Faşist Tırmanış Sürecindeki Çelişkiler


Erdoğan zulümle abâd olacağını sananların ne ilkidir ne sonuncusu. Tarihin tekerleği diğerlerini nasıl altına alıp yuvarladıysa onu da istisna etmeyecektir. Tarihe Marksist diyalektik gözle bakanlar iyimserliklerini ve umutlarını yitirmezler. Güncel süreçlerin karanlığına teslim olmak, yılgınlık, tarihe, toplumsal ve siyasal olaylara diyalektik bir gözle bakamayanların fıtratı olabilir ancak. Önemli olan kavgayı sürdürmek ve er ya da geç gelecek devrimci kaynamanın işçi sınıfının iktidarıyla sonuçlanmasını sağlayacak bir perspektifle hazırlanmaktır.


Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlıktan devrilmesi Erdoğan’ın tek adam rejimini kurma yolunda attığı son önemli adım oldu. Davutoğlu’nun kendini “başbakan zannetmesi”nden kaynaklanan sorunlar böylece sona erdirildi. Bir “tek adam”ın tek adam olabilmesi için maiyetindekilerin “yok adam” olmaları gerekiyordu ve oldu. “Tek adam” bunu teyit ve tescil etmek üzere güç gösterisini de bu darbeden kısa süre sonra yaptı. Yeni parti kongresinin toplanıp yeni parti genel başkanının seçilmesi ve yeni hükümetin kurulması gibi zorunlu prosedürler (bu prosedürler hâlâ mevcut) hızla tamamlanır tamamlanmaz, “Reis” yeni kabinenin ilk toplantısının “kendi riyasetinde” yapılacağını duyurdu ve öyle de oldu.

Davutoğlu’nun devrilmesinden bu yana geçen sürede yönetenler mahfilinin eylemlerine baktığımızda ortaya çıkan çok net bir tablo var. Bu tablo bize, Davutoğlu’nun tasfiyesiyle birlikte, Erdoğan’ın taksitlere bölünmüş tasfiye sürecini aşağı yukarı tamamlamış olduğunu gösteriyor. Bu durum, “Türk tipi başkanlık” rejiminde önemli bir kilometre taşının aşıldığını işaretlemektedir. Erdoğan’ın, temel siyasi içeriği bakımından kurmuş olduğu bu rejimin ne denli sağlam ve kalıcı olduğundan bağımsız olarak, bundan sonraki kısa vadede yeni bir anayasa ile bu durumun resmileştirilmesi, büyük oranda formaliteden ibaret sayılabilir.

Mevcut anayasanın Saray tarafından adeta her gün çiğnenip paspas edilmesi, hatta bunun da giderek pişkince savunulur hale gelmesi ve bunun karşısında kimsenin bir şey yapamıyor olması gösteriyor ki, ne Meclis’in ne de Anayasa Mahkemesi gibi kurumların yapabileceği fazla bir şey yoktur. Erdoğan “Kürt kapanı”nı kurmuş ve bununla, mızıldanan tüm düzen güçlerini esir almayı başarmıştır. Eskiden ordu, siyasetçi sınıfının kendi belirlediği temel çizgilerin dışına çıkma teşebbüsleri karşısında Kürt savaşını kızıştırır ve siyaseti olağanüstü hal şartlarına sokardı, şimdi aynı silahı Erdoğan her türlü muhalefete karşı kullanıyor.

Meclis’te HDP’lilerin dokunulmazlıklarının anayasaya aykırı biçimde kaldırılması ve ardından da Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda yapılan itirazı reddetmesi, fiili durumun çarpıcı bir doğrulaması olmuştur. HDP’li vekiller henüz Meclis’ten atılmış değiller, ancak bu sadece bir zaman meselesine indirgenmiş görünmektedir ve bütün dokunulmazlık dalaveresinin esasen HDP’lileri Meclis’ten derdest etmek için çevrildiğinden kimse şüphe etmemektedir. Bu hadisenin Hitler’in mutlak iktidara yürüyüşünde kritik bir olay olan parlamento (Reichstag) yangını ve ardından komünistlerin sorumlu tutularak parlamentodan atılması hadisesine benzerliği de gören göz için açıktır.

