Anti-Kapitalist Müslümanlar ve Sol


İslamcıların şimdiye kadar üzerinde etkili olduğu emekçi kesimler arasında sosyalist fikirlere karşı geleneksel bazı önyargılar olduğu malûmdur. Her ne kadar doğru ve özenli yaklaşımlarla bunları aşmak genel olarak mümkünse de, bunun kitlesel ölçekte başarılması son derece zordur. Elbette nesnel koşulların elverişliliği ölçüsünde bunun zorluk derecesi de değişiklik gösterecektir. Bu noktada İslami çevrelerin içinden gelen demokrat ve eşitlikçi unsurların sözkonusu önyargıların aşılması sürecine önemli bir katkı yapma potansiyelleri vardır. O nedenle sosyalistlerin bu hareketi şu ana kadar ki varoluşuyla bir tehdit bir tehlike olarak görmeleri doğru bir tutum olmaz. Aksine bu gelişme, mevcut somutluğu içinde dikkatlice incelenecek olursa, sosyalist hareket için zeminin daha da elverişli hale gelmesine yardımcı olabilecek türde bir gelişmedir.



Ana akım burjuva medyada 1 Mayıs mitingi ile ilgili haberlerde sansasyonel biçimde öne çıkarılan olgulardan birisi, “Anti-kapitalist Müslüman Gençlik” olarak anılan grubun mitinge katılımıydı. Esasen 1 Mayıs öncesinden başlayan bu ilgi, 1 Mayıs sonrası doruk noktasına ulaştı denilebilir. Bu süreçte grubun çeşitli mensupları birçok TV kanalının ekranlarında, programlarda yer aldılar. Konuya ilişkin çok sayıda yazılar yazıldı.

Grup 1 Mayıs’a, iş cinayetlerinde ölen işçiler için Fatih Camii’nde gıyabi cenaze namazı kıldıktan sonra yürüyüş yaparak gelmiş ve Kapitalizmle Mücadele Korteji adı altında Şişhane kolundan katılmıştı. Yürüyüş ve mitingde taşınan pankart ve dövizlerde de, atılan sloganlarda da, basına verilen beyanatlarda da grubun şu ana kadar Türkiye’de pek tanık olunmamış bir tablo sunduğu görülüyordu. Bu tabloda, İslami bir söylem çerçevesinde oldukça belirgin bir anti-kapitalist ve eşitlikçi duruş göze çarpmakta. Kürt sorunu, Ermeni sorunu, Alevi sorunu, kadın sorunu, çevre sorunu gibi İslamcı kesimler arasında kimisi tabu niteliğinde olan, kimisi hiç ilgi konusu olmayan ve genelde gerici tutumların sergilendiği konularda demokrat ve özgürlükçü bir tutum sergilenmekte. Öte yandan, grup İslamcı hareketin geçmişine yönelik bir eleştiri de yapıyor ve bu temelde bir reddi miras ilanında bulunuyor.

Grubun fikri esinleyicilerinden biri olarak öne çıkan İhsan Eliaçık, buna ilişkin olarak, “40 yıl önce aynı Fatih Camii’nde toplanan Müslüman gençler, 6. Filo’yu taşlayan Deniz Gezmişleri taşlamışlardı. Aslında onlarla birlik olup 6. Filo’yu taşlamalıydılar. 6. Filo’yu taşlayanlar idam edildi, onları taşlayanların ideolojik devamı olanlar ise bugün iktidar. İşte bugünkü gençler bu anlayışı tersine çeviriyor. Genç ruhlar İslâm’ın özündeki hakikâti daha çabuk kavrıyorlar ve onlara hatırlatıyorlar. Sözkonusu eylem uyanış çağrısıdır. Bu zihinsel devrimdir” diyor.

Ana akım burjuva medya bir yandan bir hoşluk olarak meseleye yaklaşırken, bir yandan da İslami çevreler içerisinden AKP karşıtı olan ve taassuba dayalı olmayan bir muhalefet odağının çıkması dolayısıyla konuya belli bir ağırlık veriyordu. Böylesi bir muhalefet odağının AKP tarafından başkalarına karşı ucuz biçimde kullanılan dinsel demagojiyle kolayca bertaraf edilemeyecek olmasının onları cezbettiği açıktı. Bu ana akım medyanın dışında sayılabilecek katı Kemalist yayınlar ve isimler ise bu girişime dudak büktüler, onunla alay etmeye kalktılar.

