Navigation

Bizans Zaptedilirken…

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
15. yüzyılda dünya tarihinde ne olduğunu doğru biçimde anlamak, tüm tarihe doğru biçimde bakmanın anahtarı olarak görülebilecek önemdedir. Bu, kapitalizmin kendisinden önceki tüm diğer sınıflı toplum biçimlerinden çok farklı, özgün niteliğini, tarihin gerçek akışının ne yöne işaret ettiğini ve giderek insanlığın gerçek kurtuluşunun maddi zeminini neyin döşediğini anlama fırsatı sunar.

AKP’nin kendi öznel zihin dünyasına uygun bir tarih yazımı uğraşı içinde olduğu hanidir biliniyor. İktidardaki konumunun pekişmesiyle birlikte eskiden daha mahcup ve kısık sesle dillendirilen birçok tarihi tez ve iddia son yıllarda daha güçlü ve kabadayı bir dille ifade edilir oldu. Sadece ifade etmek değil, bu yeni tarih, eğitim sisteminde sistematik biçimde çocuklara zerk edildiği gibi, medya propagandası ve kampanya niteliğinde kitlesel ölçekli kültürel faaliyetlerle tüm toplumun hücrelerine yediriliyor.

Geçtiğimiz aylarda birdenbire gündeme gelen Kut’ül Amare konusu bu yeni tarih anlayışının kendini dayatma uğraşında son hamlelerden biriydi. Yıllardır Çanakkale savaşı üzerine yürütülen milliyetçi propagandanın giderek örgütlü bir ziyaret kampanyasına dönüştürülmesi, anmaların her yıl artan bir debdebe halini alması artık alışıldık hale zaten gelmişti. Son yıllarda bu seriye 1915 Sarıkamış felâketinin de eklenmeye çalışıldığına şahit olduk. Ama tüm bu silsile içinde baş yeri tutan tarihi olgu ise hiç kuşkusuz İstanbul’un 1453’te Osmanlılar tarafından ele geçirilmesidir.

AKP ile birlikte tantanası gitgide artan “Fetih” kutlamaları bu yıl akla ziyan boyutlara vardırıldı. Büyük bir gayretkeşlik ve organizasyonla yüzbinlerce insan Erdoğan’ın ucuz fetih şovunun seyircisi haline getirildi. Emekçi halkın alın teri olan kamu kaynaklarının hadsizce har vurup harman savrulması anlamına gelen ve kasaba muhafazakârlığına özgü bir darkafalılıkla malûl, akıl almaz sakilliklerle bezeli bu okul müsameresinden hallice şovlar Fatih’i bile mezarında ters döndürmüş olsa gerek. O Fatih ki Osmanlı padişahları içinde en kültürlüsü sayılabilecek olanlardan biriydi. 19 yaşında Yunanca, Latince, Arapça, İbranice ve Farsçayı biliyor, klasik eserleri okuyordu. Bu duruma işaret eden Mehmet Barlas bile, AKP iktidarının ve Erdoğan’ın yılmaz bir destekçisi olmasına rağmen, “Eğer bu ülkeyi yöneten insanlar, 15’inci yüzyılda yaşamış bir padişahtan daha az bilgili ise, durum dramatik bir tabloyu işaret etmektedir” demekten kendini alamıyor. Şunu ekleyelim ki, Fatih şimdilerde kendini onun mirasçısı sayanların pek hoşlanmayacakları biçimde, fetihten sonra kendini “Kayzer-i Rum” yani “Roma’nın Sezar’ı” ya da “Roma İmparatoru” ilan etmişti.

Türkiye’deki egemenler için, özellikle de siyasal olarak muhafazakâr-milliyetçi kesim için, Bizans’ın Osmanlı tarafından zaptedilmesi dolayısıyla tarafgir bir mistifikasyon konusu olan 15. yüzyıl, gerçekte bugün bildiğimiz haliyle dünyanın şekillenmesinde tayin edici bambaşka gelişmelerin olduğu bir dönemdi. O nedenle günümüzü, tarihi ve özellikle 15. yüzyılın gerçeğini anlamak isteyenlerin gözlerini bambaşka bir yere dikmeleri gerekmektedir. Bugün İslamcı-muhafazakâr-milliyetçilerin çocukça müsamerelerle hezeyan içinde kendilerinden geçtikleri İstanbul’un fethini, dikkatleri 15. yüzyılda gerçekten ne gibi önemli tarihsel olaylar olduğuna çevirme fırsatı olarak görebiliriz. Ne yazık ki milliyetçiliğin köreltici etkisi altında bilinçleri dumura uğratılan kitleler, özellikle de okullardaki milyonlarca öğrenci, tarihte 15. yüzyıl dendiğinde sadece Bizans’ın Osmanlı tarafından fethini görecek hale getirilmektedirler. 19. yüzyılın pek ünlü düşünce adamlarından biri olan Ernest Renan “Tarihi çarpıtmak ulus olmanın asli öğesidir” derken hiç kuşkusuz doğru bir noktaya parmak basıyordu.

