Navigation

DP Döneminin Aynasından Bugüne Yansıyanlar

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Demokrat Partiyi (DP) iktidardan deviren 27 Mayıs askeri darbesinin üzerinden tam 54 yıl geçti. Ancak Demokrat Parti döneminde ve onu sona erdiren askeri darbe sürecinde yaşananlar bugünkü siyasal gelişmelerle bazı benzerlikler taşıyor.

Günlük siyasi tartışmaların içerisinde bu döneme göndermeleri sık sık duyuyoruz. Meselâ başbakan Erdoğan siyasi gelenek olarak sahip çıktığı Demokrat Partiye karşı yürütülen darbeci siyaset ile kendisine karşı ortaya konan muhalefet arasında her fırsatta paralellik kuruyor. Bazıları da Erdoğan’ın “millet iradesi”ne yaslanarak Menderes gibi otoriterleştiğini, sonunun ona benzememesi için rejimin diğer güçlerini bu kadar kenara itmemesi gerektiğini hatırlatıyorlar! Kimileri, AKP’yi Demokrat Partiye benzeterek, zamanında DP’ye vehmedildiği gibi AKP’nin de demokrasiyi ve özgürlükleri istikrarlı biçimde genişleten bir güç olduğunu söylerken, kimileri de siyasi atalarının Demokrat Parti için söyledikleri gibi AKP’yi irticayı güçlendiren siyasi niteliklere sahip bir hükümet olarak görüyorlar.

Bütün bu yorumların ayrıca tartışılabilirliği bir yana, tarihsel bir örnek olarak Demokrat Parti döneminde yaşananlar bugünkülerle belirli yönleriyle benzerlikler göstermektedir. Demokrat Parti, ekonomik ve siyasal değişimlerin yaşandığı yeni bir dönemin lokomotif gücü olmuş ve Demokrat Partinin dönemin kapitalist gerekliliklerini yerine getirmek için yaptığı genel işlerin yanı sıra temsilcisi olduğu burjuva kesim için yaptıkları, beraberinde egemen sınıf içerisinde çelişkilerin keskinleşmesine yol açmıştı. Burjuva temellerde toplumun kutuplaşması da egemen sınıf içerisinde keskinleşen çelişkilerin beklenen sonucuydu ve toplumu derinlemesine etkilemişti.

Bugün de AKP kapitalist gelişmenin ihtiyaçları çerçevesinde ve kendi tarzıyla biçimlenen bir siyaseti hayata geçirmenin yanı sıra özel olarak temsilcisi olduğu sermaye gruplarının önünü açmak için çırpınıyor. Artık dünya kapitalist sistemine geçmişe göre çok daha fazla entegre olmuş Türkiye’nin egemen sınıfı da dünyadaki emperyalist kapışmanın belirleyiciliğinde keskinleşen çelişkiler yüzünden kendi içerisinde bölünüyor ve karşı karşıya geliyor.

27 Mayıs darbesine götüren koşullar

DP hükümetlerinin temel dayanağı büyük tarım ve ticaret burjuvazisi olmuştu. Bu nedenle hükümet ettiği yıllar boyunca öncelikle ticaret burjuvazisi ile büyük ve orta ölçekli toprak sahibi olan köylülüğün ekonomik gelişmesini hedefleyen bir politika izledi. Tarımdaki makineleşmeyle birlikte artan tarımsal ihracat sayesinde sağlanan sermaye birikimi, 1950-1954 döneminde ekonominin büyümesini sağladı. Tarımdaki modernleşme aynı zamanda tarım yapılabilen alanların artmasına, bu arada küçük üreticilerin sayısının da yükselmesine yol açıyordu. Sanayi üretiminde sağlanan göreli artışla birlikte ürünlerin ucuzlamaya başlaması geniş kitlelerin alım gücünün de artmasını sağladı. 1950-1954 döneminde milli gelir artışı yüzde 38,9 gibi yüksek bir orana ulaştı. Tüm bu gelişmeler Demokrat Partinin arkasında sağlam bir kitle desteği oluşmasını sağladı.

Bu arada tarımın modernleşmesiyle birlikte kırda oluşan fazla nüfus da giderek artan sayılarda şehirlere göç etmeye başlamıştı. Şehre gelen bu nüfus gelişmekte olan sanayinin işçi ihtiyacını karşılıyordu. Şehrin etrafındaki kamu arazilerine yaptıkları gecekondularda şehrin merkezi bölgelerindekilere göre berbat koşullarda yaşasalar da hayat standartları geçmişe göre hatırı sayılır ölçüde yükselen bu kesim de Demokrat Partiyi desteklemekteydi. Buna Demokrat Parti yandaşı olmanın sağladığı kamuda istihdam edilme, fonlardan, tahsislerden, bayiliklerden öncelikli yararlanma gibi imkânlar da eşlik edince kitlesel destek büyük boyutlara ulaşmış oluyordu.