AKP yanlısı burjuva medya ise sözkonusu gruba karşı genel olarak olumsuz bir tutum içinde yer aldı ve genellikle aleyhinde yayın yaptı. Hatta bunun 28 Şubat sürecinde piyasa sürülen Aczmendiler olgusu gibi hükümet karşıtı cadı kazanı kaynatmaya yönelik provokatif bir girişim olduğu da söylendi. Açıktan ya da kapalı biçimde olumsuz tutum alanların yanı sıra, bu cenahtaki kimi yayınlar ve yazarlar ise konuyu susarak geçiştirmeyi tercih ederken, kimileri pek üstünde durmayarak babacan ve üstten bir tutumla “bizim mahallenin haşarı çocukları” muamelesi yaptı. Hemen hepsi beylik sözlerle İslam’da zaten “sosyal adaletin” mevcut olduğunu, bunu dile getirmek için böylesi yollar icat etmenin gereksiz ya da aşırılık olduğunu vurguladılar.

Velhasıl egemenler genel olarak kendi aralarındaki siyasi farklılıklara göre bir tutum alıyorlardı. Öte yandan, sola ve işçi hareketine gelecek olursak, orada da çeşitli ve zıt tutumların olduğunu görüyoruz. Bir kısım sosyalist çevre olumlu bir yaklaşım sergilerken ve 1 Mayıs mitinginde de bu girişime sempati gösterirken, bir kısım da aşağılayıcı, küçümseyici ve dışlayıcı bir yaklaşım içinde oldu.

Nesnel zemin

Bir siyasi olgu olarak İslam referanslı bir anti-kapitalist hareketi, başka siyasi olgu ve hareketleri yöntemsel olarak nasıl değerlendiriyorsak öyle değerlendirmeliyiz. Doğru bir tutum alabilmek için öncelikle bu olguyu nesnel gerçekliği içinde ele almak gereklidir. Öncelikle sorulması gereken sorular, bu hareketin hangi çelişkilerin ürünü olduğu, hangi nesnel toplumsal süreçleri ifade ettiği ve kendisini hangi politik görüş ve tutumlarla ortaya koyduğudur. Marksistlerin soracağı sorular bunlardır. Bu sorulara yeterli netlikte yanıtlar verilmeden sağlıklı bir tutum alış söz konusu olamaz.

Nicedir dikkat çektiğimiz bir olgu var. İslamcı sermaye ve onun siyasi temsilcileri büyük bir zenginlik ve iktidar gücü kazanmışlardır. Yakın zamana kadar iktidardan ve zenginlikten önemli ölçüde dışlanmış olan bu burjuva kesimler bu durumları nedeniyle bir mağdur rolü oynayabiliyorlar ve yoksul emekçi kitlelerin dini duygularını istismarda bu unsuru etkin biçimde kullanabiliyorlardı. Bu sermaye çevreleri ve onların siyasi temsilcileri sınıf farklılıklarının üzerini mağduriyet söylemiyle örülmüş dinsel bir şal ile örtebiliyorlar ve böylece dinsel kisve altında burjuvalarla emekçiler arasında bir birlik duygusu yaratabiliyorlardı.

Aslında bu durum bugün de köklü biçimde değişmiş değildir. Ancak AKP’nin iktidarının sağlamlaşması ve İslamcı sermaye kesimlerinin iyiden iyiye palazlanması ile birlikte, özellikle son birkaç yılda, sınıf farklarının dinsel örtü ile bile gözden saklanması zor bir hâl almaya başlamıştır. Marksizmi bir kez daha haklı çıkararak, bu durum kaçınılmaz biçimde yeni siyasal eğilimlerin uç vermesini beraberinde getirmiştir. Bugün karşımıza çıkan Anti-kapitalist Müslüman Gençler olgusunu bu zeminde açıklamak mümkündür.