Aslında 15. yüzyılda dünya tarihinde ne olduğunu doğru biçimde anlamak, tüm tarihe doğru biçimde bakmanın anahtarı olarak görülebilecek önemdedir. Bu, kapitalizmin kendisinden önceki tüm diğer sınıflı toplum biçimlerinden çok farklı, özgün niteliğini, tarihin gerçek akışının ne yöne işaret ettiğini ve giderek insanlığın gerçek kurtuluşunun maddi zeminini neyin döşediğini anlama fırsatı sunar.

15. yüzyıl

Milliyetçi tarih anlayışının tipik belirtilerinden biri, “milletin” tarihte yaptıklarına olduğundan büyük anlamlar yüklemesi, bunları efsaneleştirmesidir. Türkiye’de okul kitaplarına kadar yansıyan başlıca örneklerden birisi, Bizans’ın Osmanlı tarafından zaptının tüm dünya tarihini değiştiren, çağ kapatıp çağ açan bir hadise olduğu iddiasıdır. Bununla ulusun geçmişi ve büyüklüğüyle gurur duyma, damarlarda üstün nitelikte bir kan taşındığı duygusu verilmeye çalışılır.

Tarihsel çağların tanımlanması elbette tartışmasız değildir. Ortaçağın kapanıp Yeniçağın başlangıcı olarak 1492’de Amerika kıtasının Kolomb tarafından keşfedilmesini esas alan da vardır, 1451’de matbaanın Batı’da keşfini esas alan da. Bu tezlerin yanı sıra İstanbul’un 1453’te Osmanlılar tarafından ele geçirilmesi de bir tez olarak ileri sürülmüştür. Daha genel bir belirleme olarak Rönesans ve Coğrafi Keşifleri ileri sürenler de vardır. Daha başka tarihsel bölümlemeler olduğu da bilinmektedir. Genelde bunların hepsi ilgili ülke ya da bölgelerin kendi tarihsel geçmişlerine ilişkin kısmen öznel ideolojik tasavvurlarını yansıtmaktadır. Doğu ve Batı arasında bu konuda farklılıklar olduğu gibi, her iki büyük uygarlık dairesi içinde de farklılıklar vardır.

Ancak böylesi farklılıklar var diye, dönemlendirme keyfî, anlamsız ve önemsiz bir konu olarak görülemez. Burada önemli olan husus, hangi tarihsel olguların insanlığın genel tarihsel gelişimi içinde gerçek önem ve ağırlık bakımından diğer tarihsel olgulardan ayrışarak öne çıktığını tespit etmektir. Gerçek önem ve ağırlık denildiğinde de ilgili tarihsel gelişmelerden sonra ve bunlardan dolayı insanlığın sıradan nitelikte olmayan, köklü değişimler yaşaması anlaşılmalıdır.

Bu açıdan bakıldığında, esasen Batı Avrupa’nın dünya tarihindeki sıradışı yükselişini belirleyen olguların ön plana geçeceği açıktır. Avrupa Ortaçağının bitimine kadar tarihte çeşitli coğrafyalardaki uygarlıkların yükseliş ve düşüşlerine tanık olundu. Batı’yı düşünecek olursak, antik Yunan ve Roma, Doğu’yu düşündüğümüzde eski Mısır’dan tutun Sümer ve diğer Ortadoğu uygarlıklarına, Hint uygarlığına, Çin uygarlığına dek birçok uygarlık yükseliş ve düşüş döngülerinden geçmişlerdir. Hikmet Kıvılcımlı buna uygarlığın “bata çıka” gelişmesi diyordu. Ancak 15. yüzyılla birlikte Avrupa’nın yeni yükselişi, bu yükseliş-düşüş döngüsünü kıran bambaşka bir nitelik taşıyordu. Tarihte ilk kez üretici güçlerin sürekli olarak ve sıçramalı bir şekilde gelişmesinin önünün açılması anlamına gelen yeni bir sosyo-ekonomik formasyonun, yani kapitalizmin doğduğu bir dönem açılıyordu.

