Navigation

Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
4.bölüm

Tek parti (CHP) diktatörlüğünün sınıfsal dayanakları: Bürokrasi, burjuvazi, eşraf

Kendilerini “anti-emperyalist, ilerici, ulusal devrimci, laikçi, cumhuriyetçi” ve de tabii “solcu” olarak tanımlamaktan pek hoşlanan Kemalist aydınlar, tek parti (CHP) diktatörlüğü döneminde uygulanan “devletçi kalkınma” modelinden hep övgüyle söz ederler. Onlara göre bu model (devlet kapitalizmi) “anti-emperyalist, halkçı ve de devrimci” bir modeldir! Yıllardan beri bu savlarını yineleyip duran ülkemizin bu “güzide” aydınları, sıra bu modelin hangi sınıfların yararına işlediği sorusuna geldiğinde, bu soruya doyurucu bir yanıt vermekten hep kaçınmışlardır. Çünkü bu sorunun yanıtlanmasıyla birlikte ortaya çıkan gerçekler, “Kemalizm” hakkındaki savların ne denli gerçek dışı ve de düzmece olduğunu açığa çıkarıcı niteliktedir.

Kemalist aydınlara göre, milli mücadelenin öncüsü ve cumhuriyetin kurucusu olan Kemalist yönetici kadrolar “anti-emperyalist, anti-kapitalist, halkçı ve de devrimci” bir niteliğe sahiptiler ve bu nitelikleri itibarıyla da hem büyük burjuvazinin hem de büyük toprak sahiplerinin çıkarlarına karşıt olan radikal bir küçük-burjuva çizgiyi temsil etmekteydiler. Eğer bu savı doğru kabul edecek olursak, o takdirde Kemalizmin başından beri hem büyük burjuvaziyle hem de büyük toprak sahipleriyle uzlaşmaz bir sınıfsal karşıtlık içinde olduğunu da peşinen kabullenmemiz gerekecektir. Oysa gerçek durumun bu olmadığını, tarihi objektif bir gözle değerlendiren ve elbette kalın kafalı olmayan herkes görebilmektedir. Ne Milli Mücadele esnasında, ne de cumhuriyetin kuruluşundan sonraki herhangi bir evrede, Kemalist bürokrasi ile büyük burjuvazi ve büyük toprak sahipleri arasında “uzlaşmaz” bir sınıfsal karşıtlık olmuştur. Büyük burjuvazi ile Kemalist bürokrasi, iddia edildiği gibi uzlaşmaz karşıtlık içinde olan iki ayrı sınıfı değil, aynı egemen sınıf bloku içinde iki ayrı kesimi oluşturmaktaydılar. Dolayısıyla bu iki kesim arasında zaman zaman baş gösteren siyasal içerikli mücadele de, gerçekte aynı egemen sınıf bloku içinde yer alan ama işlevleri bakımından farklı konumda bulunan iki kesimin siyasal hegemonya için yürüttüğü mücadeleden başka bir şey değildi.

Nitekim, Kemalist bürokrasinin siyasal hegemonyası altında geçen burjuva cumhuriyetin ilk çeyrek yüzyılında (1923-1946) yaşananlar, Türkiye’de kapitalizmin gelişimine özgü olan bu gerçekliği bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır. Bu yıllarda iktidar tekelini elinde bulunduran Kemalist bürokrasinin, burjuva düzeni korumaktan ve kapitalizmin temellerini döşemekten öte bir amaç gütmediği çok açıktır. Bunu görebilmek için kâhin olmak da gerekmiyor. Bunun için, Kemalist iktidarın 1930’lu yıllarda uyguladığı “devletçi kalkınma” modelinin ve 1940’lı yıllarda uyguladığı “savaş ekonomisi” politikasının son tahlilde hangi sınıfların (emekçi halkın mı, yoksa burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin mi) işine yaradığına bakmak yeterli olacaktır.

Önce, sözünü ettiğimiz yıllarda özel kapitalist girişimlerin ve “milli” denen yerli burjuvazinin nasıl bir gelişme gösterdiğine bir bakalım:

Bilindiği gibi, ekonomik liberalizmin uygulandığı 1923-30 yılları arasında, devletin her türlü destek ve teşvikine rağmen yerli burjuvazi önemli bir gelişme gösteremedi ve dolayısıyla, sanayide ve tarımda beklenen özel kapitalist yatırımlar gerçekleşmedi. Her ne kadar bu yıllarda liberal bir ekonomik model uygulandığı söylense de, Kemalist devletin ekonomiye müdahalesi bu dönemde de hep devam etti. Ancak bu müdahaleler hep burjuvazinin lehine olan müdahalelerdi ve son tahlilde onun gelişip güçlenmesini sağlamaya yönelikti. Fakat devletin ekonomiye doğrudan müdahalesi ve bir ekonomik aktör olarak bizzat işin içine girmesi asıl olarak 1930’larda başlayacaktı. Bir çelişki gibi görünüyor ama yerli burjuvazinin asıl gelişmesi, devletin bir işletmeci olarak ekonomiye doğrudan müdahale ettiği bu devletçilik (devlet kapitalizmi) döneminde oldu.