İslamcı kesim içinde sınıf ayrımlarının gitgide belirginleşmesi kaçınılmaz biçimde bilinçlerde yansımasını bulmaktadır. Burjuvalaşma olgusu, tarihin tanıklık ettiği neredeyse tüm sonuçlarıyla birlikte son haddine dek yaşanmaktadır. 10 yıl gibi kısa bir zaman zarfında yeni zenginlerin lüks, safahat, gösteriş taşkınlıkları ayyuka çıkmış, iktidar sahipliğinin getirdiği şımarma ve küstahlık sınır tanımaz boyutlara ulaşmıştır. Buna mukabil alttaki yoksul emekçi kitlelerin nesnel yaşam koşullarında ciddi ve kalıcı bir iyileşme yaşanmamıştır. Elbette yoksul kitleleri kontrol altında tutmak için bazı göz boyayıcı sosyal politikalar uygulanmıştır ve bu uygulamalar söz konusu kitlelerin koşullarının daha kötü hale gelmesini son yıllara kadar belli ölçüde önlemiştir. Ama sadece önleme ya da sınırlı ve sallantılı türde iyileşme ancak belli bir noktaya kadar katlanılabilecek bir durum oluşturur. Hele de yeni zenginlerin bu süreçten devşirdikleri servetin ve iktidarın boyutları böylesine çıplak biçimde ortadayken ve şimdiye kadar kullanılmış mağduriyet bahanesi büyük ölçüde temelsizleşmişken, bu yoksul emekçi kesimlerin “biz niye bu süreçten böylesine nasiplenemiyoruz” diye sormasından daha doğal ne olabilir?

Dahası son dönemde sömürünün daha da yoğunlaşmasıyla birlikte yoksul emekçi kitlelerin durumlarında kötüleşme başlamış, bazı kısmi düzelmelerin yaşandığı ve kitlelerde olumlu izlenim bırakan sağlık alanı gibi alanlarda da geçici düzelme havası bozulmaya başlamıştır. Peş peşe çıkan yeni yasa ve düzenlemelerle emekçi kitlelerin sırtındaki yük gitgide artmakta ve geçim derdi ağırlaşmaktadır. Sosyalist solun çoğunluğu son çeyrek yüzyılda kente gelmiş yoksul emekçi kitlelerden büyük ölçüde yalıtık olduğu ve bu katmanlara nüfuz etme konusunda çoğunlukla basiretsiz olduğu için, bu kesimler içinde birikmekte olan hoşnutsuzluğu ve bu temelde akan yeraltı akıntılarını da doğru biçimde görememekte, değerlendirememektedir.

Hoşnutsuzluğu arttıran olgulara, tüm dünyada kapitalist sistemin yaşamakta olduğu derin tarihsel bunalımı da eklemek gereklidir. Dünyanın hemen her yerinde yoksul emekçi kitleler sisteme karşı ayağa kalkmaktadır. Bu, Müslüman coğrafyada özellikle böyledir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da milyonların seferber olduğu halk isyanları gerçekleşmiş ve tarihsel önemde bir değişim süreci başlamıştır. Kitleler huzursuzdur ve daha öte harekete geçmeye yatkın bir ruh hali içine girmektedirler.

Eğer Anti-kapitalist Müslüman Gençler hareketinin nesnel bir temeli olduğu iyi kavranmaz ise, tepki ve tutumlar grubun öznel varlığıyla sınırlı kalma riskini taşır. Oysa bu grubu doğuran nesnel süreçleri kavrarsak, yarın benzer başka grupların da çıkabileceğini, hatta bugünden tümüyle öngörülemeyecek yeni çeşitlenmelerin belirebileceğini anlarız. Bizce Anti-kapitalist Müslüman Gençler hareketinin ortaya çıkması bir tesadüf değildir, yukarıda özetle anlatmaya çalıştığımız nesnel toplumsal-siyasal süreçlerin öznel bir ifadesidir.

Daha önce Mehmet Bekaroğlu’nun yaklaşımlarını, Saadet Partisi’ndeki bölünmeyi ve Numan Kurtulmuş liderliğindeki HAS Parti’nin iktisadi ve politik düzlemde sosyal demokratımsı bir söylemle ortaya çıkışını görmüştük. Kendilerini sosyalist olarak tanımlayan bazı kişilerin de HAS Parti’nin kuruluş sürecinde yer aldığı biliniyor. Daha sonra ise geçtiğimiz yıl Ramazan ayında Emek ve Adalet Platformu’nun zenginlere karşı gerçekleştirdiği iftar eylemleri yaşandı. Entelektüel planda da özellikle İhsan Eliaçık’ın teorik çalışmalarının tüm bu süreçte İslamcı gençler arasında ilgi uyandırışını ve tartışılmasını vb. görüyoruz. Bu olgular altta bir hoşnutsuzluğun birikmekte olduğunu ve bunun kendisine bir çıkış noktası aradığını ortaya koyan olgulardır. Bugün 1 Mayıs’ta ortaya çıkan hareketi de işte bu eğilimin sadece daha ilerlemiş ve radikal biçimde yeniden uç vermiş hali olarak görmek gerekir.