Köklü değişim dediğimizde elbette ilk başta akla toplumsal yaşantının en temel öğelerinin değişmesi gelmelidir. Marksist tarih anlayışında bu, temel toplumsal üretim biçiminin değişmesidir. Bu açıdan baktığımızda Avrupa’da Ortaçağ denilen şeyin özünü feodal toplum düzeninin oluşturduğu iyi bilinen bir olgudur. Bizans’ın zaptının Ortaçağa son verdiğini iddia etmek bu feodal toplum düzenini, kısaca feodalizmi cisimleştiren veya temsil eden şeyin Bizans olduğunu iddia etmektir. Oysa bırakalım Bizans’ın feodalizmin tarihteki temsilcisi ya da sembolü olmasını, onun kelimenin gerçek Marksist anlamında feodal olduğu bile iddia edilemez. Stalinizmin tahrifat okulundan geçmiş olanların kaba tarih anlayışlarında elbette Bizans da feodaldir, Çin de, Hindistan da… Bu liste akla ziyan biçimde uzar gider. Bu tartışmanın yeri burası olmamakla birlikte, şunu kısaca belirtelim ki, Bizans, köleciliğe dayalı eski Roma’nın bir uzantısı olduğu halde köleciliğe dayanmamıştır, bundan farklı olarak, yer aldığı Doğu coğrafyasına uyum sağlayıp Doğu despotizmi dairesine girmiştir, elbette kendi özgünlüklerini bunun içine taşıyarak.

Bu yönden bakıldığında Bizans’ın sonunun Ortaçağın sonu olarak görülmesi bir yanılsama olabilir ancak. Ortaçağın sonunun, İstanbul’un Osmanlı tarafından ele geçirilmesinin de içinde yer aldığı 15. yüzyılda geldiği büyük bir doğruluk payıyla söylenebilir. Ancak bu döneme denk geliyor diye İstanbul’un fethi bir çağ değişiminin tetikleyici ya da taşıyıcısı olamaz, değildi de. Orta ve doğu Avrupa’da varlığını daha sonra da sürdürse ve kalıntıları tüm kıtada uzun süre görülse de, esasen Avrupa’ya özgü bir toplumsal formasyon olarak feodalizm, tarihsel anlamda bu yüzyılda son bulmuş, yeni bir toplumsal düzenin sahibi olarak burjuvazinin tarihsel yükselişi başlamıştır.

Aslında buradan da anlaşılabileceği gibi mesele tek başına basitçe tarihi doğru şekilde dönemlendirme meselesi değildir. Doğru bir dönemlendirmeyi ve sınıflandırmayı da içeren, tarihe bilimsel bir gözle bakma meselesidir burada söz konusu olan. İnsan toplumlarının neden durduğu yerde durmadığının, neden falanca şekilde değil de filanca şekilde örgütlendiğinin, bir formasyondan başka bir formasyona neden ve nasıl geçildiğinin, günümüzün toplumsal yapısının nasıl oluştuğunun ve gelecekte insanlığın nereye evrilebileceğinin akla dayalı yanıtları tarihtedir. Ancak tüm bu hayati soruların yanıtları için anahtar da tarihe doğru bir yöntemle bakmaktır.

Batı’nın farkı

Geniş bir tarihsel ölçekte bakıldığında, 15. yüzyıl tüm bir Doğu’nun Batı karşısında geriye düşüşünün kesin bir hâl aldığı dönüm noktasıdır. Şu ya da bu Doğulu gücün kendi içinde ya da kısmen Batı karşısında kimi mevziler kazanması, kısmi yükselişler yaşaması bu büyük tarihsel gerçeği değiştirmez. Eninde sonunda tarihin gördüğü en dinamik sömürülü-sınıflı toplum biçimi olan kapitalizmin anavatanı Avrupa, tüm dünyayı kontrolüne almayı başarmıştır. Bu Doğu için kaçılmaz bir tarihsel sondu. Her bir Doğulu gücün elbette kendine özgü bir gerileyiş ve çöküş süreci olmuştur. Fakat sonuç değişmemiştir.

Batı’yı dünyanın tüm geri kalanından ayıran şey neydi? Bu sorunun önemi, Batı’nın yani Avrupa’nın 15. yüzyılda henüz hiç de dünyanın en ileri, en gelişmiş bölgesi olmaması, hatta Çin, Ortadoğu vs. düşünüldüğünde görece daha geri durumda olması gerçeği karşısında daha da artmaktadır. Nasıl olup da Avrupa geriden gelip tüm dünyanın çehresini geri dönüşsüz biçimde değiştiren böylesi emsalsiz ve kalıcı bir sıçrama gerçekleştirebilmiştir?

