvenilebilir? … Hadi hepsini bir tarafa bırakıp, sonuca değil sürece bakalım. Çünkü aslında en önemlisi tam da o, yani öğrenme süreci. Beyninizi çalıştırdınız mı, aklınızı kullandınız mı? Hepten zihin tembeli olmaya doğru itiliyoruz, farkında mısınız? ... Teknoloji, beynin daha az çabayla sonuca varmasını sağlıyor, bedeli ise öğrenme ve kavrayıştan kayıp oluyor. Hedef, doğru sonuca en kısa sürede ulaşmak olarak konulup, her şey buna göre planlandığında, aslında öğrenme sürecini sekteye uğratmış oluyoruz. … İronik gerçekten de, yapay zekâ «yükselirken», onu üreten insan zekâsı ortalamada düşüyor! Kullandığımız araçlar sözümona «akıllanırken» biz hakikaten aptallaşıyoruz. Bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay; ulaşıp tüketiyor ve kullanıyoruz ama öğrenemiyoruz. Bakmak ama görememek, dokunmak ama hissetmemek, tatmak ama lezzetine varmamak gibi.”[5]
Bu satırlarda dile getirildiği gibi, öğrenmede sadece sonuç değil, süreç önemlidir. Ama o süreç için artık sabır yok. Soru üzerine düşünmek, aklımıza gelenleri etraflıca gözden geçirmek, boğuşmak, çözümleri kıyaslamak gibi şeylere tahammül yok. “Her şey bu kadar hızlıyken sabretmek lüks gibi görünmeye başlıyor. Oysa sabır sadece beklemek değil, bir şeyin oluşmasına tanıklık edebilme iradesidir.”[6] O sabrı gösterememek, bir anlamda irademizi kaybetmek, kendi üretme, düşünme kapasitemizle bağımızın kopması anlamına gelmez mi o halde? Sonuca doğru giderken değişip dönüşme, deneme yanılma, deneyim biriktirme, yeniden deneme, dönüşme ve dönüşüme uğratma şansını kaybetmek demek değil midir? Ne için çabaladığı, o insanın nasıl bir insan olduğunu, neyi hayal ettiğini, neyi tutkuyla istediğini göstermez mi? İnsanın kendiyle, zihniyle, ruhuyla kurduğu en derin bağlardan biri olarak tanımlanan çaba yoksa, insan anlam kaybına uğramaz mı? O halde süreci atlayıp sonuca odaklanmak, durmak, durağanlaşmak, donuklaşmak demek değil midir?
Uzmanların yapay zekânın insanları psikoza sürüklediği endişesi ne yersiz ne de abartılıdır. Örneğin yapay zekâ botlarına soru sorarak hastalığına çare arayan insanları düşünelim. Pek çok hastalıkta ortak semptomlar vardır ya da bir semptomun arkasında ilk akla gelenlerin dışında pek çok neden olabilir veyahut bir hastada o semptom çok ciddi bir soruna işaret ederken bir başka hastada önemli bir karşılığı olmayabilir. Bu hastanın karşısında onu tanıyan, dinleyen, gözlemleyen, sezgileriyle elde ettiği deneyimleri hatırlayan, semptomları kıyaslayan, doğru sorular soran, cevaplar karşısında kimi olasılıkları eleyen, yeni olasılıklara kapı aralayan, tedavi yollarından o hastaya en uygun olanını bulmaya çalışan bir doktor yok. Doktor taklidi yapan bir makine var. Ve o makine gözlemler, sezgiler, deneyimler, hasta ile empati olmadan, son derece güvenilir bir doktor edasıyla o hastaya dair olası teşhisleri ortaya seriyor, hatta somut teşhiste bulunuyor. Hasta hiç düşünmeden bu teşhisi hatta önerilen tedavi yöntemlerini doğru kabul edebiliyor ve uygulayabiliyor. Hasta, kendini o makinenin karşısında, doktorun karşısında olduğundan daha rahat hissediyor. Bir süre sonra karşısındakinin sahici olduğu, kendisiyle duygudaşlık kurduğu, içtenlikle derdine çare aradığı sanısına kapılabiliyor.
Bir diğer örnek, yapay zekâ destekli algoritmaların zaaflarımızı kullanarak bizi sürüklediği durumlardır. O algoritmalar bizimle ilgili verileri topluyor, bizi yönlendiriyor, belirliyor. Algoritmaları, reklamları kullanarak bireyi nasıl yönlendirdiklerini, zamanının daha fazlasını nasıl ele geçirdiklerini ve kârlılıklarını nasıl arttırdıklarını anlatan bir TikTok mühendisi, “kullanıcıya bir sonraki videoda çok ilginç bir şey çıkabileceği hissini vererek durdurulamayan bir kaydırma döngüsü yaratıyoruz” diyor. O döngü bir girdaba dönüşüp insanı yutuyor, zaman algısını ortadan kaldırıyor. Önce birkaç saniye içinde bir duygudan bir duyguya geçirerek ruhsal istikrar ve bütünlüğümüzü bozuyor sonra da hissizleştirip uyuşturuyor. İnsanı adeta “dijital hipnoza” sokuyor. Ekranlar açık kaldıkça kapitalistlerin kârları ve uğursuz planlarını hayata geçirme hırsları büyümeye devam ediyor.