Din sorunu

Anti-kapitalist Müslüman Gençler hareketi genel olarak tüm politik yelpazede bir şaşkınlık yaratmış gibi görünmektedir. Kafaları karıştıran temel nokta hiç kuşkusuz din ve İslamla anti-kapitalist görüş ve pozisyonların nasıl bir araya gelebildiğidir. Bu mümkün müydü? Bu İslamcı kesimler içinde olduğu kadar sol içinde de gündeme geldi. Örneğin, sosyalist hareket içinde Kemalizm ve Stalinizm etkisinde şekillenmiş olanlar söz konusu hareketin gördüğü ilgiden rahatsız oldular ve özellikle bu soru çerçevesinde hareket ederek solla/sosyalizmle dinin bağdaşmayacağını vurgulama ihtiyacı hissettiler.

Milliyetçilik ve devletçilik gibi sosyalist toplum özleminin özüne tümüyle ters öğeleri sosyalizmle bağdaştıranların, kalkıp dinle sosyalizmin bağdaşmayacağından dem vurmaları doğrusu ilginçtir. Tarih boyunca değişik toplumlarda çok değişik sosyalizm anlayışları ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında dinsel öğelerle harmanlanmış olanları da vardır, hem de çokça. Bunlar tarihsel olarak aşılmıştır demek kolaycı bir yaklaşım olur. Evet Avrupa’da dinsel bir sosyalizm anlayışının devri çoktan geçmiştir diyebiliriz, ama daha geriden ve çok farklı bir tarihsel rotadan gelen Müslüman Doğu toplumlarında bu tür anlayışların filiz vermesi pekâlâ mümkündür. Biz bunu böyle arzuladığımız için değil, bizim dışımızdaki nesnel koşullar bunu doğurabileceği için. Hiç kuşkusuz devrimci Marksist hareketin örgütlü bir güç olarak var olması ölçüsünde, dinsel olanları da dâhil olmak üzere, her türlü küçük-burjuva sosyalizminin etki alanı daralacaktır.

Sosyalist taleplerle dinin bağdaşmayacağını savunan yaklaşım, düşünsel olarak hiç de somut koşulların diyalektik tahliline dayanmayan soyut ve mekanik bir yaklaşımdır. Daha ziyade din konusundaki Marksist olmayan, darkafalı burjuva aydınlanmacılığının uzantısıdır. Toplumsal hayatın kıpır kıpır işleyen canlı gerçekliğini ve sonsuz görünümlerini değil, kafadaki dar ve önyargılı formülleri esas alan bir eğilimi yansıtmaktadır. Bu anlayış, dini, kökleri toplumsal hayatın derinlerinde yatan bir olgu, yani tüm gerçekliği içinde toplumsal bir olgu olarak görmekten ziyade, fikri anlamda bir gerilik, bir ilkellik, kitlelerin cehaleti, eğitimsizliği vs. olarak görmeye eğilimlidir. Oysa din Marx’ın dediği gibi “ezilenin protestosu”, “kalpsiz dünyanın kalbi, ruhsuz koşulların ruhudur”. Tam da böyle olduğu için, tarihin daha önceki dönemleri bir yana, yakın zamanda Latin Amerika’da ortaya çıkan Kurtuluş Teolojisi hareketi gibi örnekler mevcuttur. 1960’lı yıllarda ortaya çıkan ve 80’lerin başında Brezilya İşçi Partisi’nin (PT) kuruluşunda da yer alan bu hareket, emek ve demokrasiden yana tavır koyan din adamlarının yanı sıra kilise dışı dini hareketleri de içinde barındırır:

“Brezilya’nın orta-batı bölgesindeki piskoposlar ve önde gelen rahipler Kilisenin Şiarı adıyla bir belge yayınlarlar ve şunları söyler: «Kapitalizm aşılmalıdır. O en büyük kötülük, birikmiş günah ve çürümüş kök, o, verdiği her meyveyi –sefalet, açlık, hastalık ve ölümü– çok iyi bildiğimiz bir ağaçtır. Kapitalizmin aşılması için üretim araçları (fabrikalar, toprak, ticaret ve bankalar) üzerindeki özel mülkiyet kaldırılmalıdır.» Hıristiyan Kurtuluş Teolojisi’nin temel felsefesini oluşturan bu yaklaşım, Latin Amerika’nın toplumsal hareketlerin yönünü belirlemede önemli bir etkide bulundu. Kurtuluş Teolojisi’ni savunanların pratik-politik yönelimlerine bakıldığında, dönemsel Latin Amerika devrimci hareketlerine ve toplumsal devrimlerine önemli bir destek sundukları görülür.” (Mustafa Peköz, sendika.org)