Dönemin Başbakanı İsmet İnönü’nün başlattığı ve sonuçlandırdığı demiryollarının devletleştirilmesi ve yeni demiryollarının inşası projesi, cumhuriyet Türkiye’sinde devletçiliğin ilk uygulaması olarak kabul edilir. Bu devletçilik uygulaması, aynı zamanda devlet öncülüğünde bir yerli kapitalistler sınıfının da yetiştirildiği bir uygulamadır. Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk yerli milyonerlerini, devletin başlattığı bu demiryolları inşa projesi yaratmıştır. Türkiye’de bir milli burjuva sınıfının yaratılmasını ve devletin bunda koruyucu bir rol oynamasını savunan dönemin siyasetçilerinden Ahmet Hamdi Başar, bu durumu şöyle anlatır: “Biz, henüz kendi adamlarımız ve paramızla demiryolu yapamayacağımızı bildiğimizden, bu işleri başlangıçta İsveç grubuna vermiştik. Fakat aradan bir iki yıl geçince, bu grubun emrinde çalışan Türk taşeronları yetişmiş ve devletten doğruca müteahhit olarak, onlar işleri üzerine almaya başlamıştı. En çok ve en çabuk ray döşeyen hadsiz hesapsız para kazanıyordu. … İlk milyonerlerimiz böyle doğdu.”[1]

Tek parti diktatörlüğü döneminde Kemalist iktidarın uyguladığı bu “devletçilik” politikası, hiçbir zaman özel kapitalist teşebbüsün aleyhine olmamıştır. Hatta devletçiliğin en koyu uygulandığı yıllarda bile, çıkartılan yasalarda hep özel teşebbüsü koruyucu ve geliştirici hükümler yer almıştır. O dönemde hazırlanan raporlar ve hükümet yetkililerince yapılan açıklamalardan da anlaşılmaktadır ki, “devletçilik” politikası geçici olarak başvurulan bir yöntemdir ve asıl olan özel kapitalist sektörün geliştirilmesidir. Devletçe kurulacak olan iktisadi işletmeler kâr etmeye başladığında ve tabii burjuvazinin de iktisadi refahı bu işletmeleri satın almaya müsait hale geldiğinde, bu işletmelerin özel sektöre devredileceği daha baştan prensip olarak kabul edilmiş bulunuyordu.

Öte yandan özel kapitalist işletmeler, kurulmuş oldukları sahalarda iktisadi devlet teşekküllerinin doğrudan ve dolaylı olarak sağladığı iktisadi imkânlardan da yararlanmaktaydılar. Örneğin, devlet işletmelerinde yetişen uzman kadroların, teknik elemanların özel sektöre transferi ve özel sektörün ürettiği mamulleri iktisadi devlet teşekküllerinin yüksek fiyatlarla satın alması vb. gibi uygulamalar, devletin özel sektöre sağladığı iktisadi imkânlara örnektir. Nitekim 1930’lardan itibaren Türkiye’nin sanayileşme süreci incelendiğinde görülmektedir ki, özel sektör genellikle, daha önce devlet tarafından işletme kurulmuş olan sahalarda yatırım yapmayı tercih etmektedir. Örneğin, tekstil ve toprak sanayiinde durum böyledir. Dolayısıyla, gerek devletçiliğin uygulandığı yıllarda ve gerekse daha sonra, devlet işletmelerinin özel sektör yatırımlarını teşvik edici ve yönlendirici bir işlev gördüğü çok açıktır. Yani Kemalist iktidarın uyguladığı devletçilik, aslında anti-kapitalist bir model olmayıp, başından beri özel kapitalist girişimciliği teşvik eden ve yönlendiren, yani son tahlilde yerli burjuvazinin gelişip güçlenmesini amaçlayan bir “ekonomik kalkınma” modeliydi. Bunda da şaşılacak bir yan yoktur; çünkü bir dönem devletçiliği savunan Kemalist bürokrasi de son tahlilde burjuva sınıfın ayrılmaz bir parçasıydı.

Kemalist rejimin işçi düşmanlığı, Nazi hayranlığı ve ırkçı eğilimleri

1930’lara gelindiğinde, Kemalist bürokrasinin gözünde artık liberalizmin eski itibarı kalmamıştı. Köken olarak zaten despotik bir devlet geleneğinden gelen ve totalitarizme eğilimli olan Kemalist bürokrasi için, İtalya ve Almanya’daki totaliter rejimler önemli bir cazibe merkezi oluşturuyordu. Bu totaliter rejimlerin Avrupa’da estirdiği faşizm ve Nazizm rüzgârları, totaliter eğilimli Kemalist yönetici kadroları güçlü bir biçimde etkilemişti. Bu etkilenme, Kemalist yönetici kadroların ırkçılık ve faşizm kokan bu yıllardaki söylemlerinde, faşist devletlerin yasalarından aktardıkları yasa maddelerinde (örneğin meşhur 141-142. maddelerin İtalyan Ceza Yasasından aynen alınması gibi) ve de genel olarak Kemalist devletin siyasal ve ideolojik açılımlarında kendini göstermektedir. Bu dönemde Türk hükümetinin Nazi Almanya’sına duyduğu yakınlığın bir diğer göstergesi de, önde gelen Nazi hayranlarından biri olan Cumhuriyet gazetesi sahibi Yunus Nadi’nin başkanlığında bir heyeti, Hitler’in yaş gününü kutlamak üzere Almanya’ya göndermesi olmuştur.