Dijital teknolojilerin yarattığı bilişsel ve zihinsel sorunlar aleni hale geldikçe egemenlerin kendi yarattıkları cehennemden çıkış yolları aramaya başladıkları da görülüyor. Örneğin Norveç, eğitim sisteminde köklü değişikliklere gideceğini, geleneksel eğitime dönüleceğini açıkladı. Oysa anlı şanlı kapitalistler, teknoloji şirketlerinin meşhur yöneticileri, yapay zekânın mucidi mühendisler, kendi çocuklarını, zehirli olduğunu bildikleri bu teknolojiden ve ekranlardan uzak tuttuklarını pek çok kez itiraf etmişlerdi. Yani ekranların ve yapay zekânın kendi ellerinde nasıl bir canavar olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Ama bu gerçek, onlar için engel teşkil etmiyordu hatta şahane bir fırsattı. “Şurası çok net kavranmalı, insanları zihin tembelliğine itip alıklaştırmak, cahil bırakmak burjuvazinin son derece bilinçli ve planlı olarak yürüttüğü bir programdır. Bu bir komplo teorisi değil, egemen sınıfın başka türlü ideolojik hegemonya kurması mümkün olamaz. Okullarda uygulanan ezberci eğitim modellerinden televizyon programlarına, resmi din kurumlarının vaazlarından popüler kültüre kadar hepsi bu programın bir parçasıdır. Ele geçirip mümkün olan azami kontrol uygulamak istedikleri şey zihinsel yetilerimizdir.”[7] Ekran bağımlılığı ve insanı psikoza sürükleme kapasitesi olan yapay zekâ ise artık bu programın koçbaşıdır.
Kapitalizmin işçi sınıfının devrimci mücadelesiyle yıkılması, böylelikle insanlığı yok oluşa sürüklemesinin engellenmesi, insanlığın sınıfsız bir toplumsal düzene geçmesi ve kurtuluşa ermesi için çalışanlar bu gerçeklerin üzerinden atlayamazlar. Yapılması gereken, işe kendi zihnimizi korumakla başlamaktır. İşçi sınıfı saflarında örgütlü mücadeleyi yükseltmek için çalışmak, bu temelde birbirine kenetlenmiş örgütlü insanlardan olmak, zamanımızı bu mücadelenin sorunlarına kafa yorarak geçirmek, enerjimizi bu amaca vakfetmektir. Bize her şeyin zıddıyla birlikte var olduğunu, keskinleşen çelişkilerin çözüm ihtiyacını dayatacağını, zamanın kasvette asılı kalamayacağını, karanlığın ne kadar uzun sürerse sürsün şafakla yarılacağını, sınıf mücadelesinin sürdüğünü, geleceğin insanlığa aydınlık ve özgürlük getirmesi için çalışanların emeğinin boşa gitmeyeceğini anlatan önderlerimize kulak vermektir. Gerilemeyi değil ilerlemeyi düşleyen, bu haklı, meşru, onurlu hedef uğrunda mücadelemize taze kan taşıyabilecek gençlere el uzatmaktır. Dünyanın pek çok ülkesinde meydanları dolduran, kapitalistlerin zulmüne ve tahakkümüne başkaldıran gençler, işçiler, emekçiler, burjuva egemenlerin heveslerini kursaklarında bırakmanın pekâlâ mümkün olduğunu gösteriyor. Umutla, dirençle, sabır ve kararlılıkla çalışmanın yaratabileceği muazzam sonuçlara işaret ediyor.
Hayal ettiğimiz, özlemini çektiğimiz gelecek, ne bize ne de gelecek kuşaklara altın tepsiyle sunulmayacak. Ama yaşamımıza anlam katan şey tam da hedefimiz uğrunda mücadele değil midir?
[1] Elif Çağlı, Tarihsel Çıkışsızlığın İdeolojik Yansımaları, 30 Temmuz 2008, https://marksist.net/node/1839
[2] Bkz. Oktay Baran, “Yapay Zekâ”: Yanılsamalar, Tehlikeler ve Gerçeklik, https://marksist.net/node/8693
[3] İngilizcedeki “vibration” (titreşim) kelimesinden gelen ve sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla yaygınlaşan bu kavram bir kişinin, yerin veya durumun yaydığı genel enerji, hava veya his anlamına gelir. Bir ortamın ya da kişinin hissettirdiği manevi izlenimi anlatmak için kullanılır.
[4] Aslı Aktümen, Yorgunluk Çağı, Daha Anlamlı Bir Yaşam Mümkün, Destek Yayınları
[5] Oktay Baran, age
[6] Aslı Aktümen, age
[7] Oktay Baran, age
link: Ezgi Şanlı, Kapitalist Çürüme, Bilişsel Gerileme, 20 Ağustos 2026, http://marksist.net/node/8820