Erdoğan’ın ilerleyişinin çelişkileri

Başta işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük durumu olmak üzere, genelde iç dinamikler açısından bakıldığında, Erdoğan’ın yeni bir başkanlık anayasasını hazırlayıp referanduma gitmesinin önünde pek ciddi bir engel kalmamıştır. Ancak Erdoğan’ın kısa vadeli hedefleri açısından geçerli olan bu tespit, işlerin genelde onun için güllük gülistanlık olduğu anlamına gelmemektedir. Erdoğan kendi yolunda emin adımlarla ilerliyormuş gibi görünse de, bu izlenim tek yanlıdır, gerçekliğin bütününü kuşatmaktan uzaktır. Gerçek şu ki, Erdoğan bu adımları ardı ardına atarken bir yandan da üzerinde oturduğu düzene yeni istikrarsızlık öğeleri eklemekte ve sonunda kendisini de götürecek süreçleri mayalamaktadır. Kestirme bir ifadeyle denebilir ki, günün birinde Erdoğan gücünün zirvesinde gibi görünürken birden bire alaşağı olabilir.

Erdoğan mevcut parlamenter işleyişi zorlayarak rejimi değiştirirken, gerçekte sisteme belli bir denge ve esneklik veren karmaşık mekanizmaları tarumar etmekte. Doğrusu, her mutlak iktidar düşkününün gördüğü rüyayı Erdoğan da görmektedir. Bu rüyaya kaynaklık eden saik, sözkonusu karmaşık mekanizmaların gitgide tahammül edilemez külfetler olarak görülmesidir. Lider bu tür mekanizmalar yüzünden yararlı gördüğü bir kararı alamamakta, uygulayamamakta ya da yeterli hız ve etkinlikle uygulayamamaktadır. O halde bu engeller bertaraf edilmelidir, vb.

Sisteme belli bir esneklik ve denge veren mekanizmalar dediğimizde, başta parlamento olmak üzere, anayasa, yargı sistemi, siyasal partiler, basın, uluslararası ilişkiler sistemi gibi unsurlar ilk akla gelenlerdir. İşte Erdoğan’ın “kutlu yürüyüşü” bu alanların hepsini bozucu ve genel olarak düzenin istikrarsızlığını arttıran bir etki doğurmaktadır. Erdoğan tüm bu alanlara genel bir keyfilik ve öngörülemezlik öğesi katmaktadır. Eğer Türkiye genel gelişmişlik düzeyi açısından sözgelimi Orta Asya ülkelerine benzer bir düzeyde olsaydı, ya da daha genel olarak bu ülkelerle benzer bir konumda olsaydı, bu zorlamaların ciddi bir istikrarsızlık riski doğurduğundan belki söz edilemeyebilirdi. Ancak Türkiye dünyanın göbeğinde yer alan, emperyalist sistemin hiyerarşisinde büyüklerden sonra gelen, alt-emperyalist aşamaya yükselmiş, esasen Batı kapitalizminin alanında yer tutmuş, NATO üyesi, AB aday üyesi olan bir ülkedir. Bu özelliklere sahip bir ülkede bahsi geçen kurum ve mekanizmaların keyfilik ve belirsizlik girdabına sokulması genelde düzen için istikrarsız bir zemin yaratır.

Birçok açıdan farklı özelliklere sahip olsa da, 1851 Fransa’sında yeğen Bonaparte’ın olağanüstü rejim kurma süreci bağlamında Marx, ünlü eseri Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i’nin son satırlarında bu noktayı, yanı sıra da bu tür liderlerin nasıl her gün küçük bir darbe yaptıklarını vurgulamıştı:

“Bu durumun çelişkili gereklerinin sürüklediği, aynı zamanda da bir hokkabaz gibi sürekli yeni şaşırtmacalarla izleyicilerin gözlerini Napoleon’un yerine geçmiş kişi olarak kendi üzerinde tutması, yani her gün bir darbe en miniature [minyatür darbe] yapması gereken Bonaparte, tüm burjuva ekonomisini bir keşmekeşin içine sürüklüyor, 1848 Devrimi için dokunulmaz görünen her şeye dokunuyor, bazılarını devrime hoşgörülü bazılarını da devrim isteklisi kılıyor, düzen adına bile anarşi üretiyor ve tüm bunları yaparken, bir yandan da, tüm devlet mekanizmasını kutsal halesinden yoksun bırakıyor, onu kutsallığından arındırıyor, aynı anda hem iğrenç hem de gülünç kılıyor.”