Kemalist bürokrasinin Avrupa’da gelişen faşist harekete sempatiyle yaklaşması ve ondan etkilenmiş olması, kendini şu iki alanda çok açık bir biçimde ortaya koyuyordu: Birincisi, Kemalist bürokrasi de tıpkı Avrupa’daki faşistler gibi toplumda sınıf esasına göre örgütlenmeyi ve sınıf mücadelesini şiddetle reddediyor ve bunun yerine, mesleksel örgütlenmeyi esas alan ve gerçek yaşamda çıkarları birbirine karşıt olan sınıfları (burjuvazi ile proletaryayı) sözümona bir potada eritmeyi amaçlayan korporatif bir toplum örgütlenmesini geçirmeyi hedefliyordu. Ama Kemalist bürokrasi bu konuda da ikiyüzlü davranıyordu. Çünkü, sınıf esasına göre örgütlenmeye karşı olduğunu söyleyerek işçi sınıfının örgütlenmesini yasaklasa da, sıra burjuvaziye gelince onu engellemek için hiçbir şey yapmıyor, tam tersine koruyordu.

Kemalist bürokrasinin faşizmden etkilenmesinin belirginleştiği ikinci alan ise ulusal sorunda ortaya çıkmaktaydı. Kemalist bürokrasi, cumhuriyeti birlikte kuran iki temel ulusal kimlikten birini (Kürt kimliğini) yok sayarken, diğerini (Türk kimliğini) yüceltiyor ve böylelikle “etnik milliyetçiliğe” dayanan ırkçı ve şoven bir “ulus-devlet” anlayışını resmi ideoloji haline getirmeye çalışıyordu. Örneğin, Kemalist rejimin önde gelen ideologlarından olan dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, 19 Eylül 1930 tarihli Milliyet gazetesine verdiği bir demeçte, Kemalist bürokrasinin bu eğilimini şu şekilde dile getiriyordu: “Benim düşüncem şudur: Herkes, dostlar, düşmanlar ve dağlar, bu ülkenin efendisinin Türkler olduğunu bilmelidir. Saf Türk olmayanların, Türk Ana Vatanında sadece bir tek hakları vardır: Hizmetkâr olma hakkı, köle olma hakkı.”[2] Keza, Ağrı’da patlak veren Kürt ayaklanması üzerine yaptığı bir konuşmada Başbakan İnönü de şunları söylüyordu: “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur.”[3]

İşte Atatürk’ün emriyle hazırlanan ve her açıdan ırkçılık kokan “Güneş Dil Teorisi” ve “Türk Tarih Tezi” gibi zırvalar da böyle bir atmosferde ortaya atılmıştı. İnsanı acı bir tebessüme sevk eden ve ipe sapa gelmez ırkçı hezeyanlarla dolu olan bu “teori”ler bir süre sonra geri çekilmişse de, Kemalist devletin ırkçı şoven milliyetçiliği ve bu bağlamda Kürtlere yönelik baskıları ve saldırgan politikaları hep devam etmiştir.

Burada hemen belirtelim ki, bu dönemde gerek anti-demokratik yasaların çıkartılması konusunda olsun, gerekse Türkçülüğe dayalı ırkçı ve şoven bir ideolojinin devletin resmi ideolojisi haline getirilmesi konusunda olsun, CHP içinde devletçi Kemalist bürokrasi ile liberalizm yanlısı burjuva kesim arasında ciddi hiçbir ihtilaf doğmamıştır. Tersine, daha sonra liberal giysilere bürünerek siyaset sahnesinde arzı endam edecek olan burjuva kesim, bu dönemde kendisine hamilik eden Kemalist bürokrasiyi hoş tutabilmek için elinden geleni yapmış ve onun totalitaryan eğilimlerine ses çıkarmamıştır. Yeter ki iktidarı elinde tutan bürokratik oligarşi, genel olarak sermayenin çıkarlarını koruyup gözetsin ve burjuvaziye hamilik yapmayı sürdürsün! Kemalist bürokrasi burjuvaziyi tehlikelere karşı (özellikle de işçi sınıfından gelecek tehlikelere karşı) koruduğu sürece, Kemalist bürokrasinin baskıcı anti-demokratik uygulamaları hiçbir sorun oluşturmuyordu burjuvazi için! Daha sonraki yıllarda da göreceğimiz gibi, burjuvazi ile asker-sivil bürokratik elit arasındaki ilişkiler ve kimin ne zaman “statükocu” ne zaman “liberal” kesileceği konusu, hep konjonktürel çıkarlara göre belirlenmiştir. Nitekim cumhuriyetin kuruluşundan 1946’ya kadar geçen çeyrek asırlık zaman diliminde, bugün yaşandığı gibi bir “statükocu-liberal” çatışması pek yaşanmamıştır egemen sınıf içinde. Çünkü bu yıllarda henüz yeterince güçlenmemiş olan burjuvazi, hâlâ Kemalist bürokrasinin hamiliğine ihtiyaç duymaktaydı ve bu yüzden de onun iktidarına boyun eğmek zorunda hissediyordu kendini!