Mehmet Sinan Avrupa’nın farkı konusunu çok özet biçimde şöyle ifade ediyor:

“Bilindiği gibi kapitalizmin ilk ortaya çıktığı ve gelişimini tamamladığı yer Batı Avrupa’dır. Batı Avrupa’nın feodal düzeni içinde büyüyen servetler ve ilerleyen üretim teknikleri, bir süre sonra ticaretin gelişmesine ve feodal zümreler sistemi dışında bir tüccar-müteşebbis sınıfın oluşmasına yol açmıştır. Bu yeni oluşan sınıf, feodal düzenin hiçbir zümresine dahil değildi ve istese de giremezdi. Gelişmesini sistemin dışında sürdüren bu yeni sınıf, ilerleyen dönemde, bir yandan emek-gücü ile üretim araçlarını bir araya getirip yeni bir üretim biçimini organize ederken, diğer yandan da gözünü yeni pazarlara, yeni ufuklara dikecekti. Dolayısıyla, Batı Avrupa’da, biriken servetlerin sermayeye dönüşmesi ve kapitalist üretim ilişkilerinin ilk nüvelerinin ortaya çıkması, daha feodal toplumun bağrında yaşanmaya başlamış bir süreçti. Özel mülkiyet, ferdi girişimcilik ve serbest mübadele ilişkileri temelinde gelişen bu tarihsel süreç, sonunda ticaret kentlerinin kendi kendini yönetme hakkını elde etmesi (özerkleşmesi) ve feodal zümreler düzeninin dışında, kent soylu bir sınıfın (burjuvazinin) oluşmasıyla sonuçlanacaktı.

“Amerika’nın keşfi, yeni ticaret yollarının bulunması ve sömürgeciliğin başlamasıyla birlikte, altın ve değerli madenler de Avrupa’ya akmaya başladı. İşte bu süreçte iktisadi egemenlik alanını giderek genişleten burjuvazi, sonunda feodalizmin dayattığı yerelliğin dar çerçevesinden de kurtularak yeni ufuklara açılacaktı.” (Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı/1, Ekim 2005, marksist.com)

Osmanlı’da tutkulu ve yetenekli genç bir padişah olan 2. Mehmet’in yetiştiği yıllarda, Portekiz’de de bir başka tutkulu prens vardı. 2. Mehmet fetihten sonra kendine “Fatih” sıfatını takadursun, adı Henry olan o Portekiz prensi “Denizci” lakabıyla anılıyordu. Henry’yi “Denizci Henry” yapan şey kendini deniz yoluyla yeni ticaret yollarının bulunmasına ve dolayısıyla denizciliği, gemiciliği geliştirmeye adamasıydı. Tarihte büyük rol oynayan bu çabalarla, Avrupalı denizciler ve tacirler Afrika’nın Atlantik kıyıları boyunca gitgide daha güneye inmeye, bir yandan yeni suları bir yandan da Afrika’nın içlerini keşfetmeye başladılar. Tüm bu uğraşı sürükleyen motor kuvvet, hızla büyüyen Avrupa ekonomisinin ihtiyaç duyduğu altına ve o zamanlar çok değerli bir meta olan baharata ulaşma arzusu idi. O dönem Avrupalısının zihin dünyasında altın ve baharat Doğu ile özdeşleşmişti. Bunları elde etmek için de, gitgide pahalılaşan ve yetersiz kalan eski yolların dışında yeni yollar ve yeni kaynaklar bulmak gerekliydi. Böylece en büyük öncüleri arasında prens Henry’nin yer aldığı Keşifler Çağı başladı.