Kişi etmeninin büyük rol oynadığı Bonapartist ya da faşist diktatörlüklerde veya bunların oluşum süreçlerinde, bu durumun genel bir yönü olarak keyfileşme ve deyim yerindeyse bir tür kurumsuzlaştırma yaşanır. Örneğin Hitler tüm yetkiyi eline almasını sağlayan meşhur Yetki Yasası’ndan sonra eyaletlerin yetkilerini lağvetmişti. Yine cumhurbaşkanı Hindenburg’un ölümünden sonra yeni bir cumhurbaşkanı seçimine yol vermemiş, vermediği gibi, cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık gibi makam/kurumları ortadan kaldırarak Führerlik konumunu getirmiştir. Konumunu sağlamlaştırdıktan sonra Hitler, bakanlar kurulunu bile toplamamaya başlamıştır. Bunun yerine, başta bakanlar olmak üzere ileri gelen yetkililerle genellikle bire bir görüşmelerle ve birçok durumda yazılı emirler olmaksızın işletilen hayli keyfi bir yönetim düzeni kurmuştur.

Bugün Türkiye’de işlemekte olan sürece baktığımızda Davutoğlu’nun AKP içinden Erdoğan’ın keyfi yönetimini dizginlemeye yönelik son girişimi temsil ettiği açıkça görülüyor. Bu eğilimin bastırılması ve önemli ölçüde tasfiye edilmesiyle AKP’nin içi düzlenmiştir diyebiliriz. Daha ileride koşullara bağlı olarak yeni eğilimler çıkabilirse de, şimdilik durum budur. Tasfiye edilenlerden yana kalem oynatanların da dile getirdiği gibi, AKP düşünüp tartışan ve politika üreten bir organizma olarak hayatiyetini yitirmiş, “Reis”in talimatlarını yerine getiren bir icra örgütüne indirgenmiştir.

Bir siyasal parti olarak işlevsizleşme anlamına gelen bu süreç, sadece AKP’nin muzdarip olduğu bir şey değildir. MHP de otoriterleşme ve Kürt savaşı sürecinin bir parçası olarak bir varoluş sancısına tutulmuştur. Neredeyse tek varlık sebebi Kürt sorunu olan MHP, Saray’ın son süreçte izlediği çizgiyle birlikte tutunacak dal bulmakta zorlanmaya başlamıştır. MHP de Erdoğan tarafından Kürt kapanına alınmış ve açık bir krize sürüklenmiştir. Bugünlerde yaşanan kurultay krizinin temelinde bu sorun yatmaktadır. Faşist demagoji ve siyasetin en temel unsurlarını yüksek perdeden bir söylemle dile getiren ve uygulayan AKP, MHP’yi adeta sudan çıkmış balığa çevirmiştir. Hitler’in meşhur “Ein Volk, Ein Reich, Ein Führer” [“Tek Halk, Tek İmparatorluk, Tek Lider”] sloganına nazire, “Tek Millet, Tek Vatan, Tek Devlet, Tek Bayrak” sloganına varıncaya kadar faşist sembol ve ritüellere öykünen bu çizginin MHP’de sarsıntı yaratmaması beklenemezdi. Nitekim Suriye savaşına yapılan kirli müdahalede MHP’lilerin de kullanılması, Ergenekoncuların istihdamı ve onlarla yapılan ittifak, Kürtlere ve çeşitli türden muhalefete karşı paramiliter çeteler olarak eski ve yeni MHP’lilerin kullanımı vs. bunlar hep MHP’nin AKP bünyesine dahil edilmesi ve ayrı bir varlık olarak işlevsizleşmesi anlamına geliyor.

MHP gibi olmasa da, aynı noktadan, Kürt sorunu noktasından kapana alınan CHP, tarihsel açmazlarının bir kez daha tutsağı olarak, yeni bir gerileme süreci yaşıyor. İşin aslı, Erdoğan sorunu bir yana, AKP daha uzun süre iktidarda kalacak olsa, tabanının da önemli bir bölümünü yitirme tehlikesi altındadır CHP. AKP’nin toplumu daha fazla dinselleştirme programı yeni yetişen nesillerle birlikte yol almış olacak ve diğer baskı mekanizmalarıyla birlikte özellikle Anadolu’daki Alevi CHP kitlesi yeni bir asimilasyon dalgası yaşayacaktır. Öte yandan kıyı şeridinde ve kıyı şeridinin hemen arkasında kalan şeritte zaten MHP’ye doğru yaşanan kayıpların hız kazanması da söz konusu olacaktır. Özetle CHP, Kürt sorunu ve işçi hakları bakımından tutumunu değiştirmediği sürece daha da erimeye ve görece dar bir Kemalist çevreye hapsolmaya mahkûmdur. Böylesi bir CHP’nin ne parlamentoda ne de parlamento dışında AKP ve Saray’a karşı bir direniş sergileyebilmesi mümkündür. Şimdiye kadarki süreç bunu açıkça ortaya koymaktadır. CHP’nin bu perspektif içinde erimesi, aynı zamanda düzen için oynayageldiği supap rolünün de sınırlanması anlamına gelecektir.