Tek parti diktatörlüğü altında işçi ve emekçi sınıfların durumu

CHP’nin tek parti diktatörlüğünün en katı bir biçimde devam ettiği 1930’lu ve 40’lı yıllarda, işçi ve emekçi sınıfların ne durumda olduğuna bir bakalım. 1930’lar Türkiye’sinde “bürokrat-burjuva-eşraf” koalisyonuna dayanan CHP iktidarı, sanayi ve tarımda özel kapitalist girişimciliği desteklerken ve bu amaçla büyük burjuvazi ile büyük toprak sahiplerinin çıkarlarını hep ön planda tutarken, işçi ve emekçi sınıfların ekonomik ve demokratik haklarını hep yok saymış ve düzene boyun eğmelerini sağlamak için, onları sürekli baskı altında tutacak yasal düzenlemeler getirmiştir. Gerek ekonomik alanda, gerekse siyasal alanda işçi sınıfına yönelik bu hak kısıtlayıcı anti-demokratik düzenlemelerde, Avrupa’da esen faşizm rüzgârlarının da etkisi vardı kuşkusuz. Örneğin, işçi ve emekçilerin sınıf esasına göre örgütlenmelerini ve sınıf mücadelesi yürütmelerini yasaklayan ve bu yasağı çiğneyenlerin ağır hapisle cezalandırılmalarını öngören Türk Ceza Kanununun ünlü 141 ve 142. maddeleri, 1930’larda faşist İtalyan Ceza Kanunundan ithal edilmişti.

1930’lu yıllara gelindiğinde, işçi sınıfı hâlâ her türlü haklarından yoksun bir sınıf olarak günde en az 12 saat çalışmak durumundaydı. Kemalist rejim cumhuriyetin kuruluşundan itibaren burjuvaziyi devletin her türlü imkânlarıyla besleyip palazlandırırken, işçi sınıfının sendikal örgütlenmesini ve ekonomik hak arama mücadelesini (grevli toplu sözleşme hakkını) bile kabul etmemekte diretiyordu. Bu yüzden işsi sınıfı, Kemalist CHP’nin yıllarca süren tek parti diktatörlüğü döneminde sendikal haklarından tamamen mahrum kalacaktı. Bu dönemde işçi sınıfına karşı tam bir baskı rejimi uygulayan Kemalist iktidar, bununla yetinmeyip bir de işçi sınıfının tarihsel hafızasını silmeye kalkışacaktı. 1935 yılında çıkardığı bir yasayla, kapitalist sömürü düzenine karşı işçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ı “Bahar ve Çiçek Bayramı” olarak ilan etmiş ve rüşvet olarak da işçi sınıfına o gün için bir günlük “istirahat” izni vermişti! Bu, işçi sınıfının tarihsel hafızasını zayıflatmak üzere, korkak burjuvazinin ve onun koruyucusu olan Kemalist bürokrasinin sinsice ve ikiyüzlüce giriştiği bir operasyondu kuşkusuz.

Oysa o tarihte işçi sınıfı hâlâ bir iş kanunundan bile yoksun bulunuyordu. İşçiler, çalışma koşullarını düzenleyen bir iş kanununa Cumhuriyetin ilanından 13 yıl sonra (1936’da), sendikalaşma hakkına 24 yıl sonra (1947’de), grev ve toplu sözleşme hakkına ise tam 40 yıl sonra (1963’de) kavuşabileceklerdi. Dolayısıyla, işçilerin sendikal örgütlülüğünün bulunmadığı koşullarda çıkarılan İş Kanununun uygulanıp uygulanmadığı da hiçbir zaman denetlenemeyecek ve bu iş devlet bürokratlarının insafına kalacaktı. Nitekim İş Kanununun kabulünden bir süre sonra, fabrikalara işçi pazarlayan “işçi müteahhitleri”nin ve işçi simsarlarının türemesi ve patronların işçi ihtiyaçlarını bu müteahhitler aracılığıyla karşılamaları, İş Kanununun fiiliyatta uygulanmadığının bir göstergesiydi. Üstelik bu işçi müteahhitlerinin arkasındaki güç de gene CHP bürokrasisiydi. Ayrıca işçi sendikalarının olmadığı koşullarda, büyük işletmelerde işçilerden kesilen paralarla oluşturulan “işçi yardımlaşma sandıkları” da CHP tarafından atanan “bürokratik bir idareciler takımı” tarafından yönetilmekteydi. Yani işçilerin parasıyla gene bürokratik bir elit beslenmekteydi.