Böylece egemen sınıf bloku içindeki Kemalist bürokrasiye karşı ticaret ve tarım burjuvazisinin çıkarlarını esas alan etkili bir mücadelenin zemini döşenmiş oluyordu. Asker, vergi tahsildarı, mahkemelerdeki hâkimler, savcılar gibi unsurlarla yüzünü gösteren devletin karşısına “millet” kavramı ile çıkılıyordu. Sandığa dayalı bir demokrasi sayesinde “millet”e sırtını yaslayarak, halka o güne kadar çok çektirmiş olanlara karşı mücadele yürütülüyordu. Ancak elbette bu mücadele “millet”in çoğunluğu olan yoksul emekçiler lehine değil ticaret ve toprak sahibi burjuvalar lehine sonuçlar veriyordu.

Bu mücadele önemli ekonomik dönüşümlerin zeminini döşüyor, sanayi temelli bir kapitalist üretimin atılım yapmasının koşullarını oluşturuyordu. Ticaret ve kapitalist tarım sayesinde sağlanan önemli sayılabilecek sermaye birikimi büyük sanayi yatırımlarına yönelmek için fırsat kolluyor, bu doğrultuda denemelere girişiyordu. Yani ticaret ve tarım burjuvazisinin bir bölümü yıllardır alıştıkları alanlarda büyümelerini sürdürürken bir bölümü de sanayi alanına kaymaya başlamış, zamanla da sanayi burjuvazisine dönüşmüştü. Bu durum burjuvazi içerisindeki çelişkilerin keskinleşmesinin de nesnel temelini oluşturacaktı.

Diğer yandan Demokrat Parti de aldığı kitlesel destek sayesinde güçlü hükümetler kurarak etkisini arttırmaktaydı. Demokrat Parti, 2 Mayıs 1954’te yapılan ve katılım oranının çok yüksek olduğu (yüzde 88,6) seçimlerde, 1950 seçimindekinden bile daha başarılı sonuçlar elde ederek çıktı. Yüzde 56,6 oranında oy aldı. CHP ise yüzde 5 oy kaybıyla yüzde 34,8’de kalmıştı. Seçim sistemi nedeniyle bu oranlar Meclis’teki sandalye dağılımına, DP’yi neredeyse tek parti haline getirir şekilde yansıdı. DP 503, CHP 31, CMP 1 milletvekilliği kazandı.

DP bu oy oranına ve Meclis’teki gücüne dayanarak iktidar gücünü genişletmeye dönük çabalara girişmeye başladı. Parlamentodaki gücünü kullanarak asker ve sivil bürokrasinin hâkimiyetini sınırlamaya girişti ve iktidar gücünü parti aygıtında toplamaya yöneldi. Ancak 1955 yılı ile birlikte DP’nin gelişmesinin sınırlarına vardığı görülmeye başlandı. Ekonomik bunalım ve artan enflasyon, kentlere göç eden emekçi kitlesinde huzursuzluğa yol açmaya başladı. Büyük miktardaki fonların tarımın sübvansiyonu için kullanılması ve artan ithalatın giderek katlanan etkileri ekonomide sorunlar yaratmaya başlamıştı. Bu durum, özellikle sıçramanın eşiğine geldiği için sınırlı imkânların bütünüyle kendisine yönelmesini isteyen sanayi burjuvazisini rahatsız ediyordu. Ancak onların da önemlice bir bölümü Demokrat Partinin uyguladığı politikalar sayesinde bu noktaya ulaştıkları için DP’ye karşı hâlâ sabırlıydılar.

Sabrı iyice tükenmiş olanlar ise kendilerini cisimleşmiş devlet olarak hisseden sivil ve asker bürokrasinin ve onlara sıkı sıkıya bağlı entelijansiyanın unsurlarıydı. DP’ye karşı sert bir muhalefeti CHP önderliğinde örgütlü bir biçimde sergilemeye başlayan bu kesimlere karşı DP yöneticileri de sertleşmeye başladı. Genelkurmay Başkanı Savunma Bakanına bağlandı. Örneğin, Mayıs-Haziran 1956’da, 23 üst düzey yargıç ve Yargıtay üyesi emekli edildi. Basın hakkında Mart 1954’de yürürlüğe konmuş olan yaptırımlar ağırlaştırıldı; içeriği tamamen hükümetin takdirine göre belirlenebilecek yeni yayın yasakları getirildi, altı ay mahkûmiyet alanların gazetecilik yapamayacağı hükme bağlandı. Muhalefet partilerinin siyasal faaliyetlerine yönelik kısıtlamalar yaşama geçirilmeye başlandı. Örneğin 27 Haziran 1956’da kabul edilen bir yasayla siyasal partilerin seçim dönemi dışında açık hava toplantısı yapmaları yasaklandı. Bu yasaya uymadan yapılan toplantıların silah kullanılarak dağıtılabileceği hükme bağlandı. CHP, CMP ve HP bu yasayı protesto ederek bir süre Meclis’i boykot ettiler. Ancak bir süre sonra Temmuz ayının ortalarında yeniden Meclis’e döndüler. Muhalefete bu durumu kabullendiren DP bundan da güç alarak baskılarını arttırdı.