Bu düzen partilerinin dışında bir konumu olan HDP’nin geriletilerek baraj altına düşürülmesini ve vekillerinin parlamentodan derdest edilmesini de bu tabloya eklediğimizde, ortada ne parlamentonun ne de siyasi partiler düzeninin kaldığı bir durumdan söz ediyoruz demektir. Siyasal partiler sistemine ilişkin bu kısa tur dahi, genel olarak parlamentonun yürütme karşısında işlevsizleşmesi olgusunu kendi başına göstermeye yeterlidir. Meclis gerçekten de yürütmenin denetlenmesi ve dengelenmesi işlevini hiçbir şekilde yerine getirememekte, aksine onun gitgide basit bir eklentisi derekesine inmektedir. Ne gensoru mekanizması, ne Meclis araştırma ve soruşturma komisyonları anlamlı bir etki doğurabilmektedir. Meclis tartışmaları ve çalışmalarının halk tarafından bir nebze görülebilmesini sağlayabilecek olan TV yayını bile büyük oranda kısıtlanmıştır. Yürütme gücünü elinde bulunduran AKP, Meclis’in çalışmasını büyük oranda kasaba kahvesi ortamına çevirmektedir. Bu tablo yetmezmiş gibi, işlerin mevcut hali bile AKP’ye yetersiz gelmekte ve hazırlanan bir içtüzük değişikliğiyle yürütmenin canının istediği şekil ve hızda kanunların çıkarılmasını sağlamak üzere tartışma sürecinin boğulması hedeflenmektedir.

Meclis ve siyasi partiler alanının işlevsizleşmesine paralel olarak anayasa ve yargı sisteminin de giderek yürütmenin basit bir eklentisi haline gelmesi süreci yaşanmakta. Kurumlara güven konusunda yapılan anketlerde yargıya güvenin yerlerde sürünmeye başlaması buna dair çarpıcı bir kanıt sunmaktadır. Kimse yargının bağımsız, tarafsız ve adil olduğuna inanmamaktadır. En son Yargıtay Başkanının Cumhurbaşkanıyla halk gezilerine çıkması, AKP hükümeti resmi sözcüsünün yargının “Cumhurbaşkanına bağlı olduğunu” söylemesi, hatta başka AKP ileri gelenlerinin yargıya ilişkin olarak pişkince “oğlan bizim kız bizim” demeleri gibi olguların da gösterdiği üzere, yargı erki önemli oranda yürütmenin kontrolüne sokulmuş durumdadır. AKP’li olmayan azınlıktaki üst yargı mensuplarının da tasfiyesi için yeni yasa tasarıları hazırlandığı biliniyor. Dahası “Türk tipi” başkanlık sistemini getirecek yeni anayasada başkana yüksek yargı üyelerini atama konusunda büyük yetkiler tanınacağı açıktır.

Mahkemelerin yürütmenin baskı ve yönlendirmesi altında düzenin temelini oluşturan kutsal mülkiyet hakkını bile güvencesiz hale getirmesi, koca koca şirketlere mesnetsiz biçimde el konulup kayyumların atanması gibi uygulamalar, aslında keyfileşme sürecinin ne denli ilerlediğinin bir başka yönden kanıtlarını ortaya koyuyor. Bu durum her ne kadar AKP çevresindeki sermayenin lehine gibi görünse de, aslında prensip olarak sermaye açısından tedirginlik vericidir ve önemli bir istikrarsızlık unsurudur. Dış yatırım çekmekte zorlanan ve buna büyük ihtiyaç duyan Türkiye kapitalizmi açısından bu gibi etmenler ciddi handikaplar yaratmaktadır. Sözgelimi uzun vadeli yatırımlara girmenin riski bu nedenle fazladan artmakta, dış ortaklıklar zorlaşmaktadır, vb.