Tarım emekçilerinin durumuna gelince; CHP iktidarı altında orta ve yoksul köylülerin durumu da kent emekçilerinin durumundan faklı değildi. Tarım kesiminde de sömürü artarak devam ediyordu. Sözüm ona köylünün durumunu iyileştireceği iddia edilen Ziraat Bankası kredileri, aslında köylüye değil, büyük çiftlik sahiplerine ve toprak ağalarına gidiyordu. Bu kesimler, banka kredisinin sağladığı imkânlarla makineli tarıma geçmektense, ucuza toprak kapatıp ucuz işgücü (ırgat) çalıştırarak daha çok kâr ediyorlardı. Ayrıca, bu büyük toprak sahipleri, Ziraat Bankasından düşük faizle aldıkları kredileri, daha yüksek faizlerle muhtaç durumdaki köylülere satıyorlardı. Yani hem çalıştırıp sömürüyorlardı, hem de tefecilik yaparak sömürüyorlardı tarım emekçilerini. CHP iktidarı bunu biliyordu, ama kendi iktidarını destekledikleri için toprak ağalarına ve büyük çiftlikçilere ses çıkarmıyordu. Nitekim 1927 ve 1929 yıllarında topraksız köylülere hazine arazisi verilmesi yolunda çıkarılan kanunları da CHP iktidarı hiçbir zaman uygulamayacak ve toprak reformunu dilinden düşürmemesine rağmen, gerçek bir toprak reformunu da hiçbir zaman yapmayacaktı. Tek parti diktatörlüğü döneminde, bir yandan “devletçilik” göklere çıkarılırken, diğer taraftan tarımda acımasız bir soygun düzeni sürdürülmüş ve bu soygun temelinde, orta ve yoksul köylüler topraksızlaştırılırken, büyük toprak sahiplerinin ve ağaların özel toprak mülkiyeti alabildiğine genişlemiştir.

Bu dönemde işçi sınıfının siyasal açıdan bilinçlenmesini ve örgütlenmesini savunan komünistlerin ve sosyalistlerin faaliyetleri de yasadışı ilan edilip yasaklanacaktı. Bu koşullar altında komünistlerin ve sosyalistlerin siyasal görüşlerini yaymaları ve bu temelde işçi sınıfını örgütlemeye girişmeleri yıllarca hapis yatmayı, işkenceyi ve her türlü tehlikeyi göze almayı gerektiren bir işti kuşkusuz. Nitekim o dönemde ardarda gelen “komünist tevkifatı” da bunu ortaya koymaktadır. Tek parti diktatörlüğü döneminde işçi sınıfının siyasal örgütlenmesi için illegal faaliyet yürüten Türkiye Komünist Partisinin (TKP) ardarda uğradığı tevkifat (1925, 26, 27, 29, 30, 32, 34, 38, 44, 45) bunun en somut kanıtıdır. İşçi sınıfına ve komünistlere yönelik tüm bu baskılar ve tutuklamalar, daha sonra kendini “ilerici”, “demokrat” ve de “solcu” olarak lanse edecek olan burjuva Kemalist CHP’nin izlediği ceberut politikaların bir sonucuydu kuşkusuz. Öteden beri burjuva devletle özdeşleşmiş ve burjuva devletin statükocu bir partisi haline gelmiş olan bu parti, hiçbir zaman işçi sınıfının gerçek dostu olmadı.

Tek parti diktatörlüğü altında Kürtlerin durumu

Kemalist bürokrasinin yönetimi altında otokratik bir niteliğe bürünen burjuva devlet, bu dönemde yalnızca işçi ve emekçi sınıflara karşı anti-demokratik ve baskıcı bir uygulama içinde olmakla kalmamış, ulusal demokratik taleplerini dile getiren ve bu bağlamda özerklik isteyen Kürt halkına karşı da ırkçılığa varan saldırgan bir tutum içinde olmuştur.