Türkiye’de cumhuriyeti kuran Osmanlı bürokrasisi artığı burjuva siyasi güçler din konusunda burjuva aydınlanmacılığının en kötü versiyonundan türemiş kaba, baskıcı, aşağılayıcı, hotzotçu bir tutum geliştirmişler ve kitlelerin dinsel duygularını hem manipüle etmeye çalışmışlar hem de onlarla alay etmeyi marifet saymışlardır. Ve ne yazık ki Stalinizmin okulunda yetişen Türkiye sosyalist hareketi de geleneksel olarak bu tavırları benimsemiştir. Din konusunda Bolşevikler tarafından başarıyla sürdürülen Marksizmin kurucularının tavrını benimsemek ve geliştirmek yerine, Türkiye sosyalist hareketi bu Bismarkçılık-Stalinizm kırması tavırlarla egemenlerin ekmeğine yağ sürmüş ve yoksul emekçi kitlelerin büyük bir kesiminin din istismarcısı gericilerin ve faşistlerin elinde oyuncak olmasına çanak tutmuşlardır.

Dinsel bir çerçevede ifade edilmiş sosyalist toplum tasavvurlarının bilimsel açıdan tutarsızlıklarının, zayıflıklarının olacağı muhakkaktır. Sonuna kadar tutarlı ve bilimsel bir sosyalizm anlayışı yalnızca Marksizmde vardır. Ancak önemli olan bu değildir. Önemli olan bu tür hareketlerin mevcut somut koşullarda işçi sınıfının devrimci mücadelesi açısından ne gibi işlev görecekleridir.

Nasıl ki küçük-burjuva sosyalizmi anlayışı türlü çeşitlemeleriyle hâlâ mevcutsa, dinsel bir söylem çerçevesinde de değişik sosyalizan görüşlerin ortaya çıkması mümkündür. Hele de Müslüman coğrafyanın tarihte ilk kez kapitalizmin derinlemesine bir nüfuzuna maruz kalarak derin sarsıntılar geçirmeye başladığı ve toplumların büyük bir kaynaşma içinde olduğu günümüz dünyasında. Bu coğrafyada ne yazık ki devrimci Marksizm adına büyük bir politik boşluk bulunmaktadır. Ağır sömürü ve baskı koşullarına maruz kalan yoksul emekçi kitlelerin özlemlerini yansıtan çeşitli sosyalizan hareketler çıkacaktır.

İslamcıların şimdiye kadar üzerinde etkili olduğu emekçi kesimler arasında sosyalist fikirlere karşı geleneksel bazı önyargılar olduğu malûmdur. Her ne kadar doğru ve özenli yaklaşımlarla bunları aşmak genel olarak mümkünse de, bunun kitlesel ölçekte başarılması son derece zordur. Elbette nesnel koşulların elverişliliği ölçüsünde bunun zorluk derecesi de değişiklik gösterecektir. Bu noktada İslami çevrelerin içinden gelen demokrat ve eşitlikçi unsurların sözkonusu önyargıların aşılması sürecine önemli bir katkı yapma potansiyelleri vardır. O nedenle sosyalistlerin bu hareketi şu ana kadar ki varoluşuyla bir tehdit bir tehlike olarak görmeleri doğru bir tutum olmaz. Aksine bu gelişme, mevcut somutluğu içinde dikkatlice incelenecek olursa, sosyalist hareket için zeminin daha da elverişli hale gelmesine yardımcı olabilecek türde bir gelişmedir.

Anti-kapitalist Müslüman hareket henüz yeni bir hareket ve nasıl bir evrim geçireceği konusunda aceleci belirlemeler yapmaktan kaçınmak gerekiyor. Şu anda esasen bir küçük-burjuva aydın hareketi mahiyeti taşıyan bu hareketin daha sonra yoksul emekçi kitlelerle buluşan bir taban hareketi haline gelip gelemeyeceği sorusu ortada durmaktadır. Ancak bu hareket ifade ettiği toplumsal-siyasal eğilimler bakımından nesnel olarak izlenmesi ve hatta imkân ölçüsünde ileriye çekilmesi gereken bir harekettir. Ama bu ancak Marksist sosyalist düşünceden hareket eden bir politik tutumla mümkün olabilir. Yoksa kendine solculuk/sosyalistlik yakıştıran ama gerçekte buna hiç yakışmayan tutumlarla değil.

(Kaynak: Marksist Tutum dergisi, no: 87, Haziran 2012)


Etiketler