Erdoğan’ın mutlak iktidar yürüyüşü sırasında belki de en çok istikrarsızlık öğesi kattığı alan dış ilişkiler alanı olmuştur. “Komşularla sıfır sorun” zaten nicedir bir alay konusu, buna değinmeye gerek yok. Ardından gelen “değerli yalnızlık” da bir diğer alay konusu. Yalnızlık “Allah’a mahsus” olduğundan olsa gerek, şimdilerde bu “değerli yalnızlık”tan çıkma arayışları yaşanıyor. Erdoğancı dış siyaset uzun bir süredir ciddi bir sıkışmışlık içinde. Bu da küresel kapitalizmin uluslararası ilişkiler sistemi içinde Türkiye’nin artan ölçüde bir problem haline gelmesine yol açıyor. Çünkü bu sistemin de bir işleyişi, dengeleri var. Erdoğancı dış politika bu işleyiş ve dengeleri zorlamış ve gitgide bunlara ters düşmüştür. Şimdilerde özellikle kıyametin başladığı Suriye üzerinden bunun bedellerini ödüyor. Ancak Suriye sorunu aynı zamanda Kürt sorunu anlamına da geldiğinden, bu bedeller sadece dış siyaset alanında ödenen bedeller olarak kalmıyor. Tam da bu nedenle, bugünlerde son beş yılın Suriye politikasının temel direklerinden biri olan Esad’ın devrilmesi stratejisinin bile feda edilmesi noktasına gelinmiş durumda. Ancak yeniyetme Osmanlıcı Türk emperyalizminin, ABD ve Rus emperyalizmiyle aşık atma heveslerinin ve dalaşının sonuçları her geçen gün ağırlaşıyor. Suriye’nin fethinin, 1453 müsamerelerindeki maket kaleleri fethetmeye benzemediği ortada.

Bazı geri adımlar atılmakla beraber, bu politikanın bir kenara bırakıldığı söylenemez. O nedenle yeni maceralar pekâlâ söz konusu olabilir. Aslında Kürt kentlerinin yakılıp yıkılmasıyla macera defterinde yeni bir sayfa çoktan açılmış durumda. Harabeye dönen kentlerin yıkıntıları içine ekilen acı tohumlardan neyin filizleneceğini görmek muhtemelen uzun zaman almayacak. Böylece Erdoğan’ın “kutlu yürüyüşünün” ana itici gücü niteliğindeki Kürt savaşı, aynı zamanda Erdoğan’ın altını oyan bir dinamik olarak çalışmaktadır.

* * *

Erdoğan’ın iktidarı kaybetmeme ve kendi elinde tekelleştirip mutlaklaştırma yürüyüşü, düzenin göreli istikrarının ayaklarını oluşturan bir dizi alanda çivileri yerinden oynatmış durumda. Erdoğan yeni zaferler kazanarak ilerledikçe aslında kendisini alaşağı edecek dinamikleri mayalamakta. Kısa vadede kendisine bir Türk tipi başkanlık hediye etmesi kuvvetle muhtemel olsa da, burada saydığımız alanlarda, ama sadece bunlarda da değil, yarattığı sorunlarla düzenin çelişkilerini dört bir yandan yoğunlaştırıp keskinleştirmekte. Dolayısıyla faşizm doğrultusundaki otoriter gidişin şimdiye kadar başarıyla ilerlemesi ve bu gidişin bir süre daha varlığını sürdürebilmesi, dahası önümüzdeki dönemde savaş ve iç savaş dinamiklerinin çok daha yakından kendisini ortaya koyacak olması gerçekliğin yalnızca bir yüzünü oluşturmaktadır. Gerçekliğin diğer yüzünde ise, çeşitli gelişme ve dinamikleri doğuracak çelişkilerin birikmesi ve keskinleşmesi vardır.

Erdoğan zulümle abâd olacağını sananların ne ilkidir ne sonuncusu. Tarihin tekerleği diğerlerini nasıl altına alıp yuvarladıysa onu da istisna etmeyecektir. Tarihe Marksist diyalektik gözle bakanlar iyimserliklerini ve umutlarını yitirmezler. Güncel süreçlerin karanlığına teslim olmak, yılgınlık, tarihe, toplumsal ve siyasal olaylara diyalektik bir gözle bakamayanların fıtratı olabilir ancak. Önemli olan kavgayı sürdürmek ve er ya da geç gelecek devrimci kaynamanın işçi sınıfının iktidarıyla sonuçlanmasını sağlayacak bir perspektifle hazırlanmaktır.