Osmanlı’nın despotik devlet anlayışı içinde yetişmiş olan cumhuriyet devletinin başındaki asker kökenli yönetici kadrolar da tıpkı öncülleri Jön Türkler gibi, merkezî devletin bürokratik-despotik otoritesinin bekasını her şeyin üstünde tutmaktaydılar. Bu merkezî devlet otoritesinin zayıflaması ya da sarsılması, devletin bölünüp parçalanmasıyla eş anlamlıydı onların gözünde. Koca bir imparatorluktan arda kalan ve Anadolu’ya sıkışmış olan son Türk devletinin de elden gidebileceği korkusunun yarattığı kaygı, “devletin güvenliği”ni her şeyin üstünde tutmayı, Kemalist bürokrasi için kutsal bir görev haline getirmişti. Bu güvenliği sarsıcı her şey (örneğin işçi ve emekçilerin sınıf temelinde örgütlenmeleri ve iktidar için mücadeleye girişmeleri; Kürt halkının ulusal demokratik taleplerini yükseltmesi ve özerklik talebiyle ayağa kalkması; özetle, siyasal demokrasinin genişlemesi ve bürokratik-merkezî otoritenin zayıflaması) Kemalist bürokrasinin gözünde “bölücülük ve yıkıcılık” anlamına geliyordu.

Oysa emperyalist işgal güçlerine karşı mücadelenin sürdüğü bir dönemde Kemalist bürokrasi böyle bir tutum içinde değildi elbette. 1922 yılı başında Millet Meclisinde tartışılan “Özerk Kürdistan Planı”, 64’e karşı 373 oyla kabul edilmişti. “Kabul edilen yasa, yerel bir Kürt parlamentosu ile Kürt okulları kurulmasını öngörüyordu.”[4] O dönemde Milli Mücadelenin önderleri oldukça farklı bir dil konuşuyorlardı. Örneğin M. Kemal konuşmalarında, özerklikten ve Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları livalarda kendi kendilerini yönetmesinden söz ediyordu. “Bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince, zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir” diyordu M. Kemal 16 Ocak 1923 İzmit konuşmasında. Keza, İsmet İnönü de katıldığı Lozan görüşmelerinde “Ben burada Türkleri ve Kürtleri temsil ediyorum” diyebiliyordu yüksek sesle![5]

Fakat zafer kazanıldıktan sonra Kemalist bürokrasi bütün bu söylediklerini unutacak ve toplumun demokratik hak ve özgürlüklerini korumak ve geliştirmek için değil, şoven Türk milliyetçiliğine dayalı kendi merkeziyetçi, otoriter, bürokratik devlet anlayışını (tek parti diktasını) yerleştirmek için radikal düzenlemelere girişecekti. Bu dönemde kendi merkeziyetçi-otoriter devletinin “güvenliğini” her şeyin üstünde tutan Kemalist bürokratik oligarşi, kendi dışındaki her siyasi girişimi (komünistleri, Kürtleri, liberalleri vb.) neredeyse tehlikeli bir “dış düşman” gibi algılayarak yok etmeye çalışacaktı. Nitekim Kemalist rejimin 1925’den itibaren Kürtlere karşı giriştiği ırkçılığa varan saldırgan tutum da bunun çarpıcı örneğini oluşturuyordu. Bu dönem boyunca, ulusal demokratik hakları ve özerklik talepleri için ayağa kalkan Kürtlerin isyan ateşi sönmediği gibi, Kemalist rejimin onlara karşı yürüttüğü ırkçılığa varan saldırganlık ve kıyıcılık da hiç durulmadı.

Lozan antlaşmasının imzalanmasından 1938’e kadar geçen 15 yıllık süre içinde, toplam 17 Kürt ayaklanması yaşandı. Bunlar içinde en önemlileri, 1925’te Şeyh Sait ayaklanması, 1930’da Ağrı ayaklanması, 1937-38’de Dersim ayaklanmasıdır. Tüm bu isyan hareketlerinde, her iki taraftan da binlerce insan ölmüş, fakat Kemalist rejim Kürtlerin ulusal taleplerini hiçbir şekilde dikkate almadığı gibi, onların ulusal kimliğini de ağır bir asimilasyon politikası uygulayarak yok etmeye çalışmıştır. Bunu başaramadığı durumda ise, bütün dünyanın gözü önünde Kürt ulusal kimliğini yok sayarak, böyle bir ulusun hiç olmadığını söyleyerek, yaşananları unutturmaya, Türk halkından gizlemeye çalışmıştır. Bu bakımdan, şu gerçeği bir kez daha ve vurguyla belirtmeliyiz: Kemalistlerin İttihatçıların tarihsel uzantısı olduklarına hiç kuşku yoktur. Nitekim etnik bir sorun karşısında, İttihatçıların yöntemlerini devreye sokmaktan ve onlar gibi davranmaktan hiç çekinmemişlerdir. İttihatçılar 1915’de Ermeni sorununu nasıl “çözmeye” çalışmışlarsa, Kemalistler de Kürt sorununu öyle “çözmeye” kalkışmışlar, ama bunu asla başaramamışlardır!

Egemen bürokrasi içindeki faşizm hayranlığı ve devleti bu temelde yapılandırma eğilimi, Atatürk’ün 1938’de ölümünden sonra gerilememiş, aksine daha da hızlanmıştı. İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye, “tek parti, tek millet, tek lider” sloganıyla sembolize edilen faşizan bir bürokratik yönetim biçiminin işleyişine tanık olacaktı. Bu faşizan bürokratik-burjuva yönetim biçimi, Nazilerin 1943’de Stalingrad’da yenilgisine kadar egemenliğini sürdürecekti. Bir “savaş ekonomisi”nin uygulandığı bu yıllarda, emekçi halk sınıfları yokluk ve yoksulluk içinde kıvranırken, Türk burjuvazisi savaş vurgunlarıyla daha da zenginleşip palazlanacaktı.