27 Ekim 1957’de yapılan ve 1950 ile 1954’e göre katılımın yüzde 77 gibi daha düşük bir düzeyde kaldığı seçimlerde, DP birinci parti olmasına rağmen ilk kez yüzde 50’nin altına düştü (yüzde 47,7). CHP ise oylarını yüzde 40,8’e çıkardı. CMP yüzde 7,2, HP yüzde 3,8 oy aldı. Ancak çoğunluk sistemi sayesinde DP Meclis’te bu sonuçlarla orantısız bir üstünlüğe sahip oldu. DP 424, CHP 178, CMP 4, HP 4 sandalye ile Meclis’te temsil edildiler. Ancak bu durum istikrarın sağlanmasından ziyade toplumdaki kutuplaşmanın giderek tırmanacağına işaret ediyordu.

Nitekim DP iktidarına karşı parti birleşmelerinin ve CHP öncülüğünde güç birliklerinin oluşmaya başlaması ile birlikte hükümet cephesi de karşı saldırıya geçti. Cumhurbaşkanı Bayar, 29 Kasımda Çorlu’da “milli kalkınmaya mani olmak isteyenlerin milli irade karşısında karınca gibi ezileceğini” söyledi. Ardından DP en küçük yerleşim birimlerine kadar her yerde karşısındaki cepheye karşı Vatan Cephesi ocaklarını kurmaya başladı.

CHP ise buna karşı “Büyük Taarruz” adı verilen siyasal atağını başlattı. CHP’nin başlattığı kampanya, simgesel bir atıf olan adından da anlaşılacağı üzere, DP’nin milli hıyanet söylemine karşı milliyetçi temelde muhalifleri etrafına toplamaya yönelikti. Bunda da önemli ölçüde başarılı oldu. “Büyük Taarruz” burjuvazi içindeki mücadelenin keskinleşmesinde ve toplumun bu güçler ekseninde kutuplaşmasında önemli rol oynadı. Bu gerilimle birlikte DP tabanının militan unsurları da seferber olmaya başladılar. Muhalefet partilerinin seçim dışı yollarla iktidara gelmek için hazırlıklar içerisinde olduğunu ve isyana hazırlandıklarını ileri sürerek buna karşı Meclis’te bir tahkikat başlattılar ve 15 kişilik bir Tahkikat Komisyonu kurulmasını sağladılar. Bu komisyon etkili yasaklamalarla muhalefetin üzerine gitmeye başladı.

İsmet İnönü bu uygulamalara karşı Meclis’te yaptığı konuşmada darbe tehdidini somutlaştırdı. Ünlü konuşmasında diyordu ki İnönü: “Biz ihtilâl metotları takip ederiz, seçimsiz iktidara gelmek isteriz, derler. Şimdi iktidarda bulunanların, milletleri ihtilâle nasıl zorladıkları insan hakları beyannamesine girmiştir. Eğer bir idare insan haklarını tanımaz, baskı rejimi kurarsa, o memlekette ihtilâl behemehâl olur. Böyle bir ihtilâl bizim dışımızda, bizimle münasebeti olmayanlar tarafından yapılır… Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam. Şimdi, arkadaşlar, şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilâl meşru bir haktır. İhtilâl meşru bir hak olarak kullanılacaktır.”

Nihayetinde bunu takip eden gelişmelerin ardından, ordunun alt kademelerindeki subayların başını çektiği bir cunta tarafından ABD’li emperyalistlerin denetiminde örgütlenen askeri darbe 27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleştirildi.[*] Bu askeri darbe asker-sivil bürokrasinin örgütlü çabası ile gerçekleşmişti. Başarılı olmasının temelinde sanayi burjuvazisinin olgunlaşmış ancak bir türlü layıkıyla hayata geçme imkânı bulamayan ihtiyaçları ve ABD hegemonyasındaki emperyalist güçlerin kendileri açısından güvenilir ve iktidarını sürdürebilme kabiliyeti olan bir yönetim arayışı vardı.

Burjuva seçenekler emekçileri felâkete götürür!

Sermaye birikiminin ulaştığı düzeyin gerektirdiği dönüşümlerin burjuvazi içerisindeki çelişkileri ne denli keskinleştirdiğine, bu temellerde toplumun nasıl kutuplaştığına ve burjuvazinin ortaya koyduğu seçeneklerin her birinin emekçiler için ne denli olumsuz sonuçlar doğurduğuna, Türkiye işçi sınıfı anlatılan tarihsel kesitte tanık oldu. Tarihsel bir örnek olarak Demokrat Parti döneminde yaşananların bugünkü siyasi gelişmelerle benzerlikler taşıdığını söylemiştik. Gerçekten de gerek sermaye sınıfının gücü gerek kapitalist dünya sistemine olan entegrasyonun ulaştığı düzeyler açısından önemli farklar olsa da, daha önemlisi dünya siyasetini belirleyen koşullar belirleyici değişimlerden geçmiş olsa da, bu tarihsel dönemde yaşananlar bugüne dair önemli çağrışımlara vesile olmaktadır.

Bugün neredeyse geçmiştekiyle aynı ifadelerle “millet iradesi” üzerinden siyasi söylemini kurup diğer burjuva siyasetleri, dolayısı ile onların arkasındaki burjuva güçleri etkisizleştirmek için rejimdeki kuvvetler ayrılığını silikleştirme gayretine girenlerle, parlamenter yollarla etkili olma ümidini kaybetmiş olmanın hezeyanı ile türlü yollarla hükümetle mücadeleye girişen burjuva güçlerin kavgası bize o dönemi hatırlatmaktadır. Erdoğan siyasi gücünü arttırmak için pervasızca bir otoriterleşme gayretine girişmiştir. Karşısındaki burjuva güçler de onu türlü ayak oyunları ile alaşağı etmenin derdindedir.

AKP yıllardır uyguladığı politikalarla emperyal emellere ve vizyona sahip bir burjuva kesimin palazlanmasına hizmet etmiştir. Ekonominin uluslararası kapitalist sisteme daha derin bir entegrasyonu için önemli adımlar atmıştır. Onun sayesinde yükselen kesimler de dâhil olmak üzere burjuvazi alabildiğine semirmiştir. Türkiye bölgesinde önemli bir alt-emperyalist güce dönüşmüştür. Başta Erdoğan olmak üzere AKP hükümeti burjuvazinin ulaştığı bu düzeyde bir sıçrama yapması için büyük bir gayret içerisindedir. Ancak bu yüzden de emperyalist hiyerarşinin doğasına aykırı olacak biçimde boyunu aşan işlere de kalkışabilmektedir. Bu durum başta ABD emperyalizmi olmak üzere çeşitli uluslararası güçler nezdinde Erdoğan’ın ve ekibinin güvenilirliğini zedelemiştir. Onlarla bir uzlaşma zemini yakalayamadığı sürece de bu durum Türkiye’deki burjuva güçlerin mücadelesini kızıştıracaktır. Menderes ABD’ye sırtını çevirdiği anda kendini yerde bulmuştu. Erdoğan bu güçlere karşı bir mücadeleyi sürdürebilme dirayetinde olsa da, güçler dengesini tek başına değiştirme imkânı yoktur. Eninde sonunda emperyalist güçlerle bir noktada uzlaşacaktır. Ya da alaşağı edilecektir.

Olağanüstü rejimlerin gündemde olmadığına dair söylenenler kapitalist siyasetin doğasını anlamamış olanların safsatasıdır. Emperyalist savaşın ve dünya krizinin ilerlemesi tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de olağanüstü rejimleri ve bunun bir biçimi olarak askeri darbeleri hep gündemde tutacaktır. Burjuvazinin çeşitli kesimlerinin birbiri ile keskin biçimde kapışması da bunun zeminini güçlendirmektedir. Bütün bunlar emperyalist çağda bütünüyle gericileşmiş bulunan burjuvazinin tüm seçeneklerinin işçi sınıfı için felâket anlamına geldiğini söylemektedir. Bu yüzden işçi sınıfının devrimci öncüleri, sınıfın devrimci siyasal örgütlenmesini güçlendirmek için tüm enerjisi ile seferber olmalıdır. Burjuvazinin işçileri felâkete sürükleyen siyasetlerine karşı koymanın başka bir yolu yoktur.



[*] Ayrıntılı bir değerlendirme için bkz: Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme, Tarih Bilinci Yay.

Kaynak: 
Marksist Tutum, Mayıs 2014, no: 110