Osmanlı, kelimenin gerçek anlamıyla âhı gitmiş vâhı kalmış Bizans’ı fethetmekle uğraşırken, Avrupa’nın öncü burjuvazisini temsil eden tacirler ve denizciler, farkında olmadan gezegenin o zamana dek bilinmeyen coğrafyalarını keşfediyorlardı. Hiç kuşkusuz bu serüvenlerin en önemlileri Amerika’nın keşfi ve dünyanın baştan başa dolaşılması oldu. İşin ilginç yanı Avrupalıların bu keşifleri yaparken ihtiyaç duydukları birçok bilgi ve teknolojiyi Doğu’dan almış olmalarıdır. Coğrafi bilgilerden tutun denizcilik araç ve yöntemlerine, manyetik pusula gibi hayati gereçlere kadar birçok önemli araç gerçekten de ya çok daha önce Doğu’da geliştirilmiş ya da Avrupa unuttuğu halde Doğu’da kullanımda olan araçlardı. Örneğin dünyanın küre şeklinde olduğu bilgisi antik Yunan’da geliştirilmiş, ama araya giren Avrupa Ortaçağının karanlığında unutulmuş, unutturulmuş çok temel nitelikte bir bilgiydi. Bunun gibi nice bilgi antik Yunan’dan Arap-İslam uygarlığına geçmiş, orada kullanılmış ve belli ölçüde geliştirilmişti de. Ancak temelden farklı bir uygarlık çizgisi içinde olan Doğu’da bunlar kendi başlarına devletten bağımsız sivil bir tüccar sınıfın yükselişine olanak tanımıyordu. Olabildiği ölçüde keşifler ve yenilikler esasen münferit olgular olarak kalıyor ve toplumsal sistemin baştan aşağı değişimini getirecek büyük atılımların taşıyıcısı durumuna yükselemiyorlardı.

Burada uzun boylu girmek mümkün olmasa da, bunun büyük ve çarpıcı örneği aslında Çin’dir. Batı’da kapitalizmin doğuşuna aracılık eden nice bilgi ve teknik aslında öteden beri Çin’de mevcut olan ve gayet ustalıkla kullanılan şeylerdi. Matbaadan tutun pusulaya, muhtelif denizcilik bilgi ve tekniklerine dek nice önemli şey… Hatta Çinli tacirler, yaptıkları seferlerle Çin’den batıya doğru neredeyse tüm kıyıları geçerek doğu Afrika sahillerine kadar uzanmayı başarmışlardı. Keza Müslüman Arap ve Hintli tacir ve denizciler de aynı güzergâhı işlek bir ticaret hattına çevirmişlerdi. Daha şaşırtıcı olanı ise, Çinli denizcilerin büyük olasılıkla kuzey Avustralya kıyıları ile Amerika kıtasının doğu kıyılarına ulaştıklarını ileri süren araştırmaların olmasıdır. Ancak bu denizcilik başarıları yeni atılımlar için sistematik bir temele kavuşamıyor, köhne yapının temellerini değiştiremiyor, yeni perspektifler oluşturamıyordu. Bu başarıların da gösterdiği üzere Çinli tacirlerin palazlanması, Avrupa’daki durumun aksine, devlet tarafından hoş karşılanmıyor ve yeri geldiğinde boğazlanıyordu. Doğu despotizminde, despotik devlet yapılanması için tehdit oluşturabilecek her türlü bağımsız inisiyatif er ya da geç yok edilmesi gereken gelişmeler olarak görülmüş, baltalanmış, kontrol altına alınmış, ezilmiştir. Tarihçi David Arnold bu olguyu şöyle anlatıyor:

“Konfüçyüsçü Çin, kendisini kültürel ve politik olarak komşularından daha üstün tutuyor ve onları sadece Çin imparatorlarına haraç ödemeye yarayan barbarlar olarak görüyordu. Haraç ve servet ile Çin sarayı için eşyalar arama isteğinin, [Amiral] Cheng Ho’nun seyahatlerinde itici etken olduğu anlaşılıyor; yoksa dünyanın geri kalan kısmı hakkında Çin’in bilgisini arttırmak ya da sürekli ticari ilişkiler içine girmek değil. Çin İmparatorluğunda ticaret ve tüccarlar, Avrupa’da son derece önemli konumda bulunan tüccar sınıfına karşıt olarak, düşük bir statüye sahiptiler. Cheng Ho’nun seferlerinin arkası gelmedi ve Çin, Portekizlilerin tam Batı Afrika sahillerinden aşağıya inmeye ve Hindistan’a bir Batı yolu aramaya başladıkları sırada tekrar kendi kabuğuna çekildi.” (Coğrafi Keşifler Tarihi, Alan Yay., s.16)

Doğu ve Batı arasındaki farkı, 13. ve 14. yüzyılların iki büyük seyyahının serüvenlerini karşılaştırarak da görmek mümkündür. Bilindiği gibi Marco Polo ününü 13. yüzyılın son çeyreğinde Avrupa’dan başlayıp Çin’e kadar uzanan uzun seyahatine borçludur. 1271’de Avrupa’dan yola çıkan Polo, babası ve amcası gibi bir tacirdi. 2,5 yıl boyunca geniş bir coğrafyayı dolaştı. Sonrasında da Kubilay Han’ın hizmetine giren Polo onun görevlendirmesiyle 17 yıl boyunca Doğu ülkelerini dolaştı. Venedik’e döndüğünde yıl 1295 idi. Polo’nun seyahatine başlamasının nedeni Papa’nın Kubilay Han’a mektubunu götürmekti. Polo’dan önce de Çin’e giden Avrupalılar olmuştu, ama Polo’nun ayırt edici yanı arkasında ayrıntılı bir seyahatname bırakmasıydı. Bu seyahatnamenin etkilediği nice kişi arasında daha sonra Yeni Dünya’yı keşfedecek olan Kristof Kolomb da vardı. Polo daha sonra dünyayı yerinden oynatacak büyük gelişmelere giden zincirin halkalarından biri olmuştu.

Polo’dan sadece 30 yıl kadar sonra, ünlü Arap gezgin İbn Battuta birkaç seferde kuzey Afrika’dan yola çıkarak aynı coğrafyaları ve daha fazlasını dolaşmış ve yine Polo gibi ardında önemli bir seyahatname bırakmıştı. Fakat Polo Avrupa’nın dünya-tarihsel önem taşıyan yükselişini hazırlayan gelişmelerin zincirinde bir halka haline gelirken, İbn Battuta Arap-İslam dünyası için böyle bir halka olmamıştır. Hiç kimse Battuta’nın bir seyyah, gözlemci, yazar olarak ve düşünce derinliği bakımından Polo’dan geri kaldığını iddia etmemiştir. Aradaki fark, her iki seyyahın sadece, o devirlerde çok başka yönlere doğru yol alan başka toplumlara ve coğrafyalara ait olmalarıydı. Avrupa kapitalizmin şafağındayken, Doğu Doğu olarak genel tarihsel gelişiminin barutunu tüketmekteydi. Polo’nun eseri büyük yankılar yaratıp, başka seyyahlara, tacirlere esin verip, yeni maceraları tetiklerken, Battuta’nın daha zengin bir içeriği olan eseri bu “talihten” yoksun kalmış ve Batı’ya da ancak 19. yüzyılda ulaşmıştır.

Fetih Rönesansı başlattı iddiası

Bizans’ın zaptına tarihte olduğundan büyük bir yer biçme heveslisi olan milliyetçi tarih anlayışı Avrupa’nın aynı dönemde başlamış olan parlak yükselişini bile gülünç biçimde Bizans’ın zaptına bağlamaya çalışmıştır. Bu anlayışa göre fetih yüzünden kaçan Bizans âlimleri Batı’da Rönesansı başlatmışlardır. Böylesi bir tez tam da fethin dünya tarihi açısından pek büyük bir yeri olmadığının bir itirafıdır aslında. Okul ders kitaplarında “fethin sonuçları” diye madde madde sıralanan hususlar arasında dış dünya açısından bağlantı kurulan başlıca maddenin bu olduğu dikkat çeker. “Ortaçağı kapatarak Yeniçağın açılmasına vesile olan cihanşümul bir hadise” iddiasında bulunup da, bunun altını dişe dokunur hiçbir şeyle dolduramamanın nasıl bir açıklaması olabilir? Fethin dünya-tarihsel etkisinin Bizans’tan kaçan “âlimlere” bağlanması traji-komiktir. Öncelikle bu tez utanç verici olması gereken bir tezdir. Kaçmasına yol açtığın insanların başka yerde büyük bir atılıma yol açmasıyla övünmek nasıl bir anlayışın sonucu olabilir? Ama burada şunu da belirtelim ki, bu tez sadece Türkiye’ye özgü değildir. Avrupa’da da kimi tarih yaklaşımları, Rönesans’ın Arap-İslam uygarlığından da devraldığı unsurlarla gerçekleşen bir olgu olduğunu gizlemek, ona ille de ve tümüyle Batılı-Hıristiyan kökler bulmak için bu safsatayı dillendirmiştir. Batı’nın ve Doğu’nun gericiliklerinin ittifak ettiği nadir konulardan biri!

Bu konuda tarihsel gerçekliğe gelince, bilim tarihi disiplininin kurucusu sayılan George Sarton 14. yüzyıl Bizans bilim ve düşüncesi ile ilgili şu tespiti yapıyor: “Yunanca konuşan bilim adamları, kendi atalarının fikirlerini yeniden keşfetmek için Arapların ve İranlıların uyarısına gerek duyuyorlardı. Bizans’ın bilimsel düşünce düzeyinin bu kadar düşük olduğunu düşünmek gerçekten üzücü.” Aklını bu tür gerici saplantılara tutsak etmemiş tarihçilere göre, giden “Bizanslı âlimler” denilenlerin sayısı iki elin parmakları kadar azdır, bu kişiler “âlim” denecek ölçüde büyük düşünce insanları değildir, ancak üçüncü sınıf düşünürler olarak görülebilecek kişilerdir ve çalışmaları büyük oranda Grekçe öğretmenliği düzeyindedir. Dahası bunların bile bir bölümü Fatih’in davetiyle geri dönmüşlerdir. Batı’da Rönesans’a yol açacak kadar kudretli olan bu “âlimlerin” nasıl olup da İstanbul’a geldiklerinde burada da bir Rönesans’a yol açamadıkları sorusu ise elbette yanıtsız kalmaktadır.

Fethin tarihteki yeri

İstanbul’un fethinin Osmanlı’nın kendi iç gelişimi açısından önemli bir gelişme olduğu kuşkusuzdur. Çünkü Osmanlı bu fetihle, binlerce yıllık tarihi olan bir imparatorluk şehrine kavuşmuş ve o andan itibaren Asyatik temellere dayalı despotik bir Doğu imparatorluğu haline gelmiştir. “Osmanlı devletinin kuruluş süreci 14. yüzyılın başlangıcına dek gitmektedir. Ama onun gerçek anlamda asyatik despotik bir imparatorluk devleti olarak yapılanması, esas olarak Bizans’ın fethinden (1453) sonra olmuştur. Osmanlı devleti bu yeniden yapılanma ve yükseliş döneminde, Doğu örneği bir bürokratik imparatorluk olan Bizans’ın mirasını da devralarak çıkmıştır tarih sahnesine.” (Mehmet Sinan, Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı/2, marksist.com)

İstanbul ticari, askeri, stratejik vb. açılardan önemli bir kent olduğu için defalarca kuşatılmıştır. İstanbul’un bu önemi esasen Doğu ile Batı arasındaki temel ticaret yollarının bir kilit noktası olmasından kaynaklanıyordu. Bu yollar hayatiyetini koruduğu ölçüde İstanbul’un önemi de hiç kuşkusuz devam ediyordu. Ancak bu önem uzun yüzyılların ardından tam da 15. yüzyıl dolaylarında ortadan kalkmaya başladı. Dolayısıyla Osmanlı aslında dünya-tarihsel açıdan önemi yitmekte olan bir İstanbul’u ele geçiriyordu. Osmanlı’nın kendi gelişimi açısından bu hiç kuşkusuz bir önem taşıyordu ve nitekim fetihten sonra belli bir dönem boyunca bir yükseliş yaşandı. Osmanlı’nın Balkanlar’a doğru yayılması açısından daima bir sıkıntı kaynağı oluşturan bir engel kalkmış oluyordu. Ancak bu fetih dünya tarihi açısından bir çağın sonu ve yeni bir çağın başlangıcı anlamına gelemezdi. Olsa olsa kadim Roma İmparatorluğunun arkaik bir kalıntısı olan Bizans’ın sürüne sürüne gelen sonunu tasdik eden bir olgu olabilirdi ve öyledir de. Ancak fetih döneminde yaşanan asıl dünya-tarihsel çaptaki büyük değişimlerin etkileri dalga dalga dünyanın bütününe yayıldıkça, İstanbul’un, sadece İstanbul’un değil bütün bir Doğu âleminin ve hatta onunla ticaretten nasiplenen parlak İtalyan şehir devletlerinin bile dünya tarihinin ana nehri açısından geri plana düşme süreci başlamıştı.

Avrupa’nın zaten başlamış olan yeni ticaret yolları arayışı Bizans’ın düşüşüyle, daha da büyük bir motivasyon kazandı. Aslında Osmanlı da kendisinden gitgide uzaklaşan ana ticaret yollarının kontrolünü ele geçirme uğraşı içinde perişan oldu denebilir. Osmanlı topraklarının Mısır’a ve Arap yarımadasına dönük fetihlerle genişlemesi, Akdeniz’de deniz hâkimiyeti kurma çabaları ile birlikte, gerçekte yeni ticaret yollarını kontrol altına almak üzere Hint okyanusuna çaresizce uzanma girişimiydi. Hatta bu uğurda Hint okyanusunda Portekizlilerle deniz savaşlarına bile tutuşuldu, ama nihayetinde bu girişimler Osmanlı’nın kaçınılmaz kaderini önleyemedi.

Bizans’ın Osmanlı tarafından zaptı tarihsel olarak şöyle bir genel bağlama oturtulabilir: Osmanlı’nın yükseliş sürecinde bir sıçrama yaratan ve onu bir Doğu imparatorluğu düzeyine yükselten temel gelişme olarak fetih, yanıbaşında dünyanın tüm çehresini baştan aşağı değiştirecek ve bir çağ dönüşümü anlamına gelen köklü değişimler yaşanırken gerçekleşmiştir. Bu dönüşümler son tahlilde Osmanlı ve temsil ettiği Doğu despotizmleri başta olmak üzere Doğu’yu oluşturan uygarlık çizgisinin tarihsel yenilgisi ve çöküşü anlamına geliyordu. Ancak bu dönüşümlerin yıkıcı etkileri dünyanın her yerinde derhal ya da aynı anda kendilerini göstermemişlerdir. Her yer az çok rastlantısal biçimde bu etkilerin tayin edici yüküyle farklı zamanlarda yüzleşmiş ve o zamana kadar kendi gelişim süreçlerinin çapı ölçüsünde yükselişler yaşayabilmiştir. İşte Osmanlı’yı zorlayan etkiler de zaman içinde ağırlıklarını arttırmış, belirleyici an gelene kadar aradaki boşlukta fetihler belli bir süre ilerleyebilmiştir. Ancak kaçınılmaz son 16. yüzyılın sonlarından itibaren kendini hissettirmeye başlamıştır.

Üretim araçları üzerinde devlet mülkiyetine ve bu mülkiyet üzerinde yükselen sömürücü despotik bürokrasinin egemenliğine dayanan Doğu tipi toplumlar kendi iç dinamikleriyle başka toplumsal formasyonlara evrilmeye elverişli değildirler. Bu nedenle bu toplumlarda toplumsal mücadeleler ne denli keskin biçimler alırlarsa alsınlar, sonuç en fazla mevcut yapının yıkılıp dağılması ve daha sonra tekrar aynı yapının tesis edilmesi döngüsünü izlemiştir. Batı’da tarihsel gelişme antik köleci toplum ve feodal toplum biçimlerinden geçerek kapitalizme varmıştır. Bu dinamizmi sağlayan esasen bu gelişim çizgisinin bir sivil toplum oluşumunu sağlamaya elverişli olması ve bunun temel bir parçası olarak egemen sınıfın özel mülkiyet temelinde hüküm sürebilmesi olmuştur. Ancak bu iki çizgi 15. yüzyıla kadar çok derin bir etkileşim içinde olmadan, birbirlerinin yanında az çok paralel olarak akıp gitmişlerken, Avrupa’da kapitalizmin gelişmesi bu duruma son veren bir zemin döşemeye başlamıştır. Kapitalizm emsalsiz dinamizmi ve üstünlüğüyle birkaç yüzyıl içinde tüm dünyayı ağına almayı başarmış, tüm Doğu yapılarının temelini yıkmıştır. Bugün ise geriye sadece tüm dünyaya hâkim olan kapitalizmin yıkılması sorunu kalmıştır. Yerinde durmayan tarihsel evrim kapitalizmi de süreğen bunalımlara sürüklemekte ve onun mahmuzladığı üretici güçler bu kez onu mezara sürüklemektedir. Bugün Türkiye gibi Doğulu ülkelerin işçi sınıfına düşen, Batı karşısında efsaneleştirilmiş Doğulu geçmişe övgüler düzmek, onunla gururlanmak olamaz.

Tarihle ilgili olarak ille de övünülecek bir şey aranacaksa, işçi sınıfı açısından bakıldığında, insanlığın gezegen üzerinde hayatta kalma ve onu biçimlendirerek gerçek bir özgürlüğün koşullarını birikimli olarak hazırlayan mücadelesi buna fazlasıyla kaynak sunar. Gerçekten de insanlığın öyküsü kendi başına büyüleyici bir serüvendir. Bu serüveni ve tarihin akış yönünü kavramak, hayali bir aidiyet bağıyla çoğu zaman keyfi biçimde geçmişin içinden seçilen bazı olgulardan övünç çıkarmaktan çok daha değerli ve üstün bir duygudur. Tarihte ezilenlerin, özellikle de işçi sınıfının, hiçbir zaman son bulmamış olan mücadeleleri, insanlığın sömürüsüz, baskısız, müreffeh ve barışçıl bir toplum arayışının asla son bulmayacağını, ezen ve sömürenlerin âbad olamayacaklarını göstererek bize umut ve gurur veriyor.