Savaş ekonomisi ve savaş zenginleri

Türkiye İkinci Dünya Savaşının dışında kalmıştı ama savaşın dolaylı etkileri ülke ekonomisini temellerinden sarsmaya yetmişti. Türkiye’nin savaşa katılmamasına rağmen, 500 bin kişilik bir orduyu silâh altında tutan hükümet, bir süre sonra bu ordunun beslenmesi, giydirilip kuşatılması sorunuyla yüz yüze gelecekti. Bu kadar büyük bir orduyu beslemek, Türkiye’nin zayıf ekonomik yapısının kaldırabileceği bir yük değildi elbette. Bu durumda Cumhurbaşkanı İnönü’nün liderliğindeki CHP iktidarı, “Milli Korunma Kanunu” diye bir kanun çıkardı ve son tahlilde bütün yükü emekçi halk sınıflarının sırtına binecek olan bir “savaş ekonomisi”ni uygulamaya başladı. Bu dönemde hükümet, öncelikle askeri harcamalarla baş edebilmek için, sağlam para politikasından vazgeçerek karşılıksız para basmaya, yani enflasyonist bir politika izlemeye başlayacaktı. Bu politikanın kaçınılmaz bir sonucu olarak, dolaşımdaki para miktarı sürekli artarken, tüketim maddelerinin fiyatları da anormal yükselişe geçti. Örneğin, hayat pahalılığı indeksi 1938’de 100 iken, 1945 yılına gelindiğinde bu rakam 404’e yükselmiş, yani hayat pahalılığı dört kat artmıştı. Öte yandan, bu dönemde ekonomik güçler özellikle askeri alana kaydırılmış olduğundan, tarımsal üretimde de muazzam düşüşler yaşanıyordu. Dolayısıyla, bu dönemdeki tüm ekonomik veriler, işçi ve emekçi kitlelerin yoksullaşmasının daha da arttığını ve en zorunlu besin maddelerinin bulunamaması nedeniyle ülkede kıtlık ve açlığın yaygınlaştığını göstermektedir.

Sözümona halkçı ve devrimci olduğunu iddia eden, fakat aynı zamanda Nazizme duyduğu sempatiyi de gizlemeyen CHP hükümetinin pek çok bakanı ve yönetici bürokrat kadrosu, bu dönemde kendi halkının sorunlarıyla ilgilenmekten çok, hayranlık duydukları Nazi Almanya’sındaki uygulamalarla ilgileniyorlardı. Türkiye’deki iktidar sahiplerinin bu dönemde Nazizmden ne denli etkilendiklerini gösteren somut bir örnek, Nazi Almanya’sındaki baskıcı ve ırkçı uygulamalara benzer bir uygulamayı, bunların Türkiye’de tatbik etmeye kalkışmış olmalarıdır.

Savaş koşulları nedeniyle 1940 yılında uygulamaya sokulan Milli Korunma Kanunu, 1936 yılında işçilere verilen bazı temel hakları ortadan kaldırmakla işe başlamıştı. Kadın ve çocukların çalışmasıyla ilgili İş Kanunundaki bazı hükümler bu dönemde askıya alındı. İşçilerin hafta tatili hakkı ellerinden alındı ve zorunlu bir sebep olmadıkça işlerinden ayrılmaları da yasaklandı. Maden ocakları civarında yaşayan köylülere, belirli bir süre maden ocaklarında çalışma mecburiyeti getirildi. 3 Nisan 1944’de çıkarılan bir kanunla işverenlere, işçileri işyerine bağlamak amacıyla zor kullanma hakkı tanındı. Bir mazeret göstermeksizin işinden ayrılan işçilerin bulunup zorla işyerine getirilmeleri ve bunun için yapılan masrafın da işçinin gündelik ücretinden kesilmesi kabul edildi.

Tarım kesiminde de köylüler benzer muamelelere maruz kaldı. Milli Korunma Kanununun verdiği yetkilere dayanarak devletin tarım ürünleri fiyatını çok düşük tutması, orta ve küçük köylünün yıkımına neden oldu. Bunun yanı sıra, köylüden alınan yol vergisi ve toprak vergisi de savaş bunalımının yükünü adeta köylünün sırtına yüklemişti. Yol vergisini ödeyecek parası olmayan köylüler, yol yapımında zorla çalıştırılıyorlardı. Bunun yanı sıra, ürününün %10-12’sini Toprak Vergisinden ötürü aynî olarak devlete vermek zorunda olan köylü, bu aynî vergiyi ödeyemediği için, çoğu zaman varını yoğunu satmakta ve el kapısına ırgat gitmekteydi. İşte köylerde yıllar sonra da hatırlanacak olan “Tahsildar baskısı ve jandarma dayağı” bu dönemin bir hatırasıdır! Fakat öte yandan bu “savaş ekonomisi” uygulaması, büyük toprak sahiplerinin ve zengin çiftçilerin işine yaramıştır. Köylüler yoksullaştıkça tarlalarını satmakta ve bu topraklar da büyük çiftliklere katılmaktaydı. Bu süreç, tarımdaki servet birikimini elbette büyük toprak sahipleri ve tarım burjuvazisi lehine hızlandıracaktı.

Savaş ekonomisinin uygulandığı bu yıllarda devletle iş yapan yerli sanayiciler ve özellikle tüccar kesim, rüşvet mekanizmasını ustalıkla kullanarak ve karaborsacılık, istifçilik, vurgunculuk yaparak büyük paralar kazandılar. Örneğin, “İzmir’de harpten önce ancak 9 büyük özel şirket varken, harp içinde bunların sayısı 41’e çıkmıştır. İstifçilik veya ihtikâr yapan tüccarın, bazı büyük devlet memurlarının yanında, askerî müteahhitler, devletle yabancı sermaye arasında aracılık yapan tüccar, gelişen bazı sanayi kollarındaki sanayiciler harbin yarattığı büyük zenginler arasındadır.”[6] Savaş yıllarında herkes bu “savaş zenginleri”nden bahsetmektedir. Bu savaş zenginlerini yaratan ise, pek “halkçı” ve de “pek devrimci” olduğu iddia edilen iktidardaki burjuva-bürokrat Kemalist kadrolardan başkası değildi kuşkusuz!

Bürokrat-burjuva CHP hükümetinin, bu savaş yıllarında Nazizmden etkilenerek giriştiği diğer bir uygulama ise, ırkçılık kokan meşhur Varlık Vergisi Kanunu uygulamasıdır. Başlangıçta sözümona tüm tüccarlardan alınması planlanan bu vergi, daha sonra “milli” burjuvazinin direnciyle karşılaştığı için, yalnızca gayrimüslim azınlıklardan alınan bir vergiye dönüştürülecekti. Aslında daha en başında, yalnızca gayrimüslim azınlıklardan alınması hedeflenerek çıkarılmış bir kanundu bu. Bu uygulama da, CHP içindeki Nazi sempatizanı ya da hayranı bakan ve bürokratların bir marifetiydi tabii ki. Bu kanuna göre hazırlanan listelerde, serveti olmayan, hatta dar gelirli sayılabilecek olan gayrimüslim azınlıklara da çok yüksek miktarlarda vergiler çıkartılmıştır. Varını yoğunu satmasına rağmen bu vergileri ödeyemeyecek durumda olanlar ise, Erzurum Aşkale’deki taş ocaklarında çalışmaya mecbur edilmişlerdir. Fakat öte yandan, asıl zengin gayrimüslim tüccarlar ise, “milliyetçi” bürokrasiye yüklü miktarda rüşvet ödeyerek, çok az miktarda vergiyle kurtulmuşlardır. Bu varlık vergisi uygulamasıyla, çok büyük servetler el değiştirmiş, özellikle gayrimüslimlerin elindeki gayrimenkul varlıkların (evler, dükkânlar, arsalar vb.) pek çoğu, Türk zenginlerinin eline geçmiştir. Yani bir anlamda, bir “sermayenin Türkleştirilmesi” süreci yaşanmıştır.

Bu döneme ilişkin özetle söyleyecek olursak, tek parti diktatörlüğü altında uygulanan devletçilik ve savaş ekonomisi, işçi ve emekçi sınıfları daha da yoksullaştırıp perişan ederken, bundan kazançlı çıkan son tahlilde özel kapitalist girişimciler (burjuvazi) ve büyük toprak sahipleri oldu. Yıllarca Kemalist bürokrasinin himayesi altında ve onun uyguladığı ekonomi politikası sayesinde gelişip palazlanan “milli” burjuvazi, 1945’lere gelindiğinde artık siyasal iktidarı Kemalist bürokrasiden devralmaya hazırlanıyordu.



[1] Ahmet Hamdi Başar, Barış Dünyası dergisi, sayı 63. Aktaran: Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, c.1, Cem Yay., 1973, s.446

[2] Aktaran: Hans- Lukas Kieser, Iskalanmış Barış, Doğu Vilayetlerinde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet 1838-1938, İletişim Yay., 2005, s.578

[3] Aktaran: Özgür Doğan, Kemalizmin Altı Oku ve Gerçekler, Marksist Tutum, sayı 31

[4] Hans-Lukas Kieser, age, s.573

[5] Aktaran: Seyfi Öngider, Kuruluş ve Kurucu, Aykırı Tarih Yay., s.173

[6] Yıldız Sertel, Türkiye’de İlerici Akımlar, Ant Yay